İsveç’in kışında Stokholm’de kısa bir gezi

Gülfemin’in haber vermesiyle beraber, Pegasus’un İskandinav ülkelerine yaptığı indirimden haberimiz oldu ve 400 lira gibi bir ücrete, Stokholm için iki kişi gidiş-dönüş biletimizi aldık. Gülfemin, Mithat, Banu ve Birtan 12 Şubat’ta gelecek, biz 11 Şubat’ta Stokholm’de olacak; sonra da hep birlikte 14 Şubat’ta geri dönecektik. Nitekim böyle oldu. Yazının daha sonrasında da fark edeceğiniz üzere inanılmaz pahalı bir şehir olan Stokholm’e inmeden önce bir de yemek yiyelim dedik ve önceden siparişini vererek, Tuğçe ile 50 liraya iki kişilik yemeğimizi de uçakta yedik. Peki Stokholm nasıldı? Soğuk, temiz, pahalı ama düzenli ve en önemlisi de mutlu bir şehir.

Stokholm’e doğru yola çıkmadan önceki gece, küçük bir araştırma yaptım ve İsveç’te nakit paranın kullanım sıklığının oldukça azaldığını öğrendim. İnsanlar genel olarak debit veya kredi kartlarıyla alışveriş yapıyordu — ki bu bizim için de güzel bir haberdi. İsveç Euro yerine Kron kullandığı için, ve ülkemizde de Euro ve Dolar dışındaki para birimlerine çevrim de zor olduğu için, biz de İsveç’te direkt olarak kart kullanmaya karar verdik. Yine de Stokholm’de Arlanda Havaalanı’na indiğimizde ne olur ne olmaz diyerek, 1200 SEK tutarında bir miktar çekip cebimize koyduk. Hemen sonrasında ise Flygbussarna adındaki havaalanı shuttle’ına binmek için, havaalanından çıkmadan hemen önce bir makineden kişi başı 119 SEK (yaklaşık 40 TL) ödeyerek (tabii ki kartla) biletimizi aldık. Bu noktada söyleyebileceğim bir iki şey var: Arlanda’dan şehre giden araçlar genelde Cityterminalen’e (şehir merkezindeki tren istasyonuna) kadar gidiyor. Flygbussarna bu yolu 45 dakikada alıyor ve her 10 dakikada bir kalkıyor. Daha seyrek çalışan otobüsler de var ve gördüğümüz kadarıyla fiyatları da aynı. Bunun dışında, merkeze 20 dakikada giden bir de tren var: Arlanda Express. Fakat normal günlerde bir yetişkin fiyatı 300 SEK. Ancak perşembe ile pazar günleri arası en az 2 kişilik bilet alacaksanız, kişi başı 150 SEK’e kadar düşüyor. Çok daha kalabalıksanız, taksiyi de tercih edebilirsiniz. Biz dönüş yolunda bir de evden Cityterminalen’e gitmekle uğraşmayalım diye taksi kullandık. 6 kişi de olduğumuz için çok uyguna geldi. Taksiyi bir gün öncesinden internet üzerinden rezerve ettik. Ben İngilizce bir versiyonunu bulamadım ama az çok sözlük kullanarak 10 dakikada rezervasyonu yaptık. 6 kişi toplam 570 SEK ödedik, yani kişi başı 95 SEK (~32 TL) ile otobüsten dahi ucuza geldi.

Link: https://taxijakt.se/stockholm-arlanda

Dönelim Flygbussarna yolculuğumuza. 🙂 Otobüs bizi Cityterminalen’de bıraktı; biz de toplu taşımaya para vermek istemediğimiz için, biraz da etrafı görürüz diyerek, o gece konaklayacağımız, Baltık Denizi’ne demirlemiş gemi otelimize doğru yürümeye başladık. Yol yaklaşık 1.7 kilometreydi; bavulumuz tekerli olduğu için de zorlanmayacağımızı düşündük. Nitekim yolumuzun üstünde Östermalm (şehrin modern tarafı), Gamla Stan (Old Town — şehrin eski tarafı) ve Södermalm’ın kuzey kıyıları vardı — ki güzel bir rota olduğunu düşündük. Gamla Stan’dan çıkıp Södermalm’ın kuzey kıyısına vardığımızda, yol boyu denizin yer yer buz tutmuş olduğunu gördük. Sonradan öğrendiğimize göre, Stokholm bir süre önce -20’leri görmüş ve bizim vardığımız sıralarda nispeten daha sıcak bir havaya sahipmiş. Tabii ki İstanbul’a kıyasla çok soğuk olduğunu söylemeden geçmemek gerek. Ayazı da Ankara ayazı gibi düşünülebilir. 🙂 Bu arada değinmeden geçmek istemiyorum; bizim gezimizden yaklaşık bir ay kadar önce İsveç’in donmuş bir hendeğine çizilen penis olay olmuştu. Haberi http://www.thelocal.se/20160118/mystery-giant-ice-penis-causes-headache-in-gothenburg linkinden okuyabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse, birileri buzun üzerine bir penis çizer, çevrede yaşayan insanlar buna tepki gösterir. Belediye başkanları ise bunun gülünç ama önemsiz bir olay olduğunu söyleyip önemsemez; fakat halktan gelen tepkilerle beraber ne yapılacağı düşünülür. Yazıda açıklandığı üzere buzun kırılması şu anda hatırlayamadığım bir sebeple istenmemektedir ve olay giderek büyümüştür. Stokholm’de geçirdiğimiz üç günlük süre içerisinde etrafta kara ya da buza kazınmış çokça penis gördüğümüzü de söylemek isterim. 🙂

Hazır toplumsal bir olaya değinmişken, İsveç’in ne denli ilginç bir ülke olduğunu da bir iki örnekle anlatmak istiyorum. Biz gitmeden önce yaşanan ve http://cphpost.dk/news/most-hated-man-in-sweden-being-deported-to-denmark.html linkinde sonrasında gelişenleri okuyabileceğiniz bir olay oldu. Tunuslu bir göçmen, metro çıkışı bir kadının çantasından bir şeyler çalmaya çalışır. O sırada olayı gören ve yanında iki çocuğuyla beraber metroya doğru inen başka bir kadın, mağduru uyarmaya çalışır. Bunun üzerine göçmen, anneye çıkışır ve tükürür. İşi daha da ileriye götürüp, merdivenlerde ve çocuklarının yanında tekme (!) ile kadına saldırır ve annenin çocuklarını korumaya alıp geri çekilmesiyle, adam olay yerinden uzaklaşır. Bu olayın video görüntüleri internete düşünce de, Tunuslu göçmen bir anda İsveç’in en çok nefret edilen adamı olarak kendine medyada yer bulur. Olay biz Türkiye’de yaşayanlar için çok ciddi olmasa gerek. Fakat olayı araştıran İsveçli bir polis, bu olayın kariyeri boyunca gördüğü en çirkin olay (!) olduğunu söyler ve adamı bulmak için ellerinden geleni ardına koymadıklarını anlatır. Nitekim adam bulunur ve sınır dışı edilir. Adamların polisinin kariyeri boyunca gördüğü en çirkin olayın bize bu kadar normal gelmesi ne acı değil mi? Diğer yandan, Stokholm’ün banliyölerinde tecavüz vakalarının çok olduğunu da not olarak düşmek isterim. Fakat şehir merkezleri inanılmaz güvenli ve düzenli.

Bu kısa bilgilerden sonra gelelim gemiye. Bizim kaldığımız gemi otel, aslen üç küçük gemiden oluşuyordu. Biz ana gemideki resepsiyona uğradık, ücretimizi ödedik ve anahtarımız ile gemilere giriş kodlarını aldık. Gemide kalmayı tecrübe etmek istememizin sebeplerinden biri, gemiyle yolculuğa çıkarsak nasıl bir kamarada kalacağız, ne gibi imkanlarımız olacak vs. tecrübe etmekti. Keza kaldığımız kamara 5 m2 olsa dahi büyüklüğü oldukça yeterliydi. Alt katı 1.5 kişilik, üst katı 1 kişilik olan bir ranza, bir çalışma masası, bir koltuk, askı, lambalar ve kalorifer peteğinden oluşan bir odamız vardı. Bir de küçük penceremiz. Korktuğumuz başımıza gelmedi ve üşümedik. Gemide konakladığımız o gece, bizi gemi yolculuğuna biraz da olsun ısındırdı.

Gemiye eşyalarımızı koyup, biraz dinlendikten sonra zaman kaybetmeden kendimizi şehre vuralım, bir şeyler yiyelim, sonra da yürüyerek gezelim diye düşünerek attık kendimizi dışarı. İsveç’teki normal fiyatların dahi bizim cebimizi fazlasıyla yakabileceğini öğrendiğimizden dolayı, Foursquare’i kullanarak ucuz yollu karnımızı doyurabileceğimiz bir mekan aramaya koyulduk. Asıl plan, marketten alacağımız sandviç ekmeği ve iç malzemelerle karnımızı doyurmaktı ama şehre daha yeni geldiğimiz için, bir seferlik bir kaçamak yapmayı kendimize çok görmedik. Foursquare’de bize yakın, puanı iyi olan ve tek dolar işaretli bir mekan bulduk ve oraya doğru yürümeye başladık. Varınca gördük ki, o da nesi? Mekan kapanmış. Burda küçük bir bilgi vermekte fayda var: İsveç’te mekanlar oldukça erken kapanıyor. Saat 17’yi biraz geçmişti — ki gördüğümüz üzere de mekan 17’de kapanmış. Tabii ki cafeler bir miktar daha açık kalabiliyor; ancak mağazaları düşünecek olursak, durum daha da kötü (gerçi neye göre, kime göre kötü?). Birçok yer hafta içi saat 17 sularına kadar açık. Cumartesi ise mağazalar daha geç açılıp, daha erken (15 gibi) kapanıyor. Pazar günleri bazı yerler tamamen kapalı. Neyse, cafenin önüne oturup, yeni bir mekan aramaya koyulduk. O sırada içeriden çıkan ve mekanın sahibi olduğunu düşündüğümüz kadınla gülüştük, küçük köpeğine selam ettik; sonra da kadının gittiği yola biz de düştük. Çünkü Kalf & Hansen adında bir yer bulmuştuk. Fiyatlar nispeten ucuzdu ve mekan da oldukça işlek bir caddedeydi. Mekana girdik, standın arkasında bulunan ve İskandinav genlerinin güzelliğinden (erkek ya da kadın fark etmiyor!) nasibini almış diğer bir İsveçli olan adamın İngilizce olarak söylediği, “bugün sizin için ne yapabilirim?” sorusuyla karşılaştık. Birkaç saniyelik düşünme süremin ardından, ne yapacağımı bilemezcesine “bugün bizim için ne yapabilirsin?” diye sorunca adam güldü ve mekanın konseptini anlatmaya başladı. Mekanda İskandinavya’nın çeşitli başkentlerinin (Stokholm, Kopenhag, Oslo vs.) isimlerinin verildiği ana menüler vardı. Her menü aslında kendine özgü bir yemek çeşidi. Öncelikle menüyü seçiyorsunuz, sonra da menünün nasıl hazırlanmasını istediğinizi söylüyorsunuz; yani et, balık veya vejetaryen. Hepsi bu. Stokholm’e göre ucuz bir fiyata (~90 SEK ya da ~30 TL), altta sebze yatağında istediğiniz türe göre hazırlanmış İsveç köfteleri geliyor. Mekanın diğer bir özelliği de, tamamen organik ürünler kullanıyor olmaları. Stokholm’de gördüğümüz kadarıyla inanılmaz bir ekolojik ürün kullanma ve buna bağlı olarak da yerel üreticiyi destekleme eğilimi var. Kalf & Hansen de bu eğilime sahip küçük cafelerden biri. Yemeğimizi yerken “Södermalm Sour” adlı, yerel bir birayı da deniyoruz. Ekşi ve güzel bir tadı var. Adamın söylediğine göre de, üreticinin (küçük olsa gerek) fabrikasından da sadece 500 metre uzaktayız.

Karnımız tok bir şekilde, Kalf & Hansen’in kapanmasına çok kısa bir süre kala cafeden çıktık ve bulunduğumuz işlek caddedeki mağazaları / marketleri gezmeye karar verdik. O işlek caddede bir şeyi fark ettik: Çokça ikinci el dükkanı var; ve fakat birçoğu kapalı. İçerisi ışıl ışıl olan, açık bir tane bulduk ve içeri girdik. Normal bir mağazadan farksız, raflara yerleştirilmiş bir sürü ürün. Tabak çanaktan tutun, giysi ya da lüks eşyaya kadar bir sürü alet edevat. Nedendir bilmiyorum, raflardaki ürünler toplu üretimden çıkmış gibi görünüyordu. Yani herhangi bir üründen tek tük değil de, çokça varmış gibiydi. İçeriyi hızlıca gezip kendimiz için bir şey bulamadıktan sonra çıkmaya karar verdik. Tuğçe kapıyı açıp dışarı çıktı, bense bir kadına yol verdim ve onun ardından çıktım. Sonrasında kadın dönüp bize bir şeyler söylemeye başladı; kadının söylediklerinden sadece, pantolon olduğunu bildiğim “byxor” kelimesini çekip çıkarabildim. Kadını anlamadığımı İngilizce olarak beyan ettikten sonra, kadın İngilizce olarak “Bana bir pantolon almak ister misiniz?” demiş. Bense bunu önce “Benden bir pantolon almak ister misiniz?” olarak algıladım — sonuçta ikinci el ürünler satan bir dükkana girmiştik, amacımız bir şeyler almak olmalıydı! “Hayır, teşekkür ederiz,” dedikten sonra Tuğçe ile yolumuza devam ettik ve ancak Tuğçe’nin uyarısından sonra kadının kendi için bir pantolon istediğini anladım. Kadın belli ki evsizdi ve fakat İskandinav genlerinden midir bilmiyorum, ilk bakışta hiç de öyle görünmemişti. İkimizden de uzun, yapılı, sarışın ve nazik bir kadındı.

Yolumuza devam edip, gördüğümüz bir markete girmeye karar verdik ve Coop adındaki süpermarkete girdik. Tuğçe ile farklı ülkelerdeki süpermarketlere girip Türkiye ile fiyat karşılaştırması yapmak ve yerel ürünlere bakmak bizim için bir zevk. Market hususunda anlatabileceğim en önemli şey, sanırım ürünlerdeki “ekolojik” etiketlerinin çokluğu ya da eğilimi. Normal ürünlerden daha pahalı oldukları kesin, fakat çeşit olarak oldukça fazlalar.

Marketten çıktıktan sonra sokaklarda yürüye yürüye gezelim dedik. Öncesinde belli bir rota belirlemesek de, Gamla Stan’a, yani şehrin eski kısmına doğru yöneldik. Gamla Stan, Cityterminalen’in bulunduğu Östermalm ile, şehrin hip kısmının bulunduğu Södermalm arasında kalan bir adacık. 1200’lü yıllardan kalma binalar dahi bulunuyor. Hatta burda en dar kısmının 90 cm genişliğinde olduğu bir de ara sokak var — ki bu sokak merdivenlerden oluşuyor. Burayı biz de bulduk ve sokakta fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik. 🙂 Bir diğer ilginç şey ise, Gamla Stan gibi turistik bir yerde dahi pub ya da bar olmayan mekanların erkenden kapanması. Akşam saati açık bulabildiğimiz tek hediye dükkanını Hintli bir abimizin işletmesi ise gözümüzden kaçmadı. 🙂 Irkçı genellemeler yapmak istemesem de gittiğimiz her yerde hediyelik dükkanları Hintlilerin yönetiyor olması oldukça ilginç. Gamla Stan’la ilgili güzel bir gerçek ise, fast food dükkanlarının bulunmaması. Belirli bir yasa dahilinde olup olmadığını bilmesek de, tarihi dokunun korunması için yapılmış olabileceğini düşündük. Öte yandan, bolca pub, bar ve restaurant da bulunuyor.

