İnanılmaz bir film. IMDb’nin Top 250 listesine olan güvenim böyle filmler sayesinde artıyor. Daha önceden bu kadar eski bir filmi izleyebileceğimi düşünmezdim, dile kolay 56 yıl önce çekilmiş. Sırf görüntü kalitesi, siyah-beyaz çekimler ya da teknolojinin geriliğinden değil, o zamanlar dünya da bambaşka bir yerdi. Ancak dünyayı anlamaya çalışan, yeryüzündeki küçük birer nokta olarak bizlerin geçmişimizi de iyi bilmesi gerekiyor. Bu ister Türkiye’ninki olsun, ister alakasız bir yerinki. Filmden çıkardığım sonuç şu oldu: Sistem her zaman için güçlüden ve avantajlıdan yana; sistemin asıl amacı bu olmasa bile. Ve pek tabii, yıllar geçse de pek bir şey değişmiyor.

Yazının bundan sonrası film hakkında spoiler içeriyor, okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Filmin neredeyse tamamı bir odada geçiyor. Ayıla bayıla izlediğim The Man from Earth adlı filmden sonra bu film, sadece konuşma üzerine geçen izlediğim ilk film oldu. ABD’nin yargı sisteminde jüriliğin yerini az çok biliyoruz. Bizde nasıl askerlik görevi varsa, ABD’de de insanların jüri görevi var. Bildiğim kadarıyla rastgele bir zamanda tamamen ilişiksiz bir davada jüri olmaları isteniyor. Kaç jüri gerekiyor bilmiyorum ama bu filmde 12 jüri vardı; hepsi de beyaz erkeklerden oluşuyordu. İşte bu, o zamana göre çok normal olan görüntü bugün oldukça tuhaf görünüyor. Cinayetten yargılanan genç bir çocuk hakkında bir karar vermeleri isteniyor. Jürilerden 11’i, mahkemede savcının açıkladığı delilleri yeterli bulup ikinci kez düşünmeksizin “suçlu” oyu veriyorlar. Ancak başroldeki Henry Fonda’nın karakteri çocuğun bu kadar hızlıca elektrikli sandalyeye gönderilmesine göz yumamıyor ve “suçsuz” oyu veriyor. Filmin kırılma noktası şu: Verilen karardan kesinlikle dönüş olmayacak. Suçluysa elektrikli sandalyede idam edilecek. Karar ise oy birliğiyle alınmalı: Ya herkes suçlu beyanında bulunacak ya da suçsuz diyecek.

Film başından da anlaşılabileceği üzere Henry Fonda’nın içinde bulunduğu belirsizlik haliyle kalan jüri üyelerini çocuğun suçsuz olabileceğine ikna etmesine yönelik konuşmalarla geçiyor. Güzel olan, odada sadece beyaz erkekler olsa dahi çeşit çeşit insan bulunduğu. Irkçısından tutun da oğluyla sorun yaşayanına, korkağından tutun da kendini yargılanan çocuğun yerine koyana, çok yaşlısından tutun da gencine, nefret dolu duygularla çocuğu öldürmek isteyeninden tutun da bir an önce jüri işini bitirip akşamki maça yetişmek isteyenine kadar çeşit çeşit insan. Henry Fonda’nın tek yaptığı, davadaki belirsizlikleri göstermeye çalışmak. Bunu da mantık çerçevesinde yaptığı için, işler iyi gidiyor ve tek tek de olsa insanları kendi tarafına çekebiliyor.

Filmdeki asıl sorun, sistemin nasıl da kolay suistimal edilebileceği. İnsanlar böyle önemli bir görevde dahi, “işimi bitirsem de gitsem,” modunda olabiliyor. Film belki hayal ürünü ama bu tür insanların varlığından hepimiz haberdarız. Bu da, her ne kadar iyi niyetli de olsa sistemin zayıf yanını gözler önüne seriyor. Gerçi ben idama kesinlikle karşıyım ve ABD’nin bu kadar kesin kanunlarla insanları elektrikli sandalyeye yollayabildiğini bilmek beni iğrendiriyor. Ancak orda var olan jüri sisteminin karar alma mekanizmasında bir nebze daha insancıl olduğunu düşünüyorum. Henry Fonda’nın karakteri gibi iyi insanların var olması bu mekanizmayı güçlendiriyor.

Karakterler, oyuncular ve senaryo her şeyiyle oldukça güzeldi. İzlerken kafa patlattığım için ben de büyük keyif aldım ve herhangi bir insanın, sırf alışılagelmiş bir düzene ayak uyduran 11 insana nasıl da kolay karşı gelebildiğini gördüm. Biraz cesaret, bütün gereken bu.

Leave a Reply