Geçmişte Adalet Yok

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve “Geçmişte Adalet Yok” olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Farklı ülkeler, farklı sınıf ayrımları uyguluyor ve bu, büyük ölçüde o ülkenin geçmişinde yaşanan olaylara dayanıyor.
  • Örneğin, 3000 yıl önce Orta Asya’dan gelen işgalciler Hindistan’da sayıca azlardı. Zamanla yerleşik halkın kendilerini kovabileceğini fark eden işgalciler, çareyi kast sisteminde buldu ve belli bir sınıfa ait olmayan insanların haklarını sınırladı.
  • Ayrımcılık veya korku, biyolojik temellere dayanır. İnsanlar, hastalık kapabileceklerini düşündükleri için cesetlerden uzak dururlar, ya da kötü görünen yemekleri yemezler. Önceki çağlarda, din ve milliyetçilik bu sistemi çalarak kendilerine uyarladı ve kendilerinden olmayan herhangi bir şeyin insana zararlı olacağı öğretisini yaymaya başladı.
  • Amerika’yı işgal eden Avrupalılar, beraberlerinde Amerikan yerlilerinin daha önce tanışık olmadıkları hastalıkları getirdiler. Bu da, işgalin ilk yüzyılında, yerlilerin %90’ından fazlasının ölümüne ve nihayetinde, kıtada çalışmak için Afrika’dan köle getirilmesine yol açtı.
  • Kölelerin Afrika’dan seçilmesinin 3 ana sebebi vardı: 1) Afrika, Amerika’ya diğer kıtalardan/ülkelerden daha yakındı. 2) Afrika’da zaten oturmuş bir köle ticareti mevcuttu. 3) Amerika’ya taşınan tropik hastalıklara, Afrikalıların kısmen de olsa bağışıklığı vardı.
  • Farklı bölgelerde farklı ayrım sistemleri bulunuyordu. Ama hepsinde geçerli bir ayrım yöntemi vardı: Cinsiyet. Kadın, her zaman erkeğe ait bir obje olmuştu.
  • Bonobo şempanzeleri ve filler dişi dominant topluluklara sahipler. Burdaki temel fark, dişilerin annelik/doğum sebebiyle ortaya çıkan yardım ihtiyacını erkeklerden değil, diğer dişilerden karşılıyor olmaları.
  • Bonobo dişileri, ortalamaya vurulduğunda bonobo erkeklerine karşı fiziksel olarak zayıf kalsa da, dişilerin arasındaki bağ, dişilerin birlikte hareket edip erkeği alt etmesini sağlıyor. Erkekler ise agresif ve rekabetçi yapıları sebebiyle birlikte hareket edemiyor.

Piramitleri Yaratmak

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve “Piramitleri Yaratmak” olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • M. Ö. 8500’de en büyük yerleşim alanları köylerdi ve sadece yüzlerce insan bir arada yaşıyordu. M. Ö. 3500’de krallıklar ortaya çıkmıştı bile. Bu krallıklar, sayıları yüzbinlere varan insana hükmedebiliyordu. M. Ö. 1000 yılında ise Akdeniz’de Roma İmparatorluğu, Çin’de Hun İmparatorluğu on milyonlarca insanı kontrol etmeye başlamıştı.
  • M. Ö. 1776 yılında, dönemin en büyük imparatorluğu Babil’di. Bu dönemde, Babil Kralı Hammurabi, imparatorluğunun her noktasında adaleti sağlayacak bir kurallar bütünü oluşturdu.
  • Hammurabi kurallarına göre, insanlar sınıflarına göre 3’e (asiller, halk, köleler) ve cinsiyetlerine göre 2’ye (erkek ve kadın) ayrılıyordu. Her sınıf ve cinsiyete ait insanın farklı bir değeri vardı.
  • Hammurabi kurallarına göre, çocuklar birey sayılmıyordu. Çocuklar, ebeveynlerinin mallarıydı.
  • ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi, tüm insanların eşit yaratıldığını savunuyordu. Bu bildirge, insanların yaşamlarını, özgürlüklerini ve mutluluk arayışlarını koruma amacı güdüyordu.
