Nina Tandon: Doku mühendisliği kişiselleştirilmiş ilaç anlamına gelebilir mi?

Yakın zamanda çevirdiğim bir TED konuşması daha.

Nina Tandon adındaki bu doku mühendisi, herhangi bir insandan aldığı doku (kalp, karaciğer, sinir vb. dokusu) örneğiyle bu dokuyu çoğaltabiliyor ve üzerinde testler yapabiliyor. Yaptığı bu testlerin sonucunda, çoğalttığı doku örneklerinin, aldığı kişideki dokuların özelliklerini birebir yansıttığını fark etmiş. Bunun üzerine de, alınan bu doku örnekleri üzerinde çalışarak bu dokuyu taşıyan insana özel ilaç geliştirilebilir mi, bunu araştırmış. Bulduğu sonuçlar ve süregelen çalışması gerçekten hayret verici ve bu bulguların, özellikle kanser gibi yenmesi zor hastalıklara karşı kullanımı üzerinde çalışıyor. Biraz bilimsel bir konuşma olsa da 6 dakikalık ve bence izlemeye değer.

Link: http://www.ted.com/talks/lang/tr/nina_tandon_could_tissue_engineering_mean_personalized_medicine.html

Erkekten Churchill (Soda Limon) Tarifi

Bir “Erkekten” tariflerine daha hoş geldiniz. İşte aşağıdakini yapacağız; yani soda, limon ve tuz:

Churchill

 

Malzemeler

200 ml soda (sade)
~70 ml limon suyu (~1 orta, sulu limon)
~1 çay kaşığı tuz

~330 ml hacimli uzun bardak
1 geniş pipet

Nasıl yapıyoruz?

Önce limonu sıkıp, yaklaşık beşte birine gelecek şekilde bardağa döküyoruz. Sonrasında tuzu ekleyip iyice karıştırıyoruz. Önceden karıştırmak önemli, çünkü sodayı ekledikten sonra karıştırırsak köpükler her yeri batırabilir. 🙂 En son da sodayı yavaş yavaş bardağa ekliyoruz. Yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir bardakta (~330 ml) köpükler tam olarak hizaya kadar geliyor.

İnsana ve İnsanlığa Yabancılaşmak

Ben kendimi yardımsever bilirdim; belli düşünce kalıplarına sığmadan, olayların ve kişilerin arkasındakileri de görebildiğimi düşünürdüm. Az önce olan bir olay benim kendime, insana ve insanlığa olan bakış açımı değiştirdi.

Astro’yla Tuğçe’yi metro durağına bırakmaya çıkmıştık. Tuğçe’yi bıraktıktan sonra, hazır çıkmışken de az ilerideki büfeden kola almaya gittik. Saatin gece 12’ye gelmek üzere olduğunu belirtmeliyim. Dönüş yolu üzerinde, duvar kenarlığına oturmuş genç bir kadın rica ederek beni durdurdu. Daha o anda aklımdan binbir şey geçmeye başladı: “Para isteyecek herhalde, bak mahcup da görünüyor, kesin bir yere gitmesi gerektiğini söyleyecek, insanlar artık böyle mi dileniyor?” derken bana, “biraz yanımda durabilir misiniz?” dedi. “Tabii ki,” diye cevapladım ama bir yandan kafamda sorgulamaya da devam ediyordum. “Bir şeyiniz mi var?” diye sordum. Karnının ağrıdığını söyledi, anlaşılan ayağa kalkamıyordu. Ambulans çağırmayı teklif ettim ama buna gerek olmadığını belirtti. Ben de o iyi olana dek orda beklemeye karar verdim.