Boydan boya gezdiğimiz ve Royal Palace’ına çıktığımız Gamla Stan’dan gemiye doğru dönüşe geçtiğimizde saatin henüz 20.30 olduğunu fark ettik ve dışarda adam gibi insan olmamasına, neredeyse tüm dükkanların kapalı olmasına bir daha şaşırdık. Gördüğümüz görüntü yüzünden saatin gece 12’ye geliyor olduğunu düşünmüştük. Gemiye doğru yürürken, Gamla Stan’ın uzun ince yolunda O’Connell’s adında bir Irish pub ile karşılaştık. İçerden İrlanda ezgilerine sahip canlı müzik sesi geliyordu. Pub’ın önünde bir iki tur attıktan sonra dayanamadık ve kendimizi içeri attık. Kapı kenarında sürüsüne bereket müzisyen, hepsinin elinde farklı bir çalgı, jam session yapıyorlardı. Bu Irish publar hangi şehirde olursak olalım bizi bir şekilde kendilerine çekiyorlar. 🙂 İçerisi de tıklım tıklım. Dedik bara geçip birer bira alalım, sonra da müziğin keyfine varalım. Tuğçe gözüne bir Apple Cider kestirdi — ki Cider’in ne olduğunu ikimiz de bilmiyorduk; sonradan barmaidin anlattığına göre, meyvenin fermente edilmesiyle oluşan ve kesinlikle bira olmayan alkollü bir içkiymiş. Biz bira sandığımızı söyleyince oldukça şaşırdılar. 🙂 Bizim şaşırdığımız nokta ise, Tuğçe’ye Apple Cider, bana da Guinness vermeden önce kimlik sormaları oldu. Daha önce farklı yerlerde okuduğuma göre Stokholm’de 30 yaşın üstünde gösteriyor olsanız dahi kimlik soruyorlarmış. Üstelik yaş sınırı da bardan bara göre değişiyormuş. Sonrasında girdiğimiz çoğu barda da aynı şeyi yaşadığımız için, burdan İsveç’e gidenleri uyarayım: Pasaportunuzu mutlaka yanınızda taşıyın. O’Connell’s nispeten ucuz bir pubdı. Buna rağmen ortalama bira fiyatının 60 SEK (~20 TL) olduğunu söylemek isterim. Guinness Pint ise 75 SEK (~25 TL) idi; keza bu fiyat Türkiye’den çok da farklı sayılmaz. Böyle bir pub bulmuşken, barda yazan “Swedish Pale Ale” yazısına tav olup, daha önce biranın hiç denemediğim bir çeşidi olan Pale Ale’i denemeye karar verdim. Her ne kadar Pale Ale istesem de India Pale Ale çeşidinde bir bira geldi. Açıkçası, pek beğenmedim; ama ilk denediğimde biradan da nefret etmiştim. Yani birkaç kere daha denemem gerekir sanıyorum. Bu kadar insan sevdiğine göre bir sebebi vardır.

Irish pub
Irish pub

Geceyi bitirdiğimizde saat 23’ü geçiyordu ve biz mekandan ayrılırken, öncesinde birer birer ayrılan müzisyenler de komple toplanmaya başlamış, ayrılmaya hazırlanıyorlardı. Mutlu mesut, bitmemiş bir de IPA’yi geride bırakarak çıktık mekandan ve Gamla Stan’ı geçerek, Baltık Denizi kıyısından yürüye yürüye gemiye ulaştık. Önce dış kapı, sonra da iç kapı şifremizi girdik; en son da manyetik okuyucuyu kendi kapımıza okuttuk (ne kadar da güvenli duruyor, değil mi) ve hop, içerdeyiz. İçerdeki sıcak havaya aldanıp yarım kollularla yattığımızdan gece biraz üşüsek de, sabahına güzel bir şekilde uyandık.

Gemideki kısa maceramız, check-out için anahtarı vermemizle son bulurken, yürüyerek Södermalm’da kiraladığımız evi teslim almaya koyulduk. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra (Stokholm’deyken hiç toplu taşıma kullanmadığımızı söylemiş miydim?) apartman kapısına vardık. Saat 10.15’e geliyordu; ev sahibine biraz gecikebileceğimizi söylemiş olsak da o saat 10’da apartman kapısında olacaktı. Birkaç saniye etrafa bakmaya kalmadı, arabasından uzunca boylu bir adam indi ve adımı Elkin ( 🙂 ) şeklinde okuyarak bize seslendi. Merhabalaştık; sonrasında daha apartmana girişten itibaren, otomatik bir şekilde (ama gülümsemeyi ihmal etmeyerek) apartman girişini, girişte bulunan çöp odasına girişi (ki burası da manyetik bir kartla açılıyordu) ve 1. kattaki, 2 günlüğüne yuvamız olacak olan evi anlattı. İki küçük odası, amerikan mutfağa sahip bir de büyük salonu vardı. Karşılıklı soru cevaplardan sonra ev sahibi bize veda etti ve evi bize bıraktı. Biz de kurulduk salondaki tek kanepeye. Sonra bir baktım, 2 saatlik bir siesta yapmışım. 🙂 Gülfemin, Mithat, Banu ve Birtan’dan oluşan bizim grup, saat 15’e doğru gelecekti ve ben uyuyarak, o zamana kadarki olan boşluğumuzun güzel bir kısmını yemiştim. Ama daha fazla zaman yemeye gerek yoktu, dışarı çıkmanın zamanıydı.

Öğle saatleri Stokholm için bir nebze daha gezilebilir saatler; çünkü dükkanlar açık, cafeler hizmet veriyor ve sokaklar bir nebze daha kalabalık. Dışarı çıkar çıkmaz, ana caddeye doğru yürümeye karar verdik ve işlek bir cadde olduğunu düşündüğümüz Götgatan’a çıktık. İşlek olmasına işlekti; fakat yolda o kadar da fazla araç olduğu söylenemezdi. Her yerde bisiklet yolu olmasına karşın, Hollanda’daki gibi inanılmaz bir bisiklet trafiği de yoktu. Yaz aylarında nasıl olur bilmiyoruz tabii; ama bu boşluk soğuktan kaynaklı da olabilir. Ana caddeye çıkar çıkmaz hızlı bir karar verdik ve sola doğru yürümeye başladık. Sonra da ilginç bulduğumuz ilk dükkana girdik. 🙂 Kendisi, sonradan öğrendiğimiz üzere Danimarka menşeili bir “ne ararsan var” dükkanıydı ve adı TGR Store idi. Aynı IKEA’nın iç tasarımı gibi, belli bir yönden belli bir yöne doğru geziliyordu. Fakat biz gezmeye başlamadan önce kasaların yan tarafında bir de ne görelim? Numaralı gözlük satıyorlar! Hem de İsveç’teki belki de en ucuz şey olabilir. Sadece 30 SEK (~10 TL) gibi bir ücrete, +2.5’tan -2.5’a kadar, 0.5 aralıklarla oynayan numaralı gözlükler alabiliyorsunuz. Şaşkınlıktan ağzımız açık kaldı ve Tuğçe bir tane, ben bir tane deneye deneye satın aldık. Sonra da kırtasiyelik ürünlerden, oyuncaklara, çerez veya cips gibi atıştırmalıklardan banyo aletlerine kadar varan çeşitli ürünlerin standını gezdik ve çıktık. Biraz da diğer yöne yürüyelim dedik, grubun geleceği Medborgarplatsen metro durağına doğru yürümeye karar verdik. Vardığımızda henüz aramadıkları için, sağa doğru yürümeye devam ettik — bir de ne görelim? Alkol satılan bir yer. Öğrendiğimiz kadarıyla İsveç’te 5% alkollü bira da dahil olmak üzere alkollü içecekler, devlet tekelinde satılıyor. Yani devlet, belirlediği yerlere alkollü içkiler dükkanını açıyor, hafta içi saat 19’a kadar, cumartesi günleri ise saat 15’e kadar satış yapıyor. Pazar günleri ise dükkanı açmıyor bile. Marketlerde gördüğümüz kadarıyla da, 3.5% alkol oranına kadar biralar ve ciderler satılıyor. Bildiğimiz Heineken falan, İsveç’teki yasalara özel satış yapabilmek için 3.5% alkol oranlı bira üretmişler anlayacağınız. El altından satış hacmi ne kadardır bilemiyorum ama görünürde alkol satışı bu şekilde regüle ediliyor. Tabii alkol satılan yer bulmuşuz, hem fiyatlara, hem de çeşitlere göz gezdirmek için girdik içeri. Şaraplar nispeten bize göre bir miktar daha ucuz olsa da, diğer alkol çeşitleri pahalı. Hatta kendi ürünleri Absolut bizde daha ucuz olabilir. Bizim rakıyla yaşadığımız fiyat ilişkisinin bir benzerini de onlar Absolut ile yaşıyorlar anlaşılan. 🙂 Tabii ortalama kişi başı geliri ve asgari ücretlerini (~25000 SEK = ~8000 TL) düşününce, Absolut’un bizdeki 80 liralık fiyatının, onlardaki 100 liralık fiyatına avantajı ortadan kalkıyor. Neyse… Bir şişe Ruffino Chianti ve bir şişe de Tuğçe için Apple Cider aldıktan sonra çıktık yine sokağa; bu sefer yeni bir marketle, ICA ile karşılaşmaya. O ana dek gördüğümüz herhangi bir süpermarketten daha büyüktü ve açık olduğu saatler ile de Stokholm’deki standartların dışındaydı. Sabah 7’den gece 23.45’e kadar açık bir marketti ve içini gezdiğimiz kadarıyla çeşit açısından da bol seçenek sunuyordu. Yurtdışından dönerken genelde Türkiye’de olmayan bazı yiyecek ve içeçek malzemelerini almayı sevdiğimiz için, ICA’yı aklımıza yazdık ve dışarı çıktık. Tam da artık “nerde kaldı bunlar,” diye düşünmeye başlarken, karşımızda birden Gülfemin’i gördük. Şaşırdık, sevindik, merhabalaştık ve eve doğru yola çıktık.

Amacımız gençlerin bavullarını bırakmak, bir soluklanmak ve yapacaklarımızı planlamaktı. Bavulları bırakıp soluklanmak kısa sürdü; ancak 6 kişi olunca karar verme süresi biraz uzadı. 🙂 En sonunda, öncelikle çıkıp bir yemek yemeye, sonrasında eve dönüp biraz içmeye ve sonrasında tekrar çıkıp güzel bir pub bulmaya karar verdik. Foursquare sağ olsun, fiyatı aşırı olmayan ama puanı güzel olan bir restaurant bulduk. Adı gayet İngilizce konulmuş: Meatballs – For the people. Eve de oldukça yakındı. Dedik süper! Çıkıp 6 kişi hop diye birkaç masalık restauranta girince tabii biraz tuhaf oldu. Garson biraz endişeli (ama yine güleryüzlüler, yine güleryüzlüler!) bir şekilde bize masa ayarlamaya çalıştı. Özellikle cuma akşamı olduğu için restaurant gittikçe kalabalıklaşacakmış ve bir sürü rezervasyonları varmış. 6 kişilik boş bir masa vardı ama üstünde *Rezerve* yazıyordu. Garsonla konuştuk; istersek barda dilediğimiz kadar oturabileceğimizi, ya da rezerve masayı 1 saatliğine bize verebileceklerini söyledi. Ben de “1 saatliğine masaya geçsek, sonra bara geçsek?” diye biraz zorlayayım dedim. Garson, “imkânı yok,” dedi. Nedenmiş? Çünkü 1 saat içinde bar dahil restaurant komple dolacakmış. Nitekim biz restauranttan çıkarken öyle de oldu. Bizim amacımız da sadece yemek yemek olduğu için, en geç 1 saat sonra kalkma şartıyla rezerve olan masaya oturduk. Şimdi ben fiyatı aşırı olmayan dedim ama, gördüğümüz birkaç restaurantta İsveç köftelerin fiyatı genel olarak aynı: 180 SEK. Aynı yemeği akşam saatinde yemek için giderseniz daha da pahalı oluyor. Ama gittiğimiz restaurantta öyle bir olay yoktu. Hızlıca siparişlerimizi verdik: Buzağı etinden İsveç köfte ve geyik etinden İsveç köfte. Ekstra ücret karşılığında mus etinden İsveç köfte de yapıyorlarmış ama sorduğumuzda o gün için mus etlerinin bulunmadığını söylediler. Yemeklerimizi beklerken musluk suyumuz ve ekmeğimiz de geldi. Su restaurantlarda normalde ücretli ama genel görünüş o ki, musluk suyunu ücretsiz olarak veriyorlar. Sonrasında havaalanında dahi, menüde yazmamasına rağmen cafelerden 5 SEK karşılığında yarım litre musluk suyu alabildik — ki şişe suyun fiyatı 30 SEK’in üzerindeydi. Biz bekleyeduralım, bir yandan da ekmek ve suları gömeduralım, İsveç köftelerimiz üstünde sosu, yanında tadı hafif değişik salatalığı ve adını şu anda hatırlayamadığım, kızılcık reçeli gibi, tadı çok güzel olan *şey*le birlikte geldi. Herkes aç olduğu için de yemekler bir çırpıda bitti. Karınlarımız tok, aklımızda evdeki şaraplar; mekandan çıktık ve önce ICA’ya uğrayarak ekmek, peynir vb. şarap yanı atıştırmalıkları ve ertesi gün için kahvaltı malzemeleri almaya karar verdik. Sonrasında da geceye başlamadan önce demlenmeye (ruhumuz fakir ama İsveç de çok pahalı, biz ne yapalım) eve geçtik.