  • Kot pantolonlar, oldukça dayanıklı yapıda oldukları için, eskiden sadece işçi sınıfına ait bir giysiydi. Bugün eşitliğe inandığımız için zenginler de kot pantolon giyiyor. Eskiden farklı sınıfların aynı giysileri giydiğine rastlanmazdı.
  • Günümüzde eşitlik kadar bireyselciliğe de önem veriliyor. İnsanlar çocukluktan itibaren kendi özel alanlarına (örn. ev içinde kendi odalarına) sahip oluyor ve aile fertleri odaya girmek isterlerse çocuklarından izin alıyor. Bu, çocuğun birey olarak yetişmesine ve gerçek değerinin kendi içinden geldiğine inanmasına yardımcı oluyor. Bu nedenle çevredekilerin onun hakkında ne düşündüğü o kadar da önemli olmuyor. Bu durum, orta çağlarda tam tersi yönde sirayet ediyordu. Asil sınıfa ait insanlar dahi, kendi değerlerinin başka insanların onları nasıl gördüğüyle ölçüldüğünü düşünüyordu. Bu nedenle, kendilerine yöneltilen eleştirilere dahi canları pahasına karşı koyuyorlardı.
  • Romantik Tüketicilik: Harari’ye göre, bugün insanların yurtdışında tatil yapmak istemelerinin arkasında romantik tüketicilik fikri yatıyor. Bu fikir, çağımızın en popüler iki fikrinin birleşimi: Romantiklik ve tüketim. Romantiklik, çok kısaca, insanın hayatını olabildiğince farklı tecrübelerle doldurması fikrinden öte geliyor. Tüketim fikrine göre ise, mutlu olmak için olabildiğince farklı şeylere sahip olmak, yeni şeyler satın almak gerekiyor.
  • Nesnel: Herhangi bir kimsenin inancından bağımsız olarak var olan.
  • Öznel: Tek bir kişinin inancına bağlı olarak var olan.
  • İnter-öznel: Birden çok kişinin aynı yöndeki inancına bağlı olarak var olan. Örneğin tanrılar, uluslar, şirketler vs. Bu güruhta bir kişinin inancından vazgeçmesi, bu inter-öznel varlığı yok etmez. Ancak bu inter-öznel varlığa inanan çok sayıda kişi inanmayı bırakır veya hayatını kaybederse, o zaman bu inter-öznel varlık değişir, mutasyona uğrar veya komple yok olur.
  • İnsan beyni, az sayıdaki insandan oluşan grupları yönetmek için yeterliyken, aynı şey şehirleri ya da krallıkları yönetmek için söylenemezdi. İnsan beyninin dışına taşan bir yöntem gerekiyordu. Bu yöntemi ise Sümerliler, yazıyı icat ederek buldu. Yazının icadının arkasındaki sebep, çok sayıdaki matematiksel veriyi kaydetmek ve saklamaktı.
  • Tarihteki bilinen ilk yazı bir muhasebe kaydıdır. Bu kayıtta bir muhasebecinin imzası (ismi) yer almaktadır. Yani tarihe geçmiş ilk isim ne bir kral, ne de bir peygamberdir; bir muhasebecidir.

Tarihin en büyük aldatmacası

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve Tarihin En Büyük Aldatmacası olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Dünya’nın çeşitli yerlerine yayılmış olsalar dahi 12,000 yıl önceye kadar insanlar, avcı-toplayıcı olarak yaşıyorlardı. Sonrasında az sayıda hayvanı ve tarım ürününü kontrol ederek daha yüksek verim alabileceklerini gördüklerinde, tarımsal devrim yaşanmış oldu.
  • Tarımın ilk olarak, Türkiye’nin güneydoğusu ile İran’ın batısına denk gelen bölgede başlayıp, dünyaya burdan yayıldığına inanılıyordu. Fakat bu teori geçerliliğini kaybetti. Şu andaki teorilere göre, tarım aynı zamanlarda, dünyanın birçok yerinde birden başladı. Buralar Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine.
