Dublin ve Web Summit 2014

Yoğun geçen ayların ardından birikmiş taslakları yazıya çevirmeye karar verdim. Buna da henüz taslağı hazır olmayan Dublin gezisiyle ve doğal olarak Dublin’deki Web Summit 2014’teki gözlemlerimle başlamak istiyorum. Sıcağı sıcağına, unutmadan. 🙂

2-8 Kasım tarihleri arasında Dublin’deydim ve 4-5-6 Kasım tarihlerinde sabahtan akşama kadar Web Summit alanındaydım; sonrasında da mümkün oldukça Pub Crawl adı verilen gece etkinliklerine katıldım. Fırsat buldukça Dublin’i gezmeye de çalıştım. Dublin’de ilgimi çeken ilk iki şey halkın İngilizce’den farklı bir dil olan İrlandaca adlı bir dili de kullanıyor olmaları ve evlerin sağlam tuğla yapılı olması oldu. Anladığım kadarıyla İrlanda halkı çoğunlukla keltlerden oluşuyor ama vikinglerle bir akrabalıkları da olabilir. Şehrin çeşitli yerlerinde bunu ima eden şeyler gördüm. Evler ise şahane.

Dublin Şehir Merkezi'nden
Dublin Şehir Merkezi’nden

Gittiğim ülkelerde market gezmeyi çok seviyorum. Burda da daha ilk günden bir markete girdim. Yurtdışına çıkmanın benim için en iyi yanlarından biri domuz ürünleri tüketebilmek. Ribs bir yana bacon, sosis, ham gibi şarküteri ürünlerini özellikle çok seviyorum. Markette de şarküteri reyonunu ve Türkiye’ye kıyasla ucuz fiyatlar görmek insanı mutlu ediyor. Fakat bu sefer karşılaştığım balık manzarası ilginç geldi. Adamlar şarküteri reyonunda açıktan balık satıyorlar. Ben reyona bakarken teyzenin biri geldi, eliyle balığı alıp sepetine koydu.

Şarküteri reyonu
Şarküteri reyonu

Dublin şehir merkezinin ortasından bir nehir geçiyor ve bu nehrin Phoenix Park’a yakın tarafındaydı otelimiz. Phoenix Park’tan birazdan bahsedeceğim. Otel ise Luas denen bir tramvay hattının üzerinde bulunuyordu. Heuston ve Museum duraklarının ortasında. Tramvayların çoğunda durak isimleri İngilizce olarak değil de İrlandaca şekliyle yazılıyor. Heuston aynı şekilde yazılıyor, Museum da Ard-Mhusaem; ama durağın adı Smithfield’da ineceksek “Margadh na Feirme” ya da Four Courts’ta ineceksek “Na Ceithre Cuirteanna” olabiliyor. Gide gele ezberledim tabii bunları. Özellikle Museum-Jervis arasını bolca teptik. Jervis’te inip nehrin öbür tarafına geçince ünlü Temple Bar’a çıkıyorsunuz. Orda kırmızı tabelasıyla Temple Bar’ı görebilirsiniz; ancak Temple Bar artık bölgeye ismini vermiş. Her türlü dükkan kendi ismine bir şekilde “Temple Bar”ı eklemiş; üstelik dükkanın bar olup olmaması fark etmiyor. Asıl bara girdiğimizde İrlanda’da okurken bir yandan Temple Bar’da garson olarak çalıştığını öğrendiğimiz ve bize gidilecek yerler konusunda bilgi veren Elif’e burdan selamlar. 🙂

Dublin’in şehir merkezindeki diğer bir önemli yer ise Trinity College. 1592’de kurulan bu güzide eğitim yuvasının mezunları ve hocaları arasında Isaac Newton, Francis Bacon, Niels Bohr, Bertnard Russell, Ludwig Wittgenstein gibi isimler var. Kampüsün içine giriş serbest; hatta içerde müzeler dahi mevcut. Kampüs şehrin oldukça merkezinde. Bir kapısı, Dublin’in İstiklal Caddesi olan Grafton Street’e bağlanıyor dersem ne kadar merkezi olduğunu anlarsınız. Buna rağmen içerisi yemyeşil. Binalar ise güzelce korunmuş.

Trinity College Kampüsü'nden
Trinity College Kampüsü’nden

Trinity College içerisinde, yıllardır gitmek istediğim bir yer vardı: The Old Library. Dublin’de olduğunu bilmiyordum ve Trinity College’a gidene kadar da bunun farkına varmamıştım. Farkına vardığımda yaşadığım mutluluğu, içeri girdiğimde gözümün nasıl döndüğünü anlatamam. Kütüphaneleri oldum olası sevmişimdir: Sadece içerisinde kitapları barındırdığı için değil, aynı zamanda bana huzuru ve rahat çalışmayı hatırlattığı için de. “The Long Room” olarak adlandırdıkları o yere girdiğimde her ne kadar artık kütüphane olarak kullanılmasa da içime bir huzur doldu.

The Long Room
The Long Room
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var

Kütüphanedeki her santimi karışlarken köşede duran camekan içindeki arp ilgimi çekti. Yaklaşıp içindeki yazıyı okuduğumda, İrlanda’da neden her yerde arp gördüğümü anladım. Sonradan öğrendiğime göre Britanya’da arpların önemli bir yeri var. Ancak Trinity College’da gördüğüm arpın ismi “Brian Boru Harp” olarak geçiyordu. Bu arp, yaklaşık 1000 yıl önce İrlanda’nın yüksek kralı olan Brian Boru’ya aitmiş. 18. yüzyılda ise Trinity College’a gelmiş. Bu arp, İrlanda’nın resmi sembolü imiş. Guinness’in dahi sembolü bu arp.

Irish Breakfast
Irish Breakfast

Yukarıdaki fotoğrafta görülen kahvaltı tabağı, İrlandalıların yaptığı kahvaltının bir kısmı. İçinde yumurta, bacon, sosis, fasülye ve black pudding dedikleri şey var. Baconları daha önce yediklerime göre daha kalındı. Markette bakındığımda gördüğüm kadarıyla genellikle kalın bacon tüketiyorlar. Kalın sosislerinin içinde etten başka şeyler de var, tadını patatese benzetmiştim ama ne olduğunu bilmiyorum. Fasülyeleri ise mükemmel. Bizdeki tadı ağır kuru fasülyeler gibi değil. Bizdeki kuru fasülyeye de bayılıyorum, yanlış anlaşılmasın. Etli kuru fasülye en sevdiğim yemeklerden biridir. Ancak tahmin edersiniz ki o fasülye kahvaltıda yenmez. 🙂 Bu yeniyor. Oldukça hafif, küçük taneli ve lezzetli. Ancak gel gelelim black puddinge. Ne olduğunu az çok biliyordum, ancak yine de bir tadına bakmak istedim. Keza İlker pek beğendi. 🙂 Tadı fena değil. Ancak içinde kan (domu kanı) olduğunu bilmek yememin önünde çok büyük bir engel teşkil etti. Sanırım o kadarını midem kaldırmaz. Black pudding de eksik olsun.

Duvar yazısı: "Solidarity with Kobane"
Duvar yazısı: “Solidarity with Kobane”
Arp şeklindeki köprü
Arp şeklindeki köprü
Google Dublin'in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası
Google Dublin’in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası

Dublin’de bulunduğum süre içerisinde Google, Facebook ve SkillPages ofislerini ziyaret ettik. Google’a Türk bir tanıdığımız sayesinde girdik. Facebook’u ise Etohum toplantısı sayesinde gezebildik. Google inanılmaz kalabalık. 5 koca binaya sahipler ve 3000’in üzerinde çalışanları var. Öğle yemeği saatinde gittik ve içerisi oldukça bunaltıcıydı. Yine de baristaları çok güzel kahve yapıyor ve binalar içinde sakin mekanlar bulabilmek de mümkün. Sanırım yemek saatinde gördüğüm için biraz bunaltıcı geldi. Facebook ise Dublin’de 500’den fazla çalışana sahipmiş. Google’a yakın bir konumda bir binaya sahipler ve binaları oldukça güzel. Skillpages içinse banliyöyü kullanarak şehrin az dışında, Blackrock adında bir yere gitmemiz gerekti. Dublin’in 2 milyonluk bir şehir olduğu düşünülürse ve Google’ın bulunduğu bölgeye kalabalık diyorsam, bir de Skillpages’in bulunduğu banliyönün boşluğunu düşünün. Tam yaşamalık yer! Kasaba evleri, evlerin ortasına ikişer üçer katlı çalışma alanları yapılmış. Skillpages ise bu katlardan birine sahip. Dublin ofislerinde 42 kişi (Skillpages CTO’su Mike McCharty’nin Douglas Adams’dan alıntıladığı üzere “Hayatın Anlamı”) çalışıyormuş. İnanılmaz bir mütevazılıkla, çatkapı gelen bizi kabul etti, açık mutfağa davet etti ve bize kahve hazırladı. Dublin’de tanıştığımıza memnun olduğumuz insanlardan biri kendisi. 1 saatini bize ayırdı ve karşılıklı olarak Yetenek.li ve Skillpages’ten bahsettik. Müthiş bir deneyimdi. Tabii bu deneyimden sonra Türkiye’deki start-up ekosisteminin bile daha çok yol kat etmesi gerektiğini bir kez daha görmüş olduk.

