Tarihin en büyük aldatmacası

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve Tarihin En Büyük Aldatmacası olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Dünya’nın çeşitli yerlerine yayılmış olsalar dahi 12,000 yıl önceye kadar insanlar, avcı-toplayıcı olarak yaşıyorlardı. Sonrasında az sayıda hayvanı ve tarım ürününü kontrol ederek daha yüksek verim alabileceklerini gördüklerinde, tarımsal devrim yaşanmış oldu.
  • Tarımın ilk olarak, Türkiye’nin güneydoğusu ile İran’ın batısına denk gelen bölgede başlayıp, dünyaya burdan yayıldığına inanılıyordu. Fakat bu teori geçerliliğini kaybetti. Şu andaki teorilere göre, tarım aynı zamanlarda, dünyanın birçok yerinde birden başladı. Buralar Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine.
  • Tarımsal hayatın buralarda başlamasının sebebi sadece belli çeşitlerdeki hayvanların ve bitkilerin bu hayata uygun olması ve bu çeşitlerin genel olarak Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine taraflarında bulunmasıydı.
  • Avcı-toplayıcı insanlar, tarımsal hayatı yaşayan insanlardan çok daha iyi koşullarda yaşıyorlardı. Daha az çalışıyorlar, daha sağlıklı besleniyorlar ve daha ilginç bir yaşam sürüyorlardı. Açlıktan, hastalıklardan ve diğer insanlarla yaşanabilecek münakaşalardan daha uzaklardı.
  • Tarımsal devrim, her ne kadar ulaşılabilir yiyecek sayısını artırsa da, daha iyi beslenmeyi sağlamadı. Popülasyonun çoğalmasına ve hatta elitlerin, kralların ortaya çıkmasına neden oldu. Ekstra yiyecekler de bu insanlara gitti.
  • Bunun suçlusu ise insanlar değil; buğday, pirinç ve patates gibi, insanların yerleşik hayatına geçmesine neden olan bitkiler. Aslında düşününce tarımsal devrim insanlardan çok bu bitkilere taradı. Örneğin buğday, eskiden sadece Ortadoğu’da bulunabilen yabani bir bitkiyken, sadece birkaç bin yıl içinde tüm dünyaya yayıldı. Temel evrimsel kriterlere göre hayatta kalma ve üreme açısından, buğday dünya tarihinin en başarılı bitkilerinden biri oldu.
  • İnsanlığın milyonlarca yıl içindeki evrimi, avcı-toplayıcı şekline uygundu. Tarım hayatının gereklilikleri arasında bir şeyler taşımak ya da sırtını bükerek iş yapmak bulunuyordu. Oysa insan, sırtını bükmeye değil, ağaca tırmanıp elma toplamaya yönelik evrimleşti. İnsanoğlu, bu nedenle birçok yeni sağlık problemiyle karşılaştı.
  • Avcı-toplayıcı topluluklar, ekonomik anlamda tarımla uğraşanlardan daha iyi durumdaydı. Benzer şekilde, daha güvenli bir hayat sürdürüyorlardı. Çünkü avcı-toplayıcı topluluklar iç veya dış tehdit durumlarında başka bir yere giderek bu tehditten kaçınabiliyorlardı. Aynı şey tarıma bağlı topluluklarda mümkün değildi; çünkü onların durumunda ekim yaptıkları alanları bırakmaları gerekiyordu.
  • 8000 yıl önce, başka insanlarla girilen çıkar çatışmaları oldukça tehlikeliydi; çünkü başka bir insanın elinden ölme ihtimali %25 civarındaydı. Bugün bu oran %1’lerde.
  • Buğday, Homo Sapiens’e birey bazında bir katkı sağlamadı ama toplumsal olarak, kişi başına düşen yiyecek miktarını artırdı. Bu da Homo Sapiens popülasyonunun daha hızlı artabilmesini sağladı. Evrim ise, başarısını açlık, mutluluk veya acıyla ölçmez; var olan DNA kopyalarının sayısıyla ölçer.
  • Tarım devrimi, çok daha fazla sayıda insanın yaşamasını sağladı ama bu yaşam çok daha kötü koşullardaydı.
  • Yerleşik hayatta bulaşıcı hastalıklar da artmaya başladı. Bunun ilk sebebi, hayvanlardan bulaşan hastalıklardı. İkinci sebebi de, insanların köylerde yaşamaya başlaması sonucu tuvalet veya çöp gibi yerlere de yakın yaşamak zorunda kalmaları. Üçüncü sebebi ise, diyetlerinin avcı-toplayıcılardan daha kötü olmasıydı. Avcı-toplayıcılar oldukça geniş bir diyete sahip olarak sabah böğürtlen, öğlen et, akşam elma yiyebiliyorken, köylüler her öğünde buğdayla beslenmek durumundaydı.