Açtık şaraplarımızı, peynirimizi, jambonumuzu, ekmeğimizi ve başladık içmeye. Çok da fazla içip zaman kaybetmeden tekrar hazırlandık ve dışarı çıktık. İlk plan, Södermalm taraflarında bir pub bulup oturmaktı. Södermalm ile Gamla Stan arasında kalan yol boyunca bir iki farklı puba girip çıktık. Neden çıktık? Çünkü hepsi de aşırı kalabalıktı ve bırakın oturacak, içerde duracak yer yoktu. Buna rağmen publar girişte kimlik kontrolü yapmaktan çekinmediler. Aslında bir önceki gece Irish pubda oldukça eğlendiğimiz için gençleri de oraya götürebilirdik; ancak Tuğçe’nin incelediği üzere, cuma akşamı Irish pubda canlı müzik olmayacaktı. Yanılmışız. 🙂 Nihayet Södermalm tarafındaki barlardan gına gelince, Gamla Stan’a doğru yollandık. O’Connell’s doluysa, onun yanında gördüğümüz, daha büyükçe olan puba girmeyi planlayarak yürüdük de yürüdük. O’Connell’s’ın önüne geldiğimizde ise, önceki günden çok daha sesli bir Irish müziği ile karşılaştık. Kapıda muhtemelen Türk olduğunu düşündüğümüz bir adam tarafından kimlik kontrollerimiz yapıldı ve içeriye, o güzel ezgilerin zuhur ettiği puba girişimizi yaptık. Tabii ki burda da yer yoktu. Ama boş bir yer bulamayacağımıza artık emin olduğumuz için barda biralarımızı sipariş ettik ve birer aslan edasıyla yerinden kalkanları izlemeye başladık. Bir yandan müziğin verdiği coşkuyla iyi ki buraya geldiğimizi birbirimize yineliyor, diğer yandan ise boş masa avına devam ediyorduk. İlk bulduğumuz masaya hepimiz oturamadık; müzikten de oldukça uzak bir noktadaydı. Bir süre sonra ise müzisyenlerin tam yanında bir masa boşaldı ve oraya doluştuk. Müzik bitene kadar gecemiz de böyle devam ederken, müziğin son bulmasıyla biz de kendimizi yine yollara vurduk. Eve doğru yollanırken, Tuğçe ile puba giderken yolda kesiştiğimiz sosisli yapan amcaların yanından tekrar geçerken, mis gibi sosislilerimizi de almayı ihmal etmedik.

Ertesi gün, Tuğçe ile benim Stokholm’deki ikinci ve son, kalan grubun da ilk ve tek tüm günüydü. Önceki gece, ertesi gün ne yapacağımız üzerine düşünmüş, öncelikle benim önerim üzerine Skansen adındaki açık müzeye gitmeye karar vermiş, sonra yine benim önerim üzerine Skansen’in tüm günümüzü yiyeceğinden ve şehri görmeye fırsat bulamayacağımızdan dolayı Skansen’e gitmekten vazgeçmiş ve şehri görmeye karar vermiştik. Böylece toplu taşıma bileti de almayacak, ekstra birkaç harcamadan kurtulacak ve şehri yürüyerek gezecektik. Sabah alarm kurulu telefonlar eşliğinde, Gülfemin’in saatinin normalden bir saat ileri olan Türkiye saatinde kalması neticesinde panikleyen ve çok erken uyanan bir adet Gülfemin ile güne başladık. 🙂 Sabah kahvaltımızı evde yaptık, hazırlandık ve kendimizi ne çok erken ne de çok geç bir saatte dışarı attık. İlk durağımız, kahveleri ile ünlü olduğunu öğrendiğimiz Stokholm’ün en hip kahvecilerinden biri olan Johan & Nyström idi. Södermalm’daki “konsept” dükkanları eve de çok uzak değildi ve sonrasında gitmeyi planladığımız Gondolen adlı, Gamla Stan’ı yukardan görebileceğimiz seyir terasının yolu üzerindeydi. Boş sokaklardan geçerek ve etrafı izleyerek, yürüye yürüye Johan & Nyström’e vardık. Bu kahvecinin, bizim ziyaretimiz sırasındaki Foursquare puanının 9.5 olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse, porsiyonları Starbucks ile karşılaştırılamayacak derecede küçük (fakat standart kahve boyutları zaten genel olarak Starbucks’tan küçük) ama fiyat konusunda diğer dükkanlara göre abartı kalır bir yanı yok. Cappuccino, ananaslı filtre kahve, cortado, macchiato ve cafe latte gibi birçok çeşidi deneyen grubumuz, kahveleri başarılı buldu. Her ne kadar Tuğçe ananaslı filtre kahvede ananas tadı alamasa da. 🙂 Ben cappuccino üzerine bir de menülerinde yazmayan flat white sipariş ettim ve bunu da gayet leziz buldum. Tuğçe ise bir de matcha latte içti — ki tadı ilginç bir şekilde güzeldi. Türkiye’de içmek üzere bir de orta derecede kavrulmuş çekirdek kahve aldık — ki belirtmek istiyorum, evde Johan & Nyström’ün çekirdek kahvesini kullanarak french press’te demlediğimiz filtre kahve inanılmaz lezzetli oldu. Demli kokusu da oldukça baştan çıkarıcı. Paket fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 119 SEK idi. Paketler, yine yanlış hatırlamıyorsam, 89 SEK ile 149 SEK arasında fiyatlandırılmıştı. Keşke daha fazla alsaymışız; çünkü 1 hafta içinde kahvenin dibine darı ekmiş (sanırım düzenli bir sabah kahvesi içicisi olarak daha çok ben içtim) durumdayız. Bir noktayı daha belirtmekte fayda var: Johan & Nyström’deki baristalar da inanılmaz güleçti. Yavaş yaşıyor gibiydiler ve yardımcı olmaktan oldukça memnun görünüyorlardı. Zaten kahvecide otururken de bunun üzerine bir muhabbet ettik ve çok kısa da olsa şu sonuca vardık: “Asgari ücretin ve çalışma saatlerinin böyle olduğu bir yerde ben de çalışsam ben de böyle olurdum.”

Johan & Nyström’den çıkınca, elimizde kahveler, Gondolen’a doğru ağır ağır yürüyüşe geçtik. Saat henüz erkendi ve biz, Gondolen’a gidiş yolunda da çevrede görülebilecek şeyleri kaçırmak istemiyorduk. Yolumuz aslında oldukça kısaydı ama Gondolen bir seyir terası (ve aynı zamanda restaurant) olduğu için oldukça fazla merdiven çıkmamız gerekecekti. Biz de belki de bu merdiven çıkma işini ötelemek için yol üstünde parklara girip çıktık, oldukça eski bir kiliseyi yakından görmek için mezarlığını dahi inceledik, fotoğraflar çekildik, sonrasında ara bir yola doğru çıkan bir merdiven bulduk, ordan bir girdik ki karşımızda şahane bir yapı var; oraya da girdik. Sonra baktık ki burası bir okul ve pencereden bize bakıyorlar. 🙂 Sanırım bir liseydi ama çok güzel bir yapıydı; orta çağdan kalma izlenimi veriyordu. Ordan çıktık, ana caddeye doğru. Kırtasiye benzeri, içerisi aşırı düzenli olan bir dükkan gördük. Gezmek için içeriye girdik. Pirinçten yapılma paperclip bile aldık — ki kendilerini şu anda kitap ayracı olarak kullanıyorum. Sonra da GPS’ten bir baktık ki, Gondolen’a bayağı yaklaşmışız. Ama dükkandan çıkar çıkmaz, hemen karşısında çok güzel bir yokuş gördüm ve belki de çoktan yorulmuş olan grubu o “buzlu” yokuşu çıkmaya ikna etmeye çalıştım. Aslında çok da zor olmadı. 🙂 Bir iki kez orayı çıkmayı önerdikten sonra, biraz da çok güzel göründüğünü söyleyince onlar da kolayca ikna oldu ve yokuşu çıkmaya başladık. Geri dönüp bakıldığında da güzel bir manzara veren yokuşta yine fotoğraf çekildik ve yokuşu çıktığımızda bir de ne görelim? Bilmeden de olsa Gondolen’ın girişine çıkmışız. Yine bilmeden, şehri gezme amacıyla girip çıktığımız sokaklar, yürüdüğümüz yokuşlar bize tüm o merdivenleri atlatmış ve bizi gitmek istediğimiz yerin kapısına çıkarmış.

Lise binası.
Lise binası.

 

Bahsettiğim o yokuş.
Bahsettiğim o yokuş.

Tabii bende bir mutluluk. 🙂 Mutluluğun asıl sebebi merdivenleri çıkmamak değil, şehri gezmek uğruna yolu uzatmak, ayakları daha fazla yormayı göze almak ama bu isteğin mucizevi bir şekilde asıl rotaya bağlanmasıydı. Gondolen gerçekten de güzel bir manzara vadediyor. Gamla Stan, önceden de söylediğim üzere Södermalm ile Östermalm arasında bir adacık. Aslında Stokholm de adacıklardan oluşuyor. Bu yüzden önünüzdeki manzara, sade bir şehir manzarasından ziyade denizle çevrili bir orta çağ şehrini andırıyor. Tabii ki bu da turistlere inanılmaz bir fotoğraf arkaplanı sunuyor. Selfieler olsun, toplu fotoğraflar olsun, başkasının fotoğraflarını çekmesine yardımcı olmalar olsun aslında bu seyir terasındaki zamanımızın çoğunu fotoğrafla geçirdik. Sonra da Gondolen’dan çıktığımızda, oraya ulaşmak için kullanmadığımız merdivenleri inerek, kendimizi Gamla Stan’a doğru yolladık.

Gondolen'den Gamla Stan manzarası.
Gondolen’den Gamla Stan manzarası.

Merdivenleri yaparken, şehrin iklimini de düşünmüşler ve delikli ızgara kullanmışlar. Böylece şehir yağış aldığında dahi merdivenler rahatlıkla kullanılabiliyor. Gamla Stan’a geçtikten sonraki ilk hedefimiz bir tuvalet bulmak, ikinci hedefimizse bir şeyler yemekti. Tuvaleti çabuk bulduk: 1700’lü yıllardan kalma bir restaurantın hemen karşısında umumi bir tuvalet vardı. Ücretsiz girilebilen bir erkekler tuvaleti (ki içinde sadece pisuvar bulunuyordu) ve 5 SEK ile girilebilen bir karışık tuvalet. Bu karışık tuvalet de her ne kadar nispeten temiz görünse de, içinde sabun yokmuş. İsveç’te gezip gördüğümüz yerler oldukça temizdi; fakat bu tuvalet umumi olduğundan ve turistik Gamla Stan’da bulunduğundan olacak, standartları karşılamamış görünüyordu. Her neyse; bu kadar tuvalet muhabbeti yeter. 🙂 İsveç’in belimizi çoktan bükmüş pahalılığından dolayı, ucuza yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya koyulduk. Foursquare’de keşfettiğimiz tek dolar işaretli (yani görece olarak en ucuzlar) dahi 120 SEK’ten aşağı öğün vermiyorlardı. Fakat aramaya inandık ve tabldot yemek veriyor gibi görünen bir yer bulduk: Mäster Olofsgården. Aslında direkt olarak bir cafe değil; benim anladığım kadarıyla bizdeki Nazım Hikmet Kültür Merkezi gibi bir yer. İçinde sürekli etkinlikler barındıran, ama bir de cafesi bulunan bir kuruluş. Nispeten ucuza sandviç satıyorlardı ve 80 SEK gibi bir fiyata da oldukça lezzetli lazanyaları vardı. Musluk suyu, ekmek ve tereyağı da ücretsiz olunca karnımızı doyurmak için bunlara biraz fazla abanmış olabiliriz. 🙂 Bir de dipnot geçeyim. Mekandaki garsonlardan biri Türktü. “Buralarda nereyi gezebiliriz,” sorusuna, “pek gezecek bir yer yok,” diye cevap verdi. 🙂 Hava açısındansa şanslı olduğumuzu, daha bir iki hafta önce havanın -20leri gördüğünü söyledi.

Karnımızı doyurup da mekandan çıkınca, Royal Palace’a doğru yürümeye karar verdik. Biz Tuğçe ile gece gözüyle görmüştük ama bir de grupça, gündüz gözüyle görelim dedik. Fakat sokaktan müzik, daha doğrusu şarkı söyleyen bir güruhun sesleri geliyordu. Oldukça neşelilerdi ve içimizde, ne yaptıklarını öğrenmek için bir kıpırtı oluştu. En nihayetinde onları bulmamız da zor olmadı, hemen az ileride yürüyerek dans eden birkaç kişi, ellerinde flama benzeri bir nesne, sokaktaki insanlarla dans ediyorlar, “Hare Rama, Hare Krishna” sözlerini söylüyorlardı. Üzerlerindeki giysi, budist rahiplerin giydiklerini anımsatıyordu; ancak İskandinav genlerine sahiplerdi, uzunlardı ve neşeyle şakıyorlardı. Yanlarından geçip bir köşede onları izlemeye koyulduk. Sabit bir yerde durmuyorlar, yol üstünde insanları çevirip onlarla dans ediyorlar, sonra da yollarına devam ediyorlardı. Biz grubun erkekleri olarak mal mal durup onlaro izlerken, grubun kadınları çoktan tempo tutmaya başlamış, yerlerinde dans ediyorlardı. Tahmin edin ne oldu? Rahibimsi bu neşeli insanlar, tabii ki bizi de aralarına aldı. Daha fazlasını anlatmaktansa, video ile göstersem sanırım daha iyi olacak. 🙂

 

Bu insanlar herhangi bir broşür dağıtmıyor, yalnızca neşe saçmaya çalışıyor gibilerdi. Sözlerin ne olduğunu Google’da aratınca birçok şeyle karşılaştık ama bize en mantıklı gelen cevap, 20. yüzyılda kurulmuş yeni bir dinin müritleri olduklarıydı. İnanılmaz neşeli, sokak ortasında dans eden müritler. 🙂

Hare Krishna Hare Ramalamacayı bitirdiğimizde, Östermalm’a doğru yola çıktık. Södermalm ve Gamla Stan’ı az çok görmüştük, bir de Östermalm taraflarına bakalım istedik. Royal Palace’ın ordan aşağı indiğimizde, yol üstünde gördüğüm bir kayak pisti beni oldukça şaşırttı. Büyük bir elips şeklinde, karların tepelenmesiyle yapılmış bir pistte, yüzden fazla insan üstlerinde kayak takımları, spor yapıyordu. Üstelik kayak kiralanan bir yer de görünmüyordu; muhtemelen herkes kendi kayak malzemelerini alıp gelmişti. Etraflarından dolandık ve nihayetinde Stokholm’ün İstiklal Caddesi olduğunu düşündüğümüz, araç trafiğine kapalı Dröttninggatan’a vardık. Stokholm’de İstiklal Caddesi bulmuşuz, baştan sona yürümeyelim mi yani? Yürüdük yürümesine; bir sürü hediyelik eşya dükkanına girdik, fotoğraflar çektik, kendimize gezecek bir şekerci bile bulduk. Ama İstiklal Caddesi dediysek, İstanbul demedik. Dröttninggatan’da bile dükkanlar 17’de kapanıyor. Caddenin sonuna kadar yürüyüp 7-Eleven’da birer kanelbullar yedikten sonra gerisingeriye yürüyüşe geçtik. Dönüş yolunda, Dröttninggatan’ın belli bir noktasından ayrılıp, farklı bir yoldan dönmeye karar verdik ve önümüze büyükçe bir kilise çıktı. Üstelik kapısı da açıktı. Bizi kapıda, rahip sakallı bir amca karşıladı ve içeri buyurdu. Kendisi gerçekten de rahip olabilir; keza içerisi o anlığına bomboş olsa da, yarım saat içerisinde içeride müzik dinletisi olacağına dair bir afiş vardı. İçerde biraz takılıp, müzik dinletisine kalıp kalmama konusunda konuştuktan sonra kalmamaya, eve doğru yollanmaya, bir şeyler içip tekrar dışarı çıkmaya karar verdik. Kiliseden çıktık, yol üstünde Cityterminalen’e de uğrayıp, Tuğçe ile de tekrar sosisli yemeyi ihmal etmeyip eve vardık. 🙂

Eve vardığımızda herkes çoktan yorulmuştu. Biraz şarap ve bira içtikten sonra dışarı çıkarız diyorduk, ama ben o gün öğle uykumu da uyumadığım için iyice yorulmuştum. Banu ve Birtan bir süre sonra dışarı çıkmayı başarsalar da, biz evde kaldık ve sabah, uçaktan önce çıkmak hususunda anlaşarak kısa süre sonra uykuya daldık.

