Okuduğum Kitaplarla 2017

2017 benim için farklı bir yıl oldu. İlk defa hedeflerimde kırılmalar meydana geldi. Bunun ana sebeplerinden biri 2017’de iş ve kişisel hayatımda yaşadığım büyük değişiklikler ve bunların rutin hayatıma olan olumsuz etkileriydi. Öyle ki, 2017’de okuduğum kitapların raporunu ancak ve ancak 2018’de hem de Eylül ayında verebiliyorum. Benim için çoğu şey 2018’de çok daha iyiye gitti ve ben de kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

2017’nin tümü için bir hedef listesi hazırlayamamıştım. İlk çeyrek için olan kitap okuma hedefim 12 göründüğünden, 2017 yılında 48 kitap okumayı hedeflediğim varsayımını yapacağım. Hedefteki 48 sayısına rağmen, 2017’de toplamda 17 kitap okudum. Aşağıda okuduğum kitaplardan alıntı yapmışsam, yanlarında bir link ile belirttim. Onun dışında 2012’den beri okuduğum tüm kitapları, alıntılarıyla beraber görmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz: https://kitap.guru/ekin/kitaplar

  1. Ceza Kolonisinde ve Diğer Öyküler – Franz Kafka
  2. İmkânsızın Şarkısı – Haruki Murakami: https://kitap.guru/imkansizin-sarkisi/alintilar
  3. Bülbülü Öldürmek – Harper Lee: https://kitap.guru/buelbuelue-oelduermek/alintilar
  4. The Lost Art of Finding Our Way – John Edward Huth: https://kitap.guru/the-lost-art-of-finding-our-way/alintilar
  5. Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında – Haruki Murakami
  6. Lizbon Kuşatmasının Tarihi – José Saramago: https://kitap.guru/lizbon-kusatmasinin-tarihi/alintilar
  7. Dr. Jekyll ile Bay Hyde: Tuhaf Bir Vaka – Robert Louis Stevenson
  8. The Small Big – Steve J. Martin, Noah J. Goldstein, Robert B. Cialdini: https://kitap.guru/the-small-big/alintilar
  9. Harry Potter and the Philosopher’s Stone – J. K. Rowling
  10. Harry Potter and the Chamber of Secrets – J. K. Rowling
  11. The Pragmatic Programmer: From Journeyman to Master – Andrew Hunt, David Thomas: https://kitap.guru/the-pragmatic-programmer-from-journeyman-to-master/alintilarBenim için yılın kitabı buydu. Her ne kadar 2018’de pratikte daha çok işime yarayacak benzerlerini okumuşsam da, bu kitabı okuduktan sonra programlamaya bambaşka bir gözle bakmaya başladım. Bunun da elbette yazdığım kodda ve ürettiğim yazılımlarda büyük etkisi oldu.
  12. Muhalif Bir Ekonomistin Güncesi – Atilla Yeşilada
  13. Harry Potter and the Prisoner of Azkaban – J. K. Rowling
  14. Liseden Arkadaşlar – Selçuk Aydemir
  15. Harry Potter and the Goblet of Fire – J. K. Rowling
  16. Seher – Selahattin Demirtaş
  17. Uyku Sersemi – Hakan Bıçakcı

Vodafone İstanbul Yarı Maratonu – 8 Nisan 2018

Hayatımın ilk yarı maratonunu koştum. Soğuk algınlığım henüz tam olarak geçmemişti ve daha önce en fazla 16km koşmuştum. Bir risk aldım ve planladığım gibi koşuya katıldım. Oldukça yavaş koştum ama hedefim 3 saatin altında bitirmekti; hedefime ulaştım.

Vodafone Istanbul Yarı Maraton 2018

Henüz iyi bir beslenme rutinine sahip değilim. Bir önceki yarışta (Belgrad Ormanı Geyik Koşuları) yetersiz beslenmemin sıkıntısını yaşamıştım. Fakat bu yarışta bir sıkıntı yaşamadım. Bu nedenle kendime not düşmek adına yarış günü nasıl beslendiğimi yazmak istiyorum.