  • Çocuklar için anne sütü en iyi diyettir. Avcı-toplayıcılarda çocuklar belli bir yaşa kadar sadece anne sütüyle beslenirken, köy hayatında çocuklar anne sütünden çabuk kesilip lapa ile beslenmeye geçiyorlardı. Bu tarz bir diyet, çocukların bağışıklık sistemini kötü yönde etkiliyordu; çünkü yeterli kalitede beslenmiyorlardı.
  • Köylerde çocukların üçte biri yetişkinliğe erişemiyordu. Fakat doğum oranı, bu ölüm oranını bastırıyordu. Hatta popülasyon öyle çok artıyordu ki, bu da doğal olarak böyle yaşayan insanların sayısını artırıyordu.
  • Yerleşik hayatın sağladığı hayaller, aslında yanıltıcıydı. Yerleşik hayata geçip ekip biçerek, nehirden su taşıyarak yaşamak, bir daha açlık ve susuzluk çekilmeyeceği ve insanların çocuklarının refah içinde yaşayacağı izlenimini veriyordu. Ancak tam da refah düzeyi arttıkça, insanların yeni sorumlulukları ortaya çıkıyordu. Kaynağın bollaşması nüfusu artırıyor ve bu da daha fazla kaynak ihtiyacına sebebiyet veriyordu. Aynı zamanda daha fazla toprağı işleyip ürün elde etmeye çalışırken, bu refah başka toplulukların ilgisini çekiyor, bu da güvenlik endişelerini artırıyordu. Yani sürekli olarak beklenmedik olaylarla karşılaşılıyordu.
  • Bu, aslında müzisyen olmak isteyen bir üniversite öğrencisinin, “müzisyenler para kazanamaz,” genellemesine kanıp, bilgisayar mühendisi olmaya karar vermesini çağrıştırıyor. Öğrencinin hayali mühendis olup, 30 yaşına kadar çok para kazanmak, sonrasında o parayla emekli olup, kimse ona para ödemese de hayatının geri kalanını var olan parasıyla müzisyen olarak geçirmektir. Ama başına, tahmin edemediği bir sürü şey gelebilir. Evlenip çoluk çocuğa karışabilir, ev almak isteyebilir, mühendis olduğu süreçte para harcayacağı yeni alışkanlıklar kazanabilir vs. Bu da onun en baştaki hayallerini yerle bir edecektir.
  • Çoğu zaman, tarih boyunca hep doğru olan bir şey yoktur. Fakat bir doğru varsa, o da şudur: Lüks, ihtiyaç halini alır.İnsan belli bir lükse, belli bir refah seviyesine ulaşınca, onsuz yapamamaya başlar.
  • Lüksün en güzel örneklerinden biri e-postadır. E-postanın hayatımızı tümüyle iyileştirdiğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Elbette eskiden bazen hedefine ulaşması aylar süren mektuplaşmanın yerine bugün oturduğumuz yerden anında mesajlaşabiliyoruz. Ancak eskiden haftada 1 ya da 2 mektupla uğraşmak yeterliyken, bugün her günümüzü sayısız mail okuyarak ve cevaplayarak geçiriyoruz. Üstelik karşı taraf, cevabını kısa sürede alamayınca sinirleniyor; çünkü cevap vermek artık kolay ve hızlı bir işlem. Fakat genel görünüme baktığımızda, aslında mektuplaşmaya artık daha fazla zaman ve güç harcıyoruz.
  • Tarımsal devrime dair bir başka teori daha var. O da, insanların aslında yerleşik hayata geçtiklerinde neleri kurban edeceklerini biliyor oldukları ve bunu daha yüce bir amaç için yaptıkları. Bu teoriye yönelik çok bir şey söylemek mümkün olmasa da, arkeologlar çok ilginç bir bulguya ulaştı. Hem de Türkiye’nin güney doğusundaki Göbekli Tepe’de. Burda, boyu 5 metreye ulaşan, tonlarca ağırlığa sahip 10 taş anıt bulundu. Bu anıtların üzeri, gayet ince süslemeler ve çizimlerle kaplı.
  • Stonehenge, İ.Ö. 2500 yıllarında, civardaki köylü ve çiftçilerin elinden çıkma bir yapıdır. Göbekli Tepe’deki bu anıtların ise tarihi İ.Ö. 9500 yıllarına kadar uzanmaktadır ve uzun testler ve araştırmalar sonucunda, bu anıtların yerleşik bir topluluk tarafından değil de, avcı-toplayıcılar tarafından yapıldığı bulundu. Gezici bir topluluğun, böyle bir anıt yapmasıysa arkeologları oldukça şaşırttı.
  • Tarihte genellikle önce köyle kurulmuş, daha sonra köyün refaha ulaşmasıyla beraber ibadethaneler ya da kutsal anıtlar yapılmıştır. Göbekli Tepe’de tersi bir durum gözlenmektedir. Avcı-toplayıcı gruplar önce anıtları dikmişler, daha sonra bu anıtların etrafına köylerini kurarak yerleşik hayata geçmişlerdir. Bu da, yerleşik hayatın ekonomik kazanımlardan ziyade spiritüel bir gereklilik olarak görüldüğü teorisini ortaya çıkarmıştır.

