Taşınmak bir hayat biçimi

Göçebelik fikrini hep sevmiştim. Fakat benim aklımda hep üç aylık döngülerle gezmek vardı. Dolayısıyla bir yere bağlanmak, bir şehirle duygusal bağ kurmak hesaplarım arasında yoktu. Uzun yıllar boyu, büyük ölçekte göçebelik yapacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi. Şimdiyse fark ediyorum ki, taşınmak artık benim için, ve belki de bizim için, bir hayat biçimi olmuş. İşte, yine taşınıyoruz. Bu sefer ki daha büyük bir adım: Ülke değiştiriyoruz.

Bireyselliğimi kazandıktan sonraki hayatıma şöyle bir bakıyorum. Evim dediğim bir yerde en kısa 8 ay, en uzun da 28 ay geçirmişim. İlginç bir şekilde, 28 aylık maceramız son evimiz: Lapseki. Ya bizim ihtiyaçlarımız değişti ve kalıcı bir ev arayışına giriştik, ya da Lapseki’yi gerçekten çok sevdik. Sanırım ikisi de doğru.

İçimde giderek büyüyen bir aidiyet arayışı var. Lapseki’de bunu bulduğumu düşünüyorum. Merkez nüfusu 13 bin olan küçük bir ilçe burası. Evimiz boğazın dibinde. Sessiz, sakin. İşlerini hızlıca halledebileceğin, sokakta yürürken mutlaka tanıdık yüzler göreceğin, durup on beş dakika muhabbete dalabileceğin, yavaş bir yerleşim yeri. Komşulukların apartman dairelerinde dahi devam ettiği, herkesin birbirini bir şekilde tanıdığı bir yer burası. Çanakkale’ye ilk gelişimizde Lapseki’den ev tutmak beni çok korkutmuştu, ama şu an görebiliyorum ki, fazlasıyla doğru bir karar vermişiz. Son iki yıldır kendimi Lapsekili diye tanıtırken hissettiğim keyfi anlatamam.


Türkiye’de dört farklı şehirde yedi farklı evde yaşadık. Ankara’da Anıttepe ve Kolej’de, İstanbul’da Ataşehir, Tuzla ve Bostancı’da, Antalya’da Güzeloba’da, ve Çanakkale’de Lapseki’de. Güzeloba’daki evimiz havaalanına inen uçakların güzergahındaydı ve abartısız iki dakikada bir inanılmaz bir uçak gürültüsü duyardık. Ordaki insanlar hâlâ nasıl yaşayabiliyor, anlam veremiyorum. Yine de, öyle sanıyorum ki bu yedi ev arasında en az Tuzla’da oturmaktan keyif aldım. Diğer tüm evlere ve muhitlere karşı içimde inanılmaz bir sevgi var. Hepsinden ayrılırken hüzünlendim. Her seferinde duygusal olarak çok zorlandım. Fakat bir şekilde hayat devam etti ve ben de yeni yaşamımızdan keyif aldım.

Şimdi Lapseki’yi bırakırken içimde her zamankinden daha büyük bir burukluk var. Berlin’e taşınıyoruz. Yurtdışında yaşamak yıllardır tecrübe etmeyi istediğimiz bir şeydi. Önümüze bir fırsat çıktı, biz de geç olmadan bu fırsatı değerlendirmeye karar verdik. Muhit ve şehir değiştirmekten daha büyük bir karar bu. İlk defa ülke değiştiriyoruz. Lapseki’yi arkamızda bırakmanın hüznü içimde, ama edineceğimiz tecrübelerin heyecanı önümüzde duruyor. Bense merak ediyorum: Ülke değiştirdiğimizde de aynı keyifle hayatımıza devam edebilecek miyiz?

Bu sefer taşınırken bildiğimiz bir şey daha var: Kalıcı olmayacağız. Taşındığımız evde kalıcı olmayacağımız zaten çok açık. Fakat Berlin’de de kalıcı olmayacağımızı düşünüyoruz. Belki Almanya’da dahi kalıcı olmayacağız. Sonuç mu? Taşınmak bir hayat biçimi. Belki biz adımlarımızı hayatın seyrinde yavaş atıyoruz, ama gerçek şu ki, göçebelik içimize çoktan işledi.