Yarış 9’da başladı. Ben 7.30’da kahvaltı yaptım. Kahvaltımda 2 adet haşlanmış yumurta, 50’şer gram peynir ve çiğ badem yedim; yaklaşık 250ml de Powerade içtim. Yarış sırasında ise sırasıyla 5, 10 ve 15. km’lerde birer adet karbonhidrat jel tükettim. Nerdeyse her su istasyonunda (2.5km’de 1) ortalama 150 ml su takviyesi yaptım.

Piramitleri Yaratmak

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve “Piramitleri Yaratmak” olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • M. Ö. 8500’de en büyük yerleşim alanları köylerdi ve sadece yüzlerce insan bir arada yaşıyordu. M. Ö. 3500’de krallıklar ortaya çıkmıştı bile. Bu krallıklar, sayıları yüzbinlere varan insana hükmedebiliyordu. M. Ö. 1000 yılında ise Akdeniz’de Roma İmparatorluğu, Çin’de Hun İmparatorluğu on milyonlarca insanı kontrol etmeye başlamıştı.
  • M. Ö. 1776 yılında, dönemin en büyük imparatorluğu Babil’di. Bu dönemde, Babil Kralı Hammurabi, imparatorluğunun her noktasında adaleti sağlayacak bir kurallar bütünü oluşturdu.
  • Hammurabi kurallarına göre, insanlar sınıflarına göre 3’e (asiller, halk, köleler) ve cinsiyetlerine göre 2’ye (erkek ve kadın) ayrılıyordu. Her sınıf ve cinsiyete ait insanın farklı bir değeri vardı.
  • Hammurabi kurallarına göre, çocuklar birey sayılmıyordu. Çocuklar, ebeveynlerinin mallarıydı.
  • ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi, tüm insanların eşit yaratıldığını savunuyordu. Bu bildirge, insanların yaşamlarını, özgürlüklerini ve mutluluk arayışlarını koruma amacı güdüyordu.
  • Kot pantolonlar, oldukça dayanıklı yapıda oldukları için, eskiden sadece işçi sınıfına ait bir giysiydi. Bugün eşitliğe inandığımız için zenginler de kot pantolon giyiyor. Eskiden farklı sınıfların aynı giysileri giydiğine rastlanmazdı.
  • Günümüzde eşitlik kadar bireyselciliğe de önem veriliyor. İnsanlar çocukluktan itibaren kendi özel alanlarına (örn. ev içinde kendi odalarına) sahip oluyor ve aile fertleri odaya girmek isterlerse çocuklarından izin alıyor. Bu, çocuğun birey olarak yetişmesine ve gerçek değerinin kendi içinden geldiğine inanmasına yardımcı oluyor. Bu nedenle çevredekilerin onun hakkında ne düşündüğü o kadar da önemli olmuyor. Bu durum, orta çağlarda tam tersi yönde sirayet ediyordu. Asil sınıfa ait insanlar dahi, kendi değerlerinin başka insanların onları nasıl gördüğüyle ölçüldüğünü düşünüyordu. Bu nedenle, kendilerine yöneltilen eleştirilere dahi canları pahasına karşı koyuyorlardı.
  • Romantik Tüketicilik: Harari’ye göre, bugün insanların yurtdışında tatil yapmak istemelerinin arkasında romantik tüketicilik fikri yatıyor. Bu fikir, çağımızın en popüler iki fikrinin birleşimi: Romantiklik ve tüketim. Romantiklik, çok kısaca, insanın hayatını olabildiğince farklı tecrübelerle doldurması fikrinden öte geliyor. Tüketim fikrine göre ise, mutlu olmak için olabildiğince farklı şeylere sahip olmak, yeni şeyler satın almak gerekiyor.
  • Nesnel: Herhangi bir kimsenin inancından bağımsız olarak var olan.
  • Öznel: Tek bir kişinin inancına bağlı olarak var olan.
  • İnter-öznel: Birden çok kişinin aynı yöndeki inancına bağlı olarak var olan. Örneğin tanrılar, uluslar, şirketler vs. Bu güruhta bir kişinin inancından vazgeçmesi, bu inter-öznel varlığı yok etmez. Ancak bu inter-öznel varlığa inanan çok sayıda kişi inanmayı bırakır veya hayatını kaybederse, o zaman bu inter-öznel varlık değişir, mutasyona uğrar veya komple yok olur.
  • İnsan beyni, az sayıdaki insandan oluşan grupları yönetmek için yeterliyken, aynı şey şehirleri ya da krallıkları yönetmek için söylenemezdi. İnsan beyninin dışına taşan bir yöntem gerekiyordu. Bu yöntemi ise Sümerliler, yazıyı icat ederek buldu. Yazının icadının arkasındaki sebep, çok sayıdaki matematiksel veriyi kaydetmek ve saklamaktı.
  • Tarihteki bilinen ilk yazı bir muhasebe kaydıdır. Bu kayıtta bir muhasebecinin imzası (ismi) yer almaktadır. Yani tarihe geçmiş ilk isim ne bir kral, ne de bir peygamberdir; bir muhasebecidir.