Ertesi sabah Tuğçe ile nispeten erken bir saatte kalktık. Saat 11’de evden çıkış yapmamız gerektiği için, çıkıp sokaklarda biraz daha yürüyelim dedik ve bir kahvaltıcı bulma umuduyla sokakları arşınlamaya başladık. Foursquare’den bulduğumuz tek dolar işaretli bir kahvaltıcıya doğru adım adım gittikten sonra, orda da kahvaltı namına orijinal bir şey göremeyince yakınlardaki Urban Deli‘ye girdik. Burası hem tamamen ekolojik ürünler satan bir market, hem de içinde yemek yiyebileceğiniz bir yer; Foursquare puanı da oldukça yüksek. İçerde biraz dolandıktan sonra, Urban Deli’de yemektense hemen karşıda gördüğümüz 7-Elevan’a girip, kahvaltımızı da sosisliyle yapmaya karar verdik. İkişer chili bite, yanına da İsveç’te görüp çok sevdiğimiz smoothielerle güzelce bir kahvaltı ettik. Sonrasında ise dolana dolana eve döndük ve son hazırlıklarımızı yaptık.

Önceki gece çağırdığımız taksi, saat 11’de apartman kapısında bizi bekliyordu. 6 kişi olduğumuz için Transporter tarzında bir araç gelmişti. Bizim kullandığımız taksi şirketinin fiyat politikası, 4 kişiden fazla yolcu olması durumunda ücretin 50% artması şeklindeydi — ki yine de bizim için otobüsten ucuza geliyordu. Evdeki çöplerimizi attık, evi iyi durumda bıraktığımızdan emin olmak için son bir kez gözden geçirdik ve anahtarı evdeki masanın üzerine bırakarak evden ayrıldık. Bagajımızı araca yüklendik ve yaklaşık 35-40 dakika sonra havaalanına vardık. Sonrası ise free shop, pasaport kontrolü, kitap okuyarak uçağı beklemece. 🙂 Bir gezimizin daha böylelikle sonuna gelmiştik.

Hacıllı: Doğaya attığımız ilk adım

Henüz İtalya’yı anlatmayı bitirememişken, yine dörtlü olarak çıktığımız tatili anlatıp aradan çıkarmak istiyorum. Aradan çıkarmak dediğime bakmayın, hiç de yamana atılacak bir tatil değildi. Arabamızı kiraladık, Şile’yi geçtik, Ağva’ya varmadan Hacıllı Köyü’ne girdik; köyü geçtikten sonra araba yolunun sonuna geldik. Sırtımızda çantalar, çadırlarımız ve uyku tulumlarımızla 2 gece 3 gün, doğayla baş başa geçireceğimiz kamp hayatına adım attık. Şu an Hacıllı’yı düşünürken hissettiğim tek şey huzur: Tek sorumluluğumun hayatımı sürdürmek olduğu, dış dünya ile iletişimden uzak, huzurlu bir dünya.

Tabii Hacıllı’ya giderken güzel hayallerimiz olsa da, bu kadar güzel zaman geçireceğimizi bilemezdik. Hele ki havanın halini düşünürsek. Biz Hacıllı’ya doğru yol aldıkça hava kapanmaya devam ediyor, güneşin de ufak ufak tepeden ayrılmasıyla bizi bir “çadır kuracak yer bulma/çadır kurma” korkusu sarıyordu. Önceki günlerde çadırı nasıl kuracağımızı evde yaptığımız bir testle öğrenmiştik. 🙂 Ancak çadırı nereye kuracağımızı, ne kadar içerilere gideceğimizi kestiremediğimiz için, “karanlık çökmeden yetişebilecek miyiz,” endişesi taşıyorduk. Bir de buna köye girer girmez aniden bastıran sağanak yağış eklenince bizi aldı bir düşünce. Çektik arabayı köy camiisinin karşısına. Başladık beklemeye.

Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar :)
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar 🙂

Yağmurun durmasını beklerken endişelerimiz devam ediyordu. Sadece yağmurun bir anda bastırmasının yeşerttiği bir umut vardı: Bir anda duracaktı. Öyle de oldu. Yağmur durduğu gibi biz de gerekli erzağı bulmak için köyü dolaşmaya başladık. Bir kasap, bir de manav arıyorduk. Kasaptan etimizi alacak, manavdan meyve ve sebze gömecektik. Kötü haber: İkisini de bulamadık. Köy ahalisinin söylediğine göre kasap haftanın belli günleri köye uğruyormuş. Manav da yokmuş. Bulabildiğimiz tek şey küçük bir köy bakkalı oldu. Onun da içinde dondurulmuş tavuk bile vardı ama ürünler adından da anlaşılacağı üzere taze değildi. Köy ürünü yeme hayalimiz suya düştü anlayacağınız. Moralleri bozmadık; sucuk bulduk. Bakkal hanımefendi bizi bulmuşken güzel bir kazık geçirdi ama olsun, yine bozmadık moralleri. Bildiğin ısıl işlem görmüş sucuğumuzu aldık ve yolumuza devam ettik. İlk akşamın menüsü belli olmuştu. Erzağımızı aldığımıza göre artık köyün az aşağısında bulunan, asıl gideceğimiz yere gidebilirdik. Fakat yolda ne görelim?

Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu
Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu

Hemen yandaki çiftlik evine girdik ve yumurta olup olmadığını sorduk. Bingo! Taze köy yumurtası bulmuştuk. Bakkaldan sonra ilaç gibi geldi. 🙂 Tekrar yola koyulduk ve aşağı doğru indik. Arabayla bir yere kadar daha devam edebileceğimizi görebiliyorduk ama çok içerilere girmek istemedik; yol küçük olduğundan park edecek yer bulamayabilir ve hatta geri dönmeye çalışıp zorlanabilirdik. O yüzden aşağıda dere kenarındaki parkur tabelasını görünce uygun bir köşeye arabayı çektik ve başladık malları yüklenmeye.

Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Seyyar mutfak Tuğçe :)
Seyyar mutfak Tuğçe 🙂

Bulduğumuz sopalara da dikkat çekmek isterim; kaldığımız süre boyunca bize güzel oyuncak oldular. 🙂 Uzun bir yüklenme işinden sonra artık macera bizim için tam anlamıyla başlamıştı. Sırtımızda çadırımız, erzağımız; önümüzde keşfedilmeyi bekleyen doğa; ve biz patikanın üzerinde yürümeye başlamıştık. Mutluyduk! 🙂

Çadırı olabildiğince içerilere, insanlık tarafından rahatsız edilemeyeceğimiz bir yerlere kurmak istiyorduk. Bu amaç için attığımız ilk adım, derenin öteki tarafına geçmek oldu. Bulduğumuz ilk yol ayrımından, yeşil düzlüğe açılan soldaki yol yerine derenin öteki tarafına geçen sağdaki yola saptık. Arabaların daha fazla ilerleyemeyeceği noktaya kadar geldik ve köprüyü kullanarak dereyi geçtik. Su o kadar berrak görünüyordu ki. Etrafı da irili ufaklı aşınmış taşlarla doluydu. Köprüyü geçtikten sonra hemen sağda büyük yeşil bir düzlük bulunuyordu. Solda ise keşfedecek çok daha fazla yer var gibi görünüyordu. Karar verme zamanıydı: Havanın kararmasına çok zaman kalmamıştı ve çadırı kurabileceğimiz güzel bir yer bulmuştuk. Fakat bulduğumuz bu yer, arabayı park ettiğimiz yerden çok da uzak değildi. Hızlı ama biraz zaman alan bir fikir teatisinden sonra eşyaları, bulduğumuz bu düzlüğe bıraktık ve çadırı kuracak daha iyi bir yer var mı görmek için soldaki düzlükten biraz daha içerilere yol almaya karar verdik. Bu düzlük ilerde yine dereye çıkıyor, ancak sağ taraftan bir tırmanış yolu veriyordu; taşlı ve kaygan. Zorlu bir tırmanışın ardından, tepenin diğer tarafından inişe geçtik ve çok daha güzel bir düzlükle karşılaştık. Derenin içinde, çok daha sessiz, sakin ve dokunulmamış görünüyordu. Çadırı buraya kurabilirdik; fakat tüm o eşyaları alıp o kaygan yoldan tepeyi aşmaktansa, geri dönüp ilk bulduğumuz yere çadırı kurmaya karar verdik. Yol oldukça kaygandı ve o kadar eşyayla düşüp bir yerimizi kırabilir, hatta dereye yuvarlanabilirdik. Biz de fazla gecikmeden dönmeye, çadırları kurup ateşi yakmaya karar verdik.

Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere
Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere

Çadır kurmak işin artık kolay tarafıydı. Peki ya ateşi nasıl yakacaktık? Bir Adanalı olarak mangal ateşini bile zor yakabilirken sönmeyecek bir ateş yakmak? Benim için zor. Neyse ki Berkan yardıma yetişti ve ateş işini en başından devraldı. Bana da ordan burdan odun toplama işi kaldı. 🙂 Küçüklü büyüklü bir sürü odun toplamamıza rağmen Berkan’ın “bunlar ateşi 1 saat bile canlı tutmaz” tepkisi üzerine küçük bir şok geçirsem de, ateşe kütükle girişmemizin müthiş sonucunu göstermekten gurur duyuyorum.

Berkan'ın organik odun fırını :)
Berkan’ın organik odun fırını 🙂

Kütüğün yandıktan sonra bizi ateşi söndürene kadar idare ettiğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur dahi ateşimizi söndüremedi.

Hava artık ufaktan kararmaya başlamıştı. Tabii biz de çoktan çadırımızı kurmuş, ateşimizi yakmış, akşam yemeği için hazırlıklarımızı yapmaya başlamıştık. Bu akşamın fevkalade menüsü alevde sucuk ve şaraptan oluşuyordu; bol bol şarap. Sucuklarımızı yemeye başlamadan şaraplarımızı açtık. İlk şarabımız İtalya’dan getirdiğimiz Chianti idi. Sonrakilerin tadını çok ayırt edemeyeceğimiz için kaliteli olandan başlayalım dedik. 🙂 Ne kadar içtiğimizden bahsetmeyeceğim ama gecenin sonunda ateşin etrafında, arkaplanda müziğimiz, yağmur hafif hafif çiselerken döne döne dans ediyorduk. Etraf zifiri karanlık, bizim dışımızda tek bir insan sesi yok. İşte huzur bu.

Hava kararmadan hemen önce
Hava kararmadan hemen önce

Mükemmel bir geceydi. Yağmur daha da bastırınca çadıra sığındık, müziğimiz ve heyecanımız hiç kesilmedi. Yağmur dindi, tekrar dışarı çıktık. Kimseyi rahatsız etme derdi olmadan kendimiz olabilmek için büyük bir şanstı. Eninde sonunda, gece de bitti. Fakat soğuğun işlediği vücutlarımız çok da rahat birer uyku çekemedi. Yeterli önlemi almadığımızı ilk gecemizde fark ettik. Tir tir titredik, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de güneşin yakıcı sıcağıyla çadırın içinde bunaldık. Bundan sonraki geziler için not: Termal giysi şart. Sabahın ilk ışığıyla uyanmak da en güzeli olsun!

Sıcağın verdiği hararetle uyandığımda Berkan çoktan ateşi yakmıştı (adam doğa adamı). Kahvaltıda yumurta vardı, hem de sucuklu. 🙂 Ağır ateşte pişmesi biraz uzun sürdü fakat çok lezizdi. O ateşte su kaynatıp kahve ve çay bile yaptık.

Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Berkan'ın sırt kaşıyıcısı :D
Berkan’ın sırt kaşıyıcısı 😀

Kahvaltımızı yaptıktan sonra önümüzde uzanan günü planlamıştık. Kampımızı toplayıp Ağva’ya gidecektik. Hem Pınar’ın kuzeni Ece ile buluşacak, hem de erzaklarımızı tazeleyecektik. Ne akşam yemeğimiz vardı, ne de şarabımız kalmıştı. Üstelik çadırımızı da farklı bir yere kurmayı düşünüyorduk; önceki gün gitmeye çekindiğimiz yere gidebilirdik; uzaktan Ballıkayalar sandığımız yere de bir uğramayı düşünüyorduk. Böylece çadırlarımızı topladık ve arabaya doğru, önceki gün geldiğimiz yoldan yollandık.

Ağva Hacıllı’ya pek uzak değil. Hatta Hacıllı, Ağva ile Şile arasında kalıyor yanlış hatırlamıyorsam. Toplamda 15-20 km’lik bir yolu, yarım saat gibi bir sürede aldığımızı hatırlıyorum. Ağva Merkez’e geldiğimizde Ece ile buluşmamız da çok uzun sürmedi. Aklımıza da akşam odun ateşinde balık pişirmek geldi. Kıyıda tekneden taze gelmiş balıklardan 5 tane paket yaptırdık, merkezden şarabımızı aldık, Tuğçe’nin ateşte yapacağı çikolatalı muzlar için muzumuzu doldurduk, piknik havası varmışçasına topumuzu aldık, suyumuzu depoladık ve dönüş için yola çıktık. Hacıllı’ya vardığımızda ertesi gün yemek için biraz daha yumurta almayı da ihmal etmedik. 🙂

Arabayı bu sefer derenin kenarına kadar getirdik. Köprüden geçeceğimizi düşündüğümüz için köprü kenarındaki boşluğa park ettik. Fakat aynı yerden gitmek yerine bu sefer dönüp diğer düzlüğe çıkmaya karar verdik. Aynı şekilde çadırımızı ve erzağımızı yüklendikten sonra yine yola koyulduk. Aklımızda önceki gün görüp de eşyaları götüremediğimiz yer vardı ama kayaların bulunduğu yeri de görmek istiyorduk. Bu yüzden yol boyu dereyi takip etmeye karar verdik. Kayalar derenin öteki tarafındaydı ve bulduğumuz ilk köprüden öbür tarafa geçecektik. Yerlerde hep keçi ve inek dışkıları vardı. Anlaşılan burayı otlak olarak kullanıyorlardı. Derken az ilerde bir inek sürüsüne rastladık. Onları geçtikten sonra da bir köprü bulduk ve karşıya geçtik.

