Yeni Türkü, Akıl Oyunları, Gravity ve Adolf

Bu hafta dolu dolu geçti. Ben de her birini ayrı ayrı anlatmaktansa, toplayıp kısa kısa anlatayım dedim.

Konser: Yeni Türkü

25 Ekim’de Jolly Joker Beyoğlu’ndaydı. Her Jolly Joker konseri gibi 22’de kapılar açıldı, 23’te ise grup sahneye çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam en son 2 yıl önce Ankara’da konserlerine gitmiştik. Hiçbir şey kaybetmemişler. Derya Köroğlu şu yaşına rağmen hala şahane söylüyor. Bir süredir kendi kendime de olsa yan flüt çalıştığım için, bu konserde Serdar Barçın’ı daha da bir fark ettim. Şu sıralar ben yan flütü ağlatıyorsam, bu adam güldürüyor. 🙂 Yeni Türkü’nün konserleriyle stüdyo kayıtları oldukça benzediği için dinlerken zaten parazit ses duyamıyorsunuz. Ek olarak, 36 yıllık bir grubun klasikleşmiş şarkılarını da çalmasını beklersiniz: Yeni Türkü bunu hep yapıyor. Repertuarının büyük kısmını klasikleşmiş, çok sevilen şarkıları oluşturuyor ve insanların genel olarak bilmediği, yeni şarkılarını tanıtmak için araya bir iki tane de bunlardan serpiştiriyorlar. 1 saat sahne, 30 dakika mola, 1 saat sahne yaparak yine 2.5 saatte bitirdiler. Biz de mutlu mesut biçimde mekandan ayrıldık. Te Ataşehir’den Beyoğlu’na gitmemize de sonuna kadar değdi.

Kitap: Akıl Oyunları

Akıl Oyunları’nı okumamı annem önermişti. Hemen belirtmemde fayda var: “A Beautiful Mind” adlı eser değil bu; Daniel Palmer adlı bir yazarın yaklaşık 450 sayfalık bir romanı. Gayet sürükleyici bulduğum kitapta babası ve ağabeyine şizofren tanısı konulmuş, InVision adlı, arabalar için yenilikçi eğlence sistemleri üreten bir firmanın sahibinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Yazar, inovatif ve başarılı bir yöneticinin nasıl olması gerektiğini bence iyi analiz etmiş ve baş kahramanı oldukça gerçekçi bir biçimde oluşturmuş. Tabii ki bir Dan Brown kitabı değil ama yine de kitabı soluksuz okuduğumu söylemem gerekiyor. Yazılım işinde olmama rağmen benim de bilgi dağarcığıma kattığı birkaç şey oldu. Saf amacı eğlendirmek olan kitaplara karşı da boş olmasam da, az da olsa bana bir şeyler öğretmeyi başarabilen ve daha iyisi bana farklı bir bakış açısı kazandıran kitapları daha çok seviyorum.

Sinema: Gravity

Spoiler içerir.

Anlatıldığı kadar var, gerçekten şahane bir film! Rolleri Sandra Bullock ve George Clooney paylaşmış; keza ikisi dışında başka oyuncu bulunmuyor. Zaten bir süre sonra Matt rolündeki George Clooney’i de göremiyoruz. Sandra Bullock’u öyle aşırı sevmesem de, filmi izlerken “helal olsun,” dedim. Role çok yakışmış, uzayda bir başına olmanın verdiği psikolojik gerilimi çok iyi yansıtmış. Matt’in kaybolmadığını sandığı sahne de ayrıca çok güzel düşünülmüş. Bunun dışında filmden aklımda kalan iki şey var: Bunlardan ilki, Ryan Stone rolündeki Sandra Bullock’un bir kapsül içinde dünyaya düşerkenki sahneleri. Arkadaş, denizin üzerinde atmosferde parçalanan kaçış botunun ortasındaki kapsülü göstererek öyle bir sahne çekmişler ki, arkaya öyle bir müzik koymuşlar ki, tüylerim diken diken oldu. Bir ikincisi ise, Sandra Bullock’un 50 yaşında olması! O yaşta, o sportif vücut! 30 yaşındaki birinde bile o vücut yokken, kadın genç kalmayı çok iyi başarmış. Bir de filmin yancısı olarak, Matt’in hikayeleri oldukça güzeldi; güldürdü. Filmin ayrıca bir görsel şölen olduğunu tekrarlamama sanırım gerek yok; fakat Quora’daki bir başlık altında, gerçek bir astronotun, filmin gerçek uzay şartlarında çekildiğini, yani filmde görünen fizik kuralları ya da soyuz gibi şeylerin gerçek olduğunu söylediğini belirtmek isterim.

Tiyatro: Adolf

Bu da, bu haftanın hayal kırıklığı. Tuğçe’yle Ataşehir’den kalkıp te Beyoğlu’na, Bo Sahne’ye geldiğimize pişman olduk. Başrolde Burak Sergen vardı – ki kendisiyle hiçbir derdimiz olmamasına rağmen 1 saat 20 dakika boyunca berbat bir senaryoyu sahneledi. Oyunculuğa diyecek yok, ancak senaryo çok kötüydü. Daha oyunun ikinci dakikasında beni ne kadar zorlu bir buçuk saatin beklediğini anladım. Oyun bana hiçbir şey katmamakla kalmadı, başımı da şişirdi. Oyun boyunca Adolf’ün kendiyle olan iç hesaplaşmasını dinledik; fakat bu iç hesaplaşma mızmız bir çocuğun kendiyle konuşmasından farksızdı. Evirip çevirip aynı cümleler kuruldu. Hayır, bir de oyun ödül almış. Burak Sergen’e en iyi tek kişilik performans ödülü vermişler. Performans iyi olabilir ama bu oyunun bir yerinde bir yanlışlık var. Ya söylemler Almanca değil Türkçe olduğu için, ya oyun tek kişilik olduğu için… Bir türlü oyunun içine giremedik. Sadece oyunun sonunda Burak Sergen’in ışıkları açtırıp seyirciyle kısa bir süre muhabbet etmesi sırasında ayıldık. Onun dışında oyunun ne zaman biteceğini düşünmekten başka bir şey yapamadık. Eğer aranızda bu yazıyı okuyup da bu oyuna giden varsa, kendisinin oyun hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum.

Asi Kuş – Ali Poyrazoğlu

Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterisi. Ben Ali Poyrazoğlu’nu çok severim, o yüzden böyle bir sahnesi olduğunu gördüğüm gibi aldım biletleri. Belki beklentim çok yüksekti, belki gerçekten gösterisi bayatlamıştı. Gösteriden çıkarken etrafımdan “yine muhteşemdi,” gibi yorumlar duysam da gösteriye gelen kesim genelde yaşça biraz daha büyük bir kesimdi. Bir de gösteriye gitmeden önce okuduğum “seyircinin nabzına göre şerbet veriyor,” yorumu da aklımdan çıkmayınca gösteri bana o kadar da güzel gelmedi. Nabza göre şerbetten kastım Kadıköy’deki ya da İzmir’deki bir gösteride Atatürk’ü yere göğe sığdıramaması, hükümetten bir bakanın izlemeye geldiği bir gösteride ise hükümeti yere göğe sığdıramaması. Ben gösteriyi Kadıköy’de izledim, haddini aşan bir ağırlıkta Atatürk’e övgü vardı – ve bu tavrıyla bolca da alkış aldı.

Öncelikle bahsetmek istediğim şey, sahneye girer girmez bir diva edasıyla alkış koparmaya çalışması oldu. Hadi bunu seyirciyi ısıtmak için yaptığını düşünelim. Hemen ardından dalgayla karışık “seyirciyi aşağılama”ya ve “zengin-fakir” esprisi yapmaya başladı. Bu aralar çok mu popüler oldu bu “ben zenginim, siz fakirsiniz,” ayağı ne? Cem Yılmaz’ın “Fundamentals”ından başladı, geçenlerde Metin Zakoğlu’nun gösterisiyle devam etti ve şimdilik Ali Poyrazoğlu ile son buldu benim bu yılki “zengin-fakir” içerikli dinlediğim espriler. Devam ettikçe devam etti ve insanlar da anlam veremediğim bir şekilde bu esprilere güldü de güldü; be arkadaş, ne kadar meraklıymışız kendimizi ezdirmeye!

Gösteriye dönelim. Bu stand-up show, özünde ünlü Carmen operasını anlatıyor. Bana belki de en büyük katkısı Carmen’i bir miktar daha tanımam ve sonradan anlatacağım hikaye sebebiyle Zeki Müren’in hayatını merak etmem oldu. Ali Poyrazoğlu, gösterinin konusu dahilinde iki ya da üç kez bize Carmen operasından kesitler gösterdi. Gösteri Caddebostan Kültür Merkezi’nin büyük salonundaydı ve opera sahneye projeksiyon aletiyle yansıtılıyordu… çok başarısızca! O salonda belki 500’den fazla izleyici vardı ve ekrandaki görüntünün ve sesin sürekli olarak takılmasına şahit olduk. Şahsen görüntü her takıldığında sinirim bozuluyordu ve Ali Poyrazoğlu dahil kimseden bir açıklama gelmemesi (hoş, gösteride ara verilmediği için Ali Poyrazoğlu dışında kimsenin bir açıklama yapmasına imkan yoktu) daha da çok sinirimi bozdu.

Gösteri neden “bayattı” dedim? Çünkü artık sosyal medya var ve Ali Poyrazoğlu eğer gösterisinde anlattıklarını gösteri dışında da anlatıyorsa, sosyal medyayı az da olsa takip eden biri gösteriyi bayat bulabilir.  Örneğin Muhlis Sabahattin’in Atatürk’le olan diyaloğunu ben gösteriye gitmeden önce en az 5 kere dinledim. Bu diyalog çokça hoşuma da gitmiştir; ancak bir tiyatro sahnesinde olayın aynısını tekrar dinlemek o kadar da güzel bir tecrübe olmadı. Muhlis Sabahattin’in bu diyaloğunu bilmeyenleriniz varsa burdan buyursun:

“Asi Kuş adlı oyununda anlattığım bir şahsiyet olan Cumhuriyet döneminin bestecilerinden Muhlis Sabahattin, Eskişehir’de arkadaşlarıyla parasızlıktan bir otelde rehin kalır. O sıralar Atatürk Anadolu’da şapkayı tanıtmak için yaptığı gezilerden birinde Eskişehir’e de uğrar. Bunu öğrenen Muhlis Sabahattin frağını çekip istasyona gider.

İstasyona girdiğinde herkes Muhlis Sabahattin’i ‘Amarikan elçisi’ sanıp geri çekilir. Atatürk trenden indiğinde Muhlis Sabahattin’i karşısında görür. arkadaşı olan besteciye ‘Hayrola Muhlis’ diye sorar. Muhlis Sabahattin, “Yolsuzum Kemal, otelde rehiniz beş lira düş’ der…”

Devamı için: http://videonuz.ensonhaber.com/izle/ali-poyrazoglu-ndan-ilginc-bir-ataturk-hikayesi

Sadece bu olsaydı, sorun değildi. Bunun gibi şimdi hatırlayamadığım bir iki hikaye daha var. Hadi hikayeleri geçtim, yıllar öncesinde bayatlamış esprileri kullanıyordu. Boşuna bayat demiyorum. Bayatlıkla ilgili bir durum daha var. O da, kendisinin bu afyonu patlamış toplumda halen kutuplaşmaya sebep olan Atatürk tabusunu desteklemesi. “Bazı adamları ne olduğunu anlamak için ışığa tutacaksın, içinden Atatürk geçiyor mu geçmiyor mu” gibi bir sözle oyununu noktaladı. Bu sözü de insanların gerçek mi sahte mi olduğunu anlamaya yönelik bir yöntem olarak söyledi. Ne alakası var yahu? Gerçek adam olmak için Atatürk’ü birebir yaşatmak mı gerekiyor? Atatürk’ü sorgusuz sualsiz savunan insanların iyi niyetli olduklarını düşünmüyorum. Sırf şu anda Atatürk’ü küçültmeye çalışan insanların hükümeti elinde tuttuğu bir ortamda yaşıyoruz diye de bu tabu abartılmamalı. Atatürk’ü ve düşüncelerini benimseyen insanların bu kadar sığ görüşlü olduğunu görmek, bu ülkede hiçbir kesimin hükümetin başında olmayı hak etmediğini gösteriyor; en azından parti boyutunda.

Neyse.

Oyunun sonlarına doğru, daha önce duymamış olduğum ve çok hoşuma giden bir hikaye daha anlattı. O da Zeki Müren’i son görüşü ve onu son kez sahneye çıkarışını konu alıyordu. Ali Poyrazoğlu’nun oyununu daha fazla mahvetmeyeyim, çünkü bu hikayeyi internette bulamadım; gidip kendisinden dinlemeniz daha doğru olur. İyi niyetimden dolayı bunu yapıyorum; bence şu haliyle gidilmesi gereken bir gösteri değil. Eğer olur da bir gün burayı okursa, Ali Poyrazoğlu’ndan ricam biraz gösterisi üzerine düşünmesi. Hedef kitlesi sadece kemikleşmiş 40 yaş üstü, Atatürk’ü tabu haline getirmiş kesim olacaksa diyecek bir şeyim yok. Fakat yeni nesil olarak gümbür gümbür geliyoruz ve ben kendisinin yıllar sonra dahi nasıl bir sanatçı olduğunun hatırlanmasını çok isterim.

Yatak Odası Diyalogları

Birol Güven yazmış; Levent Ülgen ve Goncagül Sunar (eskiden Sedef Avcı) başrollerde. Oyunun tanıtımında bağıra bağıra “Birol Güven TV’de anlatamadıklarını yazdı!” deniyor. Kendisi bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Çocuklar Duymasın’ın da senaristi. Anlaşılan Çocuklar Duymasın’da seks üzerine yapamadığı muhabbetleri oyunlaştırmaya karar vermiş. Tuğçe inatla bunun absürd komedi olduğunu söylese de ben “fazla” absürd buldum. Bilmem o bölümü izlediniz mi ama Çocuklar Duymasın’da seks ile alakalı aklımda kalmış bir sahne var: Meltem, Tamer’e sevişmek için açık kapı bırakır, Tamer anında gaza gelir, “sen burda bekle, ben hemen berbere gidip bir traş olup geliyorum,” der heyecanla. Şimdi siz bu sahneyi alıyorsunuz, ucundan kıyısından tutup çekiştiriyorsunuz, karşınıza bu oyun çıkıyor.

Konuyu şimdilik bir kenara bırakıp oyunculardan bahsedelim. Levent Ülgen’e bayıldım. Daha önce dizilerde de oynamış kendisi ama ben pek dizi izlemediğim için oyunculuğunu görmemiştim. Bedenini ve mimiklerini kullanışı harikaydı, zaten sesi de çok güzel. Oyunda daha önce kadın başrolü Sedef Avcı oynuyormuş; ancak sanırım doğum yapacağından dolayı Goncagül Sunar ile devam etme kararı almışlar. Sedef Avcı’yı tanımıyorum ama Goncagül Sunar’ı daha önceden birkaç kez izlemişliğim var. Erkeğe göre daha ağırbaşlı bir rolü var – ki zaten tanıyanlar bu rolün aslında Goncagül Sunar için yazılmış olduğunu hissedebilirler. Başroller dışında iki de yan rol bulunuyor. Birisi erkek başrolün kankası, diğeri kadın başrolün yakın arkadaşı. Kanka rolündeki eleman hiç sırıtmadı ama şu yakın arkadaşı oynayan kadının ses tonu ve sesini kullanışı o kadar iticiydi ki, sanki oyun oynamaya değil deneme çekimlerine gelmiş.

Dekorlar da oyunun bir diğer iyi tarafıydı. Sahne toparlanırken ya da sahnede bir şey değiştirilecekse yukarıdaki bir perdeye projeksiyonla erkek ve kadın ilişkilerine göndermede bulunan bilindik veya o an sahneyi ilgilendiren sözler aktarılıyordu. Bu da seyircinin dikkatini, karanlıkta sahneyi düzelten elemandan başka yöne kaydırıyordu. Aynı zamanda başrollerin arkadaşlarıyla olan konuşmaları da sahne kenarlarında ışığın betimlemesiyle ön plana çıkarılmıştı – ki gayet hoştu.

Konuya tekrar dönelim. Aslında senaryo, erkeğin seks iştahını ve kadının özellikle bu toplumda sanki bu seks iştahını gidermek için var olduğu kanısına göndermelerde bulunuyor. “Eğer kadın, kocasının cinsel isteğini karşılayamıyorsa, koca bu isteği karşılayacak başkasını bulabilir,” mantığını silmeye çalıştığı da kesin. Birol Güven’in “mesaj verme kaygısı” taşıyan senaryolarını az çok biliyoruz. Her ne kadar vermeye çalıştığı mesaj güzel olsa da, Birol Güven bu mesajı gizlemeyi bir türlü başaramıyor. Ben de açık mesaj veren tiyatro oyunlarını ya da sinema filmlerini sevemiyorum.

Diğer bir taraftan senaryoda hoşuma gitmeyen taraf ise seksin, olması gerekenden farklı bir ritüel gibi gösterilmesi. Senaryoya göre Türk erkeği bir an önce sevişip uyumak isterken, Türk kadını güzel sözler, çiçekler, temiz bir vücut, traşsız yanaklar vs. istiyor. Tamam, erkeğin kafa çok yanlış çalışıyor; ama seks kadının betimlediği gibi de olmamalı. Seks bir ritüelse, bu ritüele berber girmemeli, önsevişme girmeli. Güzel sözler ya da çiçekler formalite icabı verilmemeli, duygu içermeli. Birol Güven’in vermeye çalıştığı mesajın ben artık eskilerde kaldığı düşüncesindeyim; çünkü internet çağının gelmesiyle beraber global bilgiye ulaşım kolaylığı arttı. Bu da bence daha bilinçli bireylerin varlığına yol açıyor – her konuda. O nedenle oyun bence 40 yaş üstüne daha uygun diyor ve eyyorlamama burda son veriyorum.

Oyunun sonunu hatırlamıyorum yalnız, iyi mi.

İyi Aile Çocuğu

Dün akşam Tuğçe’nin Ankara’dan gelmesini beklerken İlker ve Güneş’le tiyatroya gidelim dedik. Kozzy’de İyi Aile Çocuğu oynuyordu; Kandemir Konduk yazmış, Melda Gür ve Altuğ Yücel oynuyor. Kandemir Konduk isminin tanıdık gelmesi çok doğal, kendisi Mahallenin Muhtarları’nın yazarı. Melda Gür ve Altuğ Yücel de oldukça tanıdık iki isim. Oyunculuklarına zaten diyecek yok; fakat bunu az sonra aktaracağım.