Antep’i yedik, doyamadık

Ön not: Bu yazıyı tee 20 Şubat 2017’de yazmışım ama yayınlamamışım. Sanırım fotoğrafları beklediğim için yayınlamadıydım. Neyse, şimdi 10 ay sonra görünce tekrar bir okudum, Antep anılarım depreşti…

Hafta sonu için, Koray ve Beyza’nın K.Maraş’taki nişanı ile gündeme gelen bir G.Antep planı yaptık. Cumartesi akşamını Maraş’ta geçirdik, hafta sonunun kalanında Antep’teydik. Burdan Koray ve Beyza’ya ömür boyu mutluluk diliyorum ve Antep’e geçiyorum. 🙂

Antep’e yemek hususunda çok büyük bir beklenti içerisinde gittik. Büyük beklentiyle yapılan çoğu şey genelde hayal kırıklığına uğratır; fakat Antep bırakın hayal kırıklığına uğratmayı, beklentimizi çokça aştı. Betül’ün şahane misafirperverliğini de ekleyince çok güzel gezdik ve inanılmaz şeyler yedik. Bir Adanalı olarak doğduğum yeri satacağımı düşünmezdim ama Antep bambaşkaymış… Bir laf vardır, “yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğün yerleri anlat,” diye. Ben tam tersini yapıp yediklerimizi anlatacağım ki bir sonraki gidişimiz için küçük bir rehber olsun.

Beyran

Ben daha önce İstanbul Bostancı’da küçük bir ev yemekleri restoranında yemiştim, çok da sevmiştim. Antep’in yediğim/bildiğim tek yemeğiydi yani. İki farklı yerde yedik. Sakıp‘ta yediğimiz beyranın acısı oldukça yerindeydi fakat sakatat kokusu geliyordu. Aslında tam hasta çorbası. Eti fazla tiftiklenmişti. Metanet‘te yediğimizin ise eti yine tiftiklenmiş olmasına rağmen daha tümdü. Hem pirincinin hem de etinin tadı daha yerindeydi ve sakatat kokusu yoktu. Hastaysan Sakıp mantıklı, yoksa Metanet‘inkini tercih ederim. Tabii Metanet şehir merkezinde olduğu için erkenden kapatıyor.