Önceki günkü yağmurun da etkisiyle yollar çamurlaşmıştı ve geçtiğimiz patikalar sık sık çalılar tarafından kapanıyordu. Tabii bu durum bizim hoşumuza gidiyordu; çünkü ıssıza ilerliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorduk. Gerçekten de çok kimsenin gelmediği belli olan bir iki düzlükle karşılaştık; hatta çadırları bu düzlüklere kurmayı da düşündük ama biraz o düzlüklerden dereye inmek zor olacağı için, biraz da daha ilerde ne var merak ettiğimiz için devam etmeye karar verdik. Az ileride kocaman bir düzlüğe yayılmış kuru odun sürüsü gördük. Hacıllı’da odun kömürü yapıldığına dair bir şey okumuştuk. Eh, yakınlara bir yere kampımızı kurarsak yakacak sıkıntısı yaşamayacağımız kesindi. 🙂 Zaten az daha ileriye gidince, önceki gün geldiğimiz yerin hemen karşısına çıktığımızı fark ettik. Uzun yoldan aynı yere çıkmıştık ve hemen yakında da odun işçiliği yapılan bir yer olduğunu gördük. Anlaşılan akşam belli bir saate değin burda çalışma yapıyorlardı. Traktör çalışıyordu. Hemen üstümüzde de gördüğümüz o kayalar vardı. Durduk ve kampımızı burda kurmaya karar verdik.

Kampımızı kurmadan hemen önce
Kampımızı kurmadan hemen önce
Bu da kampı kurduktan sonra
Bu da kampı kurduktan sonra

Hacıllı’da çok da güzel bir şelale bulunuyor. Kampı kurduktan sonra gecikmeden şelaleyi aramaya koyulmak istedik. Bu derenin suyunun bir yerden geldiği belliydi. 🙂 Biz de eşyalarımızı çadıra bırakıp, derenin bizi götürdüğü yere doğru yollandık. Bir iki adet zorlu patikadan geçtikten sonra, derede ufak hareketlenmeler başladı. Bir yerden su geliyordu; fakat derenin çeşitli yerleri de kuruydu. Anlaşılan şu sıralar şelalenin suyu çok gür değildi. Çok güzel irili ufaklı göletlerden geçerek patikayı takip ettik ve en sonunda yolun bittiği yerde aşağıdaki manzarayla karşılaştık.

Şelalenin aktığı yer
Şelalenin aktığı yer

Habitat çok güzel görünüyordu. Yemyeşil bir ortamın tam da ortasında ufak bir şelale. Ama çok ufak. Çünkü suyun debisi çok düşük. Eminim farklı zamanlarda daha gür olduğu oluyordur. Yine de güzeldi. Ancak fark edilebileceği üzere, bu fotoğraf şelalenin üstünden çekildi. Yol bitmişti ama kenardan şelalenin üst tarafına tırmanabileceğimiz bir yer bulduk. Neden olmasın değil mi, neden tırmanmayalım? İşte o zaman ikinci bir şelaleyle daha karşılaştık. 🙂

Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara

Öğrendiğimize göre içerde burda bolca yarasanın olduğu, oldukça uzun bir mağara var. Girmeye cesaret edemedik çünkü çıkmak için bile merdiven koymuş olmalarına rağmen tırmanmak gerekiyor. Oldukça da karanlık görünüyordu. Sonrasında bizim arkamızdan gelen bir grubun içeri girdiğini de gördük ama biz almayalım dedik. Yukarıdaki şelalenin oralardan başka gidebileceğimiz bir yer var mı diye etrafa baktık ama bir yer bulamadık (ertesi gün bulacaktık!) ve geri dönmeye karar verdik. Aynı yolu izleyerek döndük ve belirtmek isterim ki kimseyle karşılaşmadık. Az önce bahsettiğim mağaraya giren grup da dahil olmak üzere karşılaştığımız tüm insanlar, ertesi gün yani pazar günündeydi. Şelaleye tekrar gelecektik.

Kamp alanımıza döndüğümüzde biz bir yandan yakacak odun toplamaya bakalım, odun işçileri de işlerini bitirmiş, traktörlerine atlamış muhtemelen evlerine gidiyorlardı. Yukarıdaki kamp kurulduktan sonraki fotoğrafa bakarsanız traktörün yapmış olduğu izi görebilirsiniz. Belli ki aynı yolu gide gele yol yapmışlar. Dolayısıyla bizim çadırlarımızın önünden geçtiler ve geçerlerken traktörü durdurdular. Traktörün çektiği yük arabasında oturan bir çocuk, bize yakmamız için bir ton odun bıraktı; biz de sevinçten dört köşe olduk. Teşekkürlerimizle uğurladık ve yakabileceğimiz onca güzel oduna bakarken ateşi harlamaya başladık.

Bu sefer yemekte alüminyum folyoya sarılmış balık, çikolatalı muz tatlısı ve yine şarap vardı. 🙂

Balık ve çikolatalı muz
Balık ve çikolatalı muz
Amerikan işi Marshmallow :)
Amerikan işi Marshmallow 🙂

Ece’nin de aramıza katılmasıyla gece öncekinden çok da farklı değildi. Aynı ateş, aynı müzikler, aynı kafa ve aynı dans. 🙂 Zaman geçtikçe üşümeye ve yorulmaya başlasak da keyfimizden eksilmedi. Yemekleri de hapur hupur götürdüğümüz için eller battı tabii. Zifiri karanlık sağ olsun, elimizi yıkamaya aşağıdaki dereye inmek için iki gruba bölündük; bir grup çadırın orda kalırken, diğeri ellerinde fenerlerle dereye gidecekti. Kampa gelmeden önce haberleşme amacıyla aldığımız walkie talkielerin birini çadır kenarında kalan Pınar ve Ece’ye bıraktık, diğerini yanımıza aldık. Ateşten biraz uzaklaşmıştık ki haşır huşur gelen bir sesle irkildik ve gözlerimiz, az ilerideki çalıda oynaşan, bir çift parlak göze ilişti. Zifiri karanlığın içinde bir şeyler vardı.

El yıkamaya giden güruh olarak Tuğçe, Berkan ve ben bir anda birbirimize kenetlendik. Walkie talkieden Pınar’la Ece de bir şeyler döndüğünü doğruları ve Berkan’ın yönlendirmesiyle yavaşça çadıra doğru döndük. Nabzımız fırlamıştı. Aklımıza önceki gece havanın kararmasıyla birlikte dakikalarca deli gibi uluyan kurtlar gelmişti. Dağdan inmiş olabilirler miydi? Ilık ılık bir korku hissi tüm vücudumu sardı ve elimizdeki sopaları ateşe bırakarak uçlarının yanmasını sağladık. Kendimizi korumamız gerekebilirdi.

Elimizdeki fenerlerle etrafı kolaçan edip duruyorduk. Arada farklı noktalardan sesler geliyor, aynı gözlerle karşılaşıp duruyorduk. Ucu yanan sopalarımızla çadırın etrafını birkaç kez gezerek olası tehlikeleri savuşturmaya çalıştık. Diken üstündeydim. Kendimizi çadıra kapatıp uyusak dahi, kurtların çadırı açıp saldırmayacağı ne belliydi? Yine de ateş etrafında kalmaya özen gösterdik ve yarım saat kadar “bir şey olacak mı” düşüncesiyle müziğimizi dinleyip dansımızı etmeye devam ettik. En sonunda gözler daha da yaklaştı. İki çift olduğunu düşünüyordum. Artık etrafımızda olduklarını hissederken birimizin aklına yemek artığıyla dolu çöp poşetini birkaç on metre ileriye bırakmak geldi. Büyük bir dikkatle, alevli sopalarımızı hizada tutarak fenerlerimizle beraber çöp poşetini serili odunların olduğu yere bırakıp geri döndük. Bir süre sonra da poşet sesleri geldiğini fark ettik. Rahatlayıp gece uyumayı başardıktan sonra, sabah olay mahalline baktığımızda poşetin yırtılmış, içindeki balık artıklarının yenmiş olduğunu gördük — hayvanların da kurt değil tilki olduğuna kanaat getirdik.

Sabah grubumuza Fatih, Müge ve Caner de katıldı. Uzun yolu boşverip, ilk gün keşfettiğimiz kısa ama zorlu yolu kullanarak arabayı park ettiğimiz yerden onları da aldık. Uzun yolda 1 saat harcadıysak, kısa yol 10 dakika ancak sürmüştür. Grubu toparladıktan sonra, henüz etrafta kimse de yokken kahvaltılık malzemelerimizi yüklendik, mayolarımızı giydik (buz gibi şelaleye girmemek olmazdı!) ve şelaleye doğru yola çıktık. Vardığımızda, beklemeden tırmanarak yukarıdaki gölcüğün bulunduğu yere tırmandık.

Pazar sabahı kahvaltımız :)
Pazar sabahı kahvaltımız 🙂

Güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, ufak ufak gölcüğe girmeye yeltenmeye başladık. Asıl amacım tam şelalenin altına gitmekti ama bunu yapmak için ya oldukça derin olduğu görülen suyu yüzerek geçmem gerekiyordu; ya da en kenardan kaygan zemine basarak, belli yerlerde tutunarak ilerlemem gerekiyordu. Tutuna tutuna ilerlemeyi seçtim.

Başlıyoruz
Başlıyoruz
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti :)
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti 🙂

Şelalenin dibine kadar gitmeyi başardım. Burdan benimle birlikte gelen Ece, Berkan ve Pınar’ı da tebrik ediyorum. 🙂 Ece şelalede saçlarını yıkayıp aynı yoldan geri döndü; ancak Berkan ve Pınar aynı yoldan dönmeyi zahmetli bulup kendilerini soğuk suya bıraktı ve yüzerek geri döndü. Zor oldu ama ben de aynı yöntemi kullandım. Hatta dönüşümüzün Fatih ve Müge sağ olsun videosu dahi var ancak buraya koymuyorum hehe. 🙂

Yüzme merasimi bittikten sonra Caner’in tırmanma aşkı canlanınca, bulunduğumuz yerden daha da yukarılara çıkabildiğimizi fark ettik. Küçük de olsa bir patika bile vardı. Uzunca bir yoldan tırmandıktan sonra, solumuzda yukarıdaki şelalenin de üstüne çıktığımızı gördük. Burayı besleyen suların geldiği yere kadar gidemedik ama yukarısı da çok güzeldi. Hacıllı’ya gideceklere tavsiyem, şelaleyi bulduktan sonra pes etmeyin, gidecek daha çok yolunuz var. 🙂 Şelaleden ayrılmadan önce de mutluluğun fotoğrafını çekelim dedik. Fotoğrafın içinde her ne kadar Caner fotoğrafı çeken olduğu için fiziken bulunmasa da, kalben o da var.

Şelalenin tepesinde, "The Mutluluk" isimli çalışma
Şelalenin tepesinde, “The Mutluluk” isimli çalışma

Önce şelaleden, sonra da Hacıllı’dan dönüş yoluna geçmemizin zamanı geliyordu. Kamp alanımıza varana kadar çeşit çeşit insanla karşılaştık. Şelaleye gelenleri, mağaraya girenleri gördük. Yol boyunca gördüğümüz insanlara şelaleye nasıl gideceklerini anlattık. Hatta şelalenin yukarısında daha önce kamp yapmış olan biriyle tanıştık; bu sefer arkadaş grubu ve köpeğiyle birlikte gelmişti. Anlaşılan yine çadırını oraya kuracaktı. Kamp alanımıza vardığımızdaysa yaklaşık 50 kişilik bir gezi ekibiyle karşılaştık. Nispeten orta yaşlı bir güruhtu ve bana nedense öğretmen grubu olabileceklerini hissettirdiler. Fazla haşır neşir olmadık. Amerikan futbolumuzu oynadık, topumuzu atıştık, oyunlar oynadık, terledik, durulduk, çadırlarımızı topladık ve dönüş yoluna geçtik. Ama bunlardan önce, güzel bir anı bırakmak için fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmedik.

Hayat Hacıllı'da!
Hayat Hacıllı’da!

Dublin ve Web Summit 2014

Yoğun geçen ayların ardından birikmiş taslakları yazıya çevirmeye karar verdim. Buna da henüz taslağı hazır olmayan Dublin gezisiyle ve doğal olarak Dublin’deki Web Summit 2014’teki gözlemlerimle başlamak istiyorum. Sıcağı sıcağına, unutmadan. 🙂

2-8 Kasım tarihleri arasında Dublin’deydim ve 4-5-6 Kasım tarihlerinde sabahtan akşama kadar Web Summit alanındaydım; sonrasında da mümkün oldukça Pub Crawl adı verilen gece etkinliklerine katıldım. Fırsat buldukça Dublin’i gezmeye de çalıştım. Dublin’de ilgimi çeken ilk iki şey halkın İngilizce’den farklı bir dil olan İrlandaca adlı bir dili de kullanıyor olmaları ve evlerin sağlam tuğla yapılı olması oldu. Anladığım kadarıyla İrlanda halkı çoğunlukla keltlerden oluşuyor ama vikinglerle bir akrabalıkları da olabilir. Şehrin çeşitli yerlerinde bunu ima eden şeyler gördüm. Evler ise şahane.

Dublin Şehir Merkezi'nden
Dublin Şehir Merkezi’nden

Gittiğim ülkelerde market gezmeyi çok seviyorum. Burda da daha ilk günden bir markete girdim. Yurtdışına çıkmanın benim için en iyi yanlarından biri domuz ürünleri tüketebilmek. Ribs bir yana bacon, sosis, ham gibi şarküteri ürünlerini özellikle çok seviyorum. Markette de şarküteri reyonunu ve Türkiye’ye kıyasla ucuz fiyatlar görmek insanı mutlu ediyor. Fakat bu sefer karşılaştığım balık manzarası ilginç geldi. Adamlar şarküteri reyonunda açıktan balık satıyorlar. Ben reyona bakarken teyzenin biri geldi, eliyle balığı alıp sepetine koydu.

Şarküteri reyonu
Şarküteri reyonu

Dublin şehir merkezinin ortasından bir nehir geçiyor ve bu nehrin Phoenix Park’a yakın tarafındaydı otelimiz. Phoenix Park’tan birazdan bahsedeceğim. Otel ise Luas denen bir tramvay hattının üzerinde bulunuyordu. Heuston ve Museum duraklarının ortasında. Tramvayların çoğunda durak isimleri İngilizce olarak değil de İrlandaca şekliyle yazılıyor. Heuston aynı şekilde yazılıyor, Museum da Ard-Mhusaem; ama durağın adı Smithfield’da ineceksek “Margadh na Feirme” ya da Four Courts’ta ineceksek “Na Ceithre Cuirteanna” olabiliyor. Gide gele ezberledim tabii bunları. Özellikle Museum-Jervis arasını bolca teptik. Jervis’te inip nehrin öbür tarafına geçince ünlü Temple Bar’a çıkıyorsunuz. Orda kırmızı tabelasıyla Temple Bar’ı görebilirsiniz; ancak Temple Bar artık bölgeye ismini vermiş. Her türlü dükkan kendi ismine bir şekilde “Temple Bar”ı eklemiş; üstelik dükkanın bar olup olmaması fark etmiyor. Asıl bara girdiğimizde İrlanda’da okurken bir yandan Temple Bar’da garson olarak çalıştığını öğrendiğimiz ve bize gidilecek yerler konusunda bilgi veren Elif’e burdan selamlar. 🙂

Dublin’in şehir merkezindeki diğer bir önemli yer ise Trinity College. 1592’de kurulan bu güzide eğitim yuvasının mezunları ve hocaları arasında Isaac Newton, Francis Bacon, Niels Bohr, Bertnard Russell, Ludwig Wittgenstein gibi isimler var. Kampüsün içine giriş serbest; hatta içerde müzeler dahi mevcut. Kampüs şehrin oldukça merkezinde. Bir kapısı, Dublin’in İstiklal Caddesi olan Grafton Street’e bağlanıyor dersem ne kadar merkezi olduğunu anlarsınız. Buna rağmen içerisi yemyeşil. Binalar ise güzelce korunmuş.