Böyle bir karar verdim vermesine, ama beynim de ordan oraya koşuşturup duruyordu. Aklıma organ mafyaları, hırsızlar, namus ya da töre cinayetleri gibi binbir tane şey geliyordu. Bu düşüncelere sahip olmak toplumun bu kadar yozlaşmasının bir parçası sanırım, fakat yine de bu düşüncenin arkasına sığınamayacak kadar utandım. Ben basit bir yardım isteğinin nelere mal olabileceğini düşünürken kadıncağız Astro’yla ilgilenip onunla oynamaya çalışıyordu. Astro da aksine, kimseye pas vermeyen bir köpek. Evde ne kadar uyuzsa, dışarda bir o kadar heyecanlı ve yerinde asla duramaz. O Astro’yla oynamaya çalışırken bir yandan muhabbet de ettik. Kendisinin de köpeği olduğunu söyledi. O sırada bir miktar alkol kokusu aldım ve nedense bu koku beni olayın masumiyetine bir anda ikna etti. Kadın Astro’yla oynarken kimi zaman söylenerek, “beni böyle kızdırdılar, ben de seni mi kızdırıyorum,” diyerek Astro’yla konuşuyordu da. Benim de aklım iyice, kadının biriyle kavga ettiğine kaydı, ortada aslında art niyetli bir durum olmadığına kanaat getirdim. Astro’nun kadına olan ilgisinden yaptığım bir çıkarımla kadının rahatsızlığını da anladım ama bunu burda söylemeye gerek yok.

Yaklaşık 15 dakikalık böyle bir maceranın sonunda kadın ayağa kalkabildi, benden uzun olduğunu fark edip şaşırdım. 🙂 Bana iyi geceler dileyip çok teşekkür etti. İyi olduğundan emin olmamdan sonra Astro’yla da vedalaştılar ve yoluna gitti. Ben de işte bu düşüncelerle baş başa kaldım. İnsanların art niyetli olabileceğinden, hatta ve hatta insanların profesyonel şekilde organize edilmiş bir suçun ön ayağı olabileceklerinden öyle büyük bir korku duymuşuz ki, kimse yolda gördüğü kimseye güvenemiyor. Buna ben de dahilmişim, bugün bu gerçek suratıma tokat gibi çarptı. Biraz kendini koruma mekanizması, birazsa hayatı daha tam anlamıyla bilememeyi bu durumun birer sebebi olarak görüyorum. Bugün bu olay bana dışarda sadece art niyetli insanların bulunmadığını, gerçekten doğru konuşan insanların da olduğunu ve daha doğrusu, bu tarz insanların da yardım isteyebileceğini öğretti. Kendimden utandım ama hiçbir şey için geç değil. Biliyorum, belki bu kadar kalabalık bir toplumda iyiyle kötüyü ayırt etmek çok zor. Ancak yine de bu samimiyete kendi çevremden başlamamak için bir sebep de göremiyorum. Seni rastgele bir kadın olarak anacağım ama olur da bir gün bu yazdıklarımı okursan, sana teşekkür ediyorum ve hakkında düşündüğüm onca kötü şey için çok özür diliyorum.

The Hobbit: An Unexpected Journey

Filme üçüncü gidişimden sonra artık bir şeyler karalamanın zamanı geldi. Yazı spoiler içerebilir, okumak sizin inisiyatifinizde.

Öncelikle söylemem gerekiyor, Hobbit’in de kitabını okumuştum, ancak herhalde 10 yaşımda falandım. O nedenle kitaptan hiçbir şey hatırlamıyorum. Yine de filmi daha ilk duyurulduğundan beri bekliyordum, beklememe kesinlikle değdiğini söyleyebilirim. Tolkien’a ait, film uyarlaması yapılacak herhangi bir şeyin katı bir şekilde Peter Jackson’a emanet edilmesi taraftarlığımı bu filmle birlikte daha da kanıksadım. Ben onun hayal gücüne ve beyaz perdeye uyarlamalarına alıştım ve bunu değiştirmek istemiyorum.