Kuzu şiş (kuşbaşı)

Bizim Adana’da kuşbaşı istersen bildiğin kuşbaşı getirirler. Antep’in kuşbaşısı bizim kazbaşından daha büyük. Avcarı (sosu) ise çok güzeldi. AşinaÇulcuoğlu ve Halil‘de yedik. Hepsi de çok güzeldi. Aşina‘nın avcarı, Halil‘in etinin yumuşaklığı ön planda. Çulcuoğlu‘da da çok güzel yapmışlardı ama yine de diğerlerinin yanında biraz sönük kalır. Bizim millette et pişirmeyi normalde bilmezler. Etin suyunu yok edene, rengini karartana kadar pişirirler. Antepliler işin doğrusunu yapıyor. Yediğim etin suyu yerindeydi, iç rengi de pembemsiydi. Yediğim en güzel kuzu şişti.

Yuvalama

Antep’e girdiğimizde yediğim ilk şeydi. 🙂 Belki de ondandır, bilmiyorum ama Antep’teki favorilerimden oldu. Yoğurtlu bir çorba, üzerine mis gibi bir yağ gezdirmişler. İçinde kuşbaşı et var, bir de pirinçten yuvarlanmış köftecikler. Böyle bir tat beklemiyordum, hayran kaldım. Hem Aşina‘da hem de Altın Kase‘de yedik. İkisi de çok güzeldi ama Aşina‘daki favorim.

Katmer

Daha önce İstanbul’da denemiştim ama o yediğim şey katmer değilmiş. Ben hayatımda böyle güzel tatlı yemedim. Yer yemez benim için çikolatadan bile daha üst bir sıraya oturdu. Katmerci Zekeriya ve Orkide‘de yedik. Orkide‘deki de güzel ama Katmerci Zekeriya tek kelimeyle efsaneydi. Antep’in etini geçtim, sırf o katmeri yemeye bile giderim. Yanında da süt.

Küşleme

Kuzu bonfileden yapılıyormuş. Bonfile zaten hayvanın en sinirsiz, en yumuşak yeri. Yani bonfile zaten kafadan güzel bir yiyecek. Kebapçı Halil de etin suyunu kaybettirmeden, pembe pembe getirdi koydu önümüze. Yani aslında kuzu bonfileye verecek paran, iyi bir mangal alevin ve o alevde eti mühürleyecek hünerin varsa güzel küşlemeyi sen de yaparsın.

Yağlı parça

Berkan’ın önerisiyle yine Kebapçı Halil‘de yedik. Söylediklerine göre kemiksiz kuzu pirzolanın kalın haliymiş. Et, etrafındaki yağ tabakasıyla birlikte pişiriliyormuş. Yani yine küşleme gibi aynı şekilde et kafadan güzel. 🙂 Tadı şahaneydi. Etin yağı güzelce kızarmış, et mühürlenmiş, içi sulu ve pembe. Küşlemeyle çok rahat kapışır.

Simit kebabı

Kebap çok seven biri değilim. Adana’da dahi yiyeceksem ya dürüm yerim ya da Hadırlı tarafında yemek isterim. Aşina ve Çulcuoğlu‘da yedik. Aşina‘dakinin pek bir özelliği yoktu. Eminim seveni çoktur ama kebap beni çeken bir şey değil. Çulcuoğlu‘dakininse içine türlü baharat, üstüne de bol fıstık ve kaşar koymuşlar. Ordan kurtardı. Oldukça hoşuma gitti. 🙂

Beyti sarma

Belki her yerde bulabileceğiniz bir kebap türü ama Aşina‘da susamlı, incecik pidenin arasında hazır sarılmış geliyor. Kaşarlı ve oldukça güzel.

Saray kebabı

Aşina‘da yedik. Normalden farklı bir yorum getirip incikten yapmışlar. Yanında da çeşitli sebzeler ve ayva. Et çok güzel pişmişti ve ilginç bir şekilde ayva da oldukça güzeldi.

Alinazik

Patlıcan sevmeyen biriyim. Aşina‘da Alinazik’e lavaşla daldım. Çok güzeldi.

Patlıcan kebabı

Patlıcan sevmediğimi söylemiş miydim? Peki ya kebabı çok tercih etmediğimi? Çulcuoğlu sağ olsun patlıcan kebabını severek yedim. 🙂 Hem de patlıcanıyla beraber.