Okuduğum Kitaplarla 2016

2016’yı 43 kitap okuyarak bitirdim. Hedefimin (48) bir miktar altında kaldım. Bununla birlikte bu yıl bana inanılmaz yazarlar kazandırdı. Jack London’ı zaten çok seviyordum. Haruki Murakami ve José Saramago’yu keşfettim. Türklerden ise Orhan Pamuk, Ferzan Özpetek ve Emrah Serbes benim için sürpriz oldu. Benim için yılın hayal kırıklığı ise Harry Potter’ın tiyatrosunun metniydi.

Bu yılın ortalarında Okuduğum Son Kitap adlı web sitemi Kitap.Guru’ya dönüştürdüm. Artık kitapları okurken beğendiğim yazıları oraya alıntılıyorum. Aşağıda okuduğum kitaplardan alıntı yapmışsam, yanlarında bir link ile belirttim. Onun dışında 2012’den beri okuduğum tüm kitapları, alıntılarıyla beraber görmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz: https://kitap.guru/ekin/kitaplar

  1. Nothing to Envy: Ordinary Lives in North Korea – Barbara DemickKuzey Kore’ye İngilizce öğretmeni olarak giden bir kadının otobiyografisi. Kuzey Kore’nin elitlerinin çocuklarını eğitirken yaşadıklarını anlatıyor. Kuzey Kore bende büyük merak uyandırdığı için kitap oldukça hoşuma gitti.
  2. Koşmasaydım Yazamazdım – Haruki Murakami
  3. Economics: The User’s Guide – Ha-Joon Chang
  4. Martin Eden – Jack London
  5. Bilinmeyen Adanın Öyküsü – José Saramago
  6. Ölümlü Nesneler – José Saramago
  7. Elon Musk: Tesla, SpaceX, and the Quest for a Fantastic Future – Ashlee VanceElon Musk’ın biyografisi. Kitabın alt metninin de söylediği üzere, Elon Musk fantastik bir gelecek için çalışıyor. Bundan yıllar sonra dünyamızın nasıl şekilleneceğini merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Elon, kitapta da yazdığı üzere önemli bir noktayı geçmeyi başardı ve gelecek vizyonunu gerçekleştirmeye emin adımlarla yürüyor.
  8. 1Q84 – Haruki Murakami
  9. Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk
  10. Hatching Twitter – Nick Bilton
  11. Gece Uçuşu – Antoine de Saint-Exupéry
  12. Değişim – Mo Yan
  13. Son Hafriyat – Emrah Serbes
  14. Olağanüstü Bir Gece – Stefan Zweig
  15. Sen Benim Hayatımsın – Ferzan Özpetekİtalya ve İtalyanlara duyduğum sevgiyi katladı bu kitap. Bir de tabii Ferzan Özpetek gibi bir sanatçıyı tanımamı sağladı. Hâlâ filmlerini izlemedim ama daha çok kitap yazmasını diliyorum.
  16. Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler – José Saramago