Kapak fotoğrafı: Adam Vradenburg on Unsplash

Türkiye’de trafik neden düzelmez?

Bugün trafikte yine sinirden köpürmüş bir şekilde ilerlerken, neden gittikçe daha sinirli bir insan olmaya başladığımı merak ettim. Çanakkale’nin ilçesi Lapseki’de yaşarken de insanların trafikteki davranışlarından yakınıyordum. Fakat son birkaç ayımı milyonlarca insanın yaşadığı Adana’da geçirince, yakınmalarım dayanılmaz buhranlara dönüştü.

Sanki koca bir “Kırık Pencere Teorisi”nin içinde yaşıyormuşuz da her yer ve herkes geri dönüşü olmayan şekilde çürüyormuş gibi hissediyorum. Şeridini korumayıp bir de başkasının önüne kıran arabalardan, üç adım ötedeki yaya geçidini kullanmak yerine yola atlayanlardan, sarıyı görünce yavaşlamak yerine hızlananlardan bahsediyorum. Her gün o kadar hassas bir düzensizlik içerisinde yaşıyoruz ki, saydıklarımın hepsi ölüme davet çıkarıyor. Türkiye’de trafik ışıkları kural olarak benimsenmiyor. Sürücüler için de, yayalar için de trafik ışığı sadece bir öneriden ibaret. Ben bana yeşil yandığında başka bir araç kırmızıda (üstelik hızla) geçip de bana çarpacak mı diye yol gözlemekten yoruldum.

Engelli geçişini engelleyen, kaldırıma park eden, dörtlülerini yaktığı için çift sıra park yapmayı ve daha bir ton kuralsızlığı kendine hak görenler var. Çevresine saygılı insanlarda dahi bu davranışları görüyorum; çünkü herkes yapıyor. Bir noktada bozulma başlamış ve toplumun öyle büyük bir kısmına sirayet etmiş ki, öteki türlü yaşamaya kalkınca yaşayamıyorsun ve sinirlendiğinle kalıyorsun. Sağ şeritteki araba haksız bir şekilde önüme kırarken, ben kurallara uyduğum için soldakinin önüne kırmıyorum ve yavaşlıyorum. Önümdeki düşünmüyor ama ikimizin de kaza riskiyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini bir yana bırakayım, hakkımı yiyor. Ben kurallara uyduğum için, trafikte her gün hakkım yeniyor.

Devlet trafiği düzenlemek için çaba sarf ediyor. Fakat bu çaba ya yetersiz, ya da anlamsız. Yetersiz, çünkü denetimler ve yaptırımlar eksik. Araçların hızlı gitmesine arada sırada radar denetimi yaparak engel olamıyorlar. Ya da kırmızıda geçen bir araca ceza yazılıyorsa, kalan doksan dokuzuna yazamıyorlar. Anlamsız, çünkü uygulayamayacakları kurallar belirliyorlar. Bu ülkede bu yıla kadar yaya önceliği hayalden ibaretti. Şimdi yaya geçitlerinin önüne “Önce Yaya” yazıp, mesajlarla bilgilendirme yaparak, göstermelik cezalar keserek bu kuralı dayatabileceklerini sanıyorlar. Ben her gün yaya önceliğinin hiçe sayıldığına sayısız defa şahit oluyorum ve birilerinin kendisinin geçiş üstünlüğü olduğu söylendiği için zarar görmesinden korkuyorum.

Türkiye’de trafik nasıl düzelir, ben de bilmiyorum. Fakat insanlar empati kurmayı öğrenmedikçe düzelmeyecek, bunu biliyorum. Her gün, trafikteki neredeyse herkes bir başkasının hakkını gasp ediyor. Bunu herkes ama herkes, istemeden de olsa yapıyor; çünkü bir noktada mecbur bırakılıyoruz. Belki mecburen de olsa bunu yapıyoruz, ama bari karşıdakiyle empati kurup hatalı olduğumuzu kabul edersek kendimizi değiştirmek için bir adım atmış olabiliriz.