Trinity College Kampüsü'nden
Trinity College Kampüsü’nden

Trinity College içerisinde, yıllardır gitmek istediğim bir yer vardı: The Old Library. Dublin’de olduğunu bilmiyordum ve Trinity College’a gidene kadar da bunun farkına varmamıştım. Farkına vardığımda yaşadığım mutluluğu, içeri girdiğimde gözümün nasıl döndüğünü anlatamam. Kütüphaneleri oldum olası sevmişimdir: Sadece içerisinde kitapları barındırdığı için değil, aynı zamanda bana huzuru ve rahat çalışmayı hatırlattığı için de. “The Long Room” olarak adlandırdıkları o yere girdiğimde her ne kadar artık kütüphane olarak kullanılmasa da içime bir huzur doldu.

The Long Room
The Long Room
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var

Kütüphanedeki her santimi karışlarken köşede duran camekan içindeki arp ilgimi çekti. Yaklaşıp içindeki yazıyı okuduğumda, İrlanda’da neden her yerde arp gördüğümü anladım. Sonradan öğrendiğime göre Britanya’da arpların önemli bir yeri var. Ancak Trinity College’da gördüğüm arpın ismi “Brian Boru Harp” olarak geçiyordu. Bu arp, yaklaşık 1000 yıl önce İrlanda’nın yüksek kralı olan Brian Boru’ya aitmiş. 18. yüzyılda ise Trinity College’a gelmiş. Bu arp, İrlanda’nın resmi sembolü imiş. Guinness’in dahi sembolü bu arp.

Irish Breakfast
Irish Breakfast

Yukarıdaki fotoğrafta görülen kahvaltı tabağı, İrlandalıların yaptığı kahvaltının bir kısmı. İçinde yumurta, bacon, sosis, fasülye ve black pudding dedikleri şey var. Baconları daha önce yediklerime göre daha kalındı. Markette bakındığımda gördüğüm kadarıyla genellikle kalın bacon tüketiyorlar. Kalın sosislerinin içinde etten başka şeyler de var, tadını patatese benzetmiştim ama ne olduğunu bilmiyorum. Fasülyeleri ise mükemmel. Bizdeki tadı ağır kuru fasülyeler gibi değil. Bizdeki kuru fasülyeye de bayılıyorum, yanlış anlaşılmasın. Etli kuru fasülye en sevdiğim yemeklerden biridir. Ancak tahmin edersiniz ki o fasülye kahvaltıda yenmez. 🙂 Bu yeniyor. Oldukça hafif, küçük taneli ve lezzetli. Ancak gel gelelim black puddinge. Ne olduğunu az çok biliyordum, ancak yine de bir tadına bakmak istedim. Keza İlker pek beğendi. 🙂 Tadı fena değil. Ancak içinde kan (domu kanı) olduğunu bilmek yememin önünde çok büyük bir engel teşkil etti. Sanırım o kadarını midem kaldırmaz. Black pudding de eksik olsun.

Duvar yazısı: "Solidarity with Kobane"
Duvar yazısı: “Solidarity with Kobane”
Arp şeklindeki köprü
Arp şeklindeki köprü
Google Dublin'in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası
Google Dublin’in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası

Dublin’de bulunduğum süre içerisinde Google, Facebook ve SkillPages ofislerini ziyaret ettik. Google’a Türk bir tanıdığımız sayesinde girdik. Facebook’u ise Etohum toplantısı sayesinde gezebildik. Google inanılmaz kalabalık. 5 koca binaya sahipler ve 3000’in üzerinde çalışanları var. Öğle yemeği saatinde gittik ve içerisi oldukça bunaltıcıydı. Yine de baristaları çok güzel kahve yapıyor ve binalar içinde sakin mekanlar bulabilmek de mümkün. Sanırım yemek saatinde gördüğüm için biraz bunaltıcı geldi. Facebook ise Dublin’de 500’den fazla çalışana sahipmiş. Google’a yakın bir konumda bir binaya sahipler ve binaları oldukça güzel. Skillpages içinse banliyöyü kullanarak şehrin az dışında, Blackrock adında bir yere gitmemiz gerekti. Dublin’in 2 milyonluk bir şehir olduğu düşünülürse ve Google’ın bulunduğu bölgeye kalabalık diyorsam, bir de Skillpages’in bulunduğu banliyönün boşluğunu düşünün. Tam yaşamalık yer! Kasaba evleri, evlerin ortasına ikişer üçer katlı çalışma alanları yapılmış. Skillpages ise bu katlardan birine sahip. Dublin ofislerinde 42 kişi (Skillpages CTO’su Mike McCharty’nin Douglas Adams’dan alıntıladığı üzere “Hayatın Anlamı”) çalışıyormuş. İnanılmaz bir mütevazılıkla, çatkapı gelen bizi kabul etti, açık mutfağa davet etti ve bize kahve hazırladı. Dublin’de tanıştığımıza memnun olduğumuz insanlardan biri kendisi. 1 saatini bize ayırdı ve karşılıklı olarak Yetenek.li ve Skillpages’ten bahsettik. Müthiş bir deneyimdi. Tabii bu deneyimden sonra Türkiye’deki start-up ekosisteminin bile daha çok yol kat etmesi gerektiğini bir kez daha görmüş olduk.

Blackrock kıyıları
Blackrock kıyıları
"Think Users First"
“Think Users First”
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat

Dublin’in benim için en büyük sürprizlerinden biri Phoenix Park’taki geyiklerdi. Normalde dağlarda yaşayan geyikler, yılın belli zamanlarında şehre inip parkın içinde takılıyorlarmış. Bu da benim Dublin’de bulunduğum tarihlere denk geldi. Burda geyikler tamamen özgür. Sonbahar aylarında özellikle Phoenix Park civarında oluyorlar. İnsanlara saldırmıyorlar ama insanların çok yaklaşmasından da çekiniyorlar. Korkutmadan 1-2 metre yakınlarına kadar varabildik. Gerçekten güzel olan tarafı, hapsedilmemiş olmaları. Phoenix Park’ta Avrupa’nın en büyük hayvanat bahçesi de mevcut ama bence geyiklerin durumu çok daha ilginç ve güzel.

25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi
25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi

Phoenix Park dışında, içinde St. Patrick kilisesinin de bulunduğu, Harry Potter’dan fırlamış gibi duran iki kiliseyi ziyaret ettik. İçlerine giremedik ama zaten bu yapıların içleri beni çok alakadar etmiyor. Dışarıdansa o kadar güzeller ki… Tuğla mimarisi çok hoşuma gidiyor ve yüzyıllar önce yapılan bu yapıların tek parça ve tüm ihtişamıyla bugünlere kadar gelmesi beni etkiliyor. Kilise dışında ise öyle bir yere gittik ki, kesinlikle Dublin’e gidenlere ziyaret etmelerini öneririm: Kilmainham Gaol. Burası, 200 yıldan uzun bir süre hapishane olarak hizmet vermiş bir yapı. Şehrin merkezinde. Burayı önemli kılan şey ise, özellikle siyasi suçluları barındırmış olması. İrlanda, Britanya İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi başına bir cumhuriyet olmayı çok kez denemiş. Bunu başarmalarından öncesindeki başarısız denemelerinde ise isyan çıkartanlar buraya kapatılmış ve idam edilmiş. Her ne kadar idam edilenleri anlatırken, sunum becerisine hayran kaldığımız müze görevlisi 18 yaşında idam edilen bir isyancıdan bahsederken durumun vehametinin altını çizmiş olsa da, bu tarz olaylar bize de çok uzak değil. Keza kendisi 1900lerin başından bahsediyor ve bu bile, İrlanda’da, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele vermiş 18 yaşındaki bir gencin ölümü bile 100 yıl sonra benim yüreğimi dağlayabiliyorken, daha yakın geçmişimizde yaşı büyültülerek idam edilmiş Erdal Eren’in acısı içimi parçalıyor. Zaman ve mekan fark etmiyor, Kilmainham Gaol insanların ne denli acımasız olabildiğinin kanıtı niteliğinde.

Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış

Gelelim Web Summit’e. Genel olarak stand açan start-upları gezmeye ve 3 gün boyunca birkaç farklı sahnede devam eden konuşmaları dinlemeye çok fırsatımız olmadı. Tüm zamanınızı bunlara ayırsanız dahi her şeye yetişemiyorsunuz. Keza 2000’den fazla start-up stand açtı; konuşmacılarsa farklı sahnelerde yer aldı. Biz de stand açan start-uplardan biriydik. Etkinliğin 2. günü olan çarşamba günü, ana sahnenin bulunduğu yerde “sosyal ağlar” kısmında Yetenek.li standımızı açtık. Standa gelip giden belki 100’ün üzerinde ilgiliyle (diğer start-uplar, yatırımcılar, partnerler, katılımcılar vs.) görüştük. Güzel yorumlar aldığımız kadar yapıcı eleştiriler de aldık ve grup olarak belki 1 yılda öğrenemeyeceğimiz şeyler öğrendik. Aynı gün Webrazzi ekibi de Türk girişimlerini tanıtmak için oradaydı ve Yetenek.li olarak bizle de röportaj yaptılar. Haberi okumak ve röportajı dinlemek için http://webrazzi.com/2014/11/06/web-summitte-yerli-girisim-turu-2/ linkine gidebilirsiniz.

Genel olarak dinleyebildiğim konuşmacılar arasında en etkileyicileri Peter Thiel, Dave McClure ve David Tisch oldu. Peter Thiel ununu elemiş, eleğini asmış; artık günümüzün ötesinde gerçekleşecek girişimlere doğru yol almış görünüyordu. Uzay seyahati ve ölümsüzlük üzerine konuştu. Dave McClure ve David Tisch ise günümüz mobil ve giyilebilir ürünlerinden oluşmaya başlayan start-up ekosistemine yeni giren oyuncular için çok değerli tavsiyeler verdi; özellikle David Tisch sözünü sakınmadan yapılması gerekenleri söyledi.

Bunlar dışında Machine Summit kısmında gördüğüm kadarıyla Drone teknolojisinde büyük gelişmeler var. Aynı şekilde Thalmic Labs’ın çıkardığı Myo Gesture adı verilen giyilebilir cihaz oldukça umut vaadediyor. Kolunuza taktığınız cihaz, kas kasılmalarını algılayarak kolunuz ve elinizle yaptığınız hareketleri anlamlandırıyor. Mobil cihazların artık bilgisayarları arkaplanda bıraktığı günlere doğru ilerliyoruz. Bunu da Web Summit’in genelindeki yönelimlerden çıkarmak mümkün.

Son olarak, direkt olarak röportaj videosunu izlemek isterseniz sizi böyle alalım:

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 2. Gün

İlk günümüzü yayınlamamdan bu yana iki ay geçti. Devam etmenin zamanıdır. En son Bologna’da kalmıştık. Burdan Floransa’ya geçiyoruz. Bologna’dan Floransa’ya araçla gitmek için birkaç yol var. Bunlardan en hızlısı otoban – ki İtalya’nın zengin kuzey kesimindeki otobanların dahi çoğunluğu çift şeritli; iki gidiş iki geliş. Varın diğer yolları siz düşünün. Biz tabii ki diğer yolları tercih ettik. 😀 Çünkü aklımızdan zorumuz vardı ve macera arıyorduk. Önceleri 2 saatlik yolu 4 saate çıkaran bu otoyolu seçtiğimize pişman olsak da, sonradan sözlerimizi geri aldık.

Bologna’dan çıkmadan önce bol bol banka aradık. Sebebiyse Berkan ve Pınar’da birer tane 500 Euroluk banknot olması ve hiçbir dükkanın bu banknotları bozmamasıydı. İşin ilginç tarafı, girdiğimiz hiçbir banka da bu banknotları bozamadı. Küçük bir dipnot olarak ekleyelim, eğer elinizde bu denli büyük meblağda bir banknot varsa “Banca di Bologna” bu banknotları güzelce bozuyor – her ne kadar “bu parayı nerden buldunuz?” deseler de.

Para bozdurma işlemi bitti, daha Bologna’dan çıkamadan Bologna-Floransa yolu üzerinde bir pizzacıda duralım da kahvaltı yapalım dedik. Ristorante Kris diye bir mekan gözümüze güzel göründü, baktık ki fiyatlar da fena değil: Pizza başına 5-6 Euro vererek kurtulabiliyoruz. Arabayı uygun bir yere park ettik, bir kısmımız pizza sipariş etti, diğer bir kısmımız yakındaki bir marketten kola almaya gitti. Pizzalar fırından çıktığında “yola devam ederek mi yesek,” diye düşünürken kendimizi pizzaları hacılarken bulduk. Yok böyle bir pizza. İtalya’da da yok. 4 günlük gezimiz boyunca daha iyisini yemedik. Belki Lucca’daki hariç ama daha ona geleceğiz, ordaki pizzanın özel bir yanı vardı.

Bologna'da pizza Ristorante Kris'ten sorulur
Bologna’da pizza Ristorante Kris’ten sorulur

Pizzaları hüplettikten sonra yola devam ettik. Yolun yemyeşil olduğunu özellikle söylemek istiyorum, ağaçlar üzerimize üzerimize geliyordu. Yol üstünde çeşitli yerlere de araçların girip bekleme yapabilmesi için çıkıntılar yapmışlar. Hem dinlenelim, hem de şöför değiştirelim diyerekten biz de bu çıkıntılardan birine girdik. Hava soğuk olmamasına rağmen etrafın çiy dolu olması bize etrafın dokusunun ellenmemiş olduğu hissiyatını verdi. Durduğumuz yerde Berkan’ın da özel bir fotoğrafını çektik. Araba altında, kız yanında. :p

Pınar, Berkan ve Fiat Punto.
Pınar, Berkan ve Fiat Punto.

Bu arada yola devam edip uzun bir süre direksiyon salladıktan sonra aşağıdaki manzarayla karşılaşmış olmamız bize az kaldı sinir harbi yaşatacaktı.

Floransa'ya 71 km kala.
Floransa’ya 71 km kala.

Tabii ki bizi deli eden tek şey Bologna’dan sadece 30 km uzaklaşabilmiş olmamız değildi. Sağlam bir 10 dakika boyunca önümüze 4-5 tane tabela çıktı ve kimi tabelada Bologna’dan 30 km uzaklaşmış olduğumuz yazarken, kimisinde 29 km yazıyordu. Adeta yol alamıyorduk! Burdan da şunu anlıyoruz ki, bu İtalyanların tabelalarına güven olmaz. Biz bu tabelayı gördükten sonra da bayağı bir devam ettik ama bayağı devam ettik. Sonra durduk tekrar bir mola verdik, molada müzik dinledik, nostaljik haritamızı açtık, yollara baktık. Panoramik fotoğrafımızı çekildik. Tekrar yola koyulduk ve yine bayağı bir süre gittikten sonra hala ve hala otobana girişin yolunu arıyorduk. 🙂 En son otoban girişini bulduğumuzdaysa Floransa’ya oldukça az kalmıştı. Biz de vazgeçtik ve kalan yolun da keyfine varmaya karar verdik. Tavsiyem, eğer aceleniz yoksa otobanı değil de bu yolu tercih edin. Çevrenin güzelliklerine doya doya, çok fazla arabayla karşılaşmadan temiz bir yolculuk yaparsınız.

Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Floransa'ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.
Floransa’ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.

Vee Floransa. 🙂 Floransa’ya dair anlatmak istediğim ilk şey, arabamızı park edişimiz. Daha önceki yazımda söylediğim gibi, İtalya’da araçların park edebilecekleri yerler çeşitli renklerle belirtiliyor ve mavi park yerleri sıradan araçlar için yapılmış ve herhangi özel bir sebeple park etmek için değil. Floransa, Bologna’dan daha turistik ve büyük bir şehir olduğu için, park yeri bulmak da daha zor göründü. Ama bu sefer şehrin direkt olarak içine, turistik tarafına hiç girmemeyi, arabayı daha dışarda bırakmayı tercih ettik ve mavi bir park yeri bulmamız çok da zor olmadı. Yine de, bir otobüs durağının hemen arkasında bulduğumuz yeri, “arabaya bir şey olur mu?” düşünceleri içinde olsak da bırakmak istemedik.

Asıl olay burda başladı. Park tabelasına göre henüz ücretsiz otopark hizmetinin başlamasına 3-4 saat vardı ve bilet almamız gerekiyordu. Sistem Bologna ile aynı da olsa, küçük farklılıklardan dolayı parkmetreye gitmek yerine hemen karşıda gördüğümüz Tobacco Shop’a yollandık. İçerde bizi gayet güzel İngilizce konuşan bir kadın karşıladı. Tam İngilizce bilen birine rastladığımız için sevinirken, kadın bize elinde park bileti olmadığını söyledi. Sonra da hiçbir yerde de bulamayacağımızı ekledi. Ardı ardına şoklar yaşarken bizi, “şehir meclisi şehirdeki otopark hizmetini yürütmede başarısız oldu, bilet sistemi çöktü, kimse kullanmıyor,” diyerek şokun doruklarına ulaştırdı. Kadının söylediğine göre bilet almamıza da gerek yoktu ve bu bizi otoparka vereceğimiz ekstra paradan da kurtarıyordu. “Mükemmel!” Öyle değil mi? Değil işte. O kol gibi cezaları düşününce biz yine de emin olamadık ve parkmetreye gittik, “en azından şöyle 1-2 saatlik bir bilet alıp koyalım da, biri kontrole gelirse hiç olmadı çabaladığımızı görmüş olsun,” diye düşündük. Boşunaymış. 🙂

Aklın bir kısmını arabada bırakarak, eski şehire doğru yollanmaya başladık. Floransa’daki büyük pişmanlıklarımdan biri, buraya çok çok az zaman ayırmış olmamız. Sanırım 3-4 saatten fazla kalmadık ve İtalya’da yiyebileceğimiz en kötü pizzayı da burda, Duomo’nun yanında yedik. Fakat Duomo’ya gelene kadar bir sürü güzel parkın ve upuzun bir sokak çarşısının içinden geçtik. Bu sokak çarşısında herhangi bir turistik muhitte ne satılıyorsa onlar satılıyordu: Magnetler, tişörtler, çantalar, biblolar vs. Bu sokak da olduğu gibi Duomo’ya çıkıyordu – ki Floransa’nın turistik merkezi burası. Merkez olma özelliğini de sonuna kadar hak ediyor.

Duomolar, İtalya’nın her şehrinde bulunuyor mu bilmiyorum ama gidebileceğiniz çoğu İtalyan şehrinde bir Duomo bulunduğunu biliyorum. Biz de gezdiğimiz şehirler boyunca birkaç tane Duomo gördük ve gerçekten mimarileri çok ama çok güzeldi. Fakat Floransa’daki Duomo… Burası, benim 23 yıllık kısa hayatımda gördüğüm en güzel mimari eser. Dedim ya, Floransa’daki pişmanlığım burda 3-4 saat gibi kısa bir süre geçirmek. İşte bunun temel sebeplerinden birisi şehri yeterince görememekse, diğeri de saatlerce gözümü bile kırpmadan Duomo’yu izleyememiş olmak. Uzaktan çekilmiş fotoğraflarında belli olmuyor (içine zaten giremedik) ama dış duvarları boydan boya, yerden tavana kadar işlemeyle dolu. Hem de öyle böyle bir işleme değil; melek figürleri, bebek suratları, çeşitli semboller… Tek tek, orta çağda elle işlemişler. Yok böyle bir güzellik. Her birine tek tek bakmayı, bunlardan anlamlar çıkarmayı o kadar çok istiyorum ki.

Il Duomo di Firenze
Il Duomo di Firenze

Duomo’nun etrafında yine de oldukça zaman geçirdik. Ardından etrafta başka neler olduğunu görmek üzere yürümeye başladık. Çok geçmeden Uffizi’nin dışındaki Davut heykeli replikasını gördük. Replikası bile şahane duruyor. Daha önce Paris’teyken zaman kısıtından dolayı Louvre’a girememiştik; Louvre için fazla üzülmemiştim. Ama Uffizi’ye giremediğime çok üzüldüm. Louvre’daki eserlere kıyasla Uffizi’dekilere daha çok aşina olduğum içindi belki. Uffizi’ye giremesek de dışında bulunan heykellere göz atma şansımız oldu. Floransa tarihinden birçok insanın heykelini görebildim, bunlardan biri de bir düşünce adamı olarak fikirlerini ilginç bulduğum Machiavelli’ydi. Bir diğeri de Floransa’nın böylesine bir sanat şehri olmasına ön ayak olan Lorenzo Il Magnifico idi.

Uffizi’nin yanından ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Arno Nehri’nin dibine kadar gelmiştik. Sonrasında Dan Brown’ın Cehennem’inde okuduğum kadarıyla artık burayı gözümde çok iyi derecede canlandırabiliyorum. 🙂 Nehrin üzerindeki köprülerde bugün mücevherat ve takı satan kuyumcular bulunuyor. Köprülerin yan taraflarında ise bu dükkanların pencereleri var. Yapı gerçekten ilginç. Köprünün üstündeki çarşı ise cıvıl cıvıl. Çok da ucuza bir şey bulamayabilirsiniz ama bakması dahi güzel.

Arno Nehri'nin üstündeki köprülerden biri
Arno Nehri’nin üstündeki köprülerden biri

Köprüden karşıya geçtikten sonra artık ufak ufak Floransa’yı terk etmemiz gerektiğini düşünmeye başladık. Aklımız Floransa’da kalacak olsa da henüz kalacak yer dahi bulamadığımız için ufaktan yusuflanmalar başlamıştı. 🙂 Arabaya giden yolumuz üzerinde Tiramisu yemeye karar verdik; bu nedenle açtık Foursquare’i. Adını şu anda hatırlayamadığım bir cafe bulduk, tiramisuları için özellikle güzel deniyordu. Biz de düştük yola. Düştük düşmesine de, cafeye vardığımızda üzülmemiz de aynı hızla oldu. Bir tiramisu için 8 euro istiyorlardı ve o an o parayı bir tiramisu için verebilecek durumda değildik. Biz de tiramisudan vazgeçip dondurma yemeye karar verdik…

Kuyumcular çarşısı :)
Kuyumcular çarşısı 🙂

Ama ne dondurma! İyi ki vazgeçmişiz tiramisu yemekten. Yine Foursquare’den bulduğumuz Grom adında bir dondurmacıya girdik. Dondurmaları inanılmaz güzeldi ve bir sorbet yapıyorlar ki sanırsın püre meyve yiyorsun. Yediğin meyve de tertemiz bir tarlada yetişen meyvelerin en güzeli. Türkiye’ye döner dönmez franchise başvurusu yaptık ama Grom ille de daha önce kurumsal yemek işinde çalışmış bir şirket olmamızı istedi. 🙂 Burdan büyük firmalara duyurulur; siz getirmezseniz bir gün illa ki biz getireceğiz. 🙂

Grom’dan sonra yola çıkmadan yolculuğumuzun gayriresmi sponsoru olan McDonald’s’a uğrayıp ufak bir iki hamburger yemeye ve tuvalete girmeye karar verdik. Uzunca bir cadde üzerinde, arabaya giden yolumuzun üstünde bir tane bulduk ve içeri girip yola hazırlandık. Hemen yanında da sonrasında da çok severek kullandığım Mancini atkımı aldım. 🙂

Arabaya ulaşmadan önce aklımızda arabamızın çekilmiş olup olmadığı düşüncesi vardı. Ulaştığımızda korkumuzun yersiz çıktığını ve Tobacco Shop’taki kadının haklı olduğunu gördük. Arabaya hiçbir şey olmamıştı. 🙂 Arabaya yerleştik ve aklımız Floransa’da, kalacak yer bulma derdiyle Siena’ya doğru yola çıktık. Amaç Siena’ya gitmek olsa da, yolda gördüğümüz uygun otellerin kapısında durup konaklama seçeneklerini sormayı, CouchSurfing’den, Airbnb’den çeşit çeşit yerleri taramayı ihmal etmedik. Akşam saati olmasına rağmen yer bulamamış olmamız, yer bulma ihtimalimizi de azaltıyordu. İnternetten yaptığımız CouchSurfing ve Airbnb başvurularına ya red geliyordu ya da hiç cevap gelmiyordu. Aldığımız cevaplar genelde, çok geç haber verdiğimiz için uygun olmadıkları yönündeydi.

Böyle böyle Siena’ya doğru yollanmaya devam ettik. Yolda durduğumuz iki farklı otelden geceliği 4 kişi toplam 85 ila 100 Euro arası ücret teklifi aldık. Biz hem konaklayacak ucuz bir yer arıyorduk, hem de konaklayacağımız yerin sabah gezeceğimiz yere yakın olması gerekiyordu. Floransa etrafında da kalabilirdik, böylece Floransa’yı gezerdik. Ya da Siena yakınlarında kalmamız gerekiyordu ki sabah rahat edebilelim. Bu iki otelle birlikte Floransa şansımızı yemiş olarak yolumuza devam ettik. Saat iyice ilerlediği için yeni bir sorun baş gösterdi: Otellerin check-in saatleri bitiyordu. Dönem dışı gittiğiniz bir yerde otellerin akşam 9-10’dan sonra müşteri kabul etmemesine alışık olmanız gerekiyormuş, bunu öğrendik. Önünde durduğumuz üç farklı otelin kapısına abanmamıza rağmen hiçbirinden adam çıkmamış olması bunu gösteriyor.

Ucuz ve açık bir otel bulamayınca, daha öncesinde kişi başı yaklaşık 8 Euro’ya kalabileceğimiz bir tesis olan, Poggibonsi yakınlarındaki La Moraia’ya bakmaya karar verdik. Poggibonsi tam olarak Floransa ile Siena arasındaydı. La Moraia’ya ulaşamıyorduk ama check-in saatine yetişebiliyorduk ve her ne kadar sabah uyanıp Siena’ya bir miktar daha araba sürmemiz gerekecekse de bizim için bulunmaz fırsattı. Arabada uyumayı göze aldığımız için düşünmeden La Moraia’ya doğru sürmeye karar verdik.

Şimdi anlatacağım hikayeyi yaşarken ne yazık ki hiçbirimizin telefonunun şarjı yoktu. O nedenle çekmek istediğimiz fotoğrafların hiçbirini çekemedik ve birazdan anlatacağım üzere yapmak istediğimiz birçok şeyi de yapamadık. Bu beni gerçekten çok üzüyor. 🙂

Floransa’dan Siena’ya giderken aldığımız yol iki şeritliydi. İtalyanlar gerçekten çok hızlı araba kullanıyorlar. Bizim altımızdaki araba da Fiat Punto olunca ve de hız sınırlarına uymaya özen gösterince haliyle arkamızda kuyruk oluyorlar ve her geçen araba da kornaya abanıyor. Kusura bakmasınlar ama yine olsa yine aynını yapardık. Bu karşılıklı ikişer şeritli yol, Poggibonsi çıkışını aldığımızda yine karşılıklı birer şeride düştü. Öncelikli olarak Poggibonsi şehir merkezine girdik. Burası küçük bir kasabayı andırıyordu ama adı sanı duyulmamış olmasına rağmen hayat vardı. Az çok kalan şarjımızı kullanarak, arabayı kenara çekip La Moraia’ya giden yola baktık. Gerisin geri dönerek geldiğimiz kavşağa girdik ve farklı bir çıkışı alarak otelimize doğru yol almaya başladık. Yol karanlıklaşmaya başladı.

Uzunca bir yol gittikten ve arkamızda terk edilmiş gibi görünen yapılar, fabrikalar bıraktıktan sonra yavaş yavaş bir yerleşim yerine doğru girdiğimizi hissetmeye başladık. Tahmin ettiğimizden daha uzun bir yol gittiğimiz için artık sabırsızlanıyorduk. Yerleşim yerine geldiğimizde yol iyice tek şeride düştü. Karşıdan bir araba geldiğinde kenara iyice yanaşıp arabanın geçmesini beklememiz gerekiyordu. Yanlış yolda mıyız acaba diye düşünürken o tabelayı gördük: La Moraia –> 2 km! İşte, çok yaklaşmıştık. Yolumuza devam ettik ve tabelanın gösterdiği yönü izledik. Evlerin çoğunun ışığı yanmıyordu. Bu durumu saatin geç olmasına yorsak da biraz daha ilerdeki bir evin önünde gördüğümüz tonlarca araba, tüm kasabanın şu anda o evde olduğunu anlatıyordu adeta bize. 🙂 Nedenini hala çözememiş olsak da muhabbetini bayağı yaptık ve cenazeden tutun da komplo teorilerine, seks partilerine kadar birçok fikir ortaya attık. 🙂

Yolumuza biraz daha devam ettiğimizde giriş kapısı açık, küçük bir bina gördük. İçerinin ışığı yanıyordu ve bir sürü insan vardı. Sonunda geldiğimizi düşünerek arabayı park ettik, kızları arabada bıraktık ve Berkan’la çıkıp doğru yere gelip gelmediğimizi öğrenmeye karar verdik. Kapı sonuna kadar açıktı ve içerdeki insanlar bir masanın etrafında toplanmış yemek yiyor, şarap içiyor ve muhabbet ediyorlardı. Mükemmel bir ortamdı! Sessiz sakin bir kasabanın ortasında böyle bir yerde kalmak rüya gibiydi. İçeri doğru bir adım atana kadar kimse dönüp bize bakmadı. Büyük bir mutlulukla buranın La Moraia olduğunu sorduğumuzda içerdekilerden birisi paçaları sıvanmış, elindeki şarapla yanımıza geldi ve gülerek burasının La Moraia olmadığını, La Moraia’nın az ilerde olduğunu söyledi. Biraz hüzünlü bir şekilde ama La Moraia’yı da artık az çok bulmuş olarak ordan ayrıldık ve arabamıza geri binerek tekrar yola çıktık.