  17. Balinanın Karnında – George Orwell
  18. Kafamda Bir Tuhaflık – Orhan Pamuk
  19. The Art of Thinking Clearly – Ralf Dobelli
  20. Kadınsız Erkekler – Haruki Murakami
  21. Yıldız Gezgini – Jack London
  22. İnsanın Esas Gerçekliği: Tembellik – Kazimir Maleviç
  23. Autopilot: The Art and Science of Doing Nothing – Andrew SmartYararlı tembellikle kafayı bozduğum günlerde bu kitap ilaç gibi geldi. Tavsiye için Merve (Çukurova)’ye teşekkürlerimi sunarım. 🙂
  24. Seven Brief Lessons on Physics – Carlo Rovelli: https://kitap.guru/seven-brief-lessons-on-physics/alintilar
  25. Sahilde Kafka – Haruki Murakami: https://kitap.guru/sahilde-kafka/alintilar
  26. Harry Potter and the Cursed Child – J. K. Rowling, John Tiffany, Jack Thorne: https://kitap.guru/harry-potter-and-the-cursed-child/alintilar
  27. The Great Gatsby – F. Scott Fitzgerald
  28. Mai ve Siyah – Halid Ziya Uşaklıgil: https://kitap.guru/mai-ve-siyah/alintilar
  29. Yakıcı Sır – Stefan Zweig
  30. Her Temas İz Bırakır – Emrah Serbes: https://kitap.guru/her-temas-iz-birakir/alintilar
  31. Sıfır Sayı – Umberto Eco: https://kitap.guru/sifir-sayi/alintilar
  32. İstanbul Kırmızısı – Ferzan Özpetek: https://kitap.guru/istanbul-kirmizisi/alintilar
  33. Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty – Daron Acemoğlu, James A. Robinson: https://kitap.guru/why-nations-fail-the-origins-of-power-prosperity-and-poverty/alintilarBu yıl okuduğuma en çok sevindiğim kitaplardan biri. Devletler neden başarısız olur? Başarılı olmak için ne tarz yollar izlenmelidir? Belki de devleti yöneten herkesin okuması gerekiyor. Kitabı okuduktan sonra aydınlanma yaşadığım yetmezmiş gibi, artık ülke ekonomilerine yönelik öngörülerde de bulunabiliyorum.
  34. The Life-Changing Magic of Not Giving a Fuck – Sarah Knight: https://kitap.guru/the-life-changing-magic-of-not-giving-a-fuck/alintilar
  35. Yitik Adanın Öyküsü – José Saramago
  36. Mucizevi Mandarin – Aslı Erdoğan: https://kitap.guru/mucizevi-mandarin/alintilar
  37. Müptezeller – Emrah Serbes
  38. Deniz Kurdu – Jack London
  39. Lakin İyi Yaşadık – Ayşen Aksakal
  40. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri – Mehmet Genç
  41. Bâbil Yaratılış Destanı – Anonim
  42. Mezeleri Güzel – Erdem Aksakal
  43. Sputnik Sevgilim – Haruki Murakami: https://kitap.guru/sputnik-sevgilim/alintilar