2018’de neler yaptım?

2018 bitti. 2016’da çeyreklik hedefler tutmaya başlamıştım. Her ne kadar fena bir deney olmasa da, 2017’nin ilk çeyreğinden sonra hedeflerim sürdürülemez hâle gelmişti. O nedenle 2018’de tekrar yıllık hedefler koymaya başladım. Bu nedenle de, sonuncusunu 2015’te yayınladığım “Neler yaptım?” serime kaldığım yerden devam ediyorum.

Deney

  • Hayatınla ilgili deneyler yap 2/4
    • 1. Uykudan önce 4 saat besin tüketme (Sağlık)
    • 2. Ertesi gün yapılacak ilk şeyi ve en önemli şeyi belirle (Üretkenlik)
    • 3. Habersiz kal (Üretkenlik)
    • 4. ?

Kategori yüzdesi: 50%

Kişisel

  • 36 kitap oku 29/36

Kategori yüzdesi: 80%

Sevgiliyle Birlikte

  • Daha önce gitmediğin 6 farklı yere git 14/6
    • Edirne (Şubat 2018)
    • Malta (Mart 2018)
    • Uçmakdere (Mart 2018)
    • Mecidiye (Mart 2018)
    • Davutköy (Nisan 2018)
    • Alexandroupoli (Nisan 2018)
    • Gökçeada (Mayıs 2018)
    • Urla (Mayıs 2018)
    • Kavala (Mayıs 2018)
    • Pefkochori (Haziran 2018)
    • İskeçe (Haziran 2018)
    • Tavaklı (Eylül 2018)
    • Budapeşte (Ekim 2018)
    • Maşukiye (Kasım 2018)

Kategori yüzdesi: 100%

Koşu

  • 14K – Geyik Koşuları (Şubat 2018)
  • 21K – Vodafone İstanbul Yarı Maratonu (Nisan 2018): https://e-k.in/vodafone-istanbul-yari-maratonu-8-nisan-2018/
  • 30K – İznik Ultra Maratonu (Nisan 2018): 21 Nisan’da Pınar ile Salih’in nikahına katılmayı tercih ettiğimiz için bu koşuya katılmadım.
  • 42K – Maraton (?)
  • 56K – Tiree Ultra Maratonu (İskoçya – Eylül 2018)

Kategori yüzdesi: 40%

Yazı

Kategori yüzdesi: 4%

Söz

  • Yurtdışındaki Türkler’i yayınlamaya başla

Kategori yüzdesi: 0%

Akademik

  • Coursera’daki “A Brief History of Humankind”ı *artık* bitir

Kategori yüzdesi: 0%

2018 yüzdesi: 49.4%

Kategorilerin ağırlıklı ortalamaları alınarak oluşturulmuştur.

Antep’i yedik, doyamadık

Ön not: Bu yazıyı tee 20 Şubat 2017’de yazmışım ama yayınlamamışım. Sanırım fotoğrafları beklediğim için yayınlamadıydım. Neyse, şimdi 10 ay sonra görünce tekrar bir okudum, Antep anılarım depreşti…

Hafta sonu için, Koray ve Beyza’nın K.Maraş’taki nişanı ile gündeme gelen bir G.Antep planı yaptık. Cumartesi akşamını Maraş’ta geçirdik, hafta sonunun kalanında Antep’teydik. Burdan Koray ve Beyza’ya ömür boyu mutluluk diliyorum ve Antep’e geçiyorum. 🙂

Antep’e yemek hususunda çok büyük bir beklenti içerisinde gittik. Büyük beklentiyle yapılan çoğu şey genelde hayal kırıklığına uğratır; fakat Antep bırakın hayal kırıklığına uğratmayı, beklentimizi çokça aştı. Betül’ün şahane misafirperverliğini de ekleyince çok güzel gezdik ve inanılmaz şeyler yedik. Bir Adanalı olarak doğduğum yeri satacağımı düşünmezdim ama Antep bambaşkaymış… Bir laf vardır, “yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğün yerleri anlat,” diye. Ben tam tersini yapıp yediklerimizi anlatacağım ki bir sonraki gidişimiz için küçük bir rehber olsun.

