Yasaklar İşe Yaramaz

Her gün yeni bir yasaklama girişimi duyuyorum. Üstelik global veya yerel fark etmiyor; Türkiye tekelinde hükümet ya da valilik nezdinde yeni yasaklar geliyor. İktidarın dördüncü dönemine girmesiyle beraber, eldeki gücün verdiği güvenle keyfi yasaklar da geliyor. Araştırmadan, sonuçlarını düşünmeden ve adete tekdüze yaşamı zorlarcasına… Ama şimdiki konumuz tekdüzelik değil: Yeni öğrendiğimiz üzere Adana Valiliği sözlü olarak Adana Rakı Festivali‘ni yasaklamış. İşe yarayacak mı? Sanmıyorum.

Son birkaç yıldır adını duymaya başladığım festivale (sonunda) bu yıl katılabilmek için uçak biletlerimizi çoktan almıştık. İstanbul’da yaşadığımız için ha deyince Adana’ya gitmek kolay olmuyor. Üstelik Adana’ya gitmek bizim için bir ihtiyaç. Hele ki kafa dengi insanlarla beraber olmak ayrı bir ihtiyaç. Her ne kadar İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde yaşasak da, son yıllarda güdülen politikalar ve iktidarın süregelen kutuplaştırıcı demeçleri hep beraber (mânen) rahat yaşamayı zor kılıyor. O kadar ayrıştık ki, aynı kafada insanlarla beraber olmak bizim için bir ihtiyaç hâline geldi. Adana’da kafa dengi binlerce insanla kadeh kaldıracak olmak beni bu yüzden heyecanlandırıyor.

İktidarın güttüğü politika da aslında tam olarak bu tarz bir yaşamı vaadediyor: Aynı kafadaki insanları bir arada yaşatmak. Ama bir fark var… Aynı kafadaki insanların sadece kendi düşüncelerini benimsemesini ister gibi bir halleri var. Adana Valiliği’nden gelen açıklama, toplumumuzun içki içmesini yasaklayamayız ama hoş da göremeyiz, şeklinde. Yasaklayamıyorlar ama yasak. Bir araya gelip içemezsiniz, diyorlar. Ancak bu tarz yasaklarla bireylerin hayatını istedikleri yönde değiştiremeyeceklerinin farkında değiller.

Yasaklar işe yaramaz. Klişe bir laf vardır, yasak olan tatlıdır, diye. Bu klişenin ötesine geçip, yasakların, bireylerin davranışlarını değiştirmeye yönelik pozitif bir etkisi olamayacağını söylemek yanlış olmaz. İnsan davranışları ve düşünceleri, ancak bireyin ben davranışımı değiştiriyorum, çünkü böyle bir sebebim var, demesiyle değişebilir. İçten gelmelidir. Alkolün bir toplumdaki kullanım oranını azaltmak istiyorsan yasaklamazsın, alkolün birey üzerindeki etkilerini ona göstermeye çalışırsın. Birey bu zararları görebilirse kendiliğinden alkol alımını azaltır ya da bırakır. Bırakmazsa da bu onun kendi seçimidir; milyarlarca yıldır var olan şu dünyada hepi topu 70-80 yıl geçirecekken, onun elinden özgür seçimlerini alamazsın. Ha diyorsan ki toplum tek tip olsun, biz insanların yaşamasını değil, sadece hayatta kalmasını istiyoruz, o zaman başka. O zaman zaten sen sadece toplum olarak varlığını sürdürürsün, bireysellik yok olur. Böyle bir toplum nasıl olurdu, merak edenler Kuzey Kore örneğini inceleyebilir.

Peki ne oldu şimdi Adana Rakı Festivali‘ne? Katılımcılar festivali herhangi bir otorite altında yapmadığı için, hemencecik adını değiştirdiler: Adana Kebap Festivali. Sen misin rakı festivali yapılmasını istemeyen? Adana sevdalıları toplanıp hep birlikte o gece kebabını, ciğerini yiyecek. Yanında ister rakısını, şalgamını, isterse de ayranını içecek. Maksat gönüller bir olsun.

Bakalım neler olacak? 12-13 Aralık’ta göreceğiz.

Belgrad’ın Ormanları

İstanbul’daki değil, Belgrad’da Kalemegdan’ın altında kalan kısımda bu ormanlar. 🙂 Haziran’da, Gezi Direnişi’nin patlak verdiği ilk günlerde, istemeye istemeye de olsa aklımızı burda bırakıp, aylar önceden planını yapmış olduğumuz gezi için Belgrad’a uçtuk. Gezi yazılarını uzun yazdığım için hep böyle geç yayınlıyorum; ama ne demişler: Geç olsun, güç olmasın.

Belgrad’ın en büyük özelliği, bizim için Tuğçe’yle baş başa çıktığımız ilk yurtdışı gezimiz olması oldu. İkimiz de tabanlarımız çatlayana kadar gezmeyi ve yeni tatlar denemeyi sevdiğimiz için, güzel de bir gezi oldu diyebilirim. Havaalanına iner inmez etrafı incelemeye başladık. Belgrad Sırbistan’ın başkenti ve bildiğim kadarıyla en büyük şehri. Nikola Tesla Havaalanı ise bu bilgiye göre en büyük havaalanı olmalı; fakat Türkiye’deki normal bir havaalanıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük ve sıradan kaçıyor. Güvenlik kontrolü sadece uçağa girerken var; bir de tabii ülkeye ilk giriş yaparken sizi kapıda polis karşılıyor, pasaportlarınızı kontrol ediyor. Sırbistan, Türkiye pasaportuna sahip kimselerden 90 güne kadar vize istemiyor ama önceden okuduğumuza göre pasaport görevlileri girişte sorun çıkartabiliyormuş. Biz böyle bir şey yaşamadık. Belki artık olmayan yeşil pasaportlarımız (Tuğçe’nin hala var tabii) sayesinde, belki de çift olarak geldiğimiz için; bilemiyorum.

Havaalanından çıkar çıkmaz taksi aramaya başladık. Yine daha önceden öğrendiğimiz üzere taksi Belgrad’da ucuz bir ulaşım türüymüş; fakat havaalanında bazı taksiciler turist avlıyormuş. Ortalama 20 Euro’ya şehir merkezine götürdüklerini öğrendik. Havaalanından çıkar çıkmaz da çeşitli taksicileri gördük ve onlara doğru yöneldik. Belgrad’daki taksicilerin ilgin yanı, belirli bir renkleri yok. Normal arabaları taksi olarak kullanıyorlar; tek yaptıkları aracın üzerine taksi olduğunu belirten bir aparat takmak. Birkaç adet taksi şirketi var ve neredeyse tüm taksiler bu şirketlere ait. Biz daha taksicilere fiyat soramadan arkamızdan bir adam bize seslendi ve 15 Euro’ya bizi istediğimiz yere götüreceğini söyledi. Önce şüpheyle yaklaşsak da (en az 50 yaşındaki) Sasa’nın taksisine binmek Belgrad’da verdiğimiz en iyi karar olabilir. Sasa inanılmaz konuşkan çıktı  ve bize adeta şehir turu yaptırdı.

Taksici Sasa’nın kartviziti. Giderseniz arayın, bizim de selamımızı söyleyin. 🙂

Sasa’dan ilginç bilgiler öğrendik. Ünlü tenisçi Novak Djokovic’in Belgrad’da büyük bir kafesi varmış ve kendisi de en kötü 2 ayda bir buraya gelerek yemek yermiş. Yanlış hatırlamıyorsam kafenin yeri stadyuma oldukça yakındı. Sırbistan’ın önceden SSCB’ye bağlı olduğunu bilirsiniz. Belgrad’ın SSCB içinde önemli bir yeri vardı ve Komünist Parti’nin bu şehirde büyük bir merkez binası bulunuyordu. Hala bulunuyor, ancak ironiye gelin ki bu bina şimdi bir AVM olmuş durumda. Bunun dışındaki eski devlet binalarının çoğu varlığını sürdürüyor; ancak Sasa’nın söylediğine göre bomboş duruyorlar ve kimse tarafından kullanılmıyorlar. Her ne kadar Komünist Parti’nin merkez binasını AVM yapmış olsalar da, Sırbistan bizim ülkemiz gibi bir AVM cenneti değil. Taksi yolculuğu boyunca gördüğümüz üzere oldukça yeşil bir kent.

Sasa bize Kalemegdan’ın kıyıya bakan taraflarını göstermek için yolu uzattıktan sonra sonunda konaklayacağımız evin bulunduğu sokağa geldik. Kalacağımız evi Airbnb (https://www.airbnb.com/rooms/398983) üzerinden kiralamıştık. Evin sahibi Ana o tarihlerde yurtdışında olduğu için kardeşi Stevan’ı bizi beklemesi için göndermiş. Taksi tam olarak Stevan’ın önünde durdu; merhabalaştık ve el sıkıştık. Sasa bir nevi bizi Stevan’a emanet ettikten sonra yoluna koyuldu ve bize de yukarıdaki görmüş olduğunuz kartviziti verdi.

Belgrad’a gelmeden önce, Sırbistan’daki mobil internet tarifelerini incelemiştik ve oldukça ucuz olduğunu biliyorduk. Stevan bize stüdyo dairemizi gezdirdikten sonra, döviz bürosu ve sim kart hakkındaki sorularımızı cevaplamakla kalmadı; bizi arabasıyla bizzat bir döviz bürosuna götürdü ve sonrasında ise mobil internet kullanabilmemiz için gereken küçük sim kartlardan bulmamızı sağlamak için 4-5 farklı yeri gezdirdi. Bu sırada da kendisiyle muhabbet etme şansı bulduk ve ablası Ana ile birlikte ticaretle uğraştıklarını öğrendik. Fakat Stevan aynı zamanda bir bateristmiş ve kız arkadaşıyla birlikte aynı yaz Türkiye’ye gelme planları yapıyormuş. Gelirse mutlaka bizi aramasını söylemiş olsak da Stevan’dan herhangi bir mesaj gelmedi. Ya Türkiye’ye gelmediler ya da rahatsız etmek istemediler. 🙂

200 Sırp Dinarı. Kağıt paralarında bulunan insanlardan Nikola Tesla hariç hiçbirini tanımıyorduk; fakat elimizde kalan kağıt paraların hiçbirinin Tesla’nın suretini taşımıyor olması kötü bir ironi oldu. 10’luk ya da 100’lükte Tesla bulunuyor.

Stevan ile konuştuğumuz bir diğer konu ise Gezi Direnişi idi. Bize anlattıklarına göre Türkiye’de yaşanan olayların çok benzeri Sırbistan’da da yaşanmış. Herkes bir şeylerin değişeceğini beklerken, uzun süren direnişleri, kendini normal hayatın akışına bırakmış ve ne yazık ki bir şey değişmemiş. Üstelik bu olayların 9-10 yıl önce olduğundan bahsetti ve geçen uzun zaman onlara sadece duruma alışılmışlık hissi kazandırmış. Halen umuyorum ki aynı hisleri Türkiye’de yaşamayacağız.

Muhabbetimizin arasında sonunda bulduğumuz micro sim kartı ve sim kartla birlikte 50 mb interneti yaklaşık 8 lira gibi bir ücrete satın aldıktan sonra (artı olarak 3 liraya bir 50 mb daha aldık ve paket arttı) Stevan bizi eve geri bıraktı ve tekrar görüşmek dileğiyle uzaklaştı. Biz de akşam yemeğine çıkmak üzere hazırlanmak için eve çıktık.