  • Tarımsal hayatın buralarda başlamasının sebebi sadece belli çeşitlerdeki hayvanların ve bitkilerin bu hayata uygun olması ve bu çeşitlerin genel olarak Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine taraflarında bulunmasıydı.
  • Avcı-toplayıcı insanlar, tarımsal hayatı yaşayan insanlardan çok daha iyi koşullarda yaşıyorlardı. Daha az çalışıyorlar, daha sağlıklı besleniyorlar ve daha ilginç bir yaşam sürüyorlardı. Açlıktan, hastalıklardan ve diğer insanlarla yaşanabilecek münakaşalardan daha uzaklardı.
  • Tarımsal devrim, her ne kadar ulaşılabilir yiyecek sayısını artırsa da, daha iyi beslenmeyi sağlamadı. Popülasyonun çoğalmasına ve hatta elitlerin, kralların ortaya çıkmasına neden oldu. Ekstra yiyecekler de bu insanlara gitti.
  • Bunun suçlusu ise insanlar değil; buğday, pirinç ve patates gibi, insanların yerleşik hayatına geçmesine neden olan bitkiler. Aslında düşününce tarımsal devrim insanlardan çok bu bitkilere taradı. Örneğin buğday, eskiden sadece Ortadoğu’da bulunabilen yabani bir bitkiyken, sadece birkaç bin yıl içinde tüm dünyaya yayıldı. Temel evrimsel kriterlere göre hayatta kalma ve üreme açısından, buğday dünya tarihinin en başarılı bitkilerinden biri oldu.
  • İnsanlığın milyonlarca yıl içindeki evrimi, avcı-toplayıcı şekline uygundu. Tarım hayatının gereklilikleri arasında bir şeyler taşımak ya da sırtını bükerek iş yapmak bulunuyordu. Oysa insan, sırtını bükmeye değil, ağaca tırmanıp elma toplamaya yönelik evrimleşti. İnsanoğlu, bu nedenle birçok yeni sağlık problemiyle karşılaştı.
  • Avcı-toplayıcı topluluklar, ekonomik anlamda tarımla uğraşanlardan daha iyi durumdaydı. Benzer şekilde, daha güvenli bir hayat sürdürüyorlardı. Çünkü avcı-toplayıcı topluluklar iç veya dış tehdit durumlarında başka bir yere giderek bu tehditten kaçınabiliyorlardı. Aynı şey tarıma bağlı topluluklarda mümkün değildi; çünkü onların durumunda ekim yaptıkları alanları bırakmaları gerekiyordu.
  • 8000 yıl önce, başka insanlarla girilen çıkar çatışmaları oldukça tehlikeliydi; çünkü başka bir insanın elinden ölme ihtimali %25 civarındaydı. Bugün bu oran %1’lerde.
  • Buğday, Homo Sapiens’e birey bazında bir katkı sağlamadı ama toplumsal olarak, kişi başına düşen yiyecek miktarını artırdı. Bu da Homo Sapiens popülasyonunun daha hızlı artabilmesini sağladı. Evrim ise, başarısını açlık, mutluluk veya acıyla ölçmez; var olan DNA kopyalarının sayısıyla ölçer.
  • Tarım devrimi, çok daha fazla sayıda insanın yaşamasını sağladı ama bu yaşam çok daha kötü koşullardaydı.
  • Yerleşik hayatta bulaşıcı hastalıklar da artmaya başladı. Bunun ilk sebebi, hayvanlardan bulaşan hastalıklardı. İkinci sebebi de, insanların köylerde yaşamaya başlaması sonucu tuvalet veya çöp gibi yerlere de yakın yaşamak zorunda kalmaları. Üçüncü sebebi ise, diyetlerinin avcı-toplayıcılardan daha kötü olmasıydı. Avcı-toplayıcılar oldukça geniş bir diyete sahip olarak sabah böğürtlen, öğlen et, akşam elma yiyebiliyorken, köylüler her öğünde buğdayla beslenmek durumundaydı.