Blackrock kıyıları
Blackrock kıyıları
"Think Users First"
“Think Users First”
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat

Dublin’in benim için en büyük sürprizlerinden biri Phoenix Park’taki geyiklerdi. Normalde dağlarda yaşayan geyikler, yılın belli zamanlarında şehre inip parkın içinde takılıyorlarmış. Bu da benim Dublin’de bulunduğum tarihlere denk geldi. Burda geyikler tamamen özgür. Sonbahar aylarında özellikle Phoenix Park civarında oluyorlar. İnsanlara saldırmıyorlar ama insanların çok yaklaşmasından da çekiniyorlar. Korkutmadan 1-2 metre yakınlarına kadar varabildik. Gerçekten güzel olan tarafı, hapsedilmemiş olmaları. Phoenix Park’ta Avrupa’nın en büyük hayvanat bahçesi de mevcut ama bence geyiklerin durumu çok daha ilginç ve güzel.

25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi
25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi

Phoenix Park dışında, içinde St. Patrick kilisesinin de bulunduğu, Harry Potter’dan fırlamış gibi duran iki kiliseyi ziyaret ettik. İçlerine giremedik ama zaten bu yapıların içleri beni çok alakadar etmiyor. Dışarıdansa o kadar güzeller ki… Tuğla mimarisi çok hoşuma gidiyor ve yüzyıllar önce yapılan bu yapıların tek parça ve tüm ihtişamıyla bugünlere kadar gelmesi beni etkiliyor. Kilise dışında ise öyle bir yere gittik ki, kesinlikle Dublin’e gidenlere ziyaret etmelerini öneririm: Kilmainham Gaol. Burası, 200 yıldan uzun bir süre hapishane olarak hizmet vermiş bir yapı. Şehrin merkezinde. Burayı önemli kılan şey ise, özellikle siyasi suçluları barındırmış olması. İrlanda, Britanya İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi başına bir cumhuriyet olmayı çok kez denemiş. Bunu başarmalarından öncesindeki başarısız denemelerinde ise isyan çıkartanlar buraya kapatılmış ve idam edilmiş. Her ne kadar idam edilenleri anlatırken, sunum becerisine hayran kaldığımız müze görevlisi 18 yaşında idam edilen bir isyancıdan bahsederken durumun vehametinin altını çizmiş olsa da, bu tarz olaylar bize de çok uzak değil. Keza kendisi 1900lerin başından bahsediyor ve bu bile, İrlanda’da, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele vermiş 18 yaşındaki bir gencin ölümü bile 100 yıl sonra benim yüreğimi dağlayabiliyorken, daha yakın geçmişimizde yaşı büyültülerek idam edilmiş Erdal Eren’in acısı içimi parçalıyor. Zaman ve mekan fark etmiyor, Kilmainham Gaol insanların ne denli acımasız olabildiğinin kanıtı niteliğinde.

Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış

Gelelim Web Summit’e. Genel olarak stand açan start-upları gezmeye ve 3 gün boyunca birkaç farklı sahnede devam eden konuşmaları dinlemeye çok fırsatımız olmadı. Tüm zamanınızı bunlara ayırsanız dahi her şeye yetişemiyorsunuz. Keza 2000’den fazla start-up stand açtı; konuşmacılarsa farklı sahnelerde yer aldı. Biz de stand açan start-uplardan biriydik. Etkinliğin 2. günü olan çarşamba günü, ana sahnenin bulunduğu yerde “sosyal ağlar” kısmında Yetenek.li standımızı açtık. Standa gelip giden belki 100’ün üzerinde ilgiliyle (diğer start-uplar, yatırımcılar, partnerler, katılımcılar vs.) görüştük. Güzel yorumlar aldığımız kadar yapıcı eleştiriler de aldık ve grup olarak belki 1 yılda öğrenemeyeceğimiz şeyler öğrendik. Aynı gün Webrazzi ekibi de Türk girişimlerini tanıtmak için oradaydı ve Yetenek.li olarak bizle de röportaj yaptılar. Haberi okumak ve röportajı dinlemek için http://webrazzi.com/2014/11/06/web-summitte-yerli-girisim-turu-2/ linkine gidebilirsiniz.

Genel olarak dinleyebildiğim konuşmacılar arasında en etkileyicileri Peter Thiel, Dave McClure ve David Tisch oldu. Peter Thiel ununu elemiş, eleğini asmış; artık günümüzün ötesinde gerçekleşecek girişimlere doğru yol almış görünüyordu. Uzay seyahati ve ölümsüzlük üzerine konuştu. Dave McClure ve David Tisch ise günümüz mobil ve giyilebilir ürünlerinden oluşmaya başlayan start-up ekosistemine yeni giren oyuncular için çok değerli tavsiyeler verdi; özellikle David Tisch sözünü sakınmadan yapılması gerekenleri söyledi.

Bunlar dışında Machine Summit kısmında gördüğüm kadarıyla Drone teknolojisinde büyük gelişmeler var. Aynı şekilde Thalmic Labs’ın çıkardığı Myo Gesture adı verilen giyilebilir cihaz oldukça umut vaadediyor. Kolunuza taktığınız cihaz, kas kasılmalarını algılayarak kolunuz ve elinizle yaptığınız hareketleri anlamlandırıyor. Mobil cihazların artık bilgisayarları arkaplanda bıraktığı günlere doğru ilerliyoruz. Bunu da Web Summit’in genelindeki yönelimlerden çıkarmak mümkün.

Son olarak, direkt olarak röportaj videosunu izlemek isterseniz sizi böyle alalım:

Belgrad’ın Ormanları

İstanbul’daki değil, Belgrad’da Kalemegdan’ın altında kalan kısımda bu ormanlar. 🙂 Haziran’da, Gezi Direnişi’nin patlak verdiği ilk günlerde, istemeye istemeye de olsa aklımızı burda bırakıp, aylar önceden planını yapmış olduğumuz gezi için Belgrad’a uçtuk. Gezi yazılarını uzun yazdığım için hep böyle geç yayınlıyorum; ama ne demişler: Geç olsun, güç olmasın.

Belgrad’ın en büyük özelliği, bizim için Tuğçe’yle baş başa çıktığımız ilk yurtdışı gezimiz olması oldu. İkimiz de tabanlarımız çatlayana kadar gezmeyi ve yeni tatlar denemeyi sevdiğimiz için, güzel de bir gezi oldu diyebilirim. Havaalanına iner inmez etrafı incelemeye başladık. Belgrad Sırbistan’ın başkenti ve bildiğim kadarıyla en büyük şehri. Nikola Tesla Havaalanı ise bu bilgiye göre en büyük havaalanı olmalı; fakat Türkiye’deki normal bir havaalanıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük ve sıradan kaçıyor. Güvenlik kontrolü sadece uçağa girerken var; bir de tabii ülkeye ilk giriş yaparken sizi kapıda polis karşılıyor, pasaportlarınızı kontrol ediyor. Sırbistan, Türkiye pasaportuna sahip kimselerden 90 güne kadar vize istemiyor ama önceden okuduğumuza göre pasaport görevlileri girişte sorun çıkartabiliyormuş. Biz böyle bir şey yaşamadık. Belki artık olmayan yeşil pasaportlarımız (Tuğçe’nin hala var tabii) sayesinde, belki de çift olarak geldiğimiz için; bilemiyorum.

Havaalanından çıkar çıkmaz taksi aramaya başladık. Yine daha önceden öğrendiğimiz üzere taksi Belgrad’da ucuz bir ulaşım türüymüş; fakat havaalanında bazı taksiciler turist avlıyormuş. Ortalama 20 Euro’ya şehir merkezine götürdüklerini öğrendik. Havaalanından çıkar çıkmaz da çeşitli taksicileri gördük ve onlara doğru yöneldik. Belgrad’daki taksicilerin ilgin yanı, belirli bir renkleri yok. Normal arabaları taksi olarak kullanıyorlar; tek yaptıkları aracın üzerine taksi olduğunu belirten bir aparat takmak. Birkaç adet taksi şirketi var ve neredeyse tüm taksiler bu şirketlere ait. Biz daha taksicilere fiyat soramadan arkamızdan bir adam bize seslendi ve 15 Euro’ya bizi istediğimiz yere götüreceğini söyledi. Önce şüpheyle yaklaşsak da (en az 50 yaşındaki) Sasa’nın taksisine binmek Belgrad’da verdiğimiz en iyi karar olabilir. Sasa inanılmaz konuşkan çıktı  ve bize adeta şehir turu yaptırdı.