Beyran

Ben daha önce İstanbul Bostancı’da küçük bir ev yemekleri restoranında yemiştim, çok da sevmiştim. Antep’in yediğim/bildiğim tek yemeğiydi yani. İki farklı yerde yedik. Sakıp‘ta yediğimiz beyranın acısı oldukça yerindeydi fakat sakatat kokusu geliyordu. Aslında tam hasta çorbası. Eti fazla tiftiklenmişti. Metanet‘te yediğimizin ise eti yine tiftiklenmiş olmasına rağmen daha tümdü. Hem pirincinin hem de etinin tadı daha yerindeydi ve sakatat kokusu yoktu. Hastaysan Sakıp mantıklı, yoksa Metanet‘inkini tercih ederim. Tabii Metanet şehir merkezinde olduğu için erkenden kapatıyor.

Kuzu şiş (kuşbaşı)

Bizim Adana’da kuşbaşı istersen bildiğin kuşbaşı getirirler. Antep’in kuşbaşısı bizim kazbaşından daha büyük. Avcarı (sosu) ise çok güzeldi. AşinaÇulcuoğlu ve Halil‘de yedik. Hepsi de çok güzeldi. Aşina‘nın avcarı, Halil‘in etinin yumuşaklığı ön planda. Çulcuoğlu‘da da çok güzel yapmışlardı ama yine de diğerlerinin yanında biraz sönük kalır. Bizim millette et pişirmeyi normalde bilmezler. Etin suyunu yok edene, rengini karartana kadar pişirirler. Antepliler işin doğrusunu yapıyor. Yediğim etin suyu yerindeydi, iç rengi de pembemsiydi. Yediğim en güzel kuzu şişti.

Yuvalama

Antep’e girdiğimizde yediğim ilk şeydi. 🙂 Belki de ondandır, bilmiyorum ama Antep’teki favorilerimden oldu. Yoğurtlu bir çorba, üzerine mis gibi bir yağ gezdirmişler. İçinde kuşbaşı et var, bir de pirinçten yuvarlanmış köftecikler. Böyle bir tat beklemiyordum, hayran kaldım. Hem Aşina‘da hem de Altın Kase‘de yedik. İkisi de çok güzeldi ama Aşina‘daki favorim.

Katmer

Daha önce İstanbul’da denemiştim ama o yediğim şey katmer değilmiş. Ben hayatımda böyle güzel tatlı yemedim. Yer yemez benim için çikolatadan bile daha üst bir sıraya oturdu. Katmerci Zekeriya ve Orkide‘de yedik. Orkide‘deki de güzel ama Katmerci Zekeriya tek kelimeyle efsaneydi. Antep’in etini geçtim, sırf o katmeri yemeye bile giderim. Yanında da süt.

Küşleme

Kuzu bonfileden yapılıyormuş. Bonfile zaten hayvanın en sinirsiz, en yumuşak yeri. Yani bonfile zaten kafadan güzel bir yiyecek. Kebapçı Halil de etin suyunu kaybettirmeden, pembe pembe getirdi koydu önümüze. Yani aslında kuzu bonfileye verecek paran, iyi bir mangal alevin ve o alevde eti mühürleyecek hünerin varsa güzel küşlemeyi sen de yaparsın.

Yağlı parça

Berkan’ın önerisiyle yine Kebapçı Halil‘de yedik. Söylediklerine göre kemiksiz kuzu pirzolanın kalın haliymiş. Et, etrafındaki yağ tabakasıyla birlikte pişiriliyormuş. Yani yine küşleme gibi aynı şekilde et kafadan güzel. 🙂 Tadı şahaneydi. Etin yağı güzelce kızarmış, et mühürlenmiş, içi sulu ve pembe. Küşlemeyle çok rahat kapışır.