  • Çocuklar için anne sütü en iyi diyettir. Avcı-toplayıcılarda çocuklar belli bir yaşa kadar sadece anne sütüyle beslenirken, köy hayatında çocuklar anne sütünden çabuk kesilip lapa ile beslenmeye geçiyorlardı. Bu tarz bir diyet, çocukların bağışıklık sistemini kötü yönde etkiliyordu; çünkü yeterli kalitede beslenmiyorlardı.
  • Köylerde çocukların üçte biri yetişkinliğe erişemiyordu. Fakat doğum oranı, bu ölüm oranını bastırıyordu. Hatta popülasyon öyle çok artıyordu ki, bu da doğal olarak böyle yaşayan insanların sayısını artırıyordu.
  • Yerleşik hayatın sağladığı hayaller, aslında yanıltıcıydı. Yerleşik hayata geçip ekip biçerek, nehirden su taşıyarak yaşamak, bir daha açlık ve susuzluk çekilmeyeceği ve insanların çocuklarının refah içinde yaşayacağı izlenimini veriyordu. Ancak tam da refah düzeyi arttıkça, insanların yeni sorumlulukları ortaya çıkıyordu. Kaynağın bollaşması nüfusu artırıyor ve bu da daha fazla kaynak ihtiyacına sebebiyet veriyordu. Aynı zamanda daha fazla toprağı işleyip ürün elde etmeye çalışırken, bu refah başka toplulukların ilgisini çekiyor, bu da güvenlik endişelerini artırıyordu. Yani sürekli olarak beklenmedik olaylarla karşılaşılıyordu.
  • Bu, aslında müzisyen olmak isteyen bir üniversite öğrencisinin, “müzisyenler para kazanamaz,” genellemesine kanıp, bilgisayar mühendisi olmaya karar vermesini çağrıştırıyor. Öğrencinin hayali mühendis olup, 30 yaşına kadar çok para kazanmak, sonrasında o parayla emekli olup, kimse ona para ödemese de hayatının geri kalanını var olan parasıyla müzisyen olarak geçirmektir. Ama başına, tahmin edemediği bir sürü şey gelebilir. Evlenip çoluk çocuğa karışabilir, ev almak isteyebilir, mühendis olduğu süreçte para harcayacağı yeni alışkanlıklar kazanabilir vs. Bu da onun en baştaki hayallerini yerle bir edecektir.
  • Çoğu zaman, tarih boyunca hep doğru olan bir şey yoktur. Fakat bir doğru varsa, o da şudur: Lüks, ihtiyaç halini alır.İnsan belli bir lükse, belli bir refah seviyesine ulaşınca, onsuz yapamamaya başlar.
  • Lüksün en güzel örneklerinden biri e-postadır. E-postanın hayatımızı tümüyle iyileştirdiğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Elbette eskiden bazen hedefine ulaşması aylar süren mektuplaşmanın yerine bugün oturduğumuz yerden anında mesajlaşabiliyoruz. Ancak eskiden haftada 1 ya da 2 mektupla uğraşmak yeterliyken, bugün her günümüzü sayısız mail okuyarak ve cevaplayarak geçiriyoruz. Üstelik karşı taraf, cevabını kısa sürede alamayınca sinirleniyor; çünkü cevap vermek artık kolay ve hızlı bir işlem. Fakat genel görünüme baktığımızda, aslında mektuplaşmaya artık daha fazla zaman ve güç harcıyoruz.
  • Tarımsal devrime dair bir başka teori daha var. O da, insanların aslında yerleşik hayata geçtiklerinde neleri kurban edeceklerini biliyor oldukları ve bunu daha yüce bir amaç için yaptıkları. Bu teoriye yönelik çok bir şey söylemek mümkün olmasa da, arkeologlar çok ilginç bir bulguya ulaştı. Hem de Türkiye’nin güney doğusundaki Göbekli Tepe’de. Burda, boyu 5 metreye ulaşan, tonlarca ağırlığa sahip 10 taş anıt bulundu. Bu anıtların üzeri, gayet ince süslemeler ve çizimlerle kaplı.