Evimizin yeri oldukça merkeziydi ve Bohemian Quarter adını verdikleri, süslü restoranların bulunduğu bir meydana oldukça yakındı. Meydana çıkmadan hemen önce bizimkilerden çok da farklı olmayan bir sebze, meyve ve farklı türlerdeki ürünler satılan büyükçe bir pazarın yanından geçtik. Karşıdan karşıya geçerken arabaların ne kadar eski olduğu gözümüzden kaçmadı. Ayrıca toplu taşıma için kullanılan otobüsler ve tramvay da adeta SSCB zamanından kalmış gibiydi. Çevreyi incelediğimiz zaman Osmanlı’dan kalma yapıları da kolayca görebiliyorduk. Bohemian Quarter’ın girişinde Osmanlı’dan kalma olduğu çok belli, güzel motiflerle döşenmiş kocaman bir çeşme vardı ve insanlar bu çeşmeyi hala kullanıyorlardı. Ayrıca restoranlarda ve kafelerde Türk kahvesi bulamamanız imkansıza yakın. Üstelik ismi “dark coffee” ya da “espresso” gibi yanlış isimlerle de geçmiyor, Türk kahvesi olarak geçiyor.

Osmanlı’dan kalma çeşme.
Bir de şöyle bir evin yanından geçtik ki bayıldık. Benzerleri Türkiye’de de var tabii; ama güzel ev güzel evdir.

Bohemian Quarter’a vardığımızda, ismini daha önceden duyduğumuz Sesir Moj adında bir restorana girdik. Önce içeriye girdik, bizle ilgilenen biri olmayınca ben dillerini bilmediğimizi belirtmek için etrafa İngilizce bir şeyler söyledim ve hemen bir garson geldi. Sokak çiçeklerle bezeli olduğu için dışarı oturmak istediğimizi söyledim ve bize dışarda bir masa ayarladılar. Yemeklerimizi seçerken yeni tatlar denemeye özen gösterdik ve önden birer Buzağı Çorbası, ana yemek olarak da Karışık Izgara ve Bacon’lı Steak söyledik. Izgaranın içerisinde rib de dahil olmak üzere çeşitli domuz ızgaraları vardı. Bacon’lı Steak ise, steak’in çevresine sarılı baconlardan oluşuyordu; ben domuz steak’in oldukça yağlı olacağını düşünmüştüm, ancak fazlasıyla yağsızdı. Biralarımızı da yerel biralardan sipariş verdik. Bir adet Jelen ve bir adet Niksicko söyledik. İkisi de oldukça güzeldi; ikisi de Efes’ten daha güzeldi. Yine de Bomontimiz bin basar.

Sesir Moj’dan bir kare.
Buzağı Çorbası. Sırpların en ünlü çorbası buymuş. İçinde parça etler bulunuyor ve Türk damak tadına uygun; çok lezzetli bir çorba.

 

Tuğçe, Bohemian Quarter ve sokakta bulunan neredeyse bir örnek restoranlardan biri. 🙂

Yemeğimizi bitirdikten sonra hava kararmaya başlamıştı. Normalde sevmediğim ama artık ufak ufak içmeye başladığım Türk kahvesini o akşam bir keyif aracı olarak belki de ilk kez kullandım. Belgrad’ın serin yaz akşamında, etraftaki restoranlarda çalan müzisyenlerin melodileri kulağımda, karşımda sevgilim varken o acı kahve o kadar tatlı geldi ki anlatamam. O kadar gevşemiştim ki Tuğçe fotoğrafımı çekmeye çalışırken bir türlü düzgün poz veremedim ve aşağıdaki gibi bir fotoğraf çıktı ortaya.

Elimde kahve, arkamda loş ışıklı, bol çiçekli Bohemian Quarter.

Kahvemiz bittikten sonra günümüzü sonlandırmadan önce çiçekli ve müzikli sokakta biraz gezelim dedik ve nereye gideriz diye düşünmeden dolanmaya başladık. Sokağın alt tarafında ise aşağıdaki manzarayla karşılaştık. O an bizim için Belgrad, Paris’ten çok daha romantikti.

Çeşitli şehirlerin yönü ve Ay’a Yolculuk.

Ertesi gün, Belgrad’ı biraz keşfe çıkalım dedik ve ilk durağımız Belgrad’ın İstiklal’i dedikleri Knez Mihailova oldu. Ne yazık ki hiç fotoğrafını çekmemişiz, ama kaçırılacak çok bir şey olduğu söylenemez. İstiklal Caddesi burdan çok daha güzel, çünkü İstiklal daha kalabalık. Bir mekanı güzel yapan en önemli unsurun insan olduğunu bir kez daha anladık. Elbette Knez Mihailova çok daha temiz ve daha genişti; ayrıca insanların bahsettiğine göre de Belgrad’ın en işlek yaya trafiği burda bulunuyordu. Ama 1.5 milyon nüfusu bile olmayan bir şehirin 15 milyonluk bir şehirle boy ölçüşmesi zaten biraz zor. Fakat yine de, bir ucu Kalemegdan‘a, diğer ucuysa ana meydanlarına çıkan, araç trafiğine kapalı bu cadde bizim de gezimiz süresince sık sık uğradığımız bir yer oldu.

Öncelikle, bir iki mekan eleştirisinde bulunmak isterim. Söylemeliyim ki, bu ülkede Starbucks yok. Onun yerine irili ufaklı zincir kahveciler mevcut. Bunların da Knez Mihailova’yı en çok kaplayanı Choco Caffe adında bir yer. Kesinlikle iğrenç kahveleri ama buna rağmen mekanı dolduran onca insana yetmeyen garsonları ve tatsız dondurmalarıyla nasıl bu kadar para kazandığını anlayamadığımız bir mekan oldu. Belgrad’da (biraz da ucuz olduğu için) bol keseden para harcadık ama harcadığımıza pişman olduğumuz tek yer burası oldu.

Kötüyü bir yana bırakacak olursak, Knez Mihailova’nın Kalemegdan’a yakın tarafında frozen yogurt ve dondurma yapan, ICEBOX adında bir yer var. Biz burda donmuş yoğurdu sevdik. Hem yoğurda şeker gömmedikleri için yoğurdun tadı çok güzeldi, hem de sunumları mükemmeldi. Kare şeklinde bir mekan düşünün ki, bir ucundan size istediğiniz boyuttaki bir kapta donmuş yoğurt veya dondurma veriyorlar, sizse o kare şekli boyunca dizilmiş üstlüklerden istediğiniz kadar alıyorsunuz. Meyve ve gofret, bisküvi çeşitleri dahil olmak üzere sürüsüne bereket bir ürün yelpazesi vardı ve bizi oldukça memnun etti. Karenin en sonunda ise yoğurdumuzu üstlükleriyle beraber tarttılar ve gramaja göre bir ücret ödedik.

Knez Mihailova’ya gidebilmek için çokça parkın içinden geçtik ve aşağıda fotoğrafını koyduğum park, Knez Mihailova’ya en yakın olanı. Parkın özelliği ise, küçük olmasına rağmen öğrenciler de dahil çokça kullanılması; çünkü hemen yakınında bir üniversite mevcut. Üniversitenin yerleşimine bayıldık; çünkü bu park ile bir arkasındaki cadde olan Knez Mihailova’nın arasında kalıyor. Bu caddeden ise tramvay geçiyor ve caddede bolca otobüs durağı mevcut. Yani bizim Taksim Meydanı’nın hafif farklı hali. Düşünsenize İstiklal’in hemen arka sokağında önemli bir üniversite olduğunu ve yerleşkesinin bir bağlamda aslında İstiklal Caddesi olduğunu.

Üniversite, KFC’nin hemen karşısında.

Kalemegdan’a gelmeden önce, öğle yemeği yediğimiz Smokvica‘dan biraz bahsetmek istiyorum. Biraz da özellikle gitmiş olduk ama gittiğimiz her yer genelde çiçeklerle bezenmiş, doğanın içinden kopup gelmiş gibi karşılandığımız yerlerdi. Smokvica da bunlardan biri. Çiçeklerle bezenmiş olması yetmezmiş gibi, oldukça güzel naneli limonata ve ev yapımı soğuk çay yapıyorlar. Eğer Belgrad’a bir daha gidersek, buraya da bir kez daha gideceğimize eminim. Mutfak gözünüzün önünde, her şey gözünüzün önünde yapılıyor. Sanki eski, küçük bir konağı alıp restauranta çevirmişler. Hava güzel olduğu için bahçesinde oturmuş olmamız da mekana ekstra bir puan kazandırdı. Ev yapımı pizzaları gerçekten çok güzeldi. Sanırım Tuğçe de salata yemişti, o da bol yeşillikliydi. Sunumları harika ve evde hissetmeniz için Efes bira da satıyorlar! 🙂

Smokvica’nın bira menüsü. İthal biralar içerisinden en ucuz olanının Efes olması dikkat çekici.
Smokvica’nın mutfağı. Fark ettiğiniz üzere bahçedeki masaların hemen dibinde.

 

Her yer çiçek, her yer yeşillik!

Karnımız doymuş, güler yüzlü garson kadından son bir gülücüğümüzü almış, Smokvica’dan tekrar geleceğimizin sözüyle mutlu mesut ayrıldığımıza göre, Belgrad’ın kalesi olan Kalemegdan’a geçiş yapabiliriz. Kalemegdan, Knez Mihailova’nın Belgrad’ın en büyük meydanını bağladığı, sanırım Tuna nehrine kıyısı olan, içinde şu anda büyük bir park, hayvanat bahçesi, müze ve tiyatral öğeler barındıran büyük bir kale. Anlatılana göre nehrin diğer kıyısındaki topraklar Osmanlı’ya aitmiş ve Osmanlı işgali sırasında Sırplar bu kaleden savunma yapmış. Bu heybetli kaleye rağmen, yaklaşık beş yüz yıllık bir süre boyunca Osmanlı hükümdarlığında kalmaktan kurtulamamışlar. Yine Tuna nehri ile, bir başka büyük nehir olan Sava’nın birleştiği yere denk geliyor.

Kalemegdan’a da, aynı Knez Mihailova gibi nerdeyse her gün uğradık. Özellikle akşam saatlerinde, insanların dondurmasını alıp yürüyüşe çıktığı, banklarda oturup loş ışıkta dinlendikleri, içerde bulunan fotoğraf sergilerini gezdikleri, muhabbet edip oyun oynadıkları kocaman bir parka bürünüyor. Surların kenarlarından ise Ada Ciganlija dahil olmak üzere size inanılmaz bir manzara sunuyor. Kıyıyla aranızda yaklaşık olarak 20-25 metrelik bir yükselti farkı var. Bu arada Ada Ciganlija, Tuna ve Sava nehirlerinin ortasında bulunan küçük bir ada. Burayı gezmeye ne yazık ki vaktimiz olmadı ama bir sonraki gezimize saklıyoruz. Bungee Jumping’ten tutun da bisiklet sürmeye, basketboldan tutun da sokak voleyboluna kadar çeşit çeşit spor imkanları sunan bir yermiş burası. İlginç bir dipnot olarak da belirtmekte fayda var, Sırp erkeklerinin geneli çok uzun ve spor yapmaya yatkınlar. Her yerde ama her yerde toplu ya da topsuz olarak insanlar spor yapıyor. Yani Sırp basketbolunun bu kadar iyi olduğuna şaşırmamak gerek. Ben erkeklerinin yanında cüce gibi kalıyorum. Keza Sırp kadınları da uzun; yani benim 1.70’lik boyuma göre oldukça uzunlar. Ve de oldukça güzeller.

Kalemegdan’dan devam edelim. Hayvanat bahçesine uğramadık; çünkü hayvanların koşullarının hiç de iyi olmadığını öğrendik. Bu nedenle kafamıza göre içerde dolanmayı seçtik. İçerde zindanlardan tutun, astronomik gözlem kulesine, küçük mezarlardan tutun da köprülere kadar bir sürü şey var. Burda Kalemegdan’ı yazıyla değil, çektiğimiz fotoğraflarla anlatacağım.