Yol daha fazla daralamazdı aslında ama daraldı. Etraftaki evlerden eser kalmamaya başladı. Sağımızı solumuzu tekrardan ağaçlar sarmaya başladı derken asfalt yol sona erdi! Önümüzde toprak yol, etrafımız komple ağaçlık, iyiden iyiye yanlış yola girdiğimizi düşünürken adamın bize tarif ettiği yol üstünde farklı bir sapak olmadığını hatırladık. Burası olmalıydı ama aynı zamanda burası olmamalıydı da! Az ileride terk edilmiş değirmen gibi bir yapı gördük, önü zifiri karanlıktı. Önümüze bir yerlerden ayı atlasa hiçbir şey yapamazdık. Geçtiğimiz yoldan kaldırdığımız toz dışında bir hareket yoktu, motorumuzun yaptığı ses dışında da başka bir ses. Tam geri dönmeye karar verecekken bir yol ayrımına geldik. Sol taraftaki yol aşağı doğru iniyordu. Sağ taraftaki yol ise yukarı doğru çıkıyordu ve A4 boyutlarında, yere çakılmış tahta bir tabelanın üzerinde yazan La Moraia yazısı sağdaki yolu gösteriyordu. İşte böylece, genişliği arabamızın genişliğinden sadece birazcık daha büyük olan bir yola girdik. Geri dönmeye kalksak geri geri gitmek zorundaydık; çünkü arabayı ters çevirmeye kalksak ya bir kayaya, ya bir ağaca bindirecektik. Üstelik toprak yoldaki tümsekler de arabanın gücünü iyice zorluyordu; neticede altımızdaki bir 4×4 değildi.

Artık yola girmiş olmanın ve daha doğrusu onca yol gelmiş olmanın verdiği zorlayıcı etkiyle, yolumuza devam ettik. Çok kısa bir süre sonra içimizi bir nebze rahatlatan, büyükçe tahta bir tabela gördük. İki ayağı yere çakılmıştı ve üstünde yine tahtadan yapılmış harflerle LA MORAIA yazıyordu. “Hiçliğin ortasında dört genç, belalarını bulmak için zifiri karanlıkta, tepedeki otele doğru yaklaşırlar.” Tuğçe, tabelayı geçtiğimiz gibi rüzgarın tabeladaki harflerden birini yan yatırdığını ve tabeladan gıcırdama sesleri çıktığını iddia ediyor, aynı korku filmlerindeki gibi. İşte, La Moraia’ya varmıştık; fakat La Moraia’da bir iki sokak lambası dışında ışık görünmüyordu. Öndeki havuz boştu ve dışarı konulan masa ile sandalyelerde kimse oturmuyordu. Burası da terk edilmiş gibiydi.

Arabayı park etmemizle beraber, daha önce diğer otellerin kapısında gördüğümüz A4’e yazılmış check-in saatleri konusunda bilgilendirici notlara benzeyen bir A4’ün kapıya yapıştırılmış olduğunu gördük. Lanet! Burda da mı kalamayacaktık yoksa, üstelik o korkunç yolu geldikten sonra. Kızları tekrar arabada bıraktık, bir de arabayı üstlerine kilitledik ve Berkan’la yazıyı okumaya gittik. Vardığımızda üzerinde “<– EDUARDO” yazdığını gördük. Sol tarafı işaret ediyordu. Kapı camdan yapılmıştı ve içerde kimse görünmüyordu. Kapı da kilitliydi. Tesisin etrafı tamamen ormanlık alandı ve bina arkaya doğru büyüyordu. Ormanlık alana gelmeden yeni bir A4 daha gördük: “^– EDUARDO”. İşaret bu sefer arka tarafı gösteriyordu. Bakmaya devam ederek gittik. Küçük bir verandayla ve kapıyla karşılaştık. Kapının üstünde bu sefer sadece “EDUARDO” yazıyordu, herhangi bir yön işareti yoktu. Kapı, verandadan süzülen ışıkla aydınlanıyordu ve kilitin üstünde bir anahtar vardı. Anahtar bağlı da bir anahtarlık. Berkan’la birbirimize baktık.

Kapıyı açmak yerine önce tıklatmaya karar verdik; fakat ses gelmedi. Kapıya daha hızlı vurduk, yine ses gelmedi… derken sağ taraftaki ormanlık alandan bir hışırtı sesi gelmeye başladı. Sanki çalıların arasında birileri vardı ve belki de tüfeğiyle birlikte avdan dönüyordu. Eduardo olabilir miydi? Yaprak hışırtılarını duyar duymaz Berkan’la ikimizin de kafası o tarafa doğru çevrildi. Ne olacağının bilinmezliğiyle bir miktar geri çekildik ama gelen giden olmadı. Sonra da Berkan’dan o 100 puanlık soru geldi: “Açalım mı ya?”

Açalım tabii, açalım. Belamızı bulalım. Ben paspastan geriye doğru çekildim. Tuzak olabilirdi ve paspasın altında gizli bir kuyu saklıyor olabilirlerdi. Sonradan konuştuğumuzda Berkan’ın da söylediğine göre o da aynısını düşünerek paspasa basmamış. Berkan elini anahtara doğru uzattı ve anahtarlıkla oynamaya başladı. Sonra elini anahtara doğru götürdü, tam benim aklımdan içerde olabilecek bir silah düzeneği, kapı açılınca ateşlenecek bir silah düzeneği fikri geçerken Berkan anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı. Neyse ki silah ateşlenmemişti. İçerisi yine zifiri karanlıktı. Berkan hafifçe kafasını içeri uzattı ve “kimse var mı?” diye bağırdı. “Lan oğlum ne bağırıyorsun, manyak mısın?” demeye kalmadan içeri girsek mi girmesek mi muhabbetine başladık – ki bu muhabbet de çok uzun sürmedi; usulca kapıyı kapattık ve halen başımıza bir şey gelmeyişinin tedirginliğiyle arabaya doğru koşmaya başladık.

Bir hışımla arabanın kilitlerini açtık. Kızların soran bakışlarının altında, onlara “durun bi durun,” diyerek cevap vermeyi de geciktirerek arabayı ters yöne çevirdik ve mekandan topuklamaya koyulduk. Girdiğimiz yolla birlikte son cep telefonumuzun son şarjı da öldü ve o anda ya araba o yokuşu alamazsa ya da ya önümüze bir ayı çıkar da arabayı çalışmaz hale getirirse ne yaparız diye düşünmeye başladık. Kızlara durumu açıklamaya çalışırken hala kaçmaya çalışıyorduk ve önce toprak yoldan çıkana kadar, sonra da önceki küçük yerleşim yerine varana kadar üç buçuk atmaya devam ettik. Ordan da Poggibonsi’ye doğru yol alırken, o ıssız yolda arkamıza bir araba takılması bizi iyice korkuttu; çünkü nedense kendimizi, bizi Eduardo’nun takip ediyor olabileceğine inandırmıştık. Bir hışımla geçtiğimiz eski fabrikadan sonra Poggibonsi’ye varınca yaşadığımız rahatlığı şu anda size imkanı yok anlatamam.

Bu korkunç macerayı atlattıktan sonra, hala yatacak bir yer bulamamış olmamız gerçeği kafamıza dank etti ve artık olmadı arabada yatarız diyerek Siena yoluna koyulduk. Ne olursa olsun, artık Siena’ya gidecektik. Bu ıssız yerden bir an önce kurtulmamız gerekiyordu. Yol üstünde bir iki yere daha baktıysak da, konaklayacak bir yeri yine bulamadık. Artık arabada konaklama işini daha ciddi düşünmemiz gerekiyordu. Bu düşünce üzerine arabayı koyabileceğimiz güvenli bir yer aramaya koyulduk. Elimizde cep telefonu yoktu, internet yoktu; şimdilik tek yapabileceğimiz şey Siena’ya doğru gitmekti.

Siena’ya iyice yaklaştığımızda, yolculuğumuzun en büyük kurtarıcısı olan McDonald’s’ın bir şubesini gördük. 🙂 Tam McDonald’s’a doğru kırarken, hemen yakında ise bir karavan parkı vardı. Artık en kötü ihtimalle arabayı karavan parkına çekecek ve orda sabahlayacaktık. Duş, tuvalet gibi hayaller artık hak getire. 🙂 McDonald’s’a koştuk ve tüm telefonları şarja taktık. Yine her zamanki gibi bir iki hamburger aldık ve mekanın internetini sömürmeye başladık. Priz sayısı az olduğu için hepimiz farklı bir masada oturuyorduk. Yaptığımız şeyse yine kalacak yer bakmak oldu. İletişimimiz, farklı masalarda olduğumuz için biraz zor oluyordu ama o gece hayatımızı kurtaran hostelin adını Foursquare’de bulunca ve hemen ardından arayıp hala check-in yapabileceğimizi öğrenince yüzlerimize bir gülümseme yayılmadı desem yalan olur. Hostel açıktı, bizi bekliyordu ve toplam ücreti 60 Euro gibi bir şeye tekabül ediyordu. Hem diğerlerine göre çok daha ucuzdu, hem de gitmek istediğimiz şehrin içindeydi. Süperdi!

Siena, büyük duvarlarla çevrili bir kale şehri. Bu nedenle içeri girene kadar bir miktar etrafında dolanmamız gerekti. İçeri girdiğimizde bulduğumuz ilk yere park ettik, bavulları arabada bıraktık ve hosteli aramaya koyulduk. Kalenin içinde olduğumuz için pek fazla araç yolu yoktu ve her yer yokuştu. Bir ton merdiven çıktık, yokuş yürüdük ve sonunda bulduk. Resepsiyondaki hafifçe yaşlı görevli büyük bir sevimlilikle bizi karşıladı; daha önce İtalya’da böylesini duymadığımız İngilizcesiyle içimizi ısıttı ve bizle güzel bir muhabbet kurdu. Sonrasında kendisiyle muhabbet ettiğimizde aslında İngiliz olduğunu ve İtalya’ya aşık olduğu kadının arkasından geldiğini öğrendik. Bize odamızı ayarladı, yabancı araçların Siena kale sınırlarının içerisinde yasak olduğunu söyledi ve sabah 8’e kadar arabanın içerde kalmasını sağlayabileceğini belirterek bizden plakamızı aldı. İçeri çoktan girmiş olduğumuz için plakamızı verdik vermesine ama sabah 8’de uyanıp aracı kale sınırları dışına çıkarmamız gerekiyordu. Kendimize güvenemediğimiz için en yakın otoparkın yerini sorduk, bize ücretsiz bir otoparkın tarifini verdi. Biz de Tuğçe ve Pınar’ı hostelde bırakarak hem arabayı otoparka çekmeye hem de bavulları getirmeye gittik.

Merdivenlerden inerken resmen Siena gençliği ile tanıştık. İnsanlar barlarda ve göremediğimiz başka yerlerde içiyor, bağırıyor, eğleniyorlardı. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle, Berkan’la çok güzel bir ortamın içine düştüğümüzü hissettik. Aklımıza bir an önce arabayı otoparka çekme ve bavulları getirme işlerini halledip sokağa çıkma fikri düştü. Yarım saatlik bir süreçten sonra hostele döndüğümüzde Pınar ve Tuğçe’yi odamıza çıkmış bulduk. Saat herhalde 1’e geliyordu ve herkes gerçekten çok yorgundu. Biz erkekler olarak dışarda olanları anlatıp dışarı çıkmak istediğimizi söylüyorduk, kızlarsa yorgun olduklarını, yatıp uyumak istediklerini söylüyordu. Dışarı çıkmaya niyetleri yoktu ama biz de yalnız başımıza çıkmak istemiyorduk. Bir uğraş verdik ve sonunda o yorgunlukla, gecenin o saatinde onları dışarı çıkmaya ikna ettik. 🙂 Çıkmadan da Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan getirdiği bir şişe fındık votkayı patlattık. Nefisti. 🙂

Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. :)
Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. 🙂

2013-12-14 01.48.22

Belki o odadan saat 1’de çıktık ama dışarısı o kadar güzeldi ki, insanlar öyle güzel eğleniyorlardı ki ve dördümüz de öyle çok “iyi ki yatıp uyumamışız, iyi ki dışarı çıkmışız,” dedik ki, tüm Siena’yı yatağına yollamadan kendi odamıza dönmedik.

İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
Piazza del Campo'da aşk yaşamak. :)
Piazza del Campo’da aşk yaşamak. 🙂
Gece gece pizzamızı da yedik.
Gece gece pizzamızı da yedik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Şarabın mantarına imzamızı da attık. :)
Şarabın mantarına imzamızı da attık. 🙂

Into The Wild: Bir Gezginin Hikayesi

Christopher Johnson McCandless, nam-ı diğer Alexander Supertramp. Daha 22 yaşındayken, bütün biriktirdiklerini bağışlayıp, arkadaşlarını ve ailesini geride bırakıp yollara düşen, özgürlük hayalleriyle yanıp tutuşan bir delikanlı. Into The Wild ise, onun hikayesini konu eden Oscar adayı bir film.

Alexander Supertramp
Alexander Supertramp

Spoiler yemek istemeyenler, yazının burdan sonrasını lütfen okumasın.

Fotoğraf, gerçek adı Christopher olan Alex’in gerçek fotoğrafı. Alaska’da, mucizevi bir şekilde bulduğu ve ev edindiği boş otobüsün önünde, kamerasını kurarak çektiği bir fotoğraf. Sırf bu fotoğraf bile Alex’in özgürlüğü bulduğunu, mutlu olduğunu kanıtlıyor.

Alex, Alaska’ya gitmeden önce ABD’yi ve Meksika’nın kuzeyini sadece bir sırt çantasıyla dolaşmış. Yürüyerek ve otostop çekerek. Alex’te hoşuma giden şey, her şeyi ama her şeyi arkada bırakabilmiş olması. Yola çıkarken henüz çok genç olduğunu, birçok şarta karşı hazırlıksız olduğunu önemsememesi, maddi açıdan sahip olduğu her şeyden bir çırpıda kurtulabilmesi ve sadece ve sadece hayatını yaşamak için kendini doğaya atabilmesi. Bu sadece yürek isteyen bir şey değil, aynı zamanda yapıldığında insanı hafifleten ve mutlu edebilen bir karar. İnsanlar her zaman için daha fazla eşyaya sahip olurlarsa daha mutlu olacaklarını düşünürler. Varlıklarından, insani ilişkilerinden vazgeçemezler. Halbuki durum çok farklıdır. Eşyanın kölesi olurlar. Alex ise adından dahi vazgeçebilmiş.

Alex’in diğer takdir ettiğim tarafı ise öğrenmeye açık oluşu, tecrübe edinmeyi yaşamanın temeli sayması. Başkası için yaşamaktansa insanın öncelikle kendini keşfetmesi gerekiyor. Bu keşif için de tek başına çıkılan bir hayat yolculuğundan daha güzel bir yöntem düşünemiyorum. Eğer son durağı olan Alaska’da geçirdiği 112 günün sonunda yemek zorunda kaldığı zehirli meyveler yüzünden ölmeseydi, eminim ki hayatına benliğini bulmuş biri olarak devam edebilirdi. Hayatım boyunca onun kadar cesur olabilmeyi ve insanların söylediklerini önemsememeyi diliyorum.

Bu güzel insanın bana öğrettiği çok şey var. Son mesajı ise, Douglas Adams’ın son mesajları gibi anlamlı:

“Mutlu Bir Hayat Yaşadım Ve Bu Yüzden Tanrı’ya Müteşekkirim. Hoşça Kalın, Tanrı Hepinizi Kutsasın”