Simit kebabı

Kebap çok seven biri değilim. Adana’da dahi yiyeceksem ya dürüm yerim ya da Hadırlı tarafında yemek isterim. Aşina ve Çulcuoğlu‘da yedik. Aşina‘dakinin pek bir özelliği yoktu. Eminim seveni çoktur ama kebap beni çeken bir şey değil. Çulcuoğlu‘dakininse içine türlü baharat, üstüne de bol fıstık ve kaşar koymuşlar. Ordan kurtardı. Oldukça hoşuma gitti. 🙂

Beyti sarma

Belki her yerde bulabileceğiniz bir kebap türü ama Aşina‘da susamlı, incecik pidenin arasında hazır sarılmış geliyor. Kaşarlı ve oldukça güzel.

Saray kebabı

Aşina‘da yedik. Normalden farklı bir yorum getirip incikten yapmışlar. Yanında da çeşitli sebzeler ve ayva. Et çok güzel pişmişti ve ilginç bir şekilde ayva da oldukça güzeldi.

Alinazik

Patlıcan sevmeyen biriyim. Aşina‘da Alinazik’e lavaşla daldım. Çok güzeldi.

Patlıcan kebabı

Patlıcan sevmediğimi söylemiş miydim? Peki ya kebabı çok tercih etmediğimi? Çulcuoğlu sağ olsun patlıcan kebabını severek yedim. 🙂 Hem de patlıcanıyla beraber.

Künefe

Şimdi künefe nerden çıktı diyebilirsiniz… Ama Antep’te her şey güzel. Cumba‘da ve Çulcuoğlu‘da yedik. Cumba‘da öğrendik ki Antep’te tatlıların yanında süt getiriyorlar. Ben takdir ettim, tatlının yanına süt çok yakışıyor. Künefe kocaman bir tepside geldi ve ne Adana’da ne de Hatay’da bundan iyi künefe yediğimi hatırlamıyorum. En azından benim damak tadıma göre çok güzeldi. İçi bol peynirli, nispeten az şireli ve dolayısıyla daha hafif bir tatlı olmuş. Çulcuoğlu‘da ise yemeğin üstüne söyledik ve fakat getirdikleri şey üstüne bir batman antep fıstığı dökülmüş bir kadayıftı. Arasında ise peynir yerine nefis bir kaymak vardı ki peynirin yerini hayli hayli doldurmuştu. Belki farklı bir lezzet olduğu içindir bilemiyorum ama künefe kadar çok sevdim.

Bunların dışında Koçak‘ta yediğimiz baklavaları, Altın Kase‘de tattığımız içli köfteyi ve zerdeli sütlacı, Aşina‘daki kuru dolmayı, Tahmis‘teki kahveyi, Çulcuoğlu‘daki beyti kebabı ve daha ne unuttuysam onları ayrıntılı yazmıyorum. Tüm bunlara rağmen henüz tatmadığımız tonla şey olduğunu da görünce Antep’in neden UNESCO’nun Gastronomi dalında yaratıcı şehirler listesine girdiğinianlamak zor olmuyor.

Antalya’ya taşındık

“Yola çık, güneye git. Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği tek bir lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…”

Yukarıdaki alıntı, Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı adlı kitabından. Kitabı Antalya’ya taşındıktan sonra okudum; üstelik alıntının mevzubahis ettikleri benim söyleyeceklerimle de ilgisiz. Fakat okuduklarımı istediğim şekilde yorumlamaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Biz yola çıktık ve güneye geldik. Antalya belki son durağımız değil. Zaten aradığımız etiketsizliği şehir hayatında bulmamız çok da mümkün değil. Fakat yol, biten bir şey hiç değil…

“Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.” (Sahilde Kafka / Haruki Murakami)

Hayat kısa, ve sen dünyanın öteki ucuna varmak zorundasın.

Not: Dünyanın öteki ucuna giden yolları Antalya’dan geçen dostlarımız… Bizi, size bir durak olmaktan daha mutlu kılacak başka bir şey yok.

%d bloggers like this: