Yılbaşı ve Gözyaşı

16 Temmuz 2010’da Facebook üzerinde not olarak yazdığım rüyamı buldum, buraya da koymak istedim:

Yeni bir yılbaşı daha yaklaşıyordu. Havalar Ankara’da çoktan soğumuştu ve güneşin batışına yakın bir saatte Bilkent Üniversitesi’nin yemyeşil çimleri üzerinde belirli belirsiz kar taneleri yuvarlanıyordu. Üniversitenin en tepesine birer mum gibi dikilmiş sıra sıra yurtların hemen önünde bulunan yurtlar durağında onlarca öğrenci, birazdan gelecek olan şehir servisinin yolunu gözlüyordu. Durağın hemen yukarısında ise, siyah saçlı ve yarı üzgün görünen 20 yaşlarındaki bir erkek, yanında çimlere oturmuş aynı yaşlardaki kızı izliyordu. Kız çok kalın giyinmemişti ama nedense üşümüyordu. Herhangi bir zaman kıza sarılsa hissedeceği teni ve duyacağı kokusu genç adama huzur veriyordu. Minik elleri sanki onun için hayatın birer güvencesiydi; onlar olmadan yapamayacağını onu tanıdıktan sonraki her an acı-tatlı bir biçimde hissetmişti.

Genç adam, yanındaki kızın yüzüne baktı ve yanağına çabuk bir öpücük kondurdu. Ayağa kalktı ve “birazdan görüşürüz,” diyerek gülümsedi. Kızı arkasında bırakarak yurtlar durağına daha yakın bir yere kurulmuş olan birkaç arkadaşının yanına doğru yürüdü. Bir yılbaşı partisi planlıyorlardı ve her şeyin mükemmel derecede güzel olması için çok çalışmışlardı.

Aralarından gözlüklü olanı tüm gruba seslenir gibi konuştu ve, “parti Ekin’lerin dairesinde, biliyoruz,” dedi ve gruptaki her bir elemanı, plandaki iş bölümünden aldıkları görevlerin tam olarak yerine getirilip getirilmediği hakkında teker teker sorguladı. En sonunda gülümseyerek ayağa kalktı ve Ekin’e dönerek, “eh, görünen o ki artık şehre inebiliriz,” dedi ve ardından grupla olan konuşmasına geri döndü.

Ekin bunu bekliyordu; servis durağında sıraya girmek yerine orada oturup sonunda boş bir servisin gelip onları almasını bekleyeceklerdi ama o sabırsızdı. Her şeyden çok sevdiği sevgilisini kollarına almak ve tüm gece bırakmamak niyetindeydi. Onu zaten bir saatlik uzak kalışlarda bile özlüyordu. Şimdiyse her şey daha farklı görünüyordu; daha yanından ayrılalı birkaç dakika olmasına rağmen içini büyük bir özlem duygusu kaplamıştı. O anda onu gördü: tamı tamına 6 koltuğu boş kalmış bir servis. Şöför otobüsü hareket ettirmek üzereydi, bu yüzden hızlı davranmalıydı. Hemen, az önce yanından geldiği sevgilisinin biraz önce oturduğu yere doğru koşmaya başladı ama onu orada göremedi. Yukarıya bir şeyler almaya çıkmış olmalıydı. Yapması gereken tek şey, şöföre doğru koşup biraz beklemesini söylemekti; böylece yılbaşı partisi o gece erkenden başlayabilirdi.

Önünde iki kişiyle daha servise bindiğinde, şöför hemen arkasından kapıyı kapattı ve daha Ekin, gördüğü boş koltukların ikisinin az önce hemen önünde servise binen kişilerce kapıldığını göremeden, otobüs hareket etmeye başladı. Ekin bir an ne yapacağına karar veremedi. Şöföre biraz beklemesini veya durmasını söylemek üzere düşünürken, otobüs yurtlar tepesinden aşağıya doğru çoktan hareketlenmiş ve ilk virajı almıştı. Şimdi yurtlar daha da tepede görünüyordu ve az önce başını Eren’in çektiği parti grubunu artık göremiyordu. Çok geçti; artık şöförden ne beklemesini istemek mantıklıydı, ne de aşağıdaki ilk durağa kadar otobüsten inebilmesi mümkündü. Planını yaptı: İnebildiği ilk durakta inecek ve tekrar yukarıya çıkabilmek için bir servis aracının gelmesini bekleyecek — hayır, hayır, tepeye doğru koşacaktı. Bu, yapabileceği en güzel planmış gibi göründü. Ayakta kalması gereksizdi. Böylece, boş gördüğü koltuklardan birine oturdu.

Otobüs durmadı. Şehrin kalabalığının içine çoktan girmişti ve insanlar cıvıl cıvıl gezerken, otobüs de onların arasından sıyrıla sıyrıla yolunu bulmaya çalışıyordu. Özel bir gündü tabii, kalabalık normaldi. Güneş tüm parlaklığıyla gözünün içine içine girerken, Ekin’i büyük bir sinir dalgası kuşattı. Yanındaki boş koltuk da dolmuştu ama Ekin buna anlam verememişti. İçindeki hasret kabarmıştı, yanındaki koltukta görmeyi beklediği insan şu anda yanında oturan, tanımadığı bu kişi değildi. Cebinden çıkardığı cep telefonuna sarıldı ve hanımından gelen bir adet mesaj gördü: Ne yazık ki içi boştu. Telefonunun ana ekranına dönerek hanımının her zaman için sayılarla hoş bir tesadüf yaşadığını ve bunun onu her zaman için gülümsettiğini düşünerek ama gülümsemeden, onun o tesadüfi güzellikteki telefon numarasını tuşladı ve aradı. Açan olmadı. Bunu en az beş kere tekrarladıktan sonra Ekin, rehbere dönerek Eren ismini buldu ve arama tuşuna bastı. Telefon bir süre çaldı ve en sonunda karşıdan bir ses duyuldu. Bu, Eren’in “Alo?” sesiydi.

Eren’in telefona cevap vermesinin getirdiği sükûnet, Ekin’in içinde bulunduğu sinir hâlinin geçmesini sağlayamamıştı ama Ekin yine de sakin konuşmaya çalıştı. “Tuğçe nerde?” diye sordu, üniversiteden çıkarken onu yerinde göremediğini düşünerek.

“Bilmiyorum.”

“Bilmek zorundasın, Tuğçe nerde?”

“Bilmiyorum dedim ya.”

“Yanındaki başkaları da mı bilmiyor?” Şu an üniversitede, çimenlerin üstünde oturan gruptaki insanların en az bir tanesinin, Tuğçe’nin nerde olduğunu bildiğine emindi. Üstelik bu kişinin Eren olduğuna dair büyük bir inancı vardı.

“Hayır,” dedi Eren.

“Bak, sinirlenmeye başlıyorum, bana Tuğçe’nin nerde olduğunu söyle!”

“Olmaz!”

“Ne?!”

“Olmaz, bu bir sürpriz.”

“Saçmalama, sürpriz falan istemiyorum, bana onun yerini söyle, burda delirmemi mi istiyorsun!”

“Ama bu bir sürpriz ve sürprizlerin söylenmemesi gerekir. Zamanı gelince kendiliğinden onu göreceksin zaten.” Eren gülümsedi, ama Ekin’in telefon aracılığıyla bunu hissettiğinden şüpheliydi.

“Eren, sinirleniyorum. Eğer Tuğçe yanındaysa söyle ona, o bilir, o sürprizlerden nefret eder, ben sevsem bile, sevgilimi göremediğim sürprizlerden nefret ediyorum. Tuğçe bilir. Beni eğlendirmek için yapıyor olabilirsiniz ama yanlış yoldasınız. Lütfen! Bana yerini söyle ya da söyle Tuğçe’ye beni arasın. Çok kötü durumdayım!”

“Üzgünüm.”

“Şaka yapmıyorum, bana yerini söyle!”

“Beklemek zorundasın,” dedi Eren ve telefonu kapattı.

Bu konuşmanın üzerine Ekin daha fazla dayanamazdı. Bunu otobüs daha Bilkent’ten çıkmadan yapması gerektiğini düşünerek koltuğundan kalktı ve şöförle konuşmaya gitti. Az sonra bir köprünün üzerindeydi, otobüsten inmişti. Köprü, altındaki yolu dik bir şekilde kesen ikinci bir yoldu. Otoban izleri taşıyordu ama Ekin buranın şehir içi olduğunu biliyordu. Hatta köprüden aşağıya bakmayı akıl ettiğinde tanıdık bir yer gözüne çarptı. Tuğçe orada olabilir miydi?

Köprüden aşağı atlamak şu durumda Ekin’in gözüne hiç de büyük bir şey gibi görünmüyordu. Tuğçe’yi oraya sakladıklarına dair içine inanılmaz bir his doğdu. Köprüden aşağı doğru atladı ve ayaklarının üstüne düşerken bir toz tabakası yukarı doğru yükseldi. Burayı hatırlıyordu ama bulunduğu yerde bulunuyor olması ona biraz mantıksız gelmişti. Kapıyı araladı ve içeriye girdi. Büyük bir havuzun etrafında ve içerisinde insanlar vardı. Banyo yapıyor gibiydiler ama havuzun suyu oldukça berraktı. Ekin burayı nerden hatırladığını anladı. Daha önce buraya bir kez gelmişti; “Tuna ileydi,” diye hatırladı. Onunla gelmiş olduğu yer burası mıydı?