Yazının bundan sonrası oyunla ilgili bilgi içerebilir; bu nedenle okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oyun aşağıdaki gibi bir duvar dekoruyla başlıyor. Ayrıca her ne kadar salon dolu görünse de bizim arkamızdaki sıralar tamamen boştu. Ortalama 100 kişinin oyunu izlemiş olduğu tahminini yürütebilirim.

iyiailecocugu

Soldaki de İlker’in ayağı. Ayaksız daha iyi bir poz çekemedim. 😀 Oyunun konusu kısaca şu: Rüya adında bir hayat kadını ile yine aynı mesleği yapan Emel adında bir travesti aynı evde yaşamaktadır. Bir gün işten dönerken solda gördüğünüz çöplerin arasında bir bebek bulurlar. Travesti olan Emel bebeğin kaderi kendisine benzemesin diye bebeği sahiplenip ona güzel bir yuva vermek isterken, Rüya ise bebeğe bakamayacaklarını düşünüp karakola teslim etmek ister. Oyun, işte bu iki karşıt düşüncenin savaşını anlatıyor. Fakat adamı çok sıkıyor. Özellikle birazdan anlatacağım üzere ikinci perde de araya güzel “yan skeçler” koymuş olsa da, Kandemir Konduk sanki yazacak bir şey bulamamış. İlk perdede Rüya’nın “Emel bak biz bu çocuğa bakamayız,” lafına karşılık Emel’in bir anda sinirlenip “Hayır, hayır, hayır, hayır!” diye bağırması kendini çokça tekrar ediyor. Bu da oyunu monotonlaştıran bir etken olmuş.

Oyuncular oyunun belki de en iyi kısmıydı. Seslerini kullanışları olsun, mimikleri olsun, büründükleri karakterlerin hal ve hareketleri olsun çok doyurucuydu. Travestiyi oynayan Altuğ Yücel’in bir anda içine girdiği sinir krizlerini çok başarılı buldum. Hayat kadınını oynayan Melda Gür’ün kullandığı farklı aksanlar da kulağı tırmalamadı. Haklarında söyleyecek gerçekten çok fazla bir şeyim yok – bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarının benim gözümde bir kanıtı.

Gelelim ışık ve dekorlara. Tek kelime: Berbattı. Işık ve dekoru ayrı ayrı anlatamıyorum, çünkü bu berbatlığı birlikte oluşturuyorlar. Ne zaman dekor değiştirilecek olsa sahneye birkaç görevli giriyor, bütün dekoru gözünüzün önünde değiştiriyorlar, arkada oyuncuların sahneye hazırlanışları görülüyor, adamın biri ordan elinde kumanda, dekordaki televizyonu açmaya çalışıyor. Neden her şey bu kadar göz önünde oluyor peki? Çünkü ışıklar açık! Uzun zamandır tiyatroya gitmiyor olsam “tiyatro böyle saçma bir şey miymiş, sanki sinemada sahne arkasını izliyorum,” diye düşünebilirdim. Dekor değişiklikleri inanılmaz göze battı ve bizi sahneden uzaklaştırdı.

Senaryo ilgi çekebilecek olsa da, belki böyle bir çiftin (çift değiller ama çift gibilerdi!) çocuk büyütmelerini izlemek daha iyi bir konu olabilirdi. Kandemir Konduk’un konuyu işleyiş şeklini de beğenmediğimi ekleyebilirim. Peki verdiği bir mesaj var mıydı oyunun? Belki. Yan skeçlerden bahsetmiştim. Oyuncular bu yan skeçlerde heteroseksüel bir(kaç) çiftin nasıl çocuk yetiştirdikleriyle ve nasıl birer aile olduklarıyla ilgili küçük diyaloglara girdiler. O role büründüler. Çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba ya da çocuğunun üstüne aşırı düşen bir ailede nasıl sorunlar çıktığını gösterdiler. Peki bizim izlediğimiz gibi, çocuğa sadece sevgisini vermek isteyen bir çiftin çocuk yetiştirmesi, bu tarz kötü yapılanmış ailelere baktığımızda gerçekten çok mu absürd olur? Vereceği bir mesaj vardı ise, işte o bu olabilir. Belki de senaryo, dediğim gibi bu yönde olmalıydı.

Aşırı spoiler vermiş olmamak için oyunun sonunun 70’lerin Türk filmlerine benzediğini söylemekle kalıyor ve nasıl bittiğini anlatmıyorum.

 

Edepsiz Komedi [18+]

22 Eylül’de Tuğçe ile birlikte Metin Zakoğlu’nun Edepsiz Komedi adlı stand-up gösterisine gittik. O tarih aynı zamanda kendilerini 1453 Kartallar diye adlandıran bir taraftar (demeye de dilim varmıyor ama) grubunun sahaya inerek maçı tatil ettirdiği olaylı Beşiktaş-Galatasaray derbisinin olduğu akşamdı. Metin Zakoğlu’nu ilk defa izlemeye gittiğimiz için, Kozyatağı’nda bulunan “Gazanfer Özcan – Gönül Ülkü” sahnesinin boşluğunu kendisinin de söylediği üzere derbi maçına bağladık. Kaba hesapla 500 kişi alabilecek salonda toplasan 50 kişi vardı ya da yoktu. Fakat Metin Zakoğlu bizleri güzelce bir selamladı ve sahnesine muhabbetle girdi. Gösterisinin ilerleyen dakikalarında da anlattığı üzere, tiyatroyu var eden güruhun işte bu tarz günlerde dahi oyunu izlemeye gelenler olduğunu gösterdi.

Biz oyuna bilet aldığımızda Metin Zakoğlu’nun (Metin diyelim kendisine) Dünyanın Cinsel Afrikası’nı anlatacağını düşünmüştük. Nitekim bir yere kadar öyle de oldu; fakat genel olarak aklımızda kalanların açıkçası ülkenin cinsel bakış açısıyla pek bir ilgisi yok. Oyun tanıtımında her bir gösterinin bir diğerinden farklı olduğu söyleniyor, belki de durum bundan ibaret olduğu için bu konuda beklediğimizi bulamadık. Gösterinin adındaki “Edepsiz”, gösterinin bolca 18+ söylem içermesinden geliyor sanırım. Normalde hiç ağzını bozmadığını söyleyen Metin, bu oyunu özellikle böyle yazmış. Hatta söylediğine göre ilk yazdığında “ben bu kelimeleri nasıl söyleyeceğim?” diye düşünüp durmuş, oynarken utancından söylemekle söylememek arasında gidip gelirken esprileri mahvetmiş. Ama şu anda çok rahatça söyleyebiliyor, tescilledik. 🙂

Oyunun içeriği hakkında anlatacak çok fazla şeyim yok aslında. Zaman geçirmek için gidilebilir, Metin’in karakteri için gidilebilir, görüşleri için gidilebilir, gay asistanı için gidilebilir – adam inanılmaz güzel gülüyor. Metin ön sıradaki asistanına takıldıkça takılıyor, asistanı gülüyor, sonra ben asistanın gülüşüne gülüyorum. Çok acayipti. Belki daha kalabalık bir günde tekrar gidilip görülebilir bile. Nasıl olsa gösterisi sürekli değişiyormuş. Üstelik Cafe Theatre adını verdiği bir tiyatrosu da var ve bu oyunu normalde orda, yemekli bir şekilde sergiliyor. Çok da sıcakkanlı bir insan ve küçük de olsa izleyici güruhunu oyuna katmayı (zorlaya zorlaya da olsa) başarabiliyor – hatta çok ileri gidecek olursam, seyirciye “sahne sanatları nasıl alkışlanır” eğitimi vererek kendini oyun boyunca alkışlattı; ama alkışları da hak ediyordu. Kendisinin oynadığı farklı oyunlar da var, sanırım farklı gösterilerine de katılacağım.