Güneş – I

Şaşkındı. Gökyüzündeki bu ani değişiklik onu şaşırtmıştı. Kıyamet senaryolarını her zaman için oyun addeder, bunlardan biri gerçekten gerçekleşecekse uzun bir süreç içerisinde kendini yavaş yavaş hissettirerek gerçekleşecektir, diye düşünürdü. Böyle birdenbire olmamalıydı. İnsanların paniğe kapılmaları için bile yeterli zaman yoktu. Televizyonu olmadığı için tek kontrol merkezi internet ve de dolayısıyla meteorolojinin sayfasıydı. Emin olmak için bilgisayar ekranını tekrar açtı, Ankara için hava durumunun gösterildiği sayfayı yeniledi. İşte ordaydı: Ankara bugün 8 derece, yarın 310, ertesi gün 78 ve sonraki gün 265. Olaylardan haberi olmadan görmüş olsa, bunun yazılımsal bir problem olduğunu düşünürdü. Belki bir ya da iki karakter fazla basılmıştı; belki de yarın aslında 31 derece olacaktı. Ama hayır; olanları biliyordu, yarın sabah güneşin ilk ışıklarıyla beraber bu dünyanın daha önce görmediği biçimde değişeceğinin bilincindeydi. Zaman yoktu, ekranı kapattı.

Dışarıda inanılmaz bir fırtına vardı, uçmak imkansızdı. Hele de birlikte uçmaya çalışacağı ranzayı düşündüğünde olasılık sıfıra yaklaşıyordu. Daha önce bu ranzayı nerde görmüştü, bu ranzayı uçabileceği şekilde ne zaman modifiye etmişti; hatırlamıyordu. Ancak kardeşi, annesi ve kalan çekirdek ailesinden oluşan birkaç kişiyle birlikte bu modifiye ranzaya binip burdan çok uzağa gitmesi gerektiğini, yoksa bu gecenin görecekleri son gece olacağını iyi biliyordu. Elinde kalan son dingilleri de, ranzanın altlı üstlü iki parçasını birbirine daha iyi kenetlemek için yerleştirmeye başladı. 7 kişilerdi ve bir şekilde ranzaya sığmaları gerekiyordu. Aslında sığmakta sıkıntı yoktu, önemli olan ranzanın altıyla üstünü yeterli açıklıkta tutabilmek ve olabildiğince, dışarıdaki fırtına ve yağmurdan korunabilmekti. Daha bu yamuk şeyi uçurup uçuramayacağını da bilemiyordu ya! Tek şansına sıkı sıkı sarılmaktan başka çaresi yoktu.

Hava yavaştan kararmaya başladı. Uçma vakti geliyordu. Ailesinden çaresiz itiraz sesleri gelse de, az sonra hep birlikte bu ranzanın üzerinde pencereden dışarı uçacaklarını biliyordu. Onları acele ettirmeye çalıştı. Asıl olaya karşı duydukları dehşeti bir nebze olsun hatırlamamalarını sağlamaya çalışır gibiydi; akıllarını tamamen bu saçma ranza fikrine yöneltmeye çalışıyordu. Az sonra gerçekleştirecekleri imkansız dalış, apartmanın yedinci katından denenecek bir intihar dalışıydı. Öyle ya, işe yaramazsa kaybedecekleri bir şey yoktu. Burda kalacak olurlarsa yarın sabahtan sonra öğle vakitlerini zaten çıkaramayacaklardı.

Tüm ailesini ranzaya doluşturdu, dingiller beklediğinden daha az sağlam çıkmıştı. Yaylarda da sorun var gibiydi, ranzanın üst kısmı belli belirsiz aşağı yukarı oynuyordu. Bu ona, kendisinin aşağı kısma binmesi gerektiğini hatırlattı. Ailesi onu bekliyordu, o ise ifadesiz bir suratla son kontrolleri yapıyordu. Son olarak dışarı baktı, geniş pencereyi iyice açtı ve fırtınanın içeriye girmesine izin verdi. Yerini aldı. Nereye gittiklerini bilmiyordu, belki de ölüme gidiyorlardı. Düşünmemeye çalıştı: Ya şimdi, ya asla…