Bir aydınlanma yaşayabilirmiş düşüncesiyle suya girmek istedi. Yanında fazla eşyası yoktu ama insanların suya her şekilde, çıplak veya giyinik, girdiğini görünce yaptığından utanmayarak üstündeki tişörtü çıkardı ve suya atladı. Havuz genel olarak biçimsiz insanlarla doluydu. Ya bir ayağı bir diğerinden inceydi, ya aşırı kiloluydu, ya aşırı sıskaydı… normal birisi görünmüyor gibiydi – derken yanından yüzerek geçen kaslı bir zenci gördü. Yüzünü görememişti ama havuzun diğer tarafında onun antrenörüymüş gibi görünen yaşlı bir adam vardı. Zenci adam karşıya vardığında ona sudan çıkmasını ve yandaki kabine girmesini emretti. Ekin aptalca bir şey yaptığını düşünerek sudan çıkarken, zencinin kolunda metal bir hapsetme zinciri gördüğüne yemin edebilirdi.

Beyaz pantolonu ıslanmıştı. Onu yakında bulunan bir çamaşır ipine astı. Anlaşılan insanlar bu çamaşır ipini oldukça sık kullanıyorlardı. Pantolonu kuruyadursun, Ekin de üzerindeki ıslak iç çamaşırıyla gezinerek, biraz önce çıkardığı tişörtünü arıyordu ama bulamıyordu. Salaklığına yanarak, bunca insanın bulunduğu bir mekânda ortalığa koyduğu bir şeyi elbette bulamayacağını düşündü. Bir süre sonra güneşin ne kadar parlak ve ısıtıcı olduğunu hatırladı ve kurumuş pantolonunu, ıslak iç çamaşırını çıkardıktan sonra giyerek dışarıya bu şekilde çıkmaya karar verdi. Bir sorun olmayacağını düşünmüştü ve yanılmamıştı.

Bir otobüs durağı bulmalı ve eve gitmeliydi. Tuğçe orda olmalıydı. Sıkılmıştı ve onu görmeyi çok istiyordu. Eren’e söverek karşıdan karşıya geçti ve turuncu otobüslerin kalktığı bir durak gördü. Oraya doğru yönelirken, karşıdan karşıya geçmekte olan iki kişiye çarpmak üzere olan bir taksi gördü ve önüne değil de, yanına koymuş olduğu televizyona bakmakta olan taksiciye bağırmaya çalıştı. O daha bağıramadan taksi yavaşladı ve karşıdan karşıya geçmekte olan anne kızın sağ salim kaldırıma varmalarını sağladı. Bu esnada taksici önüne bir an olsun bakmamıştı. Taksi tekrar hareket ederken Ekin’in gözleri faltaşı gibi açıldı: Taksici aslında kafasını çevirmemişti, bir kaza sonucunda böyle olduğu belliydi. Kafası yana yatmıştı ve biraz da ezilmiş gibi görünüyordu; emin olamadı. Yanına koydukları televizyon gibi ekrandan yolu görüyor olmalıydı. Şoku atlatan Ekin, bunun gerçekten güzel bir davranış olduğunu düşündü. Birileri ona bu özel sistemi hazırlamıştı; böylece taksici işine devam edebilecekti. Gülümsedi.

Otobüslere doğru yürürken yanında para bulunup bulunmadığını düşünmeye başladı. Cepleri boş görünüyordu ama bir otobüse binip eve gitmek zorundaydı. Bu yüzden ufak bir heyecanla da olsa otobüse adımını attı. Otobüs neredeyse boştu. Daha muavin de gelmemiş olmalıydı. Belli ki bir süre ona para soracak kimse olmayacaktı. Bu düşünceyle rahatladı ama hâlâ içini kemiren bir şeyler vardı. Bir anda aklında bir şimşek çaktı. İnsanlara telefonla ulaşamıyorsa, yüzlerce insandan bir anda haber alabileceği bir sisteme bağlanmalıydı: Facebook’a. Büyük ekranlı cep telefonundan Facebook’u açtı ve giriş yaptı. Cep telefonundan girdiği için sayfanın bazı kısımları bozuk görünüyordu ama zaten Ekin’in aradığı şeye engel olmuyordu. Yeni haberleri kurcalarken, az sonra neden böyle bir şey aradığını bilmese de aradığı şeyi bulduğunu anladı. Üniversiteden ayrılmadan önce içinde bulunduğu gruptan biri, “Seyit ölmüş mü?” diye bir ileti paylaşmıştı. Ekin’in boğazına patates büyüklüğünde bir yumru oturdu. Tıkandı. Gerçeklik payı olabilir miydi? Herkesin ortadan kaybolmasının nedeni bu olabilir miydi?

Daha başka bir haber varsa bunu kaldıramayacağını düşünerek internetten çıktı. Birden akşama parti olmayacakmış gibi bir düşünceye kapıldı. Zaten eğer haber doğruysa, parti yapmak pek de hoş olmazdı. Bu düşüncelerle birlikte sanki boşlukta ilerliyormuşçasına evine yollandı. Vardığında hava kararmıştı. Eve girerken içeride kimsenin olacağını beklemiyordu ve bu beklentisinde de haklı çıkmıştı. Oturma odasının ışığı açıktı. Kanepeye oturdu ve hanımının nerde olduğunu düşünerek kucağına bilgisayarını aldı. Daha bilgisayarın kapağını açamamıştı ki kafasında bir hayal canlandı. Uçaktalardı. Hanımıyla birlikte uçaktalardı ve yanlarında Eren’in de içinde bulunduğu parti grubu vardı. Tuğçe, her zamankinden biraz daha büyük görünüyordu ve elinde tuttuğu tabaktan aldığı sarımtrak, lezzetli peynir parçasını Ekin’in ağzına doğru uzatırken mutluluktan uçuyormuş gibi görünüyordu. Ekin de mutluydu, öylesine mutluydu ki, o an hiç bitmesin istedi; ama oturma odasına geri döndüğünde, hayalin bittiğine şaşırmadı.

Bilgisayarın kapağını açmaya yeltendi ama bu kez de bir dürtü, Eren’in, nedense Eren’in, yanında olduğunu hissetmesine yol açtı. Bir anda korkunç bir sürpriz bekler gibi arkasına döndü ama Eren orada değildi. Arkasında kimse yoktu. Karanlık gecenin önünde, bilgisayarına tekrar hamle yaparken bu kez, orda olmaması gereken birinin, tül perdenin arkasında duran balkonda ayakta ona baktığını gördü. Tuğçe’ydi, yalnızca, biraz önceki hayalindeki gibi daha büyük görünüyordu ve ona gülümsüyordu. Ekin’in içini tekrar büyük bir hasret ele geçirdi. Ona ulaşmak istiyordu ama Tuğçe, ondan gözlerini kaçırarak yanına baktı. O anda Tuğçe’nin orda yalnız olmadığını gördü. Eren ordaydı, Ferhat da öyle; nedense Seyit’in de orda, tülün arkasında olduğuna dair kuvvetli bir inanç vardı içinde. En sonunda balkon kapısını hafifçe açmak istediğinde, hemen balkon kapısından içeriye doğru bakan yerde onu gördü: Kırmızı, çok tatlı bir elbise içerisinde 5-6 yaşlarındaki bir kız çocuğu. Tuğçe’ye ulaşabilmek için can atıyordu ama bu küçük kız oldukça ilgisini çekmişti. O kadar tatlıydı ki, ona birilerini anımsatıyordu. Eğildi ve küçük kız çocuğunu ellerinden yakaladı. Çocuk ona gülümsüyordu. Ekin ise onun hizasına inmişti ve gözlerine kenetlenmişti– derken kızın ellerini bir anda bıraktı ve gerisingeri kanepeye doğru irkildi; kızınsa yüzündeki gülümseme adeta hayal kırıklığı yaşamışçasına silindi. Küçük kızı, otobüse binmeden önce gördüğüne yemin edebilirdi. Tekrar tülün ardındaki Tuğçe’ye baktı, onun gülümsemesi silinmemişti.

Tuğçe’nin gülen gözleri Ekin’e bakarken, Ekin’in içinde bir şeyleri eritmeyi başarmıştı. Büyük bir hıçkırıkla ağlamaya başlayan 20 yaşındaki Ekin, tekrar dizlerinin üzerine çömeldi ve önünde duran dünya harikasına gözlerini kenetledi. Görüşü göz yaşları yüzünden bulanıklaşıyordu ama önemli değildi; onun zaten tam olarak neye benzediğini çok iyi biliyordu. Biraz sonra kızı gibi, balkondaki sevgilisi ve diğer herkes gibi gülmeye başlayacağını çok iyi biliyordu. Bu uzun sürmedi ve kendini uçakta, biricik sevgilisinin karşısında, elindeki lezzetli peynirleri kapmaya çalışırken buldu. Mutluydu. Her şey tamdı, eksik değillerdi. Uçağın nereye gittiğini merak bile etmiyordu; her nereye gidiyor olursa olsun, o zaten evine gidiyordu…

Lan böyle rüya mı olur?! Sürekli kabus kabus kabus nereye kadar be. Korkuyorum artık.

Nasıl öleceğini bilmek ister misin?

Her zamanki kıyafetini giymiş, otobüse binmek için yola çıkmıştı. Etraf günlük güneşlikti; sevgilisiyle buluşacağı herhangi bir zaman hissettiği kıpırtıları midesinde yine hissediyordu. Mevsim yaz olmasına rağmen, Adana’da havalar dışarda yürünebilecek kadar serindi. Bu da otobüs durağına kadarki kısa yolu terlemeden bitirmesine olanak sağladı. Otobüsün gelmesi ise fazla uzun sürmedi.

Adana’nın, üniversiteyi ilk durak bilip çarşıya doğru devam eden, ama nedense bugüne özel olarak yemyeşil göl kıyısına gitmeyi seçmiş turuncu otobüslerinden birine binmişti. Favori koltuğu boştu, otobüsün en arka köşesindeki yerine geçti. Yol devam ederken, o da açık arka kapıdan gelen tatlı havayı içine çekiyor, altlarında kayan asfaltın otobüsten kaçışını izliyordu. Fark etmemişti ama yanındaki koltuk az önce dolmuştu.

Kendinden daha uzun ve yapılı görünen bir adamın yanında oturduğunu fark ettiğinde, göl kıyısına gelmişlerdi. Etrafta daha önce görmediği genişlikte bir çayır uzanıyordu. Güneş ışınları, çayırı yakarcasına parlatıyordu; fakat çayırın bu durumdan şikayet eder gibi bir hali yoktu.

“Çok güzeller,” dedi yanındaki adam. Kendisine mi söylemişti acaba? Kontrol etmek için kafasını hafif yana eğdi ama yanındaki adam önüne bakıyordu. Onu tanıyor muydu yoksa? Yüzü hiç de yabancı gelmiyordu ama aynı zamanda yabancıydı da. Sanki zamanda bir noktada tanıştığı bir adam gelip onu bulmuş, hissettirmeden onunla konuşmaya çalışıyordu.

“Kim olduğumu biliyorsun.”

“Kimsin?”

Gülümsedi. “Anlamak üzeresin. Yine de sanırım daha var,” dedi.

İneceği durağa gelmişti, sevgilisini az ilerde görebiliyordu. Her ne kadar ne söylemeye çalıştığını merak etse de, anlamsız konuşan bu adamla daha fazla vakit kaybedemeyecekti. İçi yine kıpır kıpır olmuştu; durağı kaçırmamak için bir hışımla kalkarken adamın artık yanında oturmadığını fark etmedi bile. Otobüs durdu, o da aşağı indi. Sevgilisini yine çok özlemişti, onu görmediği herhangi bir gün hissettiği yalnızlığın parça parça olması hissini başka hiçbir şartta hissedemiyordu. Elini tuttu ve içini bir huzur dalgası kapladı.

Göl kıyısı gözüne hiç bu kadar güzel görünmemişti. Yapay bir göl olduğunu bilse de, ona şu anda her şeyden daha gerçek görünüyordu. Elinde sevgilisinin elleri, yüzündeki mutluluk ifadesi her şeye değerdi. Onu izlemek kadar güzel bir şey yoktu; her zamanki gibi arayı kapatmak için neler yaptığından bahsediyordu. Normalde olsa pür dikkat onu dinlerdi ama bugün farklı bir şey vardı; yüzüne, dudaklarına, konuşmasına dalmıştı. Tek yaptığı aptal bir sırıtmayla ona bakmaktı. Sanki onu duymuyordu.

Gözünü kırptı. Bu kırpışın yarattığı anlık dalgınlık, gözünün az ilerde koşuşan birkaç insana takılmasına yol açtı. Araba yolundan koşuyorlar, kıyıdan az ilerdeki çimlerle kaplı tepenin ardına doğru gidiyorlardı. Tekrar sevgilisine baktı, kendisinin uzaklara baktığını fark etmemişçesine konuşmaya devam ediyordu. Bunu görünce, tepenin ardında kaybolan insanların ardından tekrar gülümsedi. Tekrar. Onları tekrar gördü. Yine aynı yönde koşuyorlardı. Kıyının aynı noktasından, hemen ilerdeki tepenin ardına. Deja-vu. Fakat gözüne farklı bir şey çarptı. Deja-vu olamazdı; çünkü buraya gelirken otobüste yanında oturan adam da ordaydı. Birkaç kişilik güruhun içinde koşuyordu ve ansızın onunla göz göze geldi. Onu tanıyordu.

Birden hepsi ortadan kayboldu. Hiçbiri gözükmüyordu. Az önce orda koşan hiç kimse artık orda değildi, tepenin ardına kadar gidememişlerdi. Yerde yatmıyorlardı, ayakta değildiler; kıyıda izleri bile görünmüyordu. Ters giden bir şeyler vardı; artık sevgilisinin elini tutmuyordu ama eli daha önce hiç olmadığı kadar sıkılmıştı. Yanına baktı, elini sımsıkı tutan kişi sevgilisinden başkası değildi. Artık konuşmuyordu, durmuşlardı ve sevgilisi gözlerinin içine bakarak gülümsemekle yetiniyordu. Sonunda konuşmak için ağzını açtığında yalnızca şunları söyledi: “Seni yalnız bırakacağımızı düşünmemiştin, değil mi?”

***

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Hayır!” diye haykırdı. Aklında sevgilisinin rahatlatan gülümsemesi vardı; ama bulunduğu yer artık ordan çok uzaktaydı. Bir sandalyede oturuyor, hemen karşısında ona bakan sıska adamı gözlüyordu. Hava kararmıştı; loş ışıklı odadakiler, yıllar sonra tanıştığı birkaç kişiden ibaretti. Ona merak dolu gözlerle bakıyorlardı; sanki ne cevap vereceğini, ne yapmayı seçeceğini ölçmeye çalışır gibilerdi. Artık koşmuyorlardı, sadece durup izliyorlardı.

Doğruldu. Sandalye, bir masanın dibindeydi ve masanın üzerinde bir tomar boş, beyaz kağıt vardı. Üstünde ise bir kalem ve o kalemi tutan sıska adamın elini gördü. Suratına baktı. Adamın acelesi var gibiydi. İçinde bulundukları durum her an sona erebilirmiş gibi bakıyordu. Onu sözleriyle sarstı: “Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

Bu soruya cevap vermek istemiyordu. Karşısındaki sıska adam artık bağırmaya başlamıştı, başka hiçbir şey söylemiyordu. Kendisi ise sandalyeye yapışmış gibi, karşısındaki adama karşı savaş veriyordu.

“Hayır!”

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Hayır!”

“NASIL ÖLECEĞİNİ BİLMEK İSTER MİSİN?”

“HAYIR!”

Sıska adam daha fazla dayanamadı, elindeki kalemle kağıda bir şeyler yazmaya kalkıştı; fakat tam o anda sandalyesinden kaldırdığı eliyle kağıda yazmasını engelledi. Sıska adam yazıyordu ama yazmak istediği şeyleri yazamıyordu; çünkü elini kontrol eden başka birisi vardı. Nasıl ölmek istediğini bilmek istemeyen bir adam. Gözlerini kapattı ve eli sıska adamın elinin üstünde, onun yazmasını engelleyerek avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

“HAYIR! HAYIR! HAYIR!”

Ve uyandı.

Doğruldu. Etrafına baktı.

Nasıl öleceğini bilmek ister miydi?

Lucid Dreaming

Başardım! 🙂

Bugün bir süredir yaptığım çalışmaların (rüya günlüğü tutma, uyanır uyanmaz rüyadaki detayları kalıcı hafızaya atmaya çalışma vs.) ilk kez ekmeğini yedim. Oldukça yorgundum ve uykusuz da kalmıştım ama 2 saatlik bir uykum sırasında rüyada olduğumu fark etmeyi başardım. Bu rüyada olduğunu fark etme olayı aslında çoğumuzun zaman zaman bilinçsizce yapmayı başarabildiği bir eylem diye biliyorum. Ben de çok yaptım, ancak bugünkü bilinçliydi.

Rüyamda kendi evimdeydim, her şey gündüz vakti evimde nasılsa öyleydi. Ancak şu anda hatırlamadığım küçük bir detaya takıldım ve ilk şüphemi yaşadım. Sonrasında, normalde pencere olmadığını bildiğim bir taraftaki pencereye gözüm takıldı ve gerçekliği iyice sorgulamaya başladım. Pencereden dışarı bakmamla birlikte, dışarıda aslında orada olmayan kocaman bir ağaç gördüm ve görür görmez rüyada olduğumu anladım. Beynim bu bilincin ışığında beni uyandırmaya çalıştıysa da kendimi zorladım ve rüyaya devam ettim. 🙂

İlk yaptığım şey sokağa çıkmak ve uçmayı denemek oldu. Çok mu klasik bilmiyorum ama rüyadaki gücümü sınamak için aklıma gelen ilk şey buydu. Beynimin ne kadar hızlı yanıt verdiğini o an anladım; daha uçmayı düşünürken adeta Superman edasıyla ayaklarımı yere çarpıp uçmaya başladım. İnanılmaz bir histi; kollarım karıncalanmaya başladı. Yattığım yerde uçtuğumu hissettim ve ilk korkumu da o an yaşadım. Rüyada uçarken gözlerimi kapatmıştım ve eğer gözlerimi açarsam kendimi yatak odamda havada bulacağımı ama bedenimin yatakta duruyor olacağını düşündüğümden korkudan gözlerimi açamadım. Sonrası ise çok uzun sürmedi, rüya normal seyrinde devam etti. Yine bazı manipülasyonlarda bulunduğumu hatırlıyorum ama neler olduklarını hatırlayamıyorum.