Taksici Sasa’nın kartviziti. Giderseniz arayın, bizim de selamımızı söyleyin. 🙂

Sasa’dan ilginç bilgiler öğrendik. Ünlü tenisçi Novak Djokovic’in Belgrad’da büyük bir kafesi varmış ve kendisi de en kötü 2 ayda bir buraya gelerek yemek yermiş. Yanlış hatırlamıyorsam kafenin yeri stadyuma oldukça yakındı. Sırbistan’ın önceden SSCB’ye bağlı olduğunu bilirsiniz. Belgrad’ın SSCB içinde önemli bir yeri vardı ve Komünist Parti’nin bu şehirde büyük bir merkez binası bulunuyordu. Hala bulunuyor, ancak ironiye gelin ki bu bina şimdi bir AVM olmuş durumda. Bunun dışındaki eski devlet binalarının çoğu varlığını sürdürüyor; ancak Sasa’nın söylediğine göre bomboş duruyorlar ve kimse tarafından kullanılmıyorlar. Her ne kadar Komünist Parti’nin merkez binasını AVM yapmış olsalar da, Sırbistan bizim ülkemiz gibi bir AVM cenneti değil. Taksi yolculuğu boyunca gördüğümüz üzere oldukça yeşil bir kent.

Sasa bize Kalemegdan’ın kıyıya bakan taraflarını göstermek için yolu uzattıktan sonra sonunda konaklayacağımız evin bulunduğu sokağa geldik. Kalacağımız evi Airbnb (https://www.airbnb.com/rooms/398983) üzerinden kiralamıştık. Evin sahibi Ana o tarihlerde yurtdışında olduğu için kardeşi Stevan’ı bizi beklemesi için göndermiş. Taksi tam olarak Stevan’ın önünde durdu; merhabalaştık ve el sıkıştık. Sasa bir nevi bizi Stevan’a emanet ettikten sonra yoluna koyuldu ve bize de yukarıdaki görmüş olduğunuz kartviziti verdi.

Belgrad’a gelmeden önce, Sırbistan’daki mobil internet tarifelerini incelemiştik ve oldukça ucuz olduğunu biliyorduk. Stevan bize stüdyo dairemizi gezdirdikten sonra, döviz bürosu ve sim kart hakkındaki sorularımızı cevaplamakla kalmadı; bizi arabasıyla bizzat bir döviz bürosuna götürdü ve sonrasında ise mobil internet kullanabilmemiz için gereken küçük sim kartlardan bulmamızı sağlamak için 4-5 farklı yeri gezdirdi. Bu sırada da kendisiyle muhabbet etme şansı bulduk ve ablası Ana ile birlikte ticaretle uğraştıklarını öğrendik. Fakat Stevan aynı zamanda bir bateristmiş ve kız arkadaşıyla birlikte aynı yaz Türkiye’ye gelme planları yapıyormuş. Gelirse mutlaka bizi aramasını söylemiş olsak da Stevan’dan herhangi bir mesaj gelmedi. Ya Türkiye’ye gelmediler ya da rahatsız etmek istemediler. 🙂

200 Sırp Dinarı. Kağıt paralarında bulunan insanlardan Nikola Tesla hariç hiçbirini tanımıyorduk; fakat elimizde kalan kağıt paraların hiçbirinin Tesla’nın suretini taşımıyor olması kötü bir ironi oldu. 10’luk ya da 100’lükte Tesla bulunuyor.

Stevan ile konuştuğumuz bir diğer konu ise Gezi Direnişi idi. Bize anlattıklarına göre Türkiye’de yaşanan olayların çok benzeri Sırbistan’da da yaşanmış. Herkes bir şeylerin değişeceğini beklerken, uzun süren direnişleri, kendini normal hayatın akışına bırakmış ve ne yazık ki bir şey değişmemiş. Üstelik bu olayların 9-10 yıl önce olduğundan bahsetti ve geçen uzun zaman onlara sadece duruma alışılmışlık hissi kazandırmış. Halen umuyorum ki aynı hisleri Türkiye’de yaşamayacağız.

Muhabbetimizin arasında sonunda bulduğumuz micro sim kartı ve sim kartla birlikte 50 mb interneti yaklaşık 8 lira gibi bir ücrete satın aldıktan sonra (artı olarak 3 liraya bir 50 mb daha aldık ve paket arttı) Stevan bizi eve geri bıraktı ve tekrar görüşmek dileğiyle uzaklaştı. Biz de akşam yemeğine çıkmak üzere hazırlanmak için eve çıktık.

Evimizin yeri oldukça merkeziydi ve Bohemian Quarter adını verdikleri, süslü restoranların bulunduğu bir meydana oldukça yakındı. Meydana çıkmadan hemen önce bizimkilerden çok da farklı olmayan bir sebze, meyve ve farklı türlerdeki ürünler satılan büyükçe bir pazarın yanından geçtik. Karşıdan karşıya geçerken arabaların ne kadar eski olduğu gözümüzden kaçmadı. Ayrıca toplu taşıma için kullanılan otobüsler ve tramvay da adeta SSCB zamanından kalmış gibiydi. Çevreyi incelediğimiz zaman Osmanlı’dan kalma yapıları da kolayca görebiliyorduk. Bohemian Quarter’ın girişinde Osmanlı’dan kalma olduğu çok belli, güzel motiflerle döşenmiş kocaman bir çeşme vardı ve insanlar bu çeşmeyi hala kullanıyorlardı. Ayrıca restoranlarda ve kafelerde Türk kahvesi bulamamanız imkansıza yakın. Üstelik ismi “dark coffee” ya da “espresso” gibi yanlış isimlerle de geçmiyor, Türk kahvesi olarak geçiyor.

Osmanlı’dan kalma çeşme.
Bir de şöyle bir evin yanından geçtik ki bayıldık. Benzerleri Türkiye’de de var tabii; ama güzel ev güzel evdir.

Bohemian Quarter’a vardığımızda, ismini daha önceden duyduğumuz Sesir Moj adında bir restorana girdik. Önce içeriye girdik, bizle ilgilenen biri olmayınca ben dillerini bilmediğimizi belirtmek için etrafa İngilizce bir şeyler söyledim ve hemen bir garson geldi. Sokak çiçeklerle bezeli olduğu için dışarı oturmak istediğimizi söyledim ve bize dışarda bir masa ayarladılar. Yemeklerimizi seçerken yeni tatlar denemeye özen gösterdik ve önden birer Buzağı Çorbası, ana yemek olarak da Karışık Izgara ve Bacon’lı Steak söyledik. Izgaranın içerisinde rib de dahil olmak üzere çeşitli domuz ızgaraları vardı. Bacon’lı Steak ise, steak’in çevresine sarılı baconlardan oluşuyordu; ben domuz steak’in oldukça yağlı olacağını düşünmüştüm, ancak fazlasıyla yağsızdı. Biralarımızı da yerel biralardan sipariş verdik. Bir adet Jelen ve bir adet Niksicko söyledik. İkisi de oldukça güzeldi; ikisi de Efes’ten daha güzeldi. Yine de Bomontimiz bin basar.

Sesir Moj’dan bir kare.
Buzağı Çorbası. Sırpların en ünlü çorbası buymuş. İçinde parça etler bulunuyor ve Türk damak tadına uygun; çok lezzetli bir çorba.

 

Tuğçe, Bohemian Quarter ve sokakta bulunan neredeyse bir örnek restoranlardan biri. 🙂

Yemeğimizi bitirdikten sonra hava kararmaya başlamıştı. Normalde sevmediğim ama artık ufak ufak içmeye başladığım Türk kahvesini o akşam bir keyif aracı olarak belki de ilk kez kullandım. Belgrad’ın serin yaz akşamında, etraftaki restoranlarda çalan müzisyenlerin melodileri kulağımda, karşımda sevgilim varken o acı kahve o kadar tatlı geldi ki anlatamam. O kadar gevşemiştim ki Tuğçe fotoğrafımı çekmeye çalışırken bir türlü düzgün poz veremedim ve aşağıdaki gibi bir fotoğraf çıktı ortaya.

Elimde kahve, arkamda loş ışıklı, bol çiçekli Bohemian Quarter.

Kahvemiz bittikten sonra günümüzü sonlandırmadan önce çiçekli ve müzikli sokakta biraz gezelim dedik ve nereye gideriz diye düşünmeden dolanmaya başladık. Sokağın alt tarafında ise aşağıdaki manzarayla karşılaştık. O an bizim için Belgrad, Paris’ten çok daha romantikti.