  • Stonehenge, İ.Ö. 2500 yıllarında, civardaki köylü ve çiftçilerin elinden çıkma bir yapıdır. Göbekli Tepe’deki bu anıtların ise tarihi İ.Ö. 9500 yıllarına kadar uzanmaktadır ve uzun testler ve araştırmalar sonucunda, bu anıtların yerleşik bir topluluk tarafından değil de, avcı-toplayıcılar tarafından yapıldığı bulundu. Gezici bir topluluğun, böyle bir anıt yapmasıysa arkeologları oldukça şaşırttı.
  • Tarihte genellikle önce köyle kurulmuş, daha sonra köyün refaha ulaşmasıyla beraber ibadethaneler ya da kutsal anıtlar yapılmıştır. Göbekli Tepe’de tersi bir durum gözlenmektedir. Avcı-toplayıcı gruplar önce anıtları dikmişler, daha sonra bu anıtların etrafına köylerini kurarak yerleşik hayata geçmişlerdir. Bu da, yerleşik hayatın ekonomik kazanımlardan ziyade spiritüel bir gereklilik olarak görüldüğü teorisini ortaya çıkarmıştır.

İnsan Seli

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse neredeyse 1.5 yıldan sonra devam ediyorum ve İnsan Seli olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Homo Sapiens’ten önce hiçbir insan türü Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının oluşturduğu kara parçasının ötesine geçememiş. Fakat bu kara parçasının yakınındaki ada ya da adacıklara yüzerek veya gelgit etkisiyle suların çekildiği zamanlarda yürüyerek geçebilmişler.
  • Aynı şekilde, Amerika ve Avustralya kıtalarının da dahil olduğu bu kara parçaları arasında, hayvan ve bitki transferi de yapılamamış. Bu da, farklı kıtalardaki hayvan ve bitkilerin, milyonlarca yıl boyunca birbirinden bağımsız olarak evrimleştiği sonucuna çıkmaktaymış.
  • Bulunan Sapiens kemikleri sayesinde, bugün biliyoruz ki 45,000 yıl önce Sapiens Asya’dan Avustralya’ya geçmeyi başarmış. Ama nasıl geçtiklerini veya Avustralya’daki ekosisteme nasıl adapte olduklarını bilmiyoruz.
  • Teorilerden biri, Endonezya tarafındaki Sapiens’in, ilk taşıma ve/veya balık tutma amaçlı botları yaptıkları ve ilk denizaşırı kâşifler oldukları yönünde.
  • İlginç bir bilgi: Yunus ve balinaların ataları, kara canlılarıymış.
  • 50,000 yıl önce, Avustralya’da 50 kilonun üzerinde 24 çeşit hayvan yaşıyormuş. Sapiens’in ayak basmasıyla beraber, zaman içinde bu sayı 1’e düşmüş. Hâlâ hayatta olan bu hayvanın adı kırmızı kanguru.
  • Büyük hayvanların neslinin tükenmesi daha kolay. Çünkü hamilelik ve hamilelikler arası bekleme süreleri büyük hayvanlarda daha uzun. Aynı şekilde, bir doğumda dünyaya gelen yavru sayısı, diğer hayvanlara nazaran daha az oluyor.
  • Sürprize dayalı bir teori var. Sapiens, Avustralya’ya vardığında elinde önemli bir koz vardı: Sürpriz. Sapiens, tehlikeli görünmüyor; güçlü bir çenesi, sivri dişleri ya da salgılayabileceği bir zehri yok. Bu nedenle Avustralya’daki hayvanların da Sapiens’ten korkmalarına bir neden yoktu. Ancak görünüş her şey demek değil. Asya, Afrika ve Avrupa’daki hayvanlar Sapiens’ten korkmayı ve uzak durmayı öğrenmişken, Avustralya’daki hayvanların nesli, bunu öğrenemeden tükendi.
  • Sapiens, Avustralya’ya ulaştığında ateş kullanmayı iyi biliyordu. Daha rahat hareket edebilmek için etraflarındaki bitki örtüsünü yakmaya başladılar. Bu sıralarda okaliptüs ağaçlarının sayısı nispeten azmış. Okaliptüs ağacının özelliklerinden biri, ateşe karşı diğer ağaçlardan daha dayanıklı olmasıdır. Bu nedenle, okaliptüsler ayakta kaldı ve hatta sayıları da çoğalarak bugün kıtanın dominant bitki örtülerinden biri oldu.