Antalya’ya taşındık

“Yola çık, güneye git. Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği tek bir lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…”

Yukarıdaki alıntı, Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı adlı kitabından. Kitabı Antalya’ya taşındıktan sonra okudum; üstelik alıntının mevzubahis ettikleri benim söyleyeceklerimle de ilgisiz. Fakat okuduklarımı istediğim şekilde yorumlamaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Biz yola çıktık ve güneye geldik. Antalya belki son durağımız değil. Zaten aradığımız etiketsizliği şehir hayatında bulmamız çok da mümkün değil. Fakat yol, biten bir şey hiç değil…

“Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.” (Sahilde Kafka / Haruki Murakami)

Hayat kısa, ve sen dünyanın öteki ucuna varmak zorundasın.

Not: Dünyanın öteki ucuna giden yolları Antalya’dan geçen dostlarımız… Bizi, size bir durak olmaktan daha mutlu kılacak başka bir şey yok.

İstanbul bizi zehirliyor

Herkes gibi biz de işimizin, okulumuzun peşine İstanbul’a geldik ama artık dayanamıyoruz. İstanbul bizi zehirliyor ve bunun en büyük sebebi ise kalabalık. Şehirde bir yerden bir yere ulaşmaya çalışmak tam bir kabus… İnsanlar ise hep sinirli, başka kimseyi önemsemiyorlar. İyi kötü bir arabamız olmasa, toplu taşıma zaten kalabalık yüzünden ayrı bir zorlu olacaktı; fakat arabayla bile işler hiç kolay değil. Yolda olmaya mecbur olduğumuz her gün, hayatımızdan saatler çalınıyor; hem de hiç yere! İstanbul bizi de kendine benzetmeye başladı; fakat biz, gergin ve sinirli birer birey hâline dönüşmeden, hayatımızı trafikte geçirmek için değil de yaşamak için, bu şehirden ayrılmaya karar verdik. Bir sıkıntı çıkmazsa, Ekim ayında İstanbul’u terk ediyoruz.

Bu karar bizim için hem kolaydı, hem de zordu. Kolay olmasının sebebi, bizi İstanbul’a bağlayan maddi herhangi bir sebebin kalmamış olması (planlı atılmış adımlar!). Zor olmasının sebebi ise, arkadaşlarımızın önemli bir kısmının İstanbul’da olmaları. İlginç bir şekilde Adana’da başlayıp Ankara’da devam eden yolculuğumuzda edindiğimiz şahane arkadaşlarımızın birçoğu yine aynı yolda İstanbul’a taşındı. Bunun dışında 3 yıllık İstanbul maceramızda edindiğimiz, bizim için yine olmazsa olmaz dostlarımız var. Tuğçe ile beni İstanbul’da tutabilecek tek şey onlardı; fakat farkına vardık ki, aynı şehirde yaşamamıza rağmen, aslında birbirimize çok uzağız. Arkadaşlarımızı 2 saat görebilmek için, git gel daha uzun süre yol yapıyoruz. Birbirimizi arayıp “hadi akşama buluşalım,” diyemiyoruz; çünkü günü planlamaya mecburuz. Aksi takdirde yine sayısız saatimizi çalacak olan diğer işlerimizi çöpe atmak zorunda kalıyoruz.

Not: Şu anda İstanbul’u kötülemeye başlıyorum. Normalde bu yazıda bunu yapmayacaktım ama dayanamadım, içimi döktüm. Okumak istemezseniz biraz aşağıya inin; orda da kötülemenin bittiğine dair bir not var.

Üstelik iş ulaşımı sağlamakla da bitmiyor. İstanbul’da önceden rezervasyon yaptırmazsanız, herhangi bir akşam bir mekanda anında yer bulma olasılığınız da düşük. Mekanda da sıra beklemek zorundasınız. Alışverişe mi gittiniz? Birilerine çarpmamak için sürekli tetikte olmalısınız. Eliniz sürekli cebinize gitmeli; cüzdanınız ve telefonunuz hâlâ yerinde mi acaba? Bir şekilde market alışverişini tamamladınız mı? Hadi bakalım, kasada sıra beklemeye. Çıktınız, arabanız da var, güzel; eşyaları arabaya yerleştirdiniz. Şimdi de AVM otoparkından çıkarken sıra bekleyeceksiniz. Tüm bunları yaparken, sırada arkanızdan gelenlere zorluk çıkarmamak için bir de acele etmek zorundasınız. Siz düşüncelisiniz tabii; fakat diğer insanlar öyle de değil! Ben bu şehirde kafayı yeme noktasına geldim. Yaya geçidinde yayaya yol veriyorum diye korna yiyorum. Bir seferinde yine yol verdim, yaya ortaya kadar gelip durmak zorunda kaldı; çünkü solumdan bir araba, niye durduğumu çözmeye dahi çalışmadan hızla geçti. Az kaldı yayaya çarpacaktı ve benimse sonrasında tek düşündüğüm şey, vicdan azabıydı. Az kalsın ona yol verdiğim için ölecekti!

Tabii ki tüm bunlar dünyanın her yerinde olabilecek şeyler. Fakat çok sayıda insanı küçük bir yere sıkış tepiş koyarsanız, bu olayların oluş yüzdelerini artırırsınız. İnsanlar kurallara uymamaya başlar. 4 şeritli yolu 6 şeride çevirirler, üstüne bir de emniyet şeridini ihlâl ederler; ambulans geçmeye yer arar. Haydi oldu ya, çevre yolunda 100’le gidiyorsunuz diyelim. Trafik akıyor. Trafiğin hızlı aktığını düşünüp, öndeki araçla arada takip mesafesi bırakayım dediniz. Lap! Sırf biraz yer var diye önünüze bir araç giriverdi. Bazıları diyor ki, “trafiğin kendine has kuralları var, yazılı olanları uygulamaya gerek yok.” Küfretmemek için kendimi zor tutuyorum; yok öyle bir şey arkadaşım! Bu ülkede kadın sürücülere söylemediğinizi bırakmıyorsunuz; cinsiyetçilik yapmak istemiyorum ama benim trafikte karşılaştığım kadarıyla kadın sürücülerin trafik kurallarına uyma oranı daha yüksek. Siz de biraz kurallara uysanız trafik bir nebze daha çekilir olurdu. Biz kurallara uyduğumuz için enayiyiz ya, sen EDS yokken emniyet şeridinden de gidebilirsin, sola dönüş sırasını hiçe sayıp sağdan trafiği de kesebilirsin; servissin, insan taşıyorsun ya, öncelik sende olmalı, kaldırımdan bile gidebilirsin. Bizim bunları yapmaya inan ki aklımız yetmiyor! Bisiklet yolunda akşam yürüyüşünü de yap, sahilde adım başı mangalını semaverini de yak ki dumandan deniz dahi görünmesin (koşuya çıkıyorum, yarım saat boyunca kokladığım şey tavuk kanat!), 3 şeritlik sahil yolunda çift sıra park yap ki trafik durma noktasına gelsin, yürüyen merdivende sağlı sollu dur, aşağıdan gelenler yürüyemesin, yürümeye kalkanlara da söylen, dalga geç ki herkes tek akıllının sen olduğunu bilsin. Sen bunların hepsini yap kardeşim. Bizim canımıza tak etti bir şeyleri doğru yapmaya çalışmaktan, hayatımızı yollarda harcamaktan.

Şimdi sen çıkıp diyebilirsin ki, trafiğe girmeden, metroyla bütün işini çözebilirsin. Yok arkadaş, o iş öyle olmuyor. Ben de isterdim gitmek istediğim her yere metroyla gideyim. Ama bunun için ne yeterli metro hattı var, ne de yeterli sefer. Alışverişe gitsen o poşetlerle dönemezsin, terlediğinle kalırsın. Köpeğinle bir yere gitmeye kalksan, seni zaten istemezler; sen zaten köpeğini o sıkış tepiş toplu taşıma araçlarına sokamazsın. Arkadaşlarınla mı buluşuyorsun? Gece geç saate mi kaldın? Eve dönemezsin; taksi şart. Arabayla gittin, otopark yeri mi arıyorsun? Dolu. Sıra bekleyeceksin. Haydi trafiği bir kenara bırakalım. Hava sıcak, gece uyumaya çalışıyorsun, pencereyi açtın. E diğer apartmanla arandaki mesafe 2 metre. O da açmış camını. Bir de konuşuyor sabaha kadar, televizyon son ses! Yatak odasında mahremiyetin kalmadığı gibi bir de uyuyama tam olsun. Yayasın, karşıdan karşıya geçeceksin; aman dikkat, her an dolmuşun biri çarpabilir! Bağdat Caddesi’ne çıktın, kocaman kaldırımda yürüyorsun. Şerefsizin biri hız denemesi yapacağım diye kaldırıma çıkıp seni öldürebilir; ara sokağa girdin diye sana tecavüz etmeye kalkabilir. Yayaya yeşil yanarken karşıya geçmeye kalkarken dahi arabaları kontrol etmek zorundasın; çünkü taksiler başta olmak üzere bazılarının kırmızı ışığa bağışıklığı var, onlara işlemiyor! Starbucks’a mı gitmek istiyorsun? Arabayı da ara sokağa koy bakalım, tabii yer bulabilirsen. Buldun mu? Saati 6 lira, dökül bakalım. Kahvaltı mı yapacaksın? Oo ucundan boğaz manzarası: 50 lira. Yemek mi yiyeceksin? Restaurantlar bile fabrikasyona dönmüş. O kadar insana nasıl yetişecek? Her yer tabela. Her yer reklam. Şehirde orman mı var? O zaman içinde zilyon tane de işletme var. Bakir hiçbir yer yok. Tüm İstanbul, ormanlarını mangal yapmak için kullanıyor. Hafta sonu Belgrad Ormanları’na git bak, orman dumanaltı olur mu ya! Uzaktan baksan yangın var sanırsın. Ağva, Şile, Kilyos, Polonezköy… güya bunlar İstanbul’un kalan son tatil semtleri. Yok arkadaş, yok, son anda karar verip gitmeye kalksan yer bulamazsın; rezervasyon yaptın hadi gittin diyelim. Duyacağın muhabbetler beyaz yaka muhabbetinden öteye geçmez, huzur bulamazsın çünkü senle birlikte İstanbul’un kalanı da tatil yapmaya karar vermiştir. Ne sessizlik vardır, ne de gece gökyüzünü görebileceğin, ışıksız bir alan kalmıştır. Bayramda memleketine gitmeye kalksan gidemezsin; uçak biletleri yüzlerce liradan başlar. Karayolunu kullansan zaten İstanbul’dan çıkana kadar saatler geçer (geçen ramazan bayramı Bostancı’dan gecenin 3’ünde çıktık, Tuzla’ya vardığımızda sabah 6’ydı).

Şu saydıklarımın üstüne, bunları okuyan her biriniz daha sayısız madde ekleyebilir. Bunu çok iyi biliyorum. Ben de ekleyebilirim ama bunları konuşmak bile beni yoruyor, negatif etki yapıyor.

Not: Kötüleme bitti.