Rüyalar Rüyalar

Ben sık rüya gören biriyim. Az önce okuduğum bir infografik sonrası, bir süreliğine bir rüya günlüğü tutmaya karar verdim. Kim bilir, belki lucid dreaming denen heyecanı yaşamayı başarabilirim. Bu maceraya katılmak aslında beni çok korkutuyor ama tecrübe etmeyi istiyorum. Dr. Stephen LaBerge ne demiş: Hayatın üçte birini uyuyarak geçirmek zorundaysak, neden rüyalarımızı da uyuyarak geçirelim ki?

how-to-control-your-dreams-infographic_51025574ea3aa

Güneş – I

Şaşkındı. Gökyüzündeki bu ani değişiklik onu şaşırtmıştı. Kıyamet senaryolarını her zaman için oyun addeder, bunlardan biri gerçekten gerçekleşecekse uzun bir süreç içerisinde kendini yavaş yavaş hissettirerek gerçekleşecektir, diye düşünürdü. Böyle birdenbire olmamalıydı. İnsanların paniğe kapılmaları için bile yeterli zaman yoktu. Televizyonu olmadığı için tek kontrol merkezi internet ve de dolayısıyla meteorolojinin sayfasıydı. Emin olmak için bilgisayar ekranını tekrar açtı, Ankara için hava durumunun gösterildiği sayfayı yeniledi. İşte ordaydı: Ankara bugün 8 derece, yarın 310, ertesi gün 78 ve sonraki gün 265. Olaylardan haberi olmadan görmüş olsa, bunun yazılımsal bir problem olduğunu düşünürdü. Belki bir ya da iki karakter fazla basılmıştı; belki de yarın aslında 31 derece olacaktı. Ama hayır; olanları biliyordu, yarın sabah güneşin ilk ışıklarıyla beraber bu dünyanın daha önce görmediği biçimde değişeceğinin bilincindeydi. Zaman yoktu, ekranı kapattı.

Dışarıda inanılmaz bir fırtına vardı, uçmak imkansızdı. Hele de birlikte uçmaya çalışacağı ranzayı düşündüğünde olasılık sıfıra yaklaşıyordu. Daha önce bu ranzayı nerde görmüştü, bu ranzayı uçabileceği şekilde ne zaman modifiye etmişti; hatırlamıyordu. Ancak kardeşi, annesi ve kalan çekirdek ailesinden oluşan birkaç kişiyle birlikte bu modifiye ranzaya binip burdan çok uzağa gitmesi gerektiğini, yoksa bu gecenin görecekleri son gece olacağını iyi biliyordu. Elinde kalan son dingilleri de, ranzanın altlı üstlü iki parçasını birbirine daha iyi kenetlemek için yerleştirmeye başladı. 7 kişilerdi ve bir şekilde ranzaya sığmaları gerekiyordu. Aslında sığmakta sıkıntı yoktu, önemli olan ranzanın altıyla üstünü yeterli açıklıkta tutabilmek ve olabildiğince, dışarıdaki fırtına ve yağmurdan korunabilmekti. Daha bu yamuk şeyi uçurup uçuramayacağını da bilemiyordu ya! Tek şansına sıkı sıkı sarılmaktan başka çaresi yoktu.

Hava yavaştan kararmaya başladı. Uçma vakti geliyordu. Ailesinden çaresiz itiraz sesleri gelse de, az sonra hep birlikte bu ranzanın üzerinde pencereden dışarı uçacaklarını biliyordu. Onları acele ettirmeye çalıştı. Asıl olaya karşı duydukları dehşeti bir nebze olsun hatırlamamalarını sağlamaya çalışır gibiydi; akıllarını tamamen bu saçma ranza fikrine yöneltmeye çalışıyordu. Az sonra gerçekleştirecekleri imkansız dalış, apartmanın yedinci katından denenecek bir intihar dalışıydı. Öyle ya, işe yaramazsa kaybedecekleri bir şey yoktu. Burda kalacak olurlarsa yarın sabahtan sonra öğle vakitlerini zaten çıkaramayacaklardı.