Çeşitli şehirlerin yönü ve Ay’a Yolculuk.

Ertesi gün, Belgrad’ı biraz keşfe çıkalım dedik ve ilk durağımız Belgrad’ın İstiklal’i dedikleri Knez Mihailova oldu. Ne yazık ki hiç fotoğrafını çekmemişiz, ama kaçırılacak çok bir şey olduğu söylenemez. İstiklal Caddesi burdan çok daha güzel, çünkü İstiklal daha kalabalık. Bir mekanı güzel yapan en önemli unsurun insan olduğunu bir kez daha anladık. Elbette Knez Mihailova çok daha temiz ve daha genişti; ayrıca insanların bahsettiğine göre de Belgrad’ın en işlek yaya trafiği burda bulunuyordu. Ama 1.5 milyon nüfusu bile olmayan bir şehirin 15 milyonluk bir şehirle boy ölçüşmesi zaten biraz zor. Fakat yine de, bir ucu Kalemegdan‘a, diğer ucuysa ana meydanlarına çıkan, araç trafiğine kapalı bu cadde bizim de gezimiz süresince sık sık uğradığımız bir yer oldu.

Öncelikle, bir iki mekan eleştirisinde bulunmak isterim. Söylemeliyim ki, bu ülkede Starbucks yok. Onun yerine irili ufaklı zincir kahveciler mevcut. Bunların da Knez Mihailova’yı en çok kaplayanı Choco Caffe adında bir yer. Kesinlikle iğrenç kahveleri ama buna rağmen mekanı dolduran onca insana yetmeyen garsonları ve tatsız dondurmalarıyla nasıl bu kadar para kazandığını anlayamadığımız bir mekan oldu. Belgrad’da (biraz da ucuz olduğu için) bol keseden para harcadık ama harcadığımıza pişman olduğumuz tek yer burası oldu.

Kötüyü bir yana bırakacak olursak, Knez Mihailova’nın Kalemegdan’a yakın tarafında frozen yogurt ve dondurma yapan, ICEBOX adında bir yer var. Biz burda donmuş yoğurdu sevdik. Hem yoğurda şeker gömmedikleri için yoğurdun tadı çok güzeldi, hem de sunumları mükemmeldi. Kare şeklinde bir mekan düşünün ki, bir ucundan size istediğiniz boyuttaki bir kapta donmuş yoğurt veya dondurma veriyorlar, sizse o kare şekli boyunca dizilmiş üstlüklerden istediğiniz kadar alıyorsunuz. Meyve ve gofret, bisküvi çeşitleri dahil olmak üzere sürüsüne bereket bir ürün yelpazesi vardı ve bizi oldukça memnun etti. Karenin en sonunda ise yoğurdumuzu üstlükleriyle beraber tarttılar ve gramaja göre bir ücret ödedik.

Knez Mihailova’ya gidebilmek için çokça parkın içinden geçtik ve aşağıda fotoğrafını koyduğum park, Knez Mihailova’ya en yakın olanı. Parkın özelliği ise, küçük olmasına rağmen öğrenciler de dahil çokça kullanılması; çünkü hemen yakınında bir üniversite mevcut. Üniversitenin yerleşimine bayıldık; çünkü bu park ile bir arkasındaki cadde olan Knez Mihailova’nın arasında kalıyor. Bu caddeden ise tramvay geçiyor ve caddede bolca otobüs durağı mevcut. Yani bizim Taksim Meydanı’nın hafif farklı hali. Düşünsenize İstiklal’in hemen arka sokağında önemli bir üniversite olduğunu ve yerleşkesinin bir bağlamda aslında İstiklal Caddesi olduğunu.

Üniversite, KFC’nin hemen karşısında.

Kalemegdan’a gelmeden önce, öğle yemeği yediğimiz Smokvica‘dan biraz bahsetmek istiyorum. Biraz da özellikle gitmiş olduk ama gittiğimiz her yer genelde çiçeklerle bezenmiş, doğanın içinden kopup gelmiş gibi karşılandığımız yerlerdi. Smokvica da bunlardan biri. Çiçeklerle bezenmiş olması yetmezmiş gibi, oldukça güzel naneli limonata ve ev yapımı soğuk çay yapıyorlar. Eğer Belgrad’a bir daha gidersek, buraya da bir kez daha gideceğimize eminim. Mutfak gözünüzün önünde, her şey gözünüzün önünde yapılıyor. Sanki eski, küçük bir konağı alıp restauranta çevirmişler. Hava güzel olduğu için bahçesinde oturmuş olmamız da mekana ekstra bir puan kazandırdı. Ev yapımı pizzaları gerçekten çok güzeldi. Sanırım Tuğçe de salata yemişti, o da bol yeşillikliydi. Sunumları harika ve evde hissetmeniz için Efes bira da satıyorlar! 🙂

Smokvica’nın bira menüsü. İthal biralar içerisinden en ucuz olanının Efes olması dikkat çekici.
Smokvica’nın mutfağı. Fark ettiğiniz üzere bahçedeki masaların hemen dibinde.

 

Her yer çiçek, her yer yeşillik!

Karnımız doymuş, güler yüzlü garson kadından son bir gülücüğümüzü almış, Smokvica’dan tekrar geleceğimizin sözüyle mutlu mesut ayrıldığımıza göre, Belgrad’ın kalesi olan Kalemegdan’a geçiş yapabiliriz. Kalemegdan, Knez Mihailova’nın Belgrad’ın en büyük meydanını bağladığı, sanırım Tuna nehrine kıyısı olan, içinde şu anda büyük bir park, hayvanat bahçesi, müze ve tiyatral öğeler barındıran büyük bir kale. Anlatılana göre nehrin diğer kıyısındaki topraklar Osmanlı’ya aitmiş ve Osmanlı işgali sırasında Sırplar bu kaleden savunma yapmış. Bu heybetli kaleye rağmen, yaklaşık beş yüz yıllık bir süre boyunca Osmanlı hükümdarlığında kalmaktan kurtulamamışlar. Yine Tuna nehri ile, bir başka büyük nehir olan Sava’nın birleştiği yere denk geliyor.

Kalemegdan’a da, aynı Knez Mihailova gibi nerdeyse her gün uğradık. Özellikle akşam saatlerinde, insanların dondurmasını alıp yürüyüşe çıktığı, banklarda oturup loş ışıkta dinlendikleri, içerde bulunan fotoğraf sergilerini gezdikleri, muhabbet edip oyun oynadıkları kocaman bir parka bürünüyor. Surların kenarlarından ise Ada Ciganlija dahil olmak üzere size inanılmaz bir manzara sunuyor. Kıyıyla aranızda yaklaşık olarak 20-25 metrelik bir yükselti farkı var. Bu arada Ada Ciganlija, Tuna ve Sava nehirlerinin ortasında bulunan küçük bir ada. Burayı gezmeye ne yazık ki vaktimiz olmadı ama bir sonraki gezimize saklıyoruz. Bungee Jumping’ten tutun da bisiklet sürmeye, basketboldan tutun da sokak voleyboluna kadar çeşit çeşit spor imkanları sunan bir yermiş burası. İlginç bir dipnot olarak da belirtmekte fayda var, Sırp erkeklerinin geneli çok uzun ve spor yapmaya yatkınlar. Her yerde ama her yerde toplu ya da topsuz olarak insanlar spor yapıyor. Yani Sırp basketbolunun bu kadar iyi olduğuna şaşırmamak gerek. Ben erkeklerinin yanında cüce gibi kalıyorum. Keza Sırp kadınları da uzun; yani benim 1.70’lik boyuma göre oldukça uzunlar. Ve de oldukça güzeller.

Kalemegdan’dan devam edelim. Hayvanat bahçesine uğramadık; çünkü hayvanların koşullarının hiç de iyi olmadığını öğrendik. Bu nedenle kafamıza göre içerde dolanmayı seçtik. İçerde zindanlardan tutun, astronomik gözlem kulesine, küçük mezarlardan tutun da köprülere kadar bir sürü şey var. Burda Kalemegdan’ı yazıyla değil, çektiğimiz fotoğraflarla anlatacağım.

Böcükler.

 

Zamanında kalenin altından su geçiyormuş. Bu köprü de iki kapıyı birbirine bağlıyor.
Şimdi köprünün altı yemyeşil.

 

Kalemegdan surları.
İçerde bulunan heykellerden biri.
Bu da kapılardan biri.
Ekin Ağaoğlu: “Arkamdaaa, bir POROJE yükseliyoor!”
Üstüne çıktığım surların yüksekliği.
Bu da içerde gördüğümüz ama anlam veremediğimiz yapılardan. Az önce yaptığım araştırmaya göre sağdaki yazı Macarca imiş ve İngilizce çevirisinden anlayabildiğim kadarıyla şunları söylüyor: “22 Temmuz 1456’da bu noktada savunmada bulunan Matthias tarafından, Türklere karşı kesin bir zafer kazanılmıştır.”