Peki bundan sonra ne olacak? Bizim için bir nebze daha huzurlu bir hayat başlayacak. Şimdilik Antalya’ya taşınıyoruz; ama daha büyük planlarımız var. İstanbul’a mümkün olduğunca çok gelmeye çalışacağız; çünkü arkadaşlarımızın önemli bir kısmı burda ve sizi özleyeceğiz. Bazen kalbimize bir şey saplanacak, aklımıza anılar gelecek, keşke yanında olsaydık diyeceğiz. Ha aynı şey İstanbul’dayken de oluyor; fakat *güya* aynı şehirde yaşadığımız için, psikolojik olarak daha rahat hissediyoruz. Artık bu psikolojik rahatlık olmayacak; ama hafta sonuna uçak bileti alıp gelebileceğiz. Bunun yanı sıra, Antalya’da sizi ağırlamaktan da büyük keyif duyacağımız bir gerçek. İnanıyorum ki, bazılarınız için de ön ayak olacağız, “İstanbul’dan ayrılmak mümkünmüş,” dedirteceğiz. Bunu bazılarınızla konuştuk. Bazılarınız, en az bizim kadar ciddi ama o ilk adımı atamıyor. Sadece İstanbul’dan kurtulma amaçlı değil; doğaya, huzura, dünyaya dönüş için o ilk adımı atamıyor. Sadece birinize dahi bu konuda ön ayak olabilirsek, bu bizim için ayrı bir mutluluk kaynağı olacak. Biliyorum, kolay değil. Yerleşik düzeni bozmak kolay değil, yıllarca okulunu okuduğun, yıllarca çalıştığın kariyerini değiştirmek kolay değil. Kolay değil, ama mümkün. Zaman geçtikçe bırakması daha da zorlaşacak. O yüzden şimdi yapamıyorsan, yarın daha kolay olmayacak. Ertelemek çözüm değil. Şimdi yapamıyor olabilirsin ama şimdi bir plan yapmak hiç zor değil. Biz de zaten şimdi kopup gidemedik; bu, bir süredir planladığımız bir şeydi. Plana yönelik aksiyonlar almak dahi başlamanın, eyleme geçmenin bir parçası. İstanbul’dan ayrılmak güzel; fakat arkadaşlarınla İstanbul’dan ayrılmak cennete eşdeğer olabilir. Biz ilk adımı atıyoruz, ve sizi darlamaya da devam edeceğiz. 🙂

Evlilik nedir?

Duygularımızı ve evliliğin toplumsal ahlaka dokunan yanını bir kenara bırakalım. Evliliği tamamen mantık yönünden inceleyelim. Mantık evliliklerinden de bahsetmiyorum; evliliğin temeldeki mantığını irdelemekten bahsediyorum. Sokrates-vari bir şekilde söyleyecek olursam, evliliğin düz mantığını açığa çıkarmaktan bahsediyorum.

Evlilik, Karl Marx’a göre kapitallerin birleşmesidir. Bu tanımı aldığım makaleyi, üniversitede okumuştum. O zamanlar aktif bir şekilde not tutmadığım için şu anda makaleyi bulamıyorum. Yanlış hatırladığımı düşünen varsa, beni düzeltmekte özgürdür. Ancak, Karl Marx böyle düşünmemiş olsa dahi, evlilik gerçekten de kapitallerin birleşmesidir. Bunda da özellikle devletin evliliğe bakış açısı yatar. Toplumsal ahlak bir yanda dursun, devletin iki insanı birbiriyle resmi olarak birleştirmesinin altında yatan asıl sebep ekonomiktir. Evlendikten sonra ailenin gelir ve giderleri tek çatı altında toplanır. Üstelik modern kanuna dayalı evlilikler sonlandığı zaman, eşler ekonomik değer taşıyan malları, evlilik öncesine göre bölüşmez; bu mallar, çeşitli parametrelere göre yeniden paylaştırılır.

Evlilik, ekonomik anlamda iki insanın güçlerini birleştirmesi olduğu kadar, aynı zamanda ev yönetimidir. İki insanın aynı evde yaşamaya başlaması, aynı bir toplumu oluşturan bireylerin birbirine karşı sorumlulukları olması gibi, ev sakinlerinin de birbirine karşı sorumluluklarının olmasını gerektirir.

Kapital nedir? Para ve mülkü kapital sayabileceğimiz gibi, potansiyel iş gücünü de kapitalden sayabiliriz. Evlilik kapitallerin birleşmesi ise, sosyal anlamda da böyle olduğu düşünülebilir. Bu nedenle toplumun dayattığı “ütü kadın işidir,” ya da “eve ekmeği erkek getirir,” gibi söylemler cinsiyetçilikten öteye gitmez. İki kişi (erkek veya kadın fark etmez) evleniyorsa, her türlü kapitalini birleştirme amacı gütmelidir. Aksi takdirde evliliğin mantığından söz edilemez.