Filmin çok uzun olduğuyla ilgili yorumlar var. Yüzüklerin Efendisi üç koca kitaptan oluşuyordu ve toplamda kesilmiş sahnelerle beraber 12 saatlik bir şölenle beyaz perdeye aktarılmıştı. Bunun yanında Hobbit tek ve daha kısa bir kitap olarak yine üç film olarak aktarılıyor. Üstelik filmler yine uzun; yani en azından ilk film Unexpected Journey 2 saat 50 dakika. Bu eleştirileri klasik bir sinema izleyicisinin vermesini anlayabilirim. Ancak benim film uzunluklarıyla ilgili başka tecrübelerim var. Bana daha çocukluğumda kitap okumayı sevdiren Harry Potter serisinin film uyarlamalarını acıyla hatırlıyorum. 1000 sayfanın üzerinde olan dördüncü kitabının film uyarlaması sadece 2 saatti. Üstelik ben daha çok öncesinden “uzun yaparlar, kitabı ikiye bölüp film yaparlar,” gibisinden beklentiler içerisine girmiş ve filmin çıkmasıyla beraber hayal kırıklığına uğramıştım. Benim fikrim, “ne kadar uzun, o kadar iyi,” olduğu yönünde; çünkü kendimi o dünyanın içerisine attığım zaman kendimi mutlu hissediyorum. O dünyada ne kadar farklı maceralar yaşayabilirsem, ne kadar uzun süre o dünyanın içerisinde kalabilirsem bundan o kadar fazla keyif alacağımı biliyorum. Bu nedenle bazı Tolkien fanatiklerini anlayamıyorum. Hala Yüzüklerin Efendisi’nin uyarlamasınında filme aktarılmayan birçok şey olduğu için Hobbit’in bu kadar uzun uyarlanmasını doğru bulmuyorlar. Ben de isterdim Yüzüklerin Efendisi serisi daha da uzun olsun. Ama geçmiş geçmişte kaldı ve şimdi Hobbit işte bu mantıkla çekiliyor. Uzun ve olabilen her şeyi filme sığdırmaya çalışarak. Buna sevinmek gerekmez mi? Şahsen bu durum beni mutlu ediyor.

Filmin uzunluğu bir yana, bu uzunluğu müziklerle sağlamışlar diyenler de var. Ben kod yazarken ya da bir proje üzerinde çalışırken kulaklığımı takıp arkaplana Yüzüklerin Efendisi’nin film müziklerini koyuyorum. Yaptığım işe nasıl gömülebildiğimi tahmin edemezsiniz. Bunu bana bu müzikler sağlıyor ve o kadar güzeller ki, keşke daha fazla olsalar diyorum. Hobbit bana bunu da sağladı. Yüzüklerin Efendisi’nde her filmin yaklaşık 18-19 film müziği bulunuyordu. Hobbit’in daha ilk filminde bu sayı 32. Bunu fark ettiğimde keyiften nasıl dört köşe olduğumu ben bilirim. Daha şimdiden playlist’ime koydum ve artık çalışırken yaklaşık 6 saatlik bir döngüye sahibim. Bunun dışında, Hobbit her ne kadar 13+ yaşındaki izleyici kitlesine hitap etse de bildiğim kadarıyla bir çocuk kitabı olarak tasarlanmış. Müzikal nezdindeki sahneler biraz bu tasarıya gönderme de yapıyor olabilir – kaldı ki filmin en sevdiğim sahnelerinden ikisi arkaplanda Blunt the Knives ile cücelerin masayı toplaması ve Thorin’in Misty Mountains‘ı söylemesi. Tüylerimi diken diken eden bu müzikle birlikte işte fragman:

Bu aralar sürekli dinliyorum. Ayrıca bu bir dakikalık şaheserin bir de Neil Finn’in seslendirdiği biraz daha uzun bir versiyonu var. Biraz daha neşeli yapılmış. O versiyonu da oldukça sevdim ve daha uzun olduğu için onu da sık sık dinliyorum.

Bir de Martin Freeman var tabii, Bilbo rolünde. Bu adamı Otostopçunun Galaksi Rehberi filminde Arthur Dent rolüyle gördüğümden beri takip etmeye çalışıyorum. İzlediğim bütün belli başlı rollerinde adeta bir İngiliz Beyefendisi ve sanki rol yapmıyormuş da kendi hayatı böyleymiş gibi. Çünkü oynadığı karakterler de birbirine oldukça benziyor ve bunun üzerine bir de o karakterlere aynı çekingenlik ve sıkılganlıkla hayat veriyor. Arthur Dent böyleydi, Sherlock dizisinde John Watson böyleydi ve şimdi de Hobbit’te Bilbo Baggins böyle. Bazıları bunu sıkıcı bulabilir ama benim çok hoşuma gidiyor ve Martin Freeman’ı daha fazla görme isteği doğuruyor.