Kalemegdan’ı gezdiğimiz ilk günün akşamı, ana meydana yakın bir yerde Little Bay adında bir restauranta gittik. Belgrad’ın nispeten lüks restaurantlarından biriydi. Kapıda bizi bir kadın karşıladı ve rezervasyonumuz olup olmadığını, sigara içilen ya da içilmeyen alanlardan hangisinde oturmak istediğimizi sordu ve bizi bir masaya oturttu. Sandalyeler, masa örtüleri ve duvarlar dahil her şey kırmızı kadifeden yapılma gibiydi. Loş bir ortamda, mum ışığında önden ilginç bir çorba içtik, alabalık yedik ve şarap içtik. Oldukça romantik bir ortam yaratmaya çalışmışlar, keza üst katta odacıklar şeklinde masa düzenlemeleri de bulunuyordu. Mekanın sahipleri mafya kılıklılardı ama müşteriyle tabii ki onlar ilgilenmiyordu. Ortamın bütün romantizmini kaçıran şey ise (belki de bu sadece Türkçe bilenler 🙂 için geçerliydi) fonda Nil Karaibrahimgil çalmaya başlaması oldu. Anlaşılan Nil’in ne hakkında şarkı söylediğini anlamadan müziğini beğenip listeye koymuşlar.

Little Bay.

Ertesi gün, Belgrad’ın ilginç yerlerinden birine gittik: Slavija Roundabout. Burası, tam 7 farklı yolu birbirine bağlayan büyükçe bir kavşak. İlginç tarafı ise herhangi bir trafik ışığının bulunmaması. 7 farklı yönden gelen araçlar birbirlerine ve yayalara yol vererek adeta ortak bir yardımlaşma içerisinde istedikleri yöne doğru gidebiliyorlar. Nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama bu kavşaktaki kaza oranı oldukça düşükmüş; aynı şekilde trafik tıkanıklığı da yaşanmıyormuş. Birbirine bağlanan bu çoğu çift yönlü 7 yol oldukça geniş olduğu için herhangi birinden karşıdan karşıya geçmek bana oldukça korkutucu geldi. Trafik ışığı da olmayınca, arabanın biri kafasına göre gelip bize çarpabilirdi; ama sonuç öyle olmadı! Sırbistan için, aynı Türkiye hakkında söyledikleri gibi Doğu ile Batı arasında kalmış bir ülke yorumu yapıldığını okumuştum. Çok doğru; ancak Sırbistan’ın iyi tarafı, Batı’nın medeniyetini, Doğu’nun ise kültürünü yansıtıyor oluşu. Türkiye gibi kaba, kültürsüz, iki arada bir derede kalmış insanlarla karşılaşmadık. Slavija kavşağında karşıdan karşıya geçerken ise, bir yaya yola adımını atmayagörsün, gelen araba anında duruyor ve yayaya yol veriyor. Sırbistan Avrupa Birliği’nde değil, ülke olarak bizden daha fakirler; ancak buna rağmen bizden daha Avrupai bir yaşamları var.

Slavija Roundabout. Tüm bu karmaşaya, tramvayları da dahil edebilirsiniz. Karmaşanın içindeki uyumu görmek için orda olup trafiği izlemeniz lazım.

Slavija’nın oraya kadar gitmişken, fotoğrafın hemen sağ köşesinde görebileceğiniz McDonald’s‘a girip bir şeyler yiyelim dedik. Bu tarz her ülkede bulunan mağazaları, fast food restaurantlarını gezmek de hoşumuza gidiyor; bir nevi farklı ülkeler arasındaki karşılaştırmaları sırf bu tarz yerlerden dahi yapabiliyorsunuz. Yine de burdaki McDonald’s’ın Türkiye’dekilerden çok da bir farkı yoktu. Yalnız yemeğimizi yedip çıktıktan sonra, kapının hemen yanında asılı bir tabelayı fark ettik. Girdiğimiz McDonald’s, Belgrad’da açılan ilk McDonald’s imiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği daha 1991’de dağılmadan önce açılmış.

Belgrad’daki ilk McDonald’s restaurantı, 24 Mart 1988’de açılmıştır.

Slavija’ya gelmeden önce, yol üstünde bulunan Tasmajdan parkını ziyaret etmiştik. Orayı atlamak olmaz. Kalemegdan’a göre daha küçük bir park olmasına karşın, hemen arkasında kalan St. Mark Kilisesi’nin önünde bütün heybetiyle insanlara kucak açıyor. Öncesinde kilisenin içine girdik, sonrasında ise kilise tarafından bu parka giriş yaptık. Daha parka girer girmez bir köşede spor yapan, barfiks ve şınav çeken insanlarla karşılaşıp, Sırp insanının sportifliği hakkında yaptığımız tespiti bir kez daha kanıtladık. Çok sayıda bank ve şelalenin bulunduğu park metrekare bazında pek de az yer kaplamıyor ve içinden geçen ana yaya yolu sizi St. Mark Kilisesi’ne çıkarıyor.

St. Mark Kilisesi. İbadethane gezmeyi pek sevmem ama gelmişken buraya da girdik.
Tasmajdan’ın içinden geçen ve sizi St. Mark Kilisesi’ne götüren yaya yolu ve Tuğçe. 🙂 Solda da Haydar Aliyev heykeli.

Tasmajdan’da karşılaştığımız sürprizlerden biri, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in heykeli oldu. Burda güzelce dinlenip, temiz havamızı aldıktan sonra ilerlemeye devam ettik.

Tasmajdan ile Slavija arasında kalan ve görülmesi gereken birçok yer var. Bunlardan biri, bulvar üzerindeki bir börekçiydi; ancak ne yazık ki ismini de almamışım, fotoğrafını da çekmemişim. Küçücük bir mekanda çalışan 6-7 kişi, durmaksızın içeri girip çıkan müşterilere hizmet vermeye çalışıyor. Meşhur börekleri bizim kol böreklerine benziyor ve tadı oldukça güzel. Hazır konu börekten de açılmışken, artık söylemek istiyorum. Sırpça’nın içinde Türkçe’den birçok esinti mevcut. Örneğin börek olarak sattıkları şeye burek, çorbaya corba, kaymağa kajmak, adaya ada diyorlar. Az çok birbirimizi anlayabiliyoruz. 🙂

Burek. Ayrıca fotoğraftaki bütünleştirici etkiyi yaratan tişörte ve sahibine biricik teşekkürlerimi sunuyor, kendisini öpücükle kucaklıyorum. O dil ne öyle. 🙂

Bir de insanları söylenenin aksine oldukça sıcakkanlı. Hem size ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışıyorlar, hem de İngilizce bilmeseler dahi sizle bir şekilde anlaşmaya çalışıyorlar. Üstelik sizle anlaşmak zorunda olan ya da olmayan insanlar arasında bu durum bir fark yaratmıyor. Belgrad’daki ilk günümüzde Sesir Moj’da yemek yerken küçük, 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu yanımıza dilenmeye geldi. Dilini bilmediğimi anlatarak başımdan savmaya çalışırken, o da İngilizce bilmediğini ama dilenmekte ısrarcı olduğunu gösterircesine cebimi işaret edip üstüne bir de “money” diyerek ne istediğini spesifik olarak belirtti. Haydi buna bir nebze tamam diyelim.

Farklı bir zamanda, kaldığımız evden ana meydana doğru yürürken çöpçü olarak çalıştığı her halinden belli bir adam bizi durdurdu ve hemen yakındaki direğe asılmış bir afişi bize göstererek Sırpça bir şeyler anlatmaya başladı. Biz kendisini anlamadığımızı İngilizce olarak söyledikten sonra adamın ne yapmasını beklersiniz? Tamam deyip yoldan geçen başka birilerine (sonradan anladığımız üzere) soracağını sormasını. Adam hiç istifini bozmadı, var olan birkaç kelimelik İngilizcesini ve işaret dilini kullanarak bizden kalem istemeye çalıştığını anlattı. Sonra da ortada ortak bir dil olmadan birbirimizle anlaşmaya başladık ve anladığımız üzere adam afişte yazan numarayı not almaya çalışıyormuş. Afişten anlaşıldığı üzere de adam alkolü bırakmaya çalışıyormuş. Adam bizle zaman harcamayı göze alarak çantamızda bulduğumuz tek kalem olan tahta kalemini kullanarak notunu aldı, bize kendi durumunu anlattı ve teşekkür ederek yoluna devam etti. Kesinlikle farklı bir deneyimdi.