Künefe

Şimdi künefe nerden çıktı diyebilirsiniz… Ama Antep’te her şey güzel. Cumba‘da ve Çulcuoğlu‘da yedik. Cumba‘da öğrendik ki Antep’te tatlıların yanında süt getiriyorlar. Ben takdir ettim, tatlının yanına süt çok yakışıyor. Künefe kocaman bir tepside geldi ve ne Adana’da ne de Hatay’da bundan iyi künefe yediğimi hatırlamıyorum. En azından benim damak tadıma göre çok güzeldi. İçi bol peynirli, nispeten az şireli ve dolayısıyla daha hafif bir tatlı olmuş. Çulcuoğlu‘da ise yemeğin üstüne söyledik ve fakat getirdikleri şey üstüne bir batman antep fıstığı dökülmüş bir kadayıftı. Arasında ise peynir yerine nefis bir kaymak vardı ki peynirin yerini hayli hayli doldurmuştu. Belki farklı bir lezzet olduğu içindir bilemiyorum ama künefe kadar çok sevdim.

Bunların dışında Koçak‘ta yediğimiz baklavaları, Altın Kase‘de tattığımız içli köfteyi ve zerdeli sütlacı, Aşina‘daki kuru dolmayı, Tahmis‘teki kahveyi, Çulcuoğlu‘daki beyti kebabı ve daha ne unuttuysam onları ayrıntılı yazmıyorum. Tüm bunlara rağmen henüz tatmadığımız tonla şey olduğunu da görünce Antep’in neden UNESCO’nun Gastronomi dalında yaratıcı şehirler listesine girdiğinianlamak zor olmuyor.