  • Amerika kıtasına ilk göç, Sibirya üzerinden oldu. Sibirya ile Alaska arasındaki deniz seviyesi, insanların ve hayvanların iki kıta arasında yürümesine olanak veriyormuş. Milattan önce 10,000 yılında, Amerika kıtasının en güney noktasında dahi yerleşim varmış.
  • Sapiens’in Amerika kıtasında yayılması, o zamanki hayvansal ve bitkisel çeşitliliği de etkiledi. O zamanlar Kuzey Amerika’da 46, Güney Amerika’da 60 farklı cins memeli hayvan yaşıyordu — ki her bir cinsin altında birden çok hayvan çeşidi olduğunu belirtmekte de fayda var. Sapiens sadece 1000 ila 2000 yıl içerisinde, Kuzey Amerika’daki 34 cinsi, Güney Amerika’daki 50 cinsi tamamen yok etmeyi başarmış. Bu hayvanların arasında mamutlar ve şu ankinden çok daha büyük aslanlar da bulunuyor.
  • Avustralya ve Amerika kıtalarında yaşanan bu “nesil tükenme” olayları, dünya üzerindeki irili ufaklı bütün adalarda, Homo Sapiens’in adaya ayak basmasıyla her defasında gerçekleşmiş.
  • Nuh’un Gemisi’ni hepimiz biliriz. Bir sel gelir ve bütün hayvanların neslinin tükenmesine yol açar… Nuh’un bir erkek, bir dişi topladığı örnekler hariç. Yuval Noah Harari bir benzetme yaparak diyor ki; o sel aslında sudan değil, biz insanlardan oluşuyordu.

Taş Devri’nde Günlük Yaşam

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve Taş Devri hakkındaki bölümü tamamladım. Aldığım ilginç notlar aşağıda:

  • Günümüzde obezitenin bu kadar yaygın olmasının sebebi, atalarımızın yaşayış şekilleri. 50 bin yıl önce çölde yürüyen bir kadın, meyve dolu bir ağaçla karşılaşsaydı, tüm meyveleri yemeye çalışırdı. Bunun nedeni, az yiyip ertesi gün geri döndüğünde meyveleri bulamama ihtimaliydi.
  • 50 bin yıl önce insanların çekirdek aileleri yoktu. Dolayısıyla tek eşlilik bulunmuyordu. Bir erkek veya bir kadın, birden çok insanla aynı anda ya da farklı zamanlarda ilişkiye girebiliyordu. Evlilik konsepti bulunmuyordu.
  • Yine de bu insanlar küçük komünlerin içinde yaşıyorlardı ve komündeki herkes birbirini çok iyi tanıyordu. Seks hayatları tek gecelik ilişkilerden oluşmuyordu; bunun yerine çok iyi tanıdıkları biriyle olan ilişkilerini bırakıp yine çok iyi tanıdıkları başka biriyle ilişkiye giriyorlardı.
  • Bu nedenle ebeveynlik de oldukça farklıydı. Çocuklar çiftler tarafından değil, tüm komün tarafından yetiştiriliyordu. Çocuk en çok annesine yakındı. Babalık kavramı bulunmuyordu. Kollektif babalık vardı; çünkü çocuğun kimden olduğu bilinmiyordu.
  • Çocuğun, spermin kadın rahmine düşmesiyle oluştuğu biliniyordu ama birden çok kişinin dölünün aynı çocukta olabileceği düşünülüyordu. Bu nedenle hamile kadınlar bolca seks yaparak, erkeklerin en iyi yönlerini çocuğa geçirmeye çalışıyorlardı.
  • Eğer bu teoriler doğruysa, bugün yaşadığımız romantik ve ailevi sorunların kaynağı da atalarımız. Çünkü birden çok insanla ilişkiye girmeye programlanmışız ama bugün tek eşli olup çekirdek aile kurmaya zorlanıyoruz.