Sırp insanından biraz uzaklaşacak olursak, az önce bahsetmeye başladığım Tasmajdan ile Slavija arasında kalan mekanlara doğru yol alalım. Bunlardan ilki, NATO harabesi kalıntıları. SSCB zamanında Belgrad, NATO tarafından bombalanmış ve Sırplar da bu yıkıntıları olduğu gibi saklamaya karar vermiş. Tarihini çok öğrenemedik ama metropolün ortasında, oldukça geniş bir cadde üzerinde aşağıdaki fotoğraflarda bulunan yıkıntıları görmek biraz tuhaftı. Adeta yakın tarihlerini korumaya almışlar.

NATO harabelerinden bir kesit.
Harabelerin önden çekilmiş bir fotoğrafı. Dışındaysa hayat devam ediyor.

 

Yıkıntıların bir kısmı oldukça tehlikeli görünüyordu. Her an yıkılabilirmiş gibi. Ancak üstünden bildiğim kadarıyla 20 yıldan fazla zaman geçmiş.

Aynı yoldan bu kez Slavija’ya doğru değil de, meclisin bulunduğu yere doğru yürümeye başladık.

Burayı tam olarak nerde gördük hatırlamıyorum ama Çilek Mobilya anlaşılan her yerde. 🙂

Hali hazırda Gezi Direnişi devam ederken, biz de Belgrad’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne doğru bir yollanalım dedik. NATO harabelerinden yukarı meclise doğru çıkarken büyükelçilik de yolumuzun üstündeydi.

Belgrad, Türkiye Büyükelçiliği. #direngezi
Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği Kançılarya. #direngezi
Burası da hatırladığımız kadarıyla meclis binası. Etrafı yine ve yine park dolu. Belgrad yemyeşil.

Aynı gün, tam ters istikamette görmeye gittiğimiz başka bir yer daha vardı. Aynı İspanya’nın Sagrada Familia’sı gibi, Belgrad’ın yapımı çok uzun yıllar süren ve hala bitirilmeyen bir kilisesi varmış: St. Sava Katedrali. İbadethaneleri sevmem demiştim ama Sagrada Familia’yı da görmeye gitmiştik, bunu da görmeye gittik. Bir kez daha fark ettim ki, her ne kadar ibadethaneleri güzel birer mimari harikaya çevirmek için tonlarca para akıtılsa da ve her ne kadar bu mimari yapılar gerçekten harika görünseler de, harcanan paralarla dünyanın birçok sorununa çözüm bulunabilirdi: Bunun başını da açlık ve yoksulluk çeken, daha öncesinde karşılaştığımız çocuk dilenciler çekiyor. Yine de mimari olarak harikaydı, ona diyecek yok. Etrafını yine kocaman bir parkla çevirmişler ve katedralin hemen yanına da küçük bir kilise inşa etmişler. Katedrali görmeye gittiğimizde o kilisede de düğün vardı ve biz hemen düğünün bitimini yakaladık. Aynı Türkiye’deki davul-zurnacılar gibi çalgıcılar vardı.

St. Sava Katedrali
Yandaki minik kilise ve düğün ahalisi.

Ayrıca katedrali görmeye giderken yol üzerinde bir şey dikkatimizi çekti: Köpek parkı. Köpeklerin serbestçe koşup enerjilerini atabileceği, birbirleriyle oynayabileceği bir köpek parkı yapmışlar. Normal bir parkın tam ortasına hem de. Sonradan İstanbul’a geldiğimde çeşitli sitelerde bu tarz köpek parklarının olduğunu öğrendim ama Belgrad’da gördüğümüzde bir köpek parkıyla ilk kez karşılaşıyorduk ve Türkiye’de elimizde bir örneği bulunması açısından da fotoğrafını çektik.

Köpek parkı.

Üçüncü günümüzü bitirmeden önce anlatmam gereken son bir şey kaldı ve o şey yine akşam yemeği. 🙂 Bu sefer kaldığımız eve yakın, daha çok ızgara yapan bir restauranta gidelim dedik ve Foursquare üzerinden iyi puan almış olan Stara Hercegovina adında bir mekana gittik. Bizim Türkiye’de ve hatta aslında Adana’da bulunan kebapçılara benziyordu. Nispeten salaş ama nazik garsonları vardı ve Türkiye’deki sıkı alkol denetlemesinden muzdarip olan işletmelerin aksine, alkollü bir mekandı. Ben kendime daha önce hiç yememiş olduğum ribs (domuz kaburgası) söyledim. Bir porsiyonu 200 gr. ediyormuş. Menüde çok pahalı görünüyordu; ama meğerse menüde yazan fiyat kilo fiyatıymış. Dolayısıyla o fiyatın beşte birine yiyince inanılmaz ucuza geldi. Tuğçe kendine Ćevapčići söyledi; ki bu da bildiğimiz inegöl köfte. Ortaya ne olduğunu merak ettiğimiz bir de kajmak söyledik – ki bildiğimiz kaymak çıktı. Yanında sıcak pide de getirdiler. Pideyi görünce tabii ortada kaymak falan kalmadı. Yemeklerimiz geldiğinde kaymağı silip süpürmüştük.

Ribs. İnanılmaz lezzetliydi, domuzun belki de en lezzetli yeri. Bacon ile başa baş gidebilir. Ancak çok yağlıydı ve bir porsiyonu bitiremedim.
Ćevapčići. Yanında doğranmış soğan ile geldi.
Kajmak.

Belgrad’da toplam 5 günümüzü geçirdik; ancak her ne kadar şu ana dek kronolojik bir sırada anlatıyor gözüksem de, aslında anlattıklarım belli bir kronoloji içermiyor ve yazının bundan sonrası için böyle bir kronoloji vermiyor olacağım. Aslına bakarsanız anlatacak çok bir şey kalmadı. Ama bu az şeyin arasında çok önem verdiğim ve Belgrad’a sırf onun için bile gidebileceğim bir yer var: Nikola Tesla Müzesi.

Sırp asıllı bir ABD vatandaşı olan Nikola Tesla Müzesi’ne giderken, daha önce çok kere geçtiğimiz yollardan geçtik; fakat daha önce fark etmediğimiz bir şeyi fark ettik: Bir turizm bürosunun önüne asılmış bir gezi afişi. Sadece ve sadece “ucuzluğa bak!” demek istiyorum. Yurtdışından gelenler için Türkiye çok ucuz.

İstanbul Soping Festival!

Vee işte o an geldi. Yıllardır hayranı olduğum, Thomas Edison’un bilim dışı baskısı altında ezilmekten kurtulamamış ama bunu da umursamamış, döneminin en büyük zekalarından ve bu zekayı toplumun iyiliği için kullanmaktan çekinmeyen büyük insan Nikola Tesla’nın, sonradan müzeye çevirilen Belgrad’daki evi! Müze aslında çok küçük ama sergilenen az sayıda icat dahi (350’nin üstüne patenti olduğunu unutmamak lazım) sizi doyuma ulaştırabiliyor. Bugün her evde kullanılan çamaşır makinesi gibi basit bir aletin bile çalışmasını sağlayan indüksiyon motoru, Nikola Tesla’nın belki de günümüzde kullanılan en büyük icadı. Fakat Tesla’nın çalışmaları bununla sınırlı değil: Alternatif akımdan tutun helikoptere, kablosuz elektrik aktarımına kadar yüzlercesi mevcut! Ve kendisi hakkında o küçücük müzede bile o kadar çok belge varmış ki, hepsini aynı anda sergileyemedikleri için birkaç ayda bir sergilenen belgelerin konusu değişiyormuş.

Nikola Tesla Müzesi.

Müzeyi tabii ki tek başımıza gezmedik. Bize İngilizce tur imkanı sunabilecek bir rehber ayarlandı – ki bu rehberin üniversitede master programına devam eden bir elektrik-elektronik mühendisi olduğunu da ayrıca söylemem gerekiyor. Nikola Tesla Sırplar tarafından çok sevilen bir karakter – öyle ki ülkenin her bir yanında önemli mekanlara ismini vermişler, paralarının üzerine suretini basmışlar ve onu en iyi şekilde tanıtmaya gayret gösteriyorlar. Hazır müzedeyken belgeselini de izlettiler ve Tesla’nın tahmin ettiğimden de büyük buluşlara imza atan biri olduğunu ve Edison’un tahmin ettiğimden de daha çok karalama kampanyaları yürüttüğünü, Tesla’nın icatlarını çalmaya kalktığını öğrendim.

Tesla hakkında çok da konuşmadan, müzede çektiğim fotoğrafları yayınlayarak kendisini ve icatlarını anlatacağım. Ne yazık ki anlatabileceklerim sınırlı sayıda ve düzeyde. Eğer ilgileniyorsanız mutlaka ama mutlaka gitmenizi ve hatta rehberle icatlar hakkında konuşmanızı tavsiye ederim. Kendisi de çok güleryüzlü ve bilgi sahibiydi.

Fakat fotoğraflara gelmeden önce Tesla hakkında söylemek istediğim önemli bir şey var. Prestige filmini izlediyseniz eğer, Nikola Tesla’nın elektriği kablosuz olarak iletmeyi başardığını görmüşsünüzdür. Bu icat, bir kurgu değil! Gözlerimizle gördük, bizzat yaşadık. Tesla bu projeyi daha da büyütmeye karar verdiğinde, dönemin büyük enerji şirketlerinden birine giderek aklındakileri anlatır. Dünyanın çeşitli yerlerine büyük direkler dikerek hiçbir şekilde kablo kullanmadan elektrik dağıtabileceğini anlatır ve şu anda adını hatırlayamadığım bu büyük enerji şirketinin göbeği yağlı patronu Tesla’ya bu proje için fon aktarmaya başlar. İlk direk ABD’de dikilmeye başlanır. Tesla heyecanlıdır; fakat şirketin patronu, Tesla’nın asıl amacının bu elektriği satmak değil, tüm dünyanın ücretsiz olarak kullanmasını sağlamak olduğunu öğrenir ve projeye fon aktarmayı keser. Daha sonraları 1. Dünya Savaşı sırasında direk yıkılır ve Nikola Tesla’nın bu büyük projesi tekrar yapılmamak üzere suya düşer. İşte bir yanda pazarlamayı iyi bilen Thomas Edison, Tesla’nın projelerini çalarken diğer yanda Nikola Tesla daha büyük amaçlara hizmet etmektedir; ama bir türlü başarıya ulaştıramadan hayata gözlerini yumar.

Prestige filminde de görülen alet. Yanılmıyorsam 250 bin Voltluk bir motorla çalışıyor ve tepesinde çıkan beyaz kıvılcımları (adeta birer yıldırım!) görebiliyorsunuz. Aletin hemen altındaki floresanları, aleti çalıştırmadan önce elimize tutuşturdular. Aleti çalıştırdıklarında elimizdeki floresanlar yanmaya başlamıştı. 🙂
İndüksiyon motorunu çalıştırıyorsunuz. Yumurtayı bırakıyorsunuz ve yumurta kendiliğinden belli bir eksen etrafında dikey bir şekilde dönmeye başlıyor.
Yukarıda bahsettiğim elektrik direği (daha doğrusu, kulesi). Fotoğraftaki etiketten görüldüğü kadarıyla Long Island’da imiş. Bildiğim kadarıyla Nikola Tesla hayranları, bir fon oluşturarak bu kuleyi bulunduğu yerde “işlevsiz de olsa” yeniden inşa etmişler. Yanında bulunan istasyonu da müzeye çevirmişler.
En sağdaki kadın tur rehberimizdi. El ele uzatarak sağda toptan başı olan elektrik direklerinden alınan elektriği lambaya kadar ilettiler. Bu deneyi göstermeden önce rehber, elektrik direğinin tam 500 bin volt elektrik verdiğini söyledi ve kimin dokunmak istediğini sordu. Hemen atladım ve dokundum! Tam 500 bin volt vücudumdan geçti ve alternatif akıma sahip olduğu için kalbimi durdurmadı, vücudum sadece bir iletken görevi gördü; parmağımda sadece bir gıdıklanma hissettim. Yani anlayacağınız, Tesla’nın ürettiği bu aletlerin yaydığı kablosuz elektrik sağlığa zararsız.
Tesla düşünürken.
Nikola Tesla’nın küllerinin bulunduğu kap. Müzede sergileniyor.

İnanılmaz bir geziydi, benim için oldukça doyurucu oldu. Eve dönüş yolumuzda, her zamankinden farklı bir rota kullanmaya karar verdik. Biz Belgrad’a giderken “Yunanistan’a iteleme” geyikleri hala çok revaçtaydı. O yüzden yolumuzun üstünde aşağıdaki kareyi görünce fotoğrafını çekmeden duramayacağımızı hissettik. Hükümeti itelesek mi diye düşündük, sonra “onlara da yazık,” dedik.

Belgrad, Yunanistan Büyükelçiliği.

Adanalılar bilirler, bizim memlekette 24 saat çalışan unlu mamüller zincirleri vardır; hatta bunların en büyüğü Kardeşler’dir. Bu, başka yerde rastlayamadığım bir konseptti. Dolayısıyla Belgrad’da görünce şaşırmadık değil. Aynı Kardeşler’deki gibi pizzalar, börekler, Türk usulü olmasa da çeşit çeşit unlu mamüller satan iki farklı küçük zincir bulduk. Bu pizza olayına az sonra tekrar değineceğim; fakat öncesinde adı bizi cezbettiği için gittiğimiz ve mamüllerini ayıla bayıla, ucuz ucuz yediğimiz mekanın fotoğrafını koymak istiyorum.

Pekara TOMA. Ürünleri çok leziz. Sırbistan zaten ucuz ama daha da ucuza karnınızı doyurmak isterseniz burası bulunmaz nimet. Üstelik 24 saat açık ve ana meydanda bir şubeleri var.

Şimdi gelelim şu pizza olayına. Yurtdışında daha önce de dilim pizza satan yerler görmüştük, ancak Belgrad’daki kadar yaygın ve güzeline rastlamamıştık. Tüm Belgrad’a yayılmış, Caribic Pizza adında bir mekan var. Dilim pizza siparişinizi veriyorsunuz, anında kartona koyup veriyorlar ve fırından çıktığı gibi sıcacık yiyorsunuz. Türkiye’de çok yerde pizza yedim ama bir fast food restaurantının bu kadar güzel pizza yapabileceğini düşünmezdim. Foursquare puanları zaten oldukça yüksek, yine Foursquare’e bakarak bulduk burayı. Kesinlikle değdi. Türkiye’ye döndükten sonraki 2 hafta boyunca Caribic Pizza’nın eksikliğini çektim desem yalan olmaz. O tadı burda aradım durdum.

Bir diğer fast food restaurantı olarak, bizim kumpirden bahsetmek istiyorum. Kumpir bildiğim kadarıyla Türkiye’den çıkmış bir yiyecek. O yüzden Belgrad’da görünce şaşırdık ama şaşkınlığımız o kadar da çok sürmedi; çünkü yapmayı beceremiyorlar. 🙂 Krompirko adında bir mekandan denemek amacıyla bir tane aldık. İngilizce bilmiyorlardı, o yüzden karşılıklı gülüşerek siparişimizi vermeyi başardık. 🙂 Ancak aynı gülümsemeyi kumpirle yaşadığımızı söyleyemeyeceğim. Resmen mundar etmişler patatesi. Bizim kumpirde patates ne kadar dolgun duruyorsa, bunlar o derece altlık olarak kullanmışlar. Adeta Cem Yılmaz’ın anlattığı gibi, sanki patatesi binanın temelini yapmak için kullanmışlar.

Anlatacak pek az şey kaldı. Alkollü bir içki olan Rakija’ya geçmeden önce, gittiğimiz İtalyan restaurantını anlatmak istiyorum. 🙂 Bir de tabii yolda gördüğümüz aşağıdaki dükkan var.

Fotoğraf kendini anlatıyor. 🙂

Ottimo adında, şirin mi şirin bir İtalyan restaurantına gittik. Yazımın başında anlattığım, üniversitenin hemen dibindeki parkla yan yana bir mekan. Bahçesine oturduk ve bir garsonun gelmesi için uzuuuun uzuuun bekledik – ki kendilerini bu yönden oldukça İtalyan bulduk. 🙂 Ancak tavırları bir İtalyan’dan çok daha kibar olunca, tabii bir de adam sarışın olunca İtalyan olmadığına kanaat getirdik. Mekanın içerde de bir salonu varmış ama hava çok güzeldi, bu yüzden içeri bakmadık bile. Yemeğimizi sipariş ettik ve hafif yağmur altında, rengarenk mekanın, yemyeşil sokağın tadını çıkarmaya başladık.

Ottimo.
Deniz ürünleri tagliatelle.
Domates soslu, parmesanlı penne.

Vee son olarak, sırada Rakija var. 🙂 Rakija’ya Türkiye’de rakı diyorlar. Bizim bildiğimiz rakıyla alakası yok; fakat nedense ( 🙂 acaba neden) ismi bu şekilde erik rakısı, şeftali rakısı vb. geçmiş. Çeşit çeşit aromalısı var ve rakıdan çok tekilaya benziyor. Bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar o geceyi hatırlayacaktır, birlikte yaşadığımız Patron tekilalı ve rus votkalı geçen ağır bir geceden sonra biz tekilaya küstük. 🙂 Rakija’nın kokusu bile tekilayı çağrıştırınca Tuğçe içemedi. Onunkini de ben içtim. Bir erik, bir de şeftali söylemiştik. Tekilaya küsmemiş olsam bayılarak içerdim ama ne yazık ki ağır geldi. Tekila sevenlere şiddetle önerebileceğim bir içki Rakija. Gerçi sonradan daha az alkollü ve bal aromalı versiyonunu da bir denedik. Onun tadı çok daha güzeldi. Ev sahibimiz Ana’nın dediğine göre Rakija yapan çok farklı markalar mevcutmuş ve genelde fiyat arttıkça tadı da güzelleşiyormuş. Yani biz ucuz ve kötüsünü de içmiş olabiliriz, kesin bir şey söyleyemeyeceğim.

Rakija. Shot bardaklarında, yanında suyla servis ediliyor. Rakija’yı shot yapıp üzerine su içiyorsunuz. En azından garsonun bize anlattığı kadarıyla servisi ve içimi bu şekilde.

Son bir tavsiye. Eğer siz de Tuğçe gibi su konusunda ayırt edici davranıyorsanız, yurtdışında düzgün su bulmak konusunda sıkıntı yaşıyorsanız aşağıdaki suyu önerebiliriz.

Tadı Türkiye’deki sulardan da güzeldi. Biz çok beğendik.

Yeni gezilerde görüşmek üzere. 🙂 Biz Belgrad’ı sevdik, sıra dönecek ve biz elbet yine gideceğiz. 🙂

Bilgisayar göz yormak zorunda değil

(Benim gibi) Gün boyu bilgisayar başında çalışan insanlar, ekrana bakmaktan dolayı baş ağrısı da dahil olmak üzere birçok şikayete sahip olabiliyor. Bunun en azından bendeki sebeplerinden biri, ekrandan gelen ışığın fazla parlak/beyaz olması. Ancak bunun da bir çözümü mevcut: Ekran rengini ayarlayan programlar kullanmak.

f.lux

Windows kullanırken, f.lux kullanıyordum. Bulunduğunuz lokasyonun koordinatlarını ve saat dilimini girdiğiniz zaman, f.lux güneşin doğuşu, tepeye çıkışı ve batışına göre ekranın sarılığını ayarlıyor.

http://justgetflux.com/

Redshift

Her ne kadar f.lux’ın Ubuntu için de bir sürümü olsa da, bu sürüm hala betada ve bazı sorunlar çıkarabiliyor. O nedenle şu anda Redshift kullanıyorum. f.lux gibi saat dilimlerine göre bir ayarlama yapmasa da işimi görüyor.

https://apps.ubuntu.com/cat/applications/precise/gtk-redshift/

Çalışırken bazen başımın ağrıdığını hissediyorum, hemen sonrasında farkına vardığım şey ise Redshift’i açmayı unutmuş olmam. 🙂 O nedenle bu tarz bir program kullanmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. 🙂

Pozitron’da Google Glass’ı denedik

Yazacak birkaç yazı birikti, önümüzdeki günlerde biraz bombardıman tadında yazılar gelecek. Yazıların kronolojisi de çok karıştı. Örneğin şu an hakkında yazdığım Glass etkinliği aslında en son yazmam gerekenlerden biri.

Neyse. Yazıya Pozitron’un yeni teknolojileri takip etmekte ne kadar öncül davrandığıyla başlamak istiyorum. Elbette Google Glass artık büyük kitlelerce artık bilinen ve çıkış tarihiyle birlikte ana akım medyayı sallayacak bir ürün. Yine de daha 2000’lerin başlarında mobil platformların gelişeceğini görüp (ya da bunu tahmin edip) Türkiye’nin mobil yazılımlara en çok kaynak sağlayan şirketlerinden biri oldu. Google Glass ise hiç şüphesiz mobil platformların yönünü akıllı telefonlardan çevirebilir, ancak bunun için oldukça fazla yol kat etmesi gerekiyor.

2 saatlik bir etkinlikte, öncelikle Glass’ı bir miktar yakından gördük ve ürünün teknik özelliklerini dinledik. 640×360’lık bir ekran çözünürlüğü sunan Glass, 22 inçlik bir ekrana 2.5 metre gibi bir mesafeden bakıyormuş hissiyatı veriyor. Glass’ı denediğimde bunun dijital fotoğraf makinelerinde ekrandan değil de (adını bilmiyorum) tek gözünüzü kapatıp küçük bir camdan baktığınız yer var ya, oraya bakmak gibi bir şey olduğunu gördüm. Yani olay reklamlardaki gibi değil. Bu da Glass’ın başını son tüketici bazında yakabilecek bir aldatmaca. Mobil platformda uygulama geliştirenler için küçük bir bilgi daha vereyim: 1 GB ram’e sahip olan ürünün 682 MB’ı uygulamaların kullanımı için ayrılmış. 16 GB’lık dahili hafızanın ise 12 GB’ı kullanıma açık.

Teknik özelliklerden sonra sıra küçük demolara ve Pozitron’un, Glass’ı ellerine aldıktan sonra geliştirdiği birkaç demo uygulamanın tanıtımına geldi. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor ki, Glass herhangi bir sim kart takılması için uygun değil. Bluetooth üzerinden telefonunuza bağlanıp mesaj atabiliyor, arama yapabiliyor, telefonunuzun internetini kullanabiliyor. Yani tek başına bir ürün olarak yeterli değil. Ama bunun yanı sıra kablosuz ağlara da bağlanabiliyor. Bu bir artı olsa da, ilk defa bağlanacağı kablosuz ağlar için şöyle bir sıkıntısı mevcut: Glass’ın input araçları sadece touchpad ve ses olduğu için, şifreli bir kablosuz ağa bağlanmak için öncelikle (bilgisayar ya da tablet gibi bir araç kullanarak) bir browser’dan Glass’ınızın Google üzerindeki yönetim panelinize girmeniz ve burdan ağın adını ve şifresini tanınan ağlara eklemeniz gerekiyor.,

Glass şu anda Mirror API adında bir programming interface sağlıyor. Henüz native uygulamalar için bir development kit geliştirmemişler ama Glass Development Kit (GDK) adı altında bir geliştirme ortamı sunmak için uğraşıyorlarmış. Glass normalde Android 4 üzerinde çalıştığı için, Android için yazılan uygulamaların Glass’a da port edilebildiğini söylediler. Fakat I/O araçlarındaki farklılıklardan dolayı çok da pürüzsüz bir tecrübe sağlamayacağı bir gerçek. Native uygulamalar için GDK’i beklemekte fayda var. Mirror API’ye gelecek olursak, şimdilik Glass üzerinde çalışmanızı sağlayabilecek tek yol olduğunu söyleyebilirim. Aynı push notification mantığıyla çalışıyor. Daha önce sosyal ağlar üzerinde bir uygulama geliştirdiyseniz, OAuth ile çalışmış olmanız da olası. Sosyal ağ üzerinde çalışan uygulamanız nasıl kullanıcıdan izin istiyorsa, Glass uygulamaları da bu şekilde izin istiyor. Sizse bu izni aldıktan sonra Glass’a push notification gönderebiliyorsunuz. Pozitron’un Mirror API üzerinden verdiği örnek, Bilyoner için yaptıkları canlı sonuç uygulaması idi. Takip etmek istediğiniz maçın başlamasıyla birlikte maçta gol, kart vs. olduğu zaman Bilyoner size push notification atıyor, siz de bunu anında görüyorsunuz. Tüm bunlar Google’ın sunucuları üzerinde oluyor. Yani siz Google’a istek atıyorsunuz, Google da kişinin Glass’ına notification gönderiyor.

Glass’ın fiyatına gelince… Google uygulama geliştiricilerin önceden bir fikir sahibi olması için $1500’dan 10 bin adet ürün satmış. Fakat Pozitron’un söylediğine göre son tüketici fiyatı $400-$500 arası olacakmış. Bu fiyat sevindirici olsa da son tüketici ürünü deneyerek aldığında bir miktar hayal kırıklığına uğrayabilir. Etkinliğin sonunda Glass’ı takıp kullanma şansım oldu. Her ne kadar etkinlikte konuşanlar Glass kullanırken araba bile kullanabildiklerini söyleseler de (muhtemelen ben ilk defa kullandığım için) ben bu eylemin o kadar da mümkün olduğunu düşünmedim. Bunun sebebi ise Glass’ta ekranın bulunduğu camın direkt olarak gözünüzün hizasına gelmemesi, bir miktar yukarı bakmanızın gerekmesi. Kesin konuşmak istemem ama Augmented Reality olanaklarını öldürmüşler. Ekrana baktığınızda başka bir yeri göremiyorsunuz, en azından odaklanamıyorsunuz. Çıktığında kullana kullana alışır mıyız, şaşı mı oluruz bilmiyorum ama yine de farklı bir heyecan olduğu kesin.