Böcükler.

 

Zamanında kalenin altından su geçiyormuş. Bu köprü de iki kapıyı birbirine bağlıyor.
Şimdi köprünün altı yemyeşil.

 

Kalemegdan surları.
İçerde bulunan heykellerden biri.
Bu da kapılardan biri.
Ekin Ağaoğlu: “Arkamdaaa, bir POROJE yükseliyoor!”
Üstüne çıktığım surların yüksekliği.
Bu da içerde gördüğümüz ama anlam veremediğimiz yapılardan. Az önce yaptığım araştırmaya göre sağdaki yazı Macarca imiş ve İngilizce çevirisinden anlayabildiğim kadarıyla şunları söylüyor: “22 Temmuz 1456’da bu noktada savunmada bulunan Matthias tarafından, Türklere karşı kesin bir zafer kazanılmıştır.”

Kalemegdan’ı gezdiğimiz ilk günün akşamı, ana meydana yakın bir yerde Little Bay adında bir restauranta gittik. Belgrad’ın nispeten lüks restaurantlarından biriydi. Kapıda bizi bir kadın karşıladı ve rezervasyonumuz olup olmadığını, sigara içilen ya da içilmeyen alanlardan hangisinde oturmak istediğimizi sordu ve bizi bir masaya oturttu. Sandalyeler, masa örtüleri ve duvarlar dahil her şey kırmızı kadifeden yapılma gibiydi. Loş bir ortamda, mum ışığında önden ilginç bir çorba içtik, alabalık yedik ve şarap içtik. Oldukça romantik bir ortam yaratmaya çalışmışlar, keza üst katta odacıklar şeklinde masa düzenlemeleri de bulunuyordu. Mekanın sahipleri mafya kılıklılardı ama müşteriyle tabii ki onlar ilgilenmiyordu. Ortamın bütün romantizmini kaçıran şey ise (belki de bu sadece Türkçe bilenler 🙂 için geçerliydi) fonda Nil Karaibrahimgil çalmaya başlaması oldu. Anlaşılan Nil’in ne hakkında şarkı söylediğini anlamadan müziğini beğenip listeye koymuşlar.

Little Bay.

Ertesi gün, Belgrad’ın ilginç yerlerinden birine gittik: Slavija Roundabout. Burası, tam 7 farklı yolu birbirine bağlayan büyükçe bir kavşak. İlginç tarafı ise herhangi bir trafik ışığının bulunmaması. 7 farklı yönden gelen araçlar birbirlerine ve yayalara yol vererek adeta ortak bir yardımlaşma içerisinde istedikleri yöne doğru gidebiliyorlar. Nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama bu kavşaktaki kaza oranı oldukça düşükmüş; aynı şekilde trafik tıkanıklığı da yaşanmıyormuş. Birbirine bağlanan bu çoğu çift yönlü 7 yol oldukça geniş olduğu için herhangi birinden karşıdan karşıya geçmek bana oldukça korkutucu geldi. Trafik ışığı da olmayınca, arabanın biri kafasına göre gelip bize çarpabilirdi; ama sonuç öyle olmadı! Sırbistan için, aynı Türkiye hakkında söyledikleri gibi Doğu ile Batı arasında kalmış bir ülke yorumu yapıldığını okumuştum. Çok doğru; ancak Sırbistan’ın iyi tarafı, Batı’nın medeniyetini, Doğu’nun ise kültürünü yansıtıyor oluşu. Türkiye gibi kaba, kültürsüz, iki arada bir derede kalmış insanlarla karşılaşmadık. Slavija kavşağında karşıdan karşıya geçerken ise, bir yaya yola adımını atmayagörsün, gelen araba anında duruyor ve yayaya yol veriyor. Sırbistan Avrupa Birliği’nde değil, ülke olarak bizden daha fakirler; ancak buna rağmen bizden daha Avrupai bir yaşamları var.

Slavija Roundabout. Tüm bu karmaşaya, tramvayları da dahil edebilirsiniz. Karmaşanın içindeki uyumu görmek için orda olup trafiği izlemeniz lazım.

Slavija’nın oraya kadar gitmişken, fotoğrafın hemen sağ köşesinde görebileceğiniz McDonald’s‘a girip bir şeyler yiyelim dedik. Bu tarz her ülkede bulunan mağazaları, fast food restaurantlarını gezmek de hoşumuza gidiyor; bir nevi farklı ülkeler arasındaki karşılaştırmaları sırf bu tarz yerlerden dahi yapabiliyorsunuz. Yine de burdaki McDonald’s’ın Türkiye’dekilerden çok da bir farkı yoktu. Yalnız yemeğimizi yedip çıktıktan sonra, kapının hemen yanında asılı bir tabelayı fark ettik. Girdiğimiz McDonald’s, Belgrad’da açılan ilk McDonald’s imiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği daha 1991’de dağılmadan önce açılmış.

Belgrad’daki ilk McDonald’s restaurantı, 24 Mart 1988’de açılmıştır.

Slavija’ya gelmeden önce, yol üstünde bulunan Tasmajdan parkını ziyaret etmiştik. Orayı atlamak olmaz. Kalemegdan’a göre daha küçük bir park olmasına karşın, hemen arkasında kalan St. Mark Kilisesi’nin önünde bütün heybetiyle insanlara kucak açıyor. Öncesinde kilisenin içine girdik, sonrasında ise kilise tarafından bu parka giriş yaptık. Daha parka girer girmez bir köşede spor yapan, barfiks ve şınav çeken insanlarla karşılaşıp, Sırp insanının sportifliği hakkında yaptığımız tespiti bir kez daha kanıtladık. Çok sayıda bank ve şelalenin bulunduğu park metrekare bazında pek de az yer kaplamıyor ve içinden geçen ana yaya yolu sizi St. Mark Kilisesi’ne çıkarıyor.

St. Mark Kilisesi. İbadethane gezmeyi pek sevmem ama gelmişken buraya da girdik.
Tasmajdan’ın içinden geçen ve sizi St. Mark Kilisesi’ne götüren yaya yolu ve Tuğçe. 🙂 Solda da Haydar Aliyev heykeli.

Tasmajdan’da karşılaştığımız sürprizlerden biri, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in heykeli oldu. Burda güzelce dinlenip, temiz havamızı aldıktan sonra ilerlemeye devam ettik.

Tasmajdan ile Slavija arasında kalan ve görülmesi gereken birçok yer var. Bunlardan biri, bulvar üzerindeki bir börekçiydi; ancak ne yazık ki ismini de almamışım, fotoğrafını da çekmemişim. Küçücük bir mekanda çalışan 6-7 kişi, durmaksızın içeri girip çıkan müşterilere hizmet vermeye çalışıyor. Meşhur börekleri bizim kol böreklerine benziyor ve tadı oldukça güzel. Hazır konu börekten de açılmışken, artık söylemek istiyorum. Sırpça’nın içinde Türkçe’den birçok esinti mevcut. Örneğin börek olarak sattıkları şeye burek, çorbaya corba, kaymağa kajmak, adaya ada diyorlar. Az çok birbirimizi anlayabiliyoruz. 🙂

Burek. Ayrıca fotoğraftaki bütünleştirici etkiyi yaratan tişörte ve sahibine biricik teşekkürlerimi sunuyor, kendisini öpücükle kucaklıyorum. O dil ne öyle. 🙂

Bir de insanları söylenenin aksine oldukça sıcakkanlı. Hem size ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışıyorlar, hem de İngilizce bilmeseler dahi sizle bir şekilde anlaşmaya çalışıyorlar. Üstelik sizle anlaşmak zorunda olan ya da olmayan insanlar arasında bu durum bir fark yaratmıyor. Belgrad’daki ilk günümüzde Sesir Moj’da yemek yerken küçük, 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu yanımıza dilenmeye geldi. Dilini bilmediğimi anlatarak başımdan savmaya çalışırken, o da İngilizce bilmediğini ama dilenmekte ısrarcı olduğunu gösterircesine cebimi işaret edip üstüne bir de “money” diyerek ne istediğini spesifik olarak belirtti. Haydi buna bir nebze tamam diyelim.

Farklı bir zamanda, kaldığımız evden ana meydana doğru yürürken çöpçü olarak çalıştığı her halinden belli bir adam bizi durdurdu ve hemen yakındaki direğe asılmış bir afişi bize göstererek Sırpça bir şeyler anlatmaya başladı. Biz kendisini anlamadığımızı İngilizce olarak söyledikten sonra adamın ne yapmasını beklersiniz? Tamam deyip yoldan geçen başka birilerine (sonradan anladığımız üzere) soracağını sormasını. Adam hiç istifini bozmadı, var olan birkaç kelimelik İngilizcesini ve işaret dilini kullanarak bizden kalem istemeye çalıştığını anlattı. Sonra da ortada ortak bir dil olmadan birbirimizle anlaşmaya başladık ve anladığımız üzere adam afişte yazan numarayı not almaya çalışıyormuş. Afişten anlaşıldığı üzere de adam alkolü bırakmaya çalışıyormuş. Adam bizle zaman harcamayı göze alarak çantamızda bulduğumuz tek kalem olan tahta kalemini kullanarak notunu aldı, bize kendi durumunu anlattı ve teşekkür ederek yoluna devam etti. Kesinlikle farklı bir deneyimdi.

Sırp insanından biraz uzaklaşacak olursak, az önce bahsetmeye başladığım Tasmajdan ile Slavija arasında kalan mekanlara doğru yol alalım. Bunlardan ilki, NATO harabesi kalıntıları. SSCB zamanında Belgrad, NATO tarafından bombalanmış ve Sırplar da bu yıkıntıları olduğu gibi saklamaya karar vermiş. Tarihini çok öğrenemedik ama metropolün ortasında, oldukça geniş bir cadde üzerinde aşağıdaki fotoğraflarda bulunan yıkıntıları görmek biraz tuhaftı. Adeta yakın tarihlerini korumaya almışlar.

NATO harabelerinden bir kesit.
Harabelerin önden çekilmiş bir fotoğrafı. Dışındaysa hayat devam ediyor.

 

Yıkıntıların bir kısmı oldukça tehlikeli görünüyordu. Her an yıkılabilirmiş gibi. Ancak üstünden bildiğim kadarıyla 20 yıldan fazla zaman geçmiş.

Aynı yoldan bu kez Slavija’ya doğru değil de, meclisin bulunduğu yere doğru yürümeye başladık.

Burayı tam olarak nerde gördük hatırlamıyorum ama Çilek Mobilya anlaşılan her yerde. 🙂

Hali hazırda Gezi Direnişi devam ederken, biz de Belgrad’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne doğru bir yollanalım dedik. NATO harabelerinden yukarı meclise doğru çıkarken büyükelçilik de yolumuzun üstündeydi.

Belgrad, Türkiye Büyükelçiliği. #direngezi
Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği Kançılarya. #direngezi
Burası da hatırladığımız kadarıyla meclis binası. Etrafı yine ve yine park dolu. Belgrad yemyeşil.

Aynı gün, tam ters istikamette görmeye gittiğimiz başka bir yer daha vardı. Aynı İspanya’nın Sagrada Familia’sı gibi, Belgrad’ın yapımı çok uzun yıllar süren ve hala bitirilmeyen bir kilisesi varmış: St. Sava Katedrali. İbadethaneleri sevmem demiştim ama Sagrada Familia’yı da görmeye gitmiştik, bunu da görmeye gittik. Bir kez daha fark ettim ki, her ne kadar ibadethaneleri güzel birer mimari harikaya çevirmek için tonlarca para akıtılsa da ve her ne kadar bu mimari yapılar gerçekten harika görünseler de, harcanan paralarla dünyanın birçok sorununa çözüm bulunabilirdi: Bunun başını da açlık ve yoksulluk çeken, daha öncesinde karşılaştığımız çocuk dilenciler çekiyor. Yine de mimari olarak harikaydı, ona diyecek yok. Etrafını yine kocaman bir parkla çevirmişler ve katedralin hemen yanına da küçük bir kilise inşa etmişler. Katedrali görmeye gittiğimizde o kilisede de düğün vardı ve biz hemen düğünün bitimini yakaladık. Aynı Türkiye’deki davul-zurnacılar gibi çalgıcılar vardı.