  • Köpekler, Homo Sapiens’in evcilleştirdiği ilk hayvan. Yaklaşık 15 bin yıl önce, tarımsal devrim yaşanmadan önce başlamış. Köpekler de, insanlar gibi gömülüyordu.
  • Köpekler avlanmada, kavgada ve alarm sistemi olarak kullanılıyordu. Havlayan köpek iyiydi. Köpekler de insanlarla birlikte evrildi ve iki cins, birbirini daha iyi anlayacak şekilde gelişti.
  • İnsan grupları arasında dayanışma da oluyordu, düşmanlık da. Çevredeki kaynakları tüketme konusunda savaşırlarken, ortak ava çıktıkları da oluyordu. Gruplar arasında üye alışverişi yapılıyordu ve yılın belli zamanlarında topluca dini vs. festival kutlamaları yapıyorlardı.
  • Yemek arayışı, grupları sürekli yer değiştirmeye zorluyordu. Yalnızca su kenarında kalıcı kamplar kuruyorlardı. Bunun sebebi de denizin bolca yiyecek sunabilmesiydi.
  • Kalori açısından insanlar avcıdan çok toplayıcıydı.
  • O günlerin insanlarının çoğu, bugünün maratoncuları gibi atletikti; çünkü hayatta kalmak için sürekli ağaca tırmanmaları, kaplanlardan kaçmaları, iyi koşmaları vs. gerekiyordu.
  • O zamanın insanları, bireysel olarak bizden çok daha fazla bilgiye ve teknik yetkinliklere sahipti; çünkü her şeyi kendileri yapmak zorundaydı. Yiyecekleri yemeği kendileri bulmalı, giyecekleri ayakkabıyı kendileri yapmalıydı. O zamandan bugüne, Homo Sapiens’in beyni de gittikçe küçüldü.
  • Hayatları bizden daha iyiydi. En iyi durumdaki ülkelerde çalışan insanlar haftada 40-45 saat çalışıyorlar ama o zamanlar insanlar 35-45 saat arası çalışıyorlardı. Hayatları daha basitti, ev işleri yoktu, ödeyecek faturaları yoktu.
  • Bizden çok daha iyi besleniyorlardı. Avcı / toplayıcılar bizden daha uzun ve sağlıklılardı; çünkü diyetlerindeki yiyecekler çok çeşitliydi. Ortalama 30-40 yıl yaşıyorlardı ama bu süre 200 yıl öncesine kadar da aynıydı. Ayrıca, 30-40 yıllık süre aslında istatistiksel bir yanlış yönlendirme içeriyor. Çocuklarda ölüm oranı çok yüksek olduğu için, genel ortalama da düşük çıkıyor. 15-20 yaşına kadar gelebilen çocukların ortanı yaklaşık 1/4’tü ama bu yaşa kadar gelebilenlerin 60-80 yıl arası yaşama olasılığı oldukça yüksekti.
  • Enfeksiyonlardan bize göre daha az etkileniyorlardı. Bunun sebebi ise, bizi etkileyen enfeksiyonların genelde evcilleştirilmiş hayvanlardan çıkmasıdır. Bir diğer sebebi ise insanların küçük gruplar halinde yaşamalarıydı. Böyle ortamlar da enfeksiyonlar için çok da ideal ortamlar değil.
  • Taş Devri insanları animistik düşünceye sahiplerdi. Tepedeki bir kaya canlı olabilirdi, mutlu ya da üzgün olabilirdi. Bu kayayla anlaşmalar bile yapabilirlerdi. Onlara göre her şeyin bir ruhu vardı, her şey yaşıyordu ve onlarla iletişim kurulabilirdi.
  • Ruhani iletişimlerini çevrelerindeki nesnelerle kuruyorlardı. Büyük tanrıları yoktu. Herhangi bir hayvan ya da bir nesneden kendilerini üstün görmezlerdi. Her şey onlar için kendileriyle aynı seviyedeydi. Ortak noktaları, dünyayı paylaşmalarıydı.
%d bloggers like this: