Hacıllı: Doğaya attığımız ilk adım

Henüz İtalya’yı anlatmayı bitirememişken, yine dörtlü olarak çıktığımız tatili anlatıp aradan çıkarmak istiyorum. Aradan çıkarmak dediğime bakmayın, hiç de yamana atılacak bir tatil değildi. Arabamızı kiraladık, Şile’yi geçtik, Ağva’ya varmadan Hacıllı Köyü’ne girdik; köyü geçtikten sonra araba yolunun sonuna geldik. Sırtımızda çantalar, çadırlarımız ve uyku tulumlarımızla 2 gece 3 gün, doğayla baş başa geçireceğimiz kamp hayatına adım attık. Şu an Hacıllı’yı düşünürken hissettiğim tek şey huzur: Tek sorumluluğumun hayatımı sürdürmek olduğu, dış dünya ile iletişimden uzak, huzurlu bir dünya.

Tabii Hacıllı’ya giderken güzel hayallerimiz olsa da, bu kadar güzel zaman geçireceğimizi bilemezdik. Hele ki havanın halini düşünürsek. Biz Hacıllı’ya doğru yol aldıkça hava kapanmaya devam ediyor, güneşin de ufak ufak tepeden ayrılmasıyla bizi bir “çadır kuracak yer bulma/çadır kurma” korkusu sarıyordu. Önceki günlerde çadırı nasıl kuracağımızı evde yaptığımız bir testle öğrenmiştik. 🙂 Ancak çadırı nereye kuracağımızı, ne kadar içerilere gideceğimizi kestiremediğimiz için, “karanlık çökmeden yetişebilecek miyiz,” endişesi taşıyorduk. Bir de buna köye girer girmez aniden bastıran sağanak yağış eklenince bizi aldı bir düşünce. Çektik arabayı köy camiisinin karşısına. Başladık beklemeye.

Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar :)
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar 🙂

Yağmurun durmasını beklerken endişelerimiz devam ediyordu. Sadece yağmurun bir anda bastırmasının yeşerttiği bir umut vardı: Bir anda duracaktı. Öyle de oldu. Yağmur durduğu gibi biz de gerekli erzağı bulmak için köyü dolaşmaya başladık. Bir kasap, bir de manav arıyorduk. Kasaptan etimizi alacak, manavdan meyve ve sebze gömecektik. Kötü haber: İkisini de bulamadık. Köy ahalisinin söylediğine göre kasap haftanın belli günleri köye uğruyormuş. Manav da yokmuş. Bulabildiğimiz tek şey küçük bir köy bakkalı oldu. Onun da içinde dondurulmuş tavuk bile vardı ama ürünler adından da anlaşılacağı üzere taze değildi. Köy ürünü yeme hayalimiz suya düştü anlayacağınız. Moralleri bozmadık; sucuk bulduk. Bakkal hanımefendi bizi bulmuşken güzel bir kazık geçirdi ama olsun, yine bozmadık moralleri. Bildiğin ısıl işlem görmüş sucuğumuzu aldık ve yolumuza devam ettik. İlk akşamın menüsü belli olmuştu. Erzağımızı aldığımıza göre artık köyün az aşağısında bulunan, asıl gideceğimiz yere gidebilirdik. Fakat yolda ne görelim?

Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu
Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu

Hemen yandaki çiftlik evine girdik ve yumurta olup olmadığını sorduk. Bingo! Taze köy yumurtası bulmuştuk. Bakkaldan sonra ilaç gibi geldi. 🙂 Tekrar yola koyulduk ve aşağı doğru indik. Arabayla bir yere kadar daha devam edebileceğimizi görebiliyorduk ama çok içerilere girmek istemedik; yol küçük olduğundan park edecek yer bulamayabilir ve hatta geri dönmeye çalışıp zorlanabilirdik. O yüzden aşağıda dere kenarındaki parkur tabelasını görünce uygun bir köşeye arabayı çektik ve başladık malları yüklenmeye.

Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Seyyar mutfak Tuğçe :)
Seyyar mutfak Tuğçe 🙂

Bulduğumuz sopalara da dikkat çekmek isterim; kaldığımız süre boyunca bize güzel oyuncak oldular. 🙂 Uzun bir yüklenme işinden sonra artık macera bizim için tam anlamıyla başlamıştı. Sırtımızda çadırımız, erzağımız; önümüzde keşfedilmeyi bekleyen doğa; ve biz patikanın üzerinde yürümeye başlamıştık. Mutluyduk! 🙂

Çadırı olabildiğince içerilere, insanlık tarafından rahatsız edilemeyeceğimiz bir yerlere kurmak istiyorduk. Bu amaç için attığımız ilk adım, derenin öteki tarafına geçmek oldu. Bulduğumuz ilk yol ayrımından, yeşil düzlüğe açılan soldaki yol yerine derenin öteki tarafına geçen sağdaki yola saptık. Arabaların daha fazla ilerleyemeyeceği noktaya kadar geldik ve köprüyü kullanarak dereyi geçtik. Su o kadar berrak görünüyordu ki. Etrafı da irili ufaklı aşınmış taşlarla doluydu. Köprüyü geçtikten sonra hemen sağda büyük yeşil bir düzlük bulunuyordu. Solda ise keşfedecek çok daha fazla yer var gibi görünüyordu. Karar verme zamanıydı: Havanın kararmasına çok zaman kalmamıştı ve çadırı kurabileceğimiz güzel bir yer bulmuştuk. Fakat bulduğumuz bu yer, arabayı park ettiğimiz yerden çok da uzak değildi. Hızlı ama biraz zaman alan bir fikir teatisinden sonra eşyaları, bulduğumuz bu düzlüğe bıraktık ve çadırı kuracak daha iyi bir yer var mı görmek için soldaki düzlükten biraz daha içerilere yol almaya karar verdik. Bu düzlük ilerde yine dereye çıkıyor, ancak sağ taraftan bir tırmanış yolu veriyordu; taşlı ve kaygan. Zorlu bir tırmanışın ardından, tepenin diğer tarafından inişe geçtik ve çok daha güzel bir düzlükle karşılaştık. Derenin içinde, çok daha sessiz, sakin ve dokunulmamış görünüyordu. Çadırı buraya kurabilirdik; fakat tüm o eşyaları alıp o kaygan yoldan tepeyi aşmaktansa, geri dönüp ilk bulduğumuz yere çadırı kurmaya karar verdik. Yol oldukça kaygandı ve o kadar eşyayla düşüp bir yerimizi kırabilir, hatta dereye yuvarlanabilirdik. Biz de fazla gecikmeden dönmeye, çadırları kurup ateşi yakmaya karar verdik.

Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere
Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere

Çadır kurmak işin artık kolay tarafıydı. Peki ya ateşi nasıl yakacaktık? Bir Adanalı olarak mangal ateşini bile zor yakabilirken sönmeyecek bir ateş yakmak? Benim için zor. Neyse ki Berkan yardıma yetişti ve ateş işini en başından devraldı. Bana da ordan burdan odun toplama işi kaldı. 🙂 Küçüklü büyüklü bir sürü odun toplamamıza rağmen Berkan’ın “bunlar ateşi 1 saat bile canlı tutmaz” tepkisi üzerine küçük bir şok geçirsem de, ateşe kütükle girişmemizin müthiş sonucunu göstermekten gurur duyuyorum.

Berkan'ın organik odun fırını :)
Berkan’ın organik odun fırını 🙂

Kütüğün yandıktan sonra bizi ateşi söndürene kadar idare ettiğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur dahi ateşimizi söndüremedi.

Hava artık ufaktan kararmaya başlamıştı. Tabii biz de çoktan çadırımızı kurmuş, ateşimizi yakmış, akşam yemeği için hazırlıklarımızı yapmaya başlamıştık. Bu akşamın fevkalade menüsü alevde sucuk ve şaraptan oluşuyordu; bol bol şarap. Sucuklarımızı yemeye başlamadan şaraplarımızı açtık. İlk şarabımız İtalya’dan getirdiğimiz Chianti idi. Sonrakilerin tadını çok ayırt edemeyeceğimiz için kaliteli olandan başlayalım dedik. 🙂 Ne kadar içtiğimizden bahsetmeyeceğim ama gecenin sonunda ateşin etrafında, arkaplanda müziğimiz, yağmur hafif hafif çiselerken döne döne dans ediyorduk. Etraf zifiri karanlık, bizim dışımızda tek bir insan sesi yok. İşte huzur bu.

Hava kararmadan hemen önce
Hava kararmadan hemen önce

Mükemmel bir geceydi. Yağmur daha da bastırınca çadıra sığındık, müziğimiz ve heyecanımız hiç kesilmedi. Yağmur dindi, tekrar dışarı çıktık. Kimseyi rahatsız etme derdi olmadan kendimiz olabilmek için büyük bir şanstı. Eninde sonunda, gece de bitti. Fakat soğuğun işlediği vücutlarımız çok da rahat birer uyku çekemedi. Yeterli önlemi almadığımızı ilk gecemizde fark ettik. Tir tir titredik, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de güneşin yakıcı sıcağıyla çadırın içinde bunaldık. Bundan sonraki geziler için not: Termal giysi şart. Sabahın ilk ışığıyla uyanmak da en güzeli olsun!

Sıcağın verdiği hararetle uyandığımda Berkan çoktan ateşi yakmıştı (adam doğa adamı). Kahvaltıda yumurta vardı, hem de sucuklu. 🙂 Ağır ateşte pişmesi biraz uzun sürdü fakat çok lezizdi. O ateşte su kaynatıp kahve ve çay bile yaptık.

Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Berkan'ın sırt kaşıyıcısı :D
Berkan’ın sırt kaşıyıcısı 😀

Kahvaltımızı yaptıktan sonra önümüzde uzanan günü planlamıştık. Kampımızı toplayıp Ağva’ya gidecektik. Hem Pınar’ın kuzeni Ece ile buluşacak, hem de erzaklarımızı tazeleyecektik. Ne akşam yemeğimiz vardı, ne de şarabımız kalmıştı. Üstelik çadırımızı da farklı bir yere kurmayı düşünüyorduk; önceki gün gitmeye çekindiğimiz yere gidebilirdik; uzaktan Ballıkayalar sandığımız yere de bir uğramayı düşünüyorduk. Böylece çadırlarımızı topladık ve arabaya doğru, önceki gün geldiğimiz yoldan yollandık.

Ağva Hacıllı’ya pek uzak değil. Hatta Hacıllı, Ağva ile Şile arasında kalıyor yanlış hatırlamıyorsam. Toplamda 15-20 km’lik bir yolu, yarım saat gibi bir sürede aldığımızı hatırlıyorum. Ağva Merkez’e geldiğimizde Ece ile buluşmamız da çok uzun sürmedi. Aklımıza da akşam odun ateşinde balık pişirmek geldi. Kıyıda tekneden taze gelmiş balıklardan 5 tane paket yaptırdık, merkezden şarabımızı aldık, Tuğçe’nin ateşte yapacağı çikolatalı muzlar için muzumuzu doldurduk, piknik havası varmışçasına topumuzu aldık, suyumuzu depoladık ve dönüş için yola çıktık. Hacıllı’ya vardığımızda ertesi gün yemek için biraz daha yumurta almayı da ihmal etmedik. 🙂

Arabayı bu sefer derenin kenarına kadar getirdik. Köprüden geçeceğimizi düşündüğümüz için köprü kenarındaki boşluğa park ettik. Fakat aynı yerden gitmek yerine bu sefer dönüp diğer düzlüğe çıkmaya karar verdik. Aynı şekilde çadırımızı ve erzağımızı yüklendikten sonra yine yola koyulduk. Aklımızda önceki gün görüp de eşyaları götüremediğimiz yer vardı ama kayaların bulunduğu yeri de görmek istiyorduk. Bu yüzden yol boyu dereyi takip etmeye karar verdik. Kayalar derenin öteki tarafındaydı ve bulduğumuz ilk köprüden öbür tarafa geçecektik. Yerlerde hep keçi ve inek dışkıları vardı. Anlaşılan burayı otlak olarak kullanıyorlardı. Derken az ilerde bir inek sürüsüne rastladık. Onları geçtikten sonra da bir köprü bulduk ve karşıya geçtik.

Önceki günkü yağmurun da etkisiyle yollar çamurlaşmıştı ve geçtiğimiz patikalar sık sık çalılar tarafından kapanıyordu. Tabii bu durum bizim hoşumuza gidiyordu; çünkü ıssıza ilerliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorduk. Gerçekten de çok kimsenin gelmediği belli olan bir iki düzlükle karşılaştık; hatta çadırları bu düzlüklere kurmayı da düşündük ama biraz o düzlüklerden dereye inmek zor olacağı için, biraz da daha ilerde ne var merak ettiğimiz için devam etmeye karar verdik. Az ileride kocaman bir düzlüğe yayılmış kuru odun sürüsü gördük. Hacıllı’da odun kömürü yapıldığına dair bir şey okumuştuk. Eh, yakınlara bir yere kampımızı kurarsak yakacak sıkıntısı yaşamayacağımız kesindi. 🙂 Zaten az daha ileriye gidince, önceki gün geldiğimiz yerin hemen karşısına çıktığımızı fark ettik. Uzun yoldan aynı yere çıkmıştık ve hemen yakında da odun işçiliği yapılan bir yer olduğunu gördük. Anlaşılan akşam belli bir saate değin burda çalışma yapıyorlardı. Traktör çalışıyordu. Hemen üstümüzde de gördüğümüz o kayalar vardı. Durduk ve kampımızı burda kurmaya karar verdik.

Kampımızı kurmadan hemen önce
Kampımızı kurmadan hemen önce
Bu da kampı kurduktan sonra
Bu da kampı kurduktan sonra

Hacıllı’da çok da güzel bir şelale bulunuyor. Kampı kurduktan sonra gecikmeden şelaleyi aramaya koyulmak istedik. Bu derenin suyunun bir yerden geldiği belliydi. 🙂 Biz de eşyalarımızı çadıra bırakıp, derenin bizi götürdüğü yere doğru yollandık. Bir iki adet zorlu patikadan geçtikten sonra, derede ufak hareketlenmeler başladı. Bir yerden su geliyordu; fakat derenin çeşitli yerleri de kuruydu. Anlaşılan şu sıralar şelalenin suyu çok gür değildi. Çok güzel irili ufaklı göletlerden geçerek patikayı takip ettik ve en sonunda yolun bittiği yerde aşağıdaki manzarayla karşılaştık.

Şelalenin aktığı yer
Şelalenin aktığı yer

Habitat çok güzel görünüyordu. Yemyeşil bir ortamın tam da ortasında ufak bir şelale. Ama çok ufak. Çünkü suyun debisi çok düşük. Eminim farklı zamanlarda daha gür olduğu oluyordur. Yine de güzeldi. Ancak fark edilebileceği üzere, bu fotoğraf şelalenin üstünden çekildi. Yol bitmişti