St. Sava Katedrali
Yandaki minik kilise ve düğün ahalisi.

Ayrıca katedrali görmeye giderken yol üzerinde bir şey dikkatimizi çekti: Köpek parkı. Köpeklerin serbestçe koşup enerjilerini atabileceği, birbirleriyle oynayabileceği bir köpek parkı yapmışlar. Normal bir parkın tam ortasına hem de. Sonradan İstanbul’a geldiğimde çeşitli sitelerde bu tarz köpek parklarının olduğunu öğrendim ama Belgrad’da gördüğümüzde bir köpek parkıyla ilk kez karşılaşıyorduk ve Türkiye’de elimizde bir örneği bulunması açısından da fotoğrafını çektik.

Köpek parkı.

Üçüncü günümüzü bitirmeden önce anlatmam gereken son bir şey kaldı ve o şey yine akşam yemeği. 🙂 Bu sefer kaldığımız eve yakın, daha çok ızgara yapan bir restauranta gidelim dedik ve Foursquare üzerinden iyi puan almış olan Stara Hercegovina adında bir mekana gittik. Bizim Türkiye’de ve hatta aslında Adana’da bulunan kebapçılara benziyordu. Nispeten salaş ama nazik garsonları vardı ve Türkiye’deki sıkı alkol denetlemesinden muzdarip olan işletmelerin aksine, alkollü bir mekandı. Ben kendime daha önce hiç yememiş olduğum ribs (domuz kaburgası) söyledim. Bir porsiyonu 200 gr. ediyormuş. Menüde çok pahalı görünüyordu; ama meğerse menüde yazan fiyat kilo fiyatıymış. Dolayısıyla o fiyatın beşte birine yiyince inanılmaz ucuza geldi. Tuğçe kendine Ćevapčići söyledi; ki bu da bildiğimiz inegöl köfte. Ortaya ne olduğunu merak ettiğimiz bir de kajmak söyledik – ki bildiğimiz kaymak çıktı. Yanında sıcak pide de getirdiler. Pideyi görünce tabii ortada kaymak falan kalmadı. Yemeklerimiz geldiğinde kaymağı silip süpürmüştük.

Ribs. İnanılmaz lezzetliydi, domuzun belki de en lezzetli yeri. Bacon ile başa baş gidebilir. Ancak çok yağlıydı ve bir porsiyonu bitiremedim.
Ćevapčići. Yanında doğranmış soğan ile geldi.
Kajmak.

Belgrad’da toplam 5 günümüzü geçirdik; ancak her ne kadar şu ana dek kronolojik bir sırada anlatıyor gözüksem de, aslında anlattıklarım belli bir kronoloji içermiyor ve yazının bundan sonrası için böyle bir kronoloji vermiyor olacağım. Aslına bakarsanız anlatacak çok bir şey kalmadı. Ama bu az şeyin arasında çok önem verdiğim ve Belgrad’a sırf onun için bile gidebileceğim bir yer var: Nikola Tesla Müzesi.

Sırp asıllı bir ABD vatandaşı olan Nikola Tesla Müzesi’ne giderken, daha önce çok kere geçtiğimiz yollardan geçtik; fakat daha önce fark etmediğimiz bir şeyi fark ettik: Bir turizm bürosunun önüne asılmış bir gezi afişi. Sadece ve sadece “ucuzluğa bak!” demek istiyorum. Yurtdışından gelenler için Türkiye çok ucuz.

İstanbul Soping Festival!

Vee işte o an geldi. Yıllardır hayranı olduğum, Thomas Edison’un bilim dışı baskısı altında ezilmekten kurtulamamış ama bunu da umursamamış, döneminin en büyük zekalarından ve bu zekayı toplumun iyiliği için kullanmaktan çekinmeyen büyük insan Nikola Tesla’nın, sonradan müzeye çevirilen Belgrad’daki evi! Müze aslında çok küçük ama sergilenen az sayıda icat dahi (350’nin üstüne patenti olduğunu unutmamak lazım) sizi doyuma ulaştırabiliyor. Bugün her evde kullanılan çamaşır makinesi gibi basit bir aletin bile çalışmasını sağlayan indüksiyon motoru, Nikola Tesla’nın belki de günümüzde kullanılan en büyük icadı. Fakat Tesla’nın çalışmaları bununla sınırlı değil: Alternatif akımdan tutun helikoptere, kablosuz elektrik aktarımına kadar yüzlercesi mevcut! Ve kendisi hakkında o küçücük müzede bile o kadar çok belge varmış ki, hepsini aynı anda sergileyemedikleri için birkaç ayda bir sergilenen belgelerin konusu değişiyormuş.

Nikola Tesla Müzesi.

Müzeyi tabii ki tek başımıza gezmedik. Bize İngilizce tur imkanı sunabilecek bir rehber ayarlandı – ki bu rehberin üniversitede master programına devam eden bir elektrik-elektronik mühendisi olduğunu da ayrıca söylemem gerekiyor. Nikola Tesla Sırplar tarafından çok sevilen bir karakter – öyle ki ülkenin her bir yanında önemli mekanlara ismini vermişler, paralarının üzerine suretini basmışlar ve onu en iyi şekilde tanıtmaya gayret gösteriyorlar. Hazır müzedeyken belgeselini de izlettiler ve Tesla’nın tahmin ettiğimden de büyük buluşlara imza atan biri olduğunu ve Edison’un tahmin ettiğimden de daha çok karalama kampanyaları yürüttüğünü, Tesla’nın icatlarını çalmaya kalktığını öğrendim.

Tesla hakkında çok da konuşmadan, müzede çektiğim fotoğrafları yayınlayarak kendisini ve icatlarını anlatacağım. Ne yazık ki anlatabileceklerim sınırlı sayıda ve düzeyde. Eğer ilgileniyorsanız mutlaka ama mutlaka gitmenizi ve hatta rehberle icatlar hakkında konuşmanızı tavsiye ederim. Kendisi de çok güleryüzlü ve bilgi sahibiydi.

Fakat fotoğraflara gelmeden önce Tesla hakkında söylemek istediğim önemli bir şey var. Prestige filmini izlediyseniz eğer, Nikola Tesla’nın elektriği kablosuz olarak iletmeyi başardığını görmüşsünüzdür. Bu icat, bir kurgu değil! Gözlerimizle gördük, bizzat yaşadık. Tesla bu projeyi daha da büyütmeye karar verdiğinde, dönemin büyük enerji şirketlerinden birine giderek aklındakileri anlatır. Dünyanın çeşitli yerlerine büyük direkler dikerek hiçbir şekilde kablo kullanmadan elektrik dağıtabileceğini anlatır ve şu anda adını hatırlayamadığım bu büyük enerji şirketinin göbeği yağlı patronu Tesla’ya bu proje için fon aktarmaya başlar. İlk direk ABD’de dikilmeye başlanır. Tesla heyecanlıdır; fakat şirketin patronu, Tesla’nın asıl amacının bu elektriği satmak değil, tüm dünyanın ücretsiz olarak kullanmasını sağlamak olduğunu öğrenir ve projeye fon aktarmayı keser. Daha sonraları 1. Dünya Savaşı sırasında direk yıkılır ve Nikola Tesla’nın bu büyük projesi tekrar yapılmamak üzere suya düşer. İşte bir yanda pazarlamayı iyi bilen Thomas Edison, Tesla’nın projelerini çalarken diğer yanda Nikola Tesla daha büyük amaçlara hizmet etmektedir; ama bir türlü başarıya ulaştıramadan hayata gözlerini yumar.

Prestige filminde de görülen alet. Yanılmıyorsam 250 bin Voltluk bir motorla çalışıyor ve tepesinde çıkan beyaz kıvılcımları (adeta birer yıldırım!) görebiliyorsunuz. Aletin hemen altındaki floresanları, aleti çalıştırmadan önce elimize tutuşturdular. Aleti çalıştırdıklarında elimizdeki floresanlar yanmaya başlamıştı. 🙂
İndüksiyon motorunu çalıştırıyorsunuz. Yumurtayı bırakıyorsunuz ve yumurta kendiliğinden belli bir eksen etrafında dikey bir şekilde dönmeye başlıyor.
Yukarıda bahsettiğim elektrik direği (daha doğrusu, kulesi). Fotoğraftaki etiketten görüldüğü kadarıyla Long Island’da imiş. Bildiğim kadarıyla Nikola Tesla hayranları, bir fon oluşturarak bu kuleyi bulunduğu yerde “işlevsiz de olsa” yeniden inşa etmişler. Yanında bulunan istasyonu da müzeye çevirmişler.
En sağdaki kadın tur rehberimizdi. El ele uzatarak sağda toptan başı olan elektrik direklerinden alınan elektriği lambaya kadar ilettiler. Bu deneyi göstermeden önce rehber, elektrik direğinin tam 500 bin volt elektrik verdiğini söyledi ve kimin dokunmak istediğini sordu. Hemen atladım ve dokundum! Tam 500 bin volt vücudumdan geçti ve alternatif akıma sahip olduğu için kalbimi durdurmadı, vücudum sadece bir iletken görevi gördü; parmağımda sadece bir gıdıklanma hissettim. Yani anlayacağınız, Tesla’nın ürettiği bu aletlerin yaydığı kablosuz elektrik sağlığa zararsız.
Tesla düşünürken.
Nikola Tesla’nın küllerinin bulunduğu kap. Müzede sergileniyor.

İnanılmaz bir geziydi, benim için oldukça doyurucu oldu. Eve dönüş yolumuzda, her zamankinden farklı bir rota kullanmaya karar verdik. Biz Belgrad’a giderken “Yunanistan’a iteleme” geyikleri hala çok revaçtaydı. O yüzden yolumuzun üstünde aşağıdaki kareyi görünce fotoğrafını çekmeden duramayacağımızı hissettik. Hükümeti itelesek mi diye düşündük, sonra “onlara da yazık,” dedik.

Belgrad, Yunanistan Büyükelçiliği.

Adanalılar bilirler, bizim memlekette 24 saat çalışan unlu mamüller zincirleri vardır; hatta bunların en büyüğü Kardeşler’dir. Bu, başka yerde rastlayamadığım bir konseptti. Dolayısıyla Belgrad’da görünce şaşırmadık değil. Aynı Kardeşler’deki gibi pizzalar, börekler, Türk usulü olmasa da çeşit çeşit unlu mamüller satan iki farklı küçük zincir bulduk. Bu pizza olayına az sonra tekrar değineceğim; fakat öncesinde adı bizi cezbettiği için gittiğimiz ve mamüllerini ayıla bayıla, ucuz ucuz yediğimiz mekanın fotoğrafını koymak istiyorum.

Pekara TOMA. Ürünleri çok leziz. Sırbistan zaten ucuz ama daha da ucuza karnınızı doyurmak isterseniz burası bulunmaz nimet. Üstelik 24 saat açık ve ana meydanda bir şubeleri var.

Şimdi gelelim şu pizza olayına. Yurtdışında daha önce de dilim pizza satan yerler görmüştük, ancak Belgrad’daki kadar yaygın ve güzeline rastlamamıştık. Tüm Belgrad’a yayılmış, Caribic Pizza adında bir mekan var. Dilim pizza siparişinizi veriyorsunuz, anında kartona koyup veriyorlar ve fırından çıktığı gibi sıcacık yiyorsunuz. Türkiye’de çok yerde pizza yedim ama bir fast food restaurantının bu kadar güzel pizza yapabileceğini düşünmezdim. Foursquare puanları zaten oldukça yüksek, yine Foursquare’e bakarak bulduk burayı. Kesinlikle değdi. Türkiye’ye döndükten sonraki 2 hafta boyunca Caribic Pizza’nın eksikliğini çektim desem yalan olmaz. O tadı burda aradım durdum.

Bir diğer fast food restaurantı olarak, bizim kumpirden bahsetmek istiyorum. Kumpir bildiğim kadarıyla Türkiye’den çıkmış bir yiyecek. O yüzden Belgrad’da görünce şaşırdık ama şaşkınlığımız o kadar da çok sürmedi; çünkü yapmayı beceremiyorlar. 🙂 Krompirko adında bir mekandan denemek amacıyla bir tane aldık. İngilizce bilmiyorlardı, o yüzden karşılıklı gülüşerek siparişimizi vermeyi başardık. 🙂 Ancak aynı gülümsemeyi kumpirle yaşadığımızı söyleyemeyeceğim. Resmen mundar etmişler patatesi. Bizim kumpirde patates ne kadar dolgun duruyorsa, bunlar o derece altlık olarak kullanmışlar. Adeta Cem Yılmaz’ın anlattığı gibi, sanki patatesi binanın temelini yapmak için kullanmışlar.

Anlatacak pek az şey kaldı. Alkollü bir içki olan Rakija’ya geçmeden önce, gittiğimiz İtalyan restaurantını anlatmak istiyorum. 🙂 Bir de tabii yolda gördüğümüz aşağıdaki dükkan var.

Fotoğraf kendini anlatıyor. 🙂

Ottimo adında, şirin mi şirin bir İtalyan restaurantına gittik. Yazımın başında anlattığım, üniversitenin hemen dibindeki parkla yan yana bir mekan. Bahçesine oturduk ve bir garsonun gelmesi için uzuuuun uzuuun bekledik – ki kendilerini bu yönden oldukça İtalyan bulduk. 🙂 Ancak tavırları bir İtalyan’dan çok daha kibar olunca, tabii bir de adam sarışın olunca İtalyan olmadığına kanaat getirdik. Mekanın içerde de bir salonu varmış ama hava çok güzeldi, bu yüzden içeri bakmadık bile. Yemeğimizi sipariş ettik ve hafif yağmur altında, rengarenk mekanın, yemyeşil sokağın tadını çıkarmaya başladık.

Ottimo.
Deniz ürünleri tagliatelle.
Domates soslu, parmesanlı penne.

Vee son olarak, sırada Rakija var. 🙂 Rakija’ya Türkiye’de rakı diyorlar. Bizim bildiğimiz rakıyla alakası yok; fakat nedense ( 🙂 acaba neden) ismi bu şekilde erik rakısı, şeftali rakısı vb. geçmiş. Çeşit çeşit aromalısı var ve rakıdan çok tekilaya benziyor. Bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar o geceyi hatırlayacaktır, birlikte yaşadığımız Patron tekilalı ve rus votkalı geçen ağır bir geceden sonra biz tekilaya küstük. 🙂 Rakija’nın kokusu bile tekilayı çağrıştırınca Tuğçe içemedi. Onunkini de ben içtim. Bir erik, bir de şeftali söylemiştik. Tekilaya küsmemiş olsam bayılarak içerdim ama ne yazık ki ağır geldi. Tekila sevenlere şiddetle önerebileceğim bir içki Rakija. Gerçi sonradan daha az alkollü ve bal aromalı versiyonunu da bir denedik. Onun tadı çok daha güzeldi. Ev sahibimiz Ana’nın dediğine göre Rakija yapan çok farklı markalar mevcutmuş ve genelde fiyat arttıkça tadı da güzelleşiyormuş. Yani biz ucuz ve kötüsünü de içmiş olabiliriz, kesin bir şey söyleyemeyeceğim.

Rakija. Shot bardaklarında, yanında suyla servis ediliyor. Rakija’yı shot yapıp üzerine su içiyorsunuz. En azından garsonun bize anlattığı kadarıyla servisi ve içimi bu şekilde.

Son bir tavsiye. Eğer siz de Tuğçe gibi su konusunda ayırt edici davranıyorsanız, yurtdışında düzgün su bulmak konusunda sıkıntı yaşıyorsanız aşağıdaki suyu önerebiliriz.

Tadı Türkiye’deki sulardan da güzeldi. Biz çok beğendik.

Yeni gezilerde görüşmek üzere. 🙂 Biz Belgrad’ı sevdik, sıra dönecek ve biz elbet yine gideceğiz. 🙂

Ankara’da ne yenir?

Bahsettiğim şey tabii ki ev yemekleri değil. Bir Adanalı olarak Adana’da birçok iyi restoran ve cafe alternatifi bulunsa da, aynı durum Ankara için geçerli değil. Ankara’da geçirdiğim 5 yıl boyunca arabam olmadığı için ne yazık ki metronun ya da okul servisimin gidemediği yerlere pek gidemedim, ama bu sınırlar içerisinde oldukça sevdiğim yemekçiler oldu. İstanbul’a taşınalı 1 ay olmuşken geride bir referans bırakmak adına Ankara’da neler yenebileceği hakkında bir yazı yazmak istedim.

Mercimek Çorbası: Devrez

Esat üzerinde bulunuyor ve yanılmıyorsam 24 saat açık. Çorba kadar sunumları da oldukça güzel ve fiyatlar orta halli. Masada tabak olmadan nasıl salata yenir öğrenmek istiyorsanız bir uğrayın. 🙂

Pizza: Pizzacı Altan

Burayı ne yazık ki çok geç keşfettim; İstanbul’a taşınmadan yaklaşık 1 hafta önce beni buraya Berkan götürdü; o bir hafta iki güne bir pizza yemeye buraya gittik. Yaklaşık 2 yıldır açıklar ve Kennedy üzerindeler. Yakında Ankara’da ODTÜ ve Bilkent şubelerini açmayı planlıyorlarmış. Şu anda hatırlamadığım bir tatil beldesine de şube açacaklar. Ustası 2 yıl İtalya’da ve Almanya’da kalmış. Gerçek İtalyan pizzası yaptığını iddia ediyor ama ben öyle düşünmüyorum. Yine de pizzaları çok lezzetli. Pizza boyları standart ve en pahalı pizza yanlış hatırlamıyorsam 13 TL idi. Beni doyuruyor. Karışık pizzayı normalde sevmem ama buradaki hoşuma gitti. Özel iki lezzet denemek isterseniz etli pizza ve pastırmalı pizza şahane.

Pizza: Turtles Pizza

Mekanın kendisine hiç gitmedim ama sıkça Yemeksepeti üzerinden sipariş verdik. Pizzaları Altan’ınki kadar özel bir lezzete sahip olmasa da oldukça lezzetli. “Maç Menüsü” özellikle güzel. Pizzalarının özel tarafı ise çok büyük olmaları. 50 cm çapında pizza yapıyorlar. İlk sipariş verdiğimizde pizza kutusu düz bir şekilde kapıdan geçmemişti. Şimdi kutuları biraz küçülttüler – artık kapıdan geçebiliyor, ancak pizzanın bir kenarı hafif kıvrılmış şekilde geliyor; çünkü kutuya sığmıyor. 🙂 Fiyatı pizzanın boyutlarına göre oldukça ucuz. 50 cm çapındaki pizza normal boyutlardaki 4 insanı tıka basa doyurabilir.

Piliç Çeşitleri: Germeç Piliç

Hayatımda yediğim tartışmasız açık ara en iyi piliç ürünlerini burası yapıyor. Fiyatları gün geçtikçe artsa da hala birçok alternatifine göre ucuz. Birkaç ay önce 24 saat çalışmaya başladılar ve gece 3.30’a kadar da eve servis yapıyorlar. Piliç seviyorsanız mutlaka denemelisiniz. Pilavlarının tadı günden güne değişiyor; ama eğer sıcak ve taze pilava rast gelirseniz, hele bir de o pilavın üstüne ızgarada pişmiş tavuğun yağı akmışsa gel de yeme de yanında yat. Benim favorim Germeç Spesiyal. Birçok ürününü deneme imkanı bulabiliyorsunuz. Kaburga, pirzola ve kanat ayrıca şahane.

Kokoreç: Kokoreççi Hacı

 

İzmir usulü kokorecin ne demek olduğunu ben Hacı sayesinde öğrendim. Ondan sonra fark ettim ki, ben o güne kadar hiç kokoreç yememişim. Ankara’da kokoreci İzmir usulü yapan farklı yerler de keşfettim ama hiçbiri Hacı’nın lezzetinin yanına bile yaklaşamadı. Eğer Adanalıysanız ve şırdanı seviyorsanız, bu usul kokoreci de seveceksiniz. İnce ince kıymak yerine kokoreci fırınlayıp büyük parçalar halinde doğruyorlar. Üzerine isterseniz acı. Bence daha iyisi yok. Bu arada tabii ki söylemek gerek: Yemeniz gereken kokoreç türü fırın kokoreç.

Hamburger: The Bigos

Ankara’da “Burger & Beer” konseptine sahip olan çok fazla mekan yok. The Bigos bunlardan biri. 7. caddenin sonu ile 6. caddenin kesiştiği yerde ve akşamları yer bulmak oldukça zor olabiliyor. Hamburgerleri hala yediğim en güzel hamburgerler. İstanbul’da da birkaç yerde yedim, ancak bu konudaki kararım değişmedi. Üstelik hamburger, patates ve biraya toplamda 20 TL gibi bir fiyata sahip olabiliyorsunuz. Sundukları sos çeşitleri de ayrı güzel. Jack & Daniels’ın barbekü sosunu ilk defa burda yedim – içinde viski de mevcut ve tadı çok güzel. Bigos’un konsepti direkt olarak ABD’ye selam çakıyor, bu nedenle burda Dr. Pepper ve Mountain Dew gibi içecekler, Oreo gibi kurabiyeler ve ABD menşeili soslar da bulmanız mümkün. Bunun yanında tavukları ve balıklarını da denedim, onlar da gayet güzel ama hamburgerlerini tek geçerim.

Fırın Ürünleri: Big Baker

Yanlış bilmiyorsam açılalı 1 yıl oldu ya da olmadı. Kısa bir süre sonra da favori kahvaltı mekanımız oldu. Yazın açık havada, kışınsa kapalı balkon tarzında hizmet veriyorlar. İçeride otururken fırınla aranızda herhangi bir duvar yok, bu nedenle mutfağı sürekli izleyebiliyorsunuz. Kendi ekmeklerini kendileri yapıyor ve hamur kullandıkları ürünlerinde kendi fırınlarını kullanıyorlar – ki buna hamburger ve pizza da dahil. Ancak benim buradaki favori yiyeceğim bir Karadeniz harikası olan Mıhlama. Mıhlamayla birlikte kendi ekmeklerinden de getiriyorlar ki ban babam ban.