Tüm ailesini ranzaya doluşturdu, dingiller beklediğinden daha az sağlam çıkmıştı. Yaylarda da sorun var gibiydi, ranzanın üst kısmı belli belirsiz aşağı yukarı oynuyordu. Bu ona, kendisinin aşağı kısma binmesi gerektiğini hatırlattı. Ailesi onu bekliyordu, o ise ifadesiz bir suratla son kontrolleri yapıyordu. Son olarak dışarı baktı, geniş pencereyi iyice açtı ve fırtınanın içeriye girmesine izin verdi. Yerini aldı. Nereye gittiklerini bilmiyordu, belki de ölüme gidiyorlardı. Düşünmemeye çalıştı: Ya şimdi, ya asla…

Ranzanın motorunu çalıştırdığı gibi ufak bir havalanmaya sebep oldu, pencerenin çok daha öncesinden kırılmış korkuluklarını küçük bir darbeyle aşağı fırlattı. Hemen sonra ise 7 kişilik aile, onları taşıyan ranza ile birlikte dik bir konumda aşağıdaki toprağa doğru inişe geçti. Düşüyorlardı. Motorun gücü mü yetmiyordu, yoksa ranza fikri aslında olacakları görmemek için beyninin oynadığı bir intihar oyununun eseri miydi? Haberi aldığı gün içerisinde ranzayı bulmuş, bu hale getirmiş ve tüm bunları yaparken durup düşünmemişti. Vahiy gibiydi, birisi ona “yap,” demiş gibi. O da yapmıştı ve düşünmeye, ölüm korkusunu duyduğu şu anlarda başlayabilmişti. Bir hataydı, bu fırtınada uçmayı düşünmek başlı başına bir hatayken, ranzayla uçmak? Yoksa uçuyor muydu? Fırtınanın apartmanla aralarındaki dar boşluktan sekmesiyle birlikte ranzanın altı biraz daha düzleşmişti. Şimdi rotaları biraz daha kavisliydi, direkt olarak aşağı inmiyorlar, adeta bir parabol eğrisi çiziyorlardı. Yeri yakalamadan evvel tam düzlüğe ulaşabilirlerdi, başarabilirlerdi. Başaramasalar dahi bu gidişle en kötü ihtimalle az ilerideki kıyıdan başlayan denize düşeceklerdi. Şu an bir on iki saat sonra ölmek bile daha anlamlı geliyordu.

Ranzanın motoru tüm gücüyle çalışmaya devam ediyordu. Fırtınanın azalan etkisiyle kendi kendini kontrol edebilir duruma geldi. Şimdi denizin üstündeydiler, artık düşseler dahi çok ciddi bir sonuçla karşılaşmayabilirlerdi. Yine de düşme tehlikelerine karşın ranzanın kontrolünü kaybetmemeliydi. Uçak misali iki kanadından tuttuğu ranzayı daha da yukarı doğru kaldırmaya çalıştı. Başarıyordu. Ranzanın burun kısmı gittikçe daha yukarı kalkıyordu — derken ranza bir anda geriye doğru tepti. İnanılmaz bir hızla, rüzgarın da etkisiyle gerisin geri tam bir tur yaptı; turu atarken gözleri ailesine kenetlendi. Ağzını açamadıysa da içinden “sıkı tutunun,” diye geçirdi ve bir an sıktığı dişlerinin kırılacağını düşündü. Tepmenin ardından ranzayı toparlamaya başladı ve bağrışmaların arasında herkesin iyi olup olmadığını kontrol ederken aklını kaybedecek gibi oldu: Bir kişi eksikti.

Kafasını daha önce hiç bu kadar hızla çevirdiğini hatırlamıyordu. Bakabildiği her yöne bakıyordu; nerdeydi?

“İşte orda!”
“Kim konuştu?”
“Orda!”

Ordaydı. Sırt üstü bir şekilde denize düşüyordu. Bir saniye bile düşünmeden ranzanın burnunu eğdi, falsolu bir hareketle ranzanın ileri atılmasını sağladı. Rüzgar iyiden iyiye kesilmiş, ancak ilginç bir şekilde hava da aynı anda aydınlanmaya başlamıştı. Fakat bunları düşünecek ya da hissedecek vakit yoktu. Sadece ranzanın kontrolünün iyiden iyiye kendisine geçtiğini hissediyordu. Bu saçmalığı uçurabildiğine inanamaması bir yana, tüm hareketlerini kolay bir şekilde gerçekleştirebiliyor, hızlandırıp yavaşlatabiliyordu. Bunların sayesinde denizin neredeyse ucuna kadar inmeyi, böylece düşeni yakalayabilmeyi ve düşenin uyguladığı kuvvetin sarstığı ranzayı toparlayabilmeyi başardı. Artık her şey iyiydi. Mutluydu. Günler günleri, mekanlar mekanları kovalıyor gibiydi. Her şey çok hızlı aktı.

Devam edecek…