Ranzanın motorunu çalıştırdığı gibi ufak bir havalanmaya sebep oldu, pencerenin çok daha öncesinden kırılmış korkuluklarını küçük bir darbeyle aşağı fırlattı. Hemen sonra ise 7 kişilik aile, onları taşıyan ranza ile birlikte dik bir konumda aşağıdaki toprağa doğru inişe geçti. Düşüyorlardı. Motorun gücü mü yetmiyordu, yoksa ranza fikri aslında olacakları görmemek için beyninin oynadığı bir intihar oyununun eseri miydi? Haberi aldığı gün içerisinde ranzayı bulmuş, bu hale getirmiş ve tüm bunları yaparken durup düşünmemişti. Vahiy gibiydi, birisi ona “yap,” demiş gibi. O da yapmıştı ve düşünmeye, ölüm korkusunu duyduğu şu anlarda başlayabilmişti. Bir hataydı, bu fırtınada uçmayı düşünmek başlı başına bir hatayken, ranzayla uçmak? Yoksa uçuyor muydu? Fırtınanın apartmanla aralarındaki dar boşluktan sekmesiyle birlikte ranzanın altı biraz daha düzleşmişti. Şimdi rotaları biraz daha kavisliydi, direkt olarak aşağı inmiyorlar, adeta bir parabol eğrisi çiziyorlardı. Yeri yakalamadan evvel tam düzlüğe ulaşabilirlerdi, başarabilirlerdi. Başaramasalar dahi bu gidişle en kötü ihtimalle az ilerideki kıyıdan başlayan denize düşeceklerdi. Şu an bir on iki saat sonra ölmek bile daha anlamlı geliyordu.

Ranzanın motoru tüm gücüyle çalışmaya devam ediyordu. Fırtınanın azalan etkisiyle kendi kendini kontrol edebilir duruma geldi. Şimdi denizin üstündeydiler, artık düşseler dahi çok ciddi bir sonuçla karşılaşmayabilirlerdi. Yine de düşme tehlikelerine karşın ranzanın kontrolünü kaybetmemeliydi. Uçak misali iki kanadından tuttuğu ranzayı daha da yukarı doğru kaldırmaya çalıştı. Başarıyordu. Ranzanın burun kısmı gittikçe daha yukarı kalkıyordu — derken ranza bir anda geriye doğru tepti. İnanılmaz bir hızla, rüzgarın da etkisiyle gerisin geri tam bir tur yaptı; turu atarken gözleri ailesine kenetlendi. Ağzını açamadıysa da içinden “sıkı tutunun,” diye geçirdi ve bir an sıktığı dişlerinin kırılacağını düşündü. Tepmenin ardından ranzayı toparlamaya başladı ve bağrışmaların arasında herkesin iyi olup olmadığını kontrol ederken aklını kaybedecek gibi oldu: Bir kişi eksikti.

Kafasını daha önce hiç bu kadar hızla çevirdiğini hatırlamıyordu. Bakabildiği her yöne bakıyordu; nerdeydi?

“İşte orda!”
“Kim konuştu?”
“Orda!”

Ordaydı. Sırt üstü bir şekilde denize düşüyordu. Bir saniye bile düşünmeden ranzanın burnunu eğdi, falsolu bir hareketle ranzanın ileri atılmasını sağladı. Rüzgar iyiden iyiye kesilmiş, ancak ilginç bir şekilde hava da aynı anda aydınlanmaya başlamıştı. Fakat bunları düşünecek ya da hissedecek vakit yoktu. Sadece ranzanın kontrolünün iyiden iyiye kendisine geçtiğini hissediyordu. Bu saçmalığı uçurabildiğine inanamaması bir yana, tüm hareketlerini kolay bir şekilde gerçekleştirebiliyor, hızlandırıp yavaşlatabiliyordu. Bunların sayesinde denizin neredeyse ucuna kadar inmeyi, böylece düşeni yakalayabilmeyi ve düşenin uyguladığı kuvvetin sarstığı ranzayı toparlayabilmeyi başardı. Artık her şey iyiydi. Mutluydu. Günler günleri, mekanlar mekanları kovalıyor gibiydi. Her şey çok hızlı aktı.

Devam edecek…

Leave a Reply