Tarihin en büyük aldatmacası

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve Tarihin En Büyük Aldatmacası olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Dünya’nın çeşitli yerlerine yayılmış olsalar dahi 12,000 yıl önceye kadar insanlar, avcı-toplayıcı olarak yaşıyorlardı. Sonrasında az sayıda hayvanı ve tarım ürününü kontrol ederek daha yüksek verim alabileceklerini gördüklerinde, tarımsal devrim yaşanmış oldu.
  • Tarımın ilk olarak, Türkiye’nin güneydoğusu ile İran’ın batısına denk gelen bölgede başlayıp, dünyaya burdan yayıldığına inanılıyordu. Fakat bu teori geçerliliğini kaybetti. Şu andaki teorilere göre, tarım aynı zamanlarda, dünyanın birçok yerinde birden başladı. Buralar Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine.
  • Tarımsal hayatın buralarda başlamasının sebebi sadece belli çeşitlerdeki hayvanların ve bitkilerin bu hayata uygun olması ve bu çeşitlerin genel olarak Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine taraflarında bulunmasıydı.
  • Avcı-toplayıcı insanlar, tarımsal hayatı yaşayan insanlardan çok daha iyi koşullarda yaşıyorlardı. Daha az çalışıyorlar, daha sağlıklı besleniyorlar ve daha ilginç bir yaşam sürüyorlardı. Açlıktan, hastalıklardan ve diğer insanlarla yaşanabilecek münakaşalardan daha uzaklardı.
  • Tarımsal devrim, her ne kadar ulaşılabilir yiyecek sayısını artırsa da, daha iyi beslenmeyi sağlamadı. Popülasyonun çoğalmasına ve hatta elitlerin, kralların ortaya çıkmasına neden oldu. Ekstra yiyecekler de bu insanlara gitti.
  • Bunun suçlusu ise insanlar değil; buğday, pirinç ve patates gibi, insanların yerleşik hayatına geçmesine neden olan bitkiler. Aslında düşününce tarımsal devrim insanlardan çok bu bitkilere taradı. Örneğin buğday, eskiden sadece Ortadoğu’da bulunabilen yabani bir bitkiyken, sadece birkaç bin yıl içinde tüm dünyaya yayıldı. Temel evrimsel kriterlere göre hayatta kalma ve üreme açısından, buğday dünya tarihinin en başarılı bitkilerinden biri oldu.
  • İnsanlığın milyonlarca yıl içindeki evrimi, avcı-toplayıcı şekline uygundu. Tarım hayatının gereklilikleri arasında bir şeyler taşımak ya da sırtını bükerek iş yapmak bulunuyordu. Oysa insan, sırtını bükmeye değil, ağaca tırmanıp elma toplamaya yönelik evrimleşti. İnsanoğlu, bu nedenle birçok yeni sağlık problemiyle karşılaştı.
  • Avcı-toplayıcı topluluklar, ekonomik anlamda tarımla uğraşanlardan daha iyi durumdaydı. Benzer şekilde, daha güvenli bir hayat sürdürüyorlardı. Çünkü avcı-toplayıcı topluluklar iç veya dış tehdit durumlarında başka bir yere giderek bu tehditten kaçınabiliyorlardı. Aynı şey tarıma bağlı topluluklarda mümkün değildi; çünkü onların durumunda ekim yaptıkları alanları bırakmaları gerekiyordu.
  • 8000 yıl önce, başka insanlarla girilen çıkar çatışmaları oldukça tehlikeliydi; çünkü başka bir insanın elinden ölme ihtimali %25 civarındaydı. Bugün bu oran %1’lerde.
  • Buğday, Homo Sapiens’e birey bazında bir katkı sağlamadı ama toplumsal olarak, kişi başına düşen yiyecek miktarını artırdı. Bu da Homo Sapiens popülasyonunun daha hızlı artabilmesini sağladı. Evrim ise, başarısını açlık, mutluluk veya acıyla ölçmez; var olan DNA kopyalarının sayısıyla ölçer.
  • Tarım devrimi, çok daha fazla sayıda insanın yaşamasını sağladı ama bu yaşam çok daha kötü koşullardaydı.
  • Yerleşik hayatta bulaşıcı hastalıklar da artmaya başladı. Bunun ilk sebebi, hayvanlardan bulaşan hastalıklardı. İkinci sebebi de, insanların köylerde yaşamaya başlaması sonucu tuvalet veya çöp gibi yerlere de yakın yaşamak zorunda kalmaları. Üçüncü sebebi ise, diyetlerinin avcı-toplayıcılardan daha kötü olmasıydı. Avcı-toplayıcılar oldukça geniş bir diyete sahip olarak sabah böğürtlen, öğlen et, akşam elma yiyebiliyorken, köylüler her öğünde buğdayla beslenmek durumundaydı.
  • Çocuklar için anne sütü en iyi diyettir. Avcı-toplayıcılarda çocuklar belli bir yaşa kadar sadece anne sütüyle beslenirken, köy hayatında çocuklar anne sütünden çabuk kesilip lapa ile beslenmeye geçiyorlardı. Bu tarz bir diyet, çocukların bağışıklık sistemini kötü yönde etkiliyordu; çünkü yeterli kalitede beslenmiyorlardı.
  • Köylerde çocukların üçte biri yetişkinliğe erişemiyordu. Fakat doğum oranı, bu ölüm oranını bastırıyordu. Hatta popülasyon öyle çok artıyordu ki, bu da doğal olarak böyle yaşayan insanların sayısını artırıyordu.
  • Yerleşik hayatın sağladığı hayaller, aslında yanıltıcıydı. Yerleşik hayata geçip ekip biçerek, nehirden su taşıyarak yaşamak, bir daha açlık ve susuzluk çekilmeyeceği ve insanların çocuklarının refah içinde yaşayacağı izlenimini veriyordu. Ancak tam da refah düzeyi arttıkça, insanların yeni sorumlulukları ortaya çıkıyordu. Kaynağın bollaşması nüfusu artırıyor ve bu da daha fazla kaynak ihtiyacına sebebiyet veriyordu. Aynı zamanda daha fazla toprağı işleyip ürün elde etmeye çalışırken, bu refah başka toplulukların ilgisini çekiyor, bu da güvenlik endişelerini artırıyordu. Yani sürekli olarak beklenmedik olaylarla karşılaşılıyordu.
  • Bu, aslında müzisyen olmak isteyen bir üniversite öğrencisinin, “müzisyenler para kazanamaz,” genellemesine kanıp, bilgisayar mühendisi olmaya karar vermesini çağrıştırıyor. Öğrencinin hayali mühendis olup, 30 yaşına kadar çok para kazanmak, sonrasında o parayla emekli olup, kimse ona para ödemese de hayatının geri kalanını var olan parasıyla müzisyen olarak geçirmektir. Ama başına, tahmin edemediği bir sürü şey gelebilir. Evlenip çoluk çocuğa karışabilir, ev almak isteyebilir, mühendis olduğu süreçte para harcayacağı yeni alışkanlıklar kazanabilir vs. Bu da onun en baştaki hayallerini yerle bir edecektir.
  • Çoğu zaman, tarih boyunca hep doğru olan bir şey yoktur. Fakat bir doğru varsa, o da şudur: Lüks, ihtiyaç halini alır.İnsan belli bir lükse, belli bir refah seviyesine ulaşınca, onsuz yapamamaya başlar.
  • Lüksün en güzel örneklerinden biri e-postadır. E-postanın hayatımızı tümüyle iyileştirdiğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Elbette eskiden bazen hedefine ulaşması aylar süren mektuplaşmanın yerine bugün oturduğumuz yerden anında mesajlaşabiliyoruz. Ancak eskiden haftada 1 ya da 2 mektupla uğraşmak yeterliyken, bugün her günümüzü sayısız mail okuyarak ve cevaplayarak geçiriyoruz. Üstelik karşı taraf, cevabını kısa sürede alamayınca sinirleniyor; çünkü cevap vermek artık kolay ve hızlı bir işlem. Fakat genel görünüme baktığımızda, aslında mektuplaşmaya artık daha fazla zaman ve güç harcıyoruz.
  • Tarımsal devrime dair bir başka teori daha var. O da, insanların aslında yerleşik hayata geçtiklerinde neleri kurban edeceklerini biliyor oldukları ve bunu daha yüce bir amaç için yaptıkları. Bu teoriye yönelik çok bir şey söylemek mümkün olmasa da, arkeologlar çok ilginç bir bulguya ulaştı. Hem de Türkiye’nin güney doğusundaki Göbekli Tepe’de. Burda, boyu 5 metreye ulaşan, tonlarca ağırlığa sahip 10 taş anıt bulundu. Bu anıtların üzeri, gayet ince süslemeler ve çizimlerle kaplı.
  • Stonehenge, İ.Ö. 2500 yıllarında, civardaki köylü ve çiftçilerin elinden çıkma bir yapıdır. Göbekli Tepe’deki bu anıtların ise tarihi İ.Ö. 9500 yıllarına kadar uzanmaktadır ve uzun testler ve araştırmalar sonucunda, bu anıtların yerleşik bir topluluk tarafından değil de, avcı-toplayıcılar tarafından yapıldığı bulundu. Gezici bir topluluğun, böyle bir anıt yapmasıysa arkeologları oldukça şaşırttı.
  • Tarihte genellikle önce köyle kurulmuş, daha sonra köyün refaha ulaşmasıyla beraber ibadethaneler ya da kutsal anıtlar yapılmıştır. Göbekli Tepe’de tersi bir durum gözlenmektedir. Avcı-toplayıcı gruplar önce anıtları dikmişler, daha sonra bu anıtların etrafına köylerini kurarak yerleşik hayata geçmişlerdir. Bu da, yerleşik hayatın ekonomik kazanımlardan ziyade spiritüel bir gereklilik olarak görüldüğü teorisini ortaya çıkarmıştır.