Makarna: Bacchus

Gerçek İtalyan makarnası aramıyorsanız ama orgazmik bir makarna yiyeyim diyorsanız, aradığınız mekan burası. Maksimum 14 TL’ye Ankara’da yiyebileceğiniz en iyi makarnalardan birini burada yiyebilirsiniz. Hacettepe Üniversitesi’nin hemen arka tarafında Hamamönü’nde konuşlanmış; yani öğrencilerle iç içesiniz. Fettucini ya da Tagliatelle gibi çeşitleri yok. Sadece Penne ve Spagetti yapıyorlar ama her bir Penne çeşidi birbirinden güzel. Özellikle (köri soslu, sebzeli) tavuklu penneler bir harika. Benim gibi yemek azmanı bir insan sabah burada bir porsiyon makarna yiyip ertesi güne kadar tok kalabiliyor. Porsiyonları da işte böyle doyurucu. Gerçi genelde Tuğçe’nin bitiremediklerini de ben yiyorum ama olsun. 🙂

Tatlı: Aylak Madam

Yemeklerini o kadar da sevmiyorum ama ortamı ve tatlıları oldukça güzel. Dondurmalı Brownie özellikle denemeye değer. Sıcak şarap içmek için de alternatif bir mekan olarak düşünülebilir. Eskiden Don Kişot vardı, oranın sıcak şarabı çok iyiydi. Son gittiğimizde pek beğenmedik, şimdi de baktım ve gördüm ki işletmeci ortak arıyorlar ve mekanı değiştirme niyetindeler. O nedenle Don Kişot’u ek olarak yazmak istemedim.

Nargile: Tömbeki

Genel olarak Kızılay’da gidilebilecek nadir bir iki nargileciden biri. Bahçeli 7. caddedeki Havelka kalitesinde yapıyorlar. Alkollü bir mekan olmaları nargilenin yanında artı oluyor.

Şimdilik aklıma gelen mekanlar bu kadar. Eminim ki unuttuğum birkaç mekan daha var ama şu anda ne kadar düşünürsem düşüneyim aklıma gelmiyor. Aklıma yeni bir şeyler gelirse bu yazıya not düşerek gerekli düzenlemeleri yaparım. Sizin favori mekanlarınız varsa siz de yazabilirsiniz.

Amsterdam – Yine Geleceğiz!

Amsterdam gezimizden döneli 4 ay oldu, hakkında yazmanın vakti geldi de geçiyor. Bu yazı umuyorum ki kendim dahil Amsterdam’a gitmek isteyenlere bazı konularda referans olur. Amsterdam’a herhangi bir turla gitmedik, 4 günlüğüne ordaki yerel hayatı yaşamaya gittik; bu nedenle kültürel açıdan zengin bir yazı bulamayabilirsiniz ama havaalanlarından trenine, free shoplarından Amsterdam’ın havasına, Dam Square’e, Red Light District’e, patatesine, lalelerine, kanallarına, insanlarına vs. dair bilgiler bulabileceğinizi düşünüyorum.

Biletlerle başlayalım. Amsterdam biletlerini, geziden 10 ay önce aldık. Tabii ki Pegasus’u tercih ettik, o zamanlar günde tek sefer yapıyorlardı; yanılmıyorsam şimdi haftanın her günü karşılıklı ikişer sefer mevcut. Bilet fiyatları da 59 Euro’dan başlıyor, yani oldukça uygun. Biletleri aldığımız dönemde bir de Aerobilet’in hediye çekleri patlamıştı. Üye olan herkese 100 TL veriyorlardı. Erken satın alma, ucuz bilet ve Aerobilet’in hediye çeklerini de birleştirince Tuğçe’yle ikimiz toplam 250 TL gibi bir meblağa İstanbul-Amsterdam gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Sonrasında Ankara-İstanbul için de yine Pegasus’u tercih ettik. Yazının sonlarına doğru, bavulumuzun kaybolmasına dair bahsedeceklerim burayla alakalı. Aerobilet kullanmak durumunda kaldığımız için transit bilet almadık. Ankara biletlerimiz çok sonra alındı. Her neyse, şu anda da bir Amsterdam gezisi yapmaya kalksanız gidiş-dönüş 300 TL’ye tek kişilik bir bilet alabileceğinizi sanıyorum.

Zaman içerisinde gezi kadromuza kuzenlerimiz, yakın arkadaşlarımız dahil 5 kişi daha katıldı. Hepsi de biletlerini aldı. 7 kişi uçağı sallaya sallaya gidecektik – ki çeşitli aksilikler yüzünden aramıza 7. olarak katılan Gökhan hariç kimse gelemedi. Biz de 3 kişi gittik. 12 Şubat akşamı Ankara’dan uçağa bindik ve o geceyi İstanbul’da geçirdik. Sabah olur olmaz da ver elini Sabiha Gökçen. Erkenden pasaport kontrolünden geçtik ki free shop’u bir arşınlayabilelim. Öncelikle Sabiha Gökçen’deki free shop hakkında şunu söylemek lazım: fiyatlar gayet uygun. Biz Amsterdam’da özellikle alkolü daha ucuza bulacağımızı düşünürken Jagermeister likör Sabiha Gökçen’de daha ucuzdu. Bu başka birçok alkol için de geçerli. Yani ülkeler arası kesin bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Fakat bunun dışında, Sabiha Gökçen’de aldıklarınız limitli. Pasaportunuza ve uçuş kartınıza işlendiği için belli bir alkol ve tütün sınırını geçemiyorsunuz. Ancak yazının ilerisinde anlatacağım üzere Amsterdam’da durum böyle değil.

Sabiha Gökçen’de ilgimizi çeken free shop ürünlerinin fiyatlarını aklımıza kazıdıktan sonra uçağımızı beklemeye başladık. Sorunsuz bir şekilde bindik, üçlü bir sıraya oturduk (tabii bu üçlü sırayı önceden online check-in yaparak kapmıştık, yani biletliydik. Bunu neden söylüyorum? Çünkü otobüs gibi çalışan bazı uçak firmaları mevcut. Örneğin Blu-express ile İtalya’ya uçarken free seating uygulandığını gördüğümde çok şaşırmıştım. İnsan biletli olmayınca gerilebiliyor, ya yan yana koltuk bulamazsak, diye.). Yolculuk yaklaşık 3.5 saat sürecekti – ki biz fazlasıyla acıkmıştık. Hostesler sıcak yemekler için sipariş alırlarken 10 euro gibi bir ücret karşılığında et yemeği siparişi verdik – ki fiyatı Amsterdam’la kıyasladığımızda, ucuz görünüyordu. Yemek belli bir süre sonra üstü alüminyum folyoyla kaplı sıcak bir tabak içerisinde geldi. Yanında labneden tutun bisküvisine kadar yancıları da mevcuttu. Yemek beni şaşırttı, tadının güzel olmasını beklemiyordum. Yalnız bu noktada şunu söylemem gerekiyor, hostesler aynı kargocular gibi “bozuk para yok” edasıyla dolaştılar. Çalışanına bozuk para sağlamayan firmalara hep dolandırıcı gözüyle bakmışımdır. Tabii hostesler sonradan bir şekilde bularak para üstlerimizi getirdiler. Ancak kendilerine bozuk para en baştan sağlansa daha kusursuz ve stressiz bir servis sunabilirlerdi.

İşte, sonunda uçak indi ve uçaktan daha iner inmez kapıda bizi görevliler karşıladı. Daha önce direkt pasaport kontrolüne geçilmeyen bir havaalanına inmediğim için duruma biraz şaşırdım tabii. Pasaportlarımızı kontrol edip havaalanına girmemizde sakınca görmediler. Biz de bulunduğumuz alanı (free shop) geçerek pasaport kontrolüne doğru yollandık. Yeşil pasaportlu olduğumuz için vize almadan elimizi kolumuzu sallaya sallaya gelmiştik – fakat yine de pasaport kontrol görevlilerine bakarak en güler yüzlüsünün sırasına girdik. Pasaport görevlisi bize nerde kalacağımızı sordu, biz de airbnb.com üzerinden ayırttığımız yeri gösterdik. Bir sıkıntı çıkmadı ve kontrolden geçtik.

Bu noktada söylemem gereken bir şey var. Bu bizim Amsterdam’a ikinci gidişimizdi ve tarih Şubat 2013 idi. İlk gidişimiz ise Temmuz 2011’e denk geliyor. Şimdi ikinci yolculuğumuzun da üzerinden çok zaman geçtiği için ben yazıya iki geziyi karıştırarak devam etmeyi planlıyorum. Önemli gördüğüm yerlerde bu Şubat 2013’tü, bu Temmuz 2011’di diye belirtmeler yapabilirim. Örneğin, Amsterdam’a iki gidişimizde de trenlerle ilgili sıkıntı yaşadık. Tesadüfi bir şekilde ilk gittiğimizde (interrail) demiryolu üzerinde yanlış hatırlamıyorsam bozulan bir trenden ötürü ortalama 8-10 saatlik bir gecikme yaşadık. Yolun bir kısmını üç farklı trenle, diğer bir kısmını otobüsle ve taksiyle geçirmek zorunda kaldık. Temmuz ayı olmasına rağmen çokça rüzgar ve yağmur yedik ve çok üşüdük. Son gidişimizde ise sebebini bilmediğimiz bir olaydan ötürü direkt havaalanı trenleri çalışmıyordu. İki defa peron değiştirdik ve “geç kalacağız” korkusu yaşadık. Garda anons Flemenkçe yapıldığı için sürekli İngilizce bilen görevliler aradık vs.

Taksilerle ilgili de bir bilgi vermek isterim. Öncelikle Amsterdam’daki taksicilerin çoğunun Türk olduğuna kanaat getirdik. Orda bir ay boyunca kalan arkadaşlarımızın da tecrübeleriyle birleşince herhalde bindiğimiz taksilerden yalnızca biri Türk değildi. Taksiler oldukça lüks araçlardan oluşuyor BMW jipler gibi ve açılış fiyatları 7.50 Euro. İlk iki kilometre taksimetrede bir artış olmuyor ancak sonrasında hızlı bir şekilde 10’ar cent 10’ar cent artıyor. Temmuz 2011’deki yolculuğumuzda arkadaşlarımızın yurdunun bulunduğu Sarphatistraat’a gitmek üzere Amsterdam Centraal’dan (merkez tren garı) taksiye bindik. Taksicinin Türk olduğunu henüz anlamamışken Tuğçe’yle “umarım dolandırmaz” muhabbeti yaptık Türkçe bir şekilde. İnanılmaz uykusuz olduğumuz için ben adamın Türkçe konuşmaya başlamasına rağmen adama İngilizce yanıtlar verdim (ki bunun bir benzerini de Gülfemin Prag’daki bir Bulgar satıcıyla yaşamıştı 🙂 — adam Türkçe biliyordu). Her neyse, adam bizi önce yanlış yola soktu ve Sarphatistraat’ta kalan arkadaşlarımız Ali ve Dilara’nın dediklerine göre 10 Euro tutması gereken yol 15.10 Euro tuttu. Türk abimiz bize kıyak (!) geçip 15 versen yeter dedi, nasıl mutlu olduk anlatamam.

Şubat 2013’e dönelim. Pasaport kontrolünü geçtikten sonra yanlış hatırlamıyorsam makinelerden birinden kişi başı 3 Euro gibi bir meblağa, Schiphol Airport’tan Amsterdam Centraal’a gidiş bileti aldık. Gerekli perona geçtik ve 15 dakikalık bir beklemeden sonra trenimize bindik. Bu tren bizim bildiğimiz metrolar gibi değil, yine bizim bildiğimiz tren gibi ama iki katlıydı. Biletimize de bakılmadı, boşuna almışız. Amsterdam Centraal’da indik ve Airbnb’den kiraladığımız Schipperstraat’taki (buraya tıklayarak bakabileceğiniz) eve doğru yürüyüşe geçtik. Ev ev değil, bildiğin garajdan bozma bir yerdi. Kapısı garaj kapısı gibi kocamandı. Ev sahibi Willy’nin öyle sanıyorum ki yardımcısı bir eleman bizi karşıladı ve anahtarı verdi. Evin en ilginç tarafı, banyonun yerden ısıtmalı olmasıydı. Ev genel olarak zaten sıcaktı – ki Şubat ayı Amsterdam’ın en soğuk olduğu aylardan biri, evde üşümedik. Biz Amsterdam’a zaten tam zamanlı gezmek için gittiğimizden evin boğuk olması çok fark yaratmadı; ancak merkezi olmasına rağmen önereceğim ya da bir daha gideceğim bir ev değil.

Amsterdam’ın İstiklal’i diyebileceğimiz yer tabii ki Dam Square (Dam Meydanı). Ortasından tramvaylar geçiyor, bir miktar araç trafiği de mevcut ama caddenin üzerindeki kaldırımlar oldukça geniş. Ama genel olarak Dam’da yapılabilecek çok bir şey yok. Bir “Seks Müzesi” var. İlk gittiğimizde gitmiştik. Fiyatı 5 Euro civarıydı. Genel olarak fotoğraf ve çizim dolu bir müzeydi. Bana öğrettiği tek şey 1850’lerden itibaren bu dünyada fotoğraflı da olsa pornografi sektörünün olduğu oldu. Bunun dışında hediyelik eşyacılar burda sayıca çok. Bir iki tane nispeten daha kaliteli ürünler satan yer var. Bunlardan biri cadde boyunca iki şubesi bulunan Amsterdam Today idi yanlış hatırlamıyorsam. Burdaki çalışan hanımefendilerden biri de yine Türk idi. Amsterdam’da elini sallasan Türk’e çarpıyor. Ha unutmadan, Dam Square’de büyük bir heykelle birlikte Kraliyet Sarayı bulunuyor. Aşağıda da hediyelik eşyalardan birinin fotoğrafı var. 🙂

bitch_is_sleeping

Asıl macera Amsterdam Centraal’ı tam arkanıza alıp, Dam Square’den sola dönünce başlıyor. 🙂 Bu yol Red Light District’e çıkıyor, ancak öncesinde bu yol üzerinde bulunan mekanlardan da biraz bahsedeyim. Türkiye’deki pizza kültüründe dilim pizza olayı pek yok, ancak Amsterdam’da yerleşmiş. New York Pizza satan yerler var, dilimi 2-3 euro ve tadı gayet güzel. Yalnız domuz eti yemiyorsanız ona dikkat etmeniz lazım, keza domuz eti çokça kullanılıyor. Bunun dışında bu şehirde inanılmaz güzel patates kızartması yapıyorlar ve de bu kızartmanın satışı çok yaygın. Çok sevdiğimiz bir patatesçi de bu sokak üzerinde bulunuyor. Son uğradığımızda içerde bir de kedi vardı ve patateslerin kızarmasını beklerken içerdeki eleman uzuuuun uzun kediyle bakıştı. 🙂 Şimdi patatesçi deyince öyle sade patates sanmayın. Bu patatesin bence asıl olayı sosları. Önce kağıttan külaha bir miktar patates koyuyorlar, sonra biraz sos, sonra tekrar patates ve en son yine sos. Tuğçe köri ketçaba bayıldı, bense peynir sosuna. Böyle çedar gibi bir peynir (turuncu ve akışkan) sıkıyor tüm patatesin üstüne. Tadı öyle güzeldi ki anlatamam. Ayrıca aklımda kalmış, Amsterdam’da bu tarz yerlerde satılan sular Hamidiye markaydı, bildiğin Türkiye’den getirmiş adamlar. Bu arada unutmadan, bu sokağın adı Damstraat.

Aynı sokak üzerinde artık coffee shopları da görmeye başlıyorsunuz. Bunlarla birlikte direkt olarak seed satan dükkanları ya da mantar ve daha farklı tarzlarda “yasal” uyarıcı ve uyuşturucuları bulabileceğiniz smartshoplar da mevcut. Amsterdam denince herkesin ilk aklına gelen yasal fuhuş ve uyuşturucu kullanımı. Geçen yıl içerisinde 1 Ocak 2013 tarihi itibariyle coffee shoplara girişlerin Hollanda vatandaşı olmayan kimselere yasaklanacağı haberi dolaşıyordu fakat Amsterdam valisi sonradan bizzat açıklama yaparak bunun Amsterdam’daki turizmi etkileyeceğini söyledi ve bu yasanın Amsterdam’da uygulanmayacağını belirtti. Böyle bir yasa gerçekten mevcut ve Hollanda’nın birçok yerinde bildiğim kadarıyla uygulanıyor. Ancak Amsterdam’da uygulanmıyor. Anlaşılan Hollanda’da valilerin böyle bir yetkisi var. Yani eğer Amsterdam’a böyle bir amaçla gidiyorsanız ve kafanız karışıksa bilginiz olsun, herhangi bir kısıtlama yok. Vali demişken, Amsterdam belediye başkanını unutmak olmaz 🙂

amsterdam_belediye_baskani

 

Bir Umut Sarıkaya klasiği. 🙂 Arkaplandaki Van Gogh etkilerini fark etmemek de elde değil. Her neyse, biz devam edelim. Coffee shop, smartshop gibi merkezlerden çok bahsetmeyeceğim. İnternette gerekli bilgileri çokça bulabilirsiniz. Fakat Red Light District’ten bahsedeceğim. Buranın ne olduğunu bilmeyenler için kısaca söyleyeyim: Burası Amsterdam’ın turistik fuhuş caddesi. Trafiğe kapalı uzunca bir sokak boyunca sağlı sollu camekanlarda kadınlar kendi vücutlarını pazarlamaya çalışıyor. Çıplak değiller, çoğu bikini tarzı şeyler giyiyor. Sokak boyunca Amsterdam’ın çoğu noktası gibi burda da bir kanal var. Ayrıca ara sokaklarda da yine Red Light etkileri görülüyor. Burası ne zaman gidersek gidelim tıklım tıklımdı. Sabah saatlerinde dahi çalışan kadınlar var. Fuhuşun bir kadın için ne derece rahat bir meslek olduğu konusunda yorum yapamayacağım ama burda çalışan insanlar gördüğüm kadarıyla rahatlar. İşe bisikletleriyle geliyorlar, işten çıktıklarında yine bisikletlerine atlayıp gidiyorlar. Fiyat öğrendiğimiz kadarıyla sabit. 15 dakikası 50 euro. Yalvarsanız dahi fiyat düşürmüyorlar, bizzat “40 euro olmaz mı,” diye yalvaranları gördük, ordan biliyoruz. 🙂 Ayrıca içerden çıkan insanlar da gördük, suratlarında anlamsız bir gülümsemeyle çıkıyorlar.

Red Light’taki bir başka atraksiyon ise Casa Rosso başta olmak üzere çeşitli tiyatrolarda gerçekleşiyor. Casa Rosso bunların en ünlüsü ve en pahalısı. O nedenle kısaca Casa Rosso’yu anlatacağım, ancak farklı tiyatrolar da mevcut. Casa Rosso’da bir saatlik döngülerle canlı seks şovları yapılıyor. Biz girmedik ancak öğrendiğimiz kadarıyla bira dahil 50 euro gibi bir fiyatı var. Girip içerdeki koltuklara oturuyorsunuz ve istediğiniz kadar kalıyorsunuz. Şov sürekli devam ediyor 1 saatlik döngüler içerisinde. Söylenenlere göre direkt sevişme sahnelerinin uzunluğu 3-4 dakika arası. Onun dışında kadınlı erkekli gruplar vücutlarıyla çeşitli gösteriler sergiliyormuş. Bu ve bunun gibi tiyatrolar Red Light boyunca mevcut. Yukarıdaki karikatürdeki tiyatro tabelası da bu Casa Rosso gibi tiyatrolara gönderme yapıyor.

Kahvaltıyla devam edelim. Sonradan çok meşhur olduğunu öğrendiğimiz Koffiehuis de Hoek adındaki mekana iki kez gittik. Küçük ve tatlı bir mekan. İnanılmaz güzel pankek ve krep yapıyorlar. Garsonları da, aşçıları da çok nazik ve tatlı insanlardı. Yine domuz eti yemiyorsanız dikkat etmeniz gereken şey Ham tarzı şeyler içeren ürünler istememek. Fakat yiyorsanız jambonlu (Ham) kreplerinin çok lezzetli olduğunu söylemeliyim. Aynı şekilde çay, kahve gibi ürünleri de çok başarılı. Tuğçe nane çayı istemişti, içinde nane olan bir çay geldi. Aşağıda kahvaltılarımızdan birinin fotoğrafı mevcut:

9087493151_66145e2102_z

 

Yemekten konu açılmışken biraz da süpermarketlerinden bahsedelim. Amsterdam’da Albert Heijn adındaki marketler zinciri oldukça yaygın, fiyatları da oldukça uygun. Marketlerde genel olarak karşılaştığımız şeyler arasında çok çeşitli hazır yemeklerin bulunması (ben hiçbirinin tadını sevmedim ama lazanyadan tutun hint usulü tavuğa kadar bir sürü çeşit mevcut) ve sebzelerin çok temiz görünen paketlerde doğranmış ya da yemeye, yemekte kullanmaya hazır şekilde satılıyor olmasıydı. Ayrıca benim daha önceden 1 haftalık Fransa maceramızda her gün tükettiğim karideslerin aynını burda da buldum. Soslu bir şekilde yemeye hazır olarak satıyorlar. Karidesten bahsetmişken, geçenlerde öğrendiğim üzere Türkiye’de inanılmaz bir karides üretimi (üretimi demişken, denizlerden çıkarılması demek istiyorum) varmış; fakat Türkiye’deki talebin azlığı yüzünden Türkiye’de fahiş fiyattan satılan bu JUMBO karidesler çok düşük fiyatlara yurtdışına çıkıyormuş. Yani benim Fransa’da ya da Hollanda’da yediğim bu karidesler Türkiye’den gelmiş bile olabilir. Karideslerle iligli bu gerçeği öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Hamsi gibi yaygın ve ucuz bir besin olabilirdi Türkiye’de de. Yediğim karideslerin bir fotoğrafı da aşağıda:

karides

 

Interrail maceramızda bir hata yapıp müze gezmeye kalkışmıştık. 2-3 gün sonra Interrail’in böyle bir şey olamayacağını anladıktan sonra yurtdışına çıktığımızda müze gezmeyi bıraktık. Ancak Amsterdam’da kesinlikle gidilmesi gereken bir müze var, o da Heineken müzesi. Fiyatı Amsterdam’daki birçok şeyin tersine gün geçtikçe artıyor. İlk gittiğimizde 15 euro gibi bir ücret vermiştik kişi başı. Son gittiğimizde bu ücret 17 ya da 18 euroya çıkmıştı. Size müzenin sonundaki barda kullanabileceğiniz iki adet pul veriyorlar. Bu pullarla birer aded 33 cl. Heineken içebiliyorsunuz. Bunun dışında müze içerisindeki gezi sırasında “Bira nasıl içilir?” adlı etkinlikte bir de 20 cl. Heineken içiyorsunuz. Bir de küçük bardaklarda size biranın fermante olmadan önceki halini ikram ediyorlar. Çok ilginç bir tadı var, denemenizi tavsiye ederim. Müzenin geneli Heineken’in tarihi ve Heineken biralarının tarihinden oluşuyor. Bense tadım kısmını iki gidişimde de daha çok sevdim. Aşağıdaki fotoğrafta barmen bize biranın renginin nasıl (altın rengi) olması gerektiğini, bira dolum tekniğini (köpüğün bardağın ne kadarını kaplaması gerektiğini) ve biranın nasıl içileceğini anlatıyor. Kısaca anlatmak gerekirse, biranın köpüğü birayı taze tutan şey. Eğer biranın üzerinde köpük olmazsa bira hızlı bir şekilde karbondioksit kaybediyor. Dolayısıyla birayı içerken köpüğü içmemelisiniz. Bunun için de bira içerken dik durmalı ve bardağa eğilmektense bardağın sizin şeklinize uyum sağlamasını sağlayarak içmelisiniz. Bunu da bardağa yeterli açıyı vererek sağladığınızdan köpük yerine birayı içmiş oluyorsunuz. Bize biranın nasıl içileceğini anlatan barmen aşağıda. Ha bir de unutmadan, flemenkçe “Şerefe!” demek, “Proost!” demek. Birayı şerefe kaldırırken karşıdakinin gözlerinin içine bakmayı unutmayın!

heineken_tadim

 

Heineken müzesinde Tuğçe montunu kaybetti. Bizim hemen arkamızdan gelen kalabalık Japon güruhu “bu bizimdir herhalde” diye düşünüp almışlardır diye düşünüyoruz; çünkü müzenin hiçbir yerinde bulunamadı. Sağ olsun orda çalışanlar bir bere hediye ettiler.

Red Light yolunda Condomerie adında bir mekan var. Genelde kapalıyken yakalıyoruz bu mekanı, o nedenle camekanların fotoğrafını çektik hep. İçerde çeşit çeşit kondom satılıyor. Genelde hediyelik çeşitler yalnız, kullanmak için değil. 🙂 Zaten sergiledikleri kondomlar arasında yünden yapılmış kondom bile var, varın gerisini siz düşünün. Aşağıdaki gibi bir örnek verebilirim:

condomerie

 

Biraz da Amsterdam’ın genel özelliklerinden bahsedelim. Amsterdam deyince nedense bazı insanların aklına direkt lale geliyormuş. Bu lalenin Amsterdam’a ilk olarak nerden geldiğine dair (Osmanlı) söylentiler var, ben araştırmadım açıkçası. Fakat inanılmaz bir lale aşkı var Amsterdam’da. Her yerde gözünüze gözünüze sokuluyor, adeta İstanbul. Bununla birlikte güzel de bir green market bulunuyor, çeşit çeşit bitki satıyorlar bu açık alana kurulu pazarda. Türkiye’ye dönerken Tuğçe burdan tohumundan yetiştirmek üzere etçil bir bitki aldı ama büyümesini sağlayamadık.

Ne yazsam ne yazsam diye düşündükçe aklıma hala bir şeyler geliyor. Örneğin büyük Bulldog’un bulunduğu şimdi adını hatırlayamadığım meydanda Avrupa’nın yanılmıyorsam en büyük Apple Store’u var. Gittiğim ilk Apple Store oldu. İki katlı bir dükkan ve içerisi minimal olsa da şatafatlı döşenmiş. Ortada güzel bir merdivenle ikinci katına çıkabiliyorsunuz. Onlarca MacBook, iPad, iPhone vb. bilimum Apple ürünü tamamen insanların denemesi ve oturup kullanması için tezgahlara ve masalara konmuş. Türkiye’de olsa herhalde millet internet cafeye falan gideceğine buraya gelir tüm günü burda geçirirdi.

Aslında daha yazacak şeyler var ama ben ufaktan Türkiye’ye dönüşü başlatayım. İlerde ekleme yapar mıyım bilmiyorum ama Amsterdam’a bir daha gideceğimiz kesin. Bir daha gittiğimizde bir daha anlatacağım her şeyi. 🙂

Dönüş yolumuza direkt olarak havaalanından başlamak istiyorum. Ben çeşitli sebeplerden ötürü uçak biletlerimizi alırken transferli alamamıştım. Bu sebeple Amsterdam’da Skype üzerinden Pegasus’u arayıp uçuşlarımızı bağlattım. Bu hareketimin birkaç kötü sonucu oldu. Bunlardan biri Pegasus’un sorunlu bilgisayar sistemi yüzünden Amsterdam’da biletlerimizi bir türlü bastıramamamızdı. Ayrıca o gün öğrendim ki, havaalanlarındaki kontuarlarda o havayolunun çalışanları değil, havaalanının çalışanları çalışıyormuş. Dolayısıyla Türkçe bilmiyorlardı ama çok iyi İngilizce biliyorlardı. Anlaşmak o nedenle zor olmadı, ancak 2 dakika içinde çıkarılabilen boarding pass için 20-25 dakika uğraştık. Türkiye’de olsa kontuar görevlisinin sinirleneceğini düşündüğümden kendisine durumdan dolayı üzgün olduğumu, onu uğraştırıyor olmamdan dolayı hoşnut olmadığımı söyledim. O ise durumun benimle alakalı olmadığını, orda zaten yardımcı olmak için bulunduğunu söyleyip suçu Pegasus’a attı. Çok kibardı ve bize çok yardımcı oldu. Transfer bagajımızı da ayarladıktan sonra boarding passimizi verdi ve biz de Schiphol’un duty free’sine doğru yollandık.

Burdaki duty free’de yaşadığım muhabbeti kısaca anlatmak istiyorum, keza dışardan ülkemize olan bir bakışı da içeriyor. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Türkiye’ye giriş ve Türkiye’den çıkışlarda belli miktarda alkol ve tütün alınabiliyor. Tüm bu alım işlemleri de pasaporta ve boarding pass’e işlendiği için “ben kaçak geçiririm” düşüncesiyle dahi fazladan ürün alamıyorsunuz. Bunun benzeri bir uygulamanın Hollanda’da da olacağını düşündüğümden duty free görevlisine giderek limitlerin ne olduğunu sordum. O da bana önce hangi ülkeye gittiğimi söyledi. Türkiye dediğimdeyse gülerek bana aslında belli bir limit olduğunu fakat bunu kendilerinin kontrol etmediğini, ordaki duty free’den limitsizce istediğimi alabileceğimi söyledi. Ancak kontroller Türkiye’ye girişte gümrükte yapılıyormuş. Bunu söyledi, fakat Türkiye’nin bu konuda çok hassas olmadığını, hiçbir sıkıntı olmadan istediğim kadar ürünü geçirebileceğimi anlattı. Daha önce de Türkiye’ye giden insanlarla konuştuğunu ve bir problem çıkmayacağını söyledi. Keza öyle de oldu, herhangi bir sorun çıkmadan aldığım içkileri ve tütünleri getirebildim.

Yolculuğun son adımı ise Ankara Esenboğa’da yaşadığımız talihsizlikti. Bavullarımızdan biri gelmedi. Gelmeyen bavul en büyük bavulumuzdu ve içinde kişisel eşyalarımızın yanı sıra bir sürü hediyelik eşya ve ödünç alınmış bir iPad de vardı. Yaşadığımız travmayı az çok düşünebilirsiniz. Sonradan (1-2 saat içerisinde) ortaya çıktı ki, bagajın transit aktarılmasında bir sıkıntı olmuş ve bagaj İstanbul’da kalmış. Arayıp bizden bavul hakkında teyit aldılar ve ertesi gün sabahtan evimize kadar getirdiler. Ama bavulumuzu beklerken yaşadığımız kötü 1-2 saati anlatamam.

Sanırım şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Amsterdam hakkında anlatmadığım çok şey var ama zaten oldukça uzun yazdığımı düşünüyorum. İki farklı gün kullandım yazım için ve ikinci günüm olan şu gün nerdeyse son 3 saattir yazıyorum. Oldukça yoruldum. Merak ettikleriniz olursa yorum yazarak sorularınızı sorabilirsiniz.

Ankara vs. İstanbul

Daha Amsterdam’ı anlatmadan İstanbul’u anlatmak biraz ters kronolojiye sebep olacak ama yapacak bir şey yok. Can ne isterse onu yapıyor. Önümüzdeki aylarda daha da çoğalacağını düşündüğüm bu git gellerle az buz da olsa İstanbul’u da keşfedeceğim herhalde. İstanbul’da yaşamayı hiç istemeyen biri olarak bu günübirlik ziyaretler beni hem doyuruyor, hem de bana keyif veriyor.

Uçağın inmesinden sonra araba, taksi ve dolmuşla geçen bir dizi yolculuğun sonrasında daha Üsküdar’a adımımı attığım anda başım dönmeye başladı. Kendimi binlerce gözün önünde arenaya salıverilmiş aciz bir gladyatör gibi hissettim desem yeridir. Kalabalığın daha önce bu kadar başımı döndürdüğü olmamıştı. 15-20 dakikalık bir “cüzdanı sağlama alayım, telefon cebimde mi, aman arkamı kollayayım,” düşünceleriyle dolu bir yürüyüşten sonra belediyenin Paşalimanı’ndaki cafesine girdik. Denize sıfır bir mekan, bizim de oturduğumuz yerle deniz arasında 10 cm fark vardı yoktu. 🙂 Mekan açık hava olduğu için martılar da gırla. Kimisi masaya pislemiş, yukarıdaki direğe de oturup arkasını bize vermiş, yemeklerimizi tehdit ediyor; kimisi korkuluğun öte tarafında, oturanların attıkları ekmek ve diğer gıda maddeleri için serçelerle yarışa giriyor… Fiyatları öyle bir yere göre gayet iyiydi. Bizim Bilkent restaurantlarını alıp oraya koysan 5 kat fazla fiyat çekerler. Somonlu Linguini fena değildi ama porsiyon küçüktü.

İstanbul’un bana göre en güzel yanı vapur. Ne kadar klişe olursa olsun deniz havasını içine çekmek, vapurun rüzgarında tatlı tatlı oturmak gibisi yok. Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için de vapurdan iyi alternatif yok dolayısıyla. 🙂 Bir dahaki gidişimde aklıma gelmezse diye aha buraya yazıyorum: “O vapura bir somun ekmekle binilip martılara ekmek atılacak. Birbirleriyle giriştikleri yemek kavgası izlenip şeytani bir keyif alınacak.” Şaka bir yana, acayip bir çekişme var aralarında. Paşalimanı’ndaki martılar ekmeği beğenmiyordu oysa ki.

Fazla mı klasik bir yazı oluyor? 🙂 İstanbul’a indiğimde ben bile “köyden indim şehre” misali hislere kapılıyorum. İstanbul’un benim için böyle kalmasını da temenni ediyorum, bu klasikler umarım bana hep bu tadı verebilir. Eminönü deyince de tabii balık ekmek yemeden geçmek olmaz. Bir Adanalı olarak şalgamı severim, sevdiririm, rakıyla içerim. Ama turşu suyu da çok güzel yahu. Hele içine doldurdukları turşuyla beraber 1.50 TL’ye satmıyorlar mı, aynısını marketten almaya kalksam en az 5 TL.

Sıra Taksim’de. Meydana çıkan yolu kapatmışlar, o nedenle İstiklal’e daha yakın bir yerde indik ve “şimdi ne yesek” derken inanılmaz güzel dondurma yapan bir dükkana girdik. Dondurmaları kendileri yapıyormuş ve normal dondurmaya göre oldukça pahalı bulmama rağmen kesinlikle değdiğini düşünüyorum. İstanbul’da çoktan yayılmış, 7 şubeleri varmış. İzmir’e şube açmak üzerelermiş. Mekanın adı Cremeria Milano, web sitesine gidiş burdan. Aslında bu yazıyı yazış amacım sırf bu dükkandı. Yok böyle bir dondurma. İtalyan dondurması yaptıklarını iddia ediyorlar ama ben İtalya’da bile böyle dondurma yemedim. Bunun sebebi İtalya’da kaliteli bir mekan arayışına girmeyişimiz de olabilir, ancak yine de ne Roma’da, ne de Venedik’te böyle bir dondurma yemiş değilim. Hayatımda yediğim en güzel dondurmaydı. Tek topu 6 TL, çift topu 10 TL idi. Sade ve karamel yedim, kakaonun da tadına baktım ve bir dahaki gidişimde bir kase dolusu kakaolu dondurma yemenin daha şimdiden hayalini kuruyorum.

Dondurmadan bahsettiğime göre artık yazımı bitirebilirim, bundan sonrası yine vapur, metro, araba, uçak ve Ankara. Evim evim güzel evim.