Tüm bunlar dışında birkaç söylentiyi de aktarmadan geçmeyeyim:

  • Orlando Bloom, Legolas rolü ile görüneceği 1 dakikalık bir sahne için $2 milyon alacakmış.
  • Legolas dışında Aragorn ve Gimli görünmeyecekmiş.
  • Beş Ordular Savaşı son filmde yer alacakmış ve söylendiğine göre uzun bir şekilde filme aktarılmış. Yani epik bir savaş daha izleyeceğiz gibi görünüyor.

Söylentilerin dışında, diğer iki filmin isimleri ve çıkış tarihleri de şöyle:

  • The Hobbit: The Desolation of Smaug – 13 Aralık 2013
  • The Hobbit: There and Back Again – 18 Temmuz 2014

Ben çoktan bekleyişe geçtim bile. 🙂

Kuşkucu Somon

“Ertesi sabah, hava öyle bozuktu ki, adını bile hak etmiyordu, bu yüzden Dirk ona hava durumu yerine Stanley demeye karar verdi.

Stanley bir sağanak değildi. Soluduğumuz havayı temizlemek için şöyle iyi bir sağanağın sakıncası yoktur. Stanley temizlenmesi için iyi bir sağanağa ihtiyaç duyulan türden bir şeydi. Stanley kasvetli ve sıkıntılı, kapalı ve bunaltıcıydı, tıpkı metroda sizi sıkıştıran şişman ve terli biri gibi. Stanley yağmıyordu, ama üstünüze sık sık damlalar serpiştiriyordu.”

Kuşkucu Somon, işte bunun gibi zeka ürünü yüzlerce alışılmadık yazına imza atan Douglas Adams’ın, ne yazık ki ölümünden sonra bilgisayarındaki yazıların toplanmasıyla oluşturulmuş bir kitap. Ben Douglas Adams’ı, diğer bütün hayranlık verici insanlar gibi, mesela Kazım Koyuncu gibi, o öldükten çok sonra tanıdım. Dünyaya daha fazla verebileceği bir şey kalmadığı bir zamanda tanışmak ne kadar acı. Yazabileceği her şeyi yazmış, konuşabileceği her şeyi konuşmuş ve ansızın, daha yapacağı çok şey varken hayatını kaybetmiş.

Kitap her ne kadar diğer otostopçu kitapları gibi akıcı olmasa da – ki bunun nedeni kitabın sadece bir hikayeyi değil, DNA’nın onlarca farklı türde yazısını barındırıyor olması – Douglas Adams’ın bir nevi vedasına tanık oluyoruz. Kuşkucu Somon, aslında kendisinin bir Dirk Gently romanı olarak başlayıp sonradan tıkanması ve tam 10 yıl sonra bunu bir otostopçu kitabına dönüştürmeyi istemesi ama bunu başaramadan ölmesi sonucunda geride bıraktığı 100’ü aşkın sayfaya sahip bir öykü. Bu öykünün yanında barındırdığı yazılarla beraber yaklaşık 450 sayfalık bir kitap.

Yazacak çok bir şey yok aslında. Dostu Richard Dawkins’in de arkasından söylediği gibi:

“Bu yazı, ölmüş birinin arkasından yazılan bir biyografi değil; o tür yazılar için çok zaman olacak. Bir övgü yazısı değil, parlak bir yaşamın, üzerinde düşünülmüş bir değerlendirmesi değil, bir methiye değil. Bu acılı bir ağlayış, dengeli olamayacak, üzerinde dikkatle düşünülemeyecek kadar erken yazılmış bir yazı. Douglas, sen ölmüş olamazsın.”

%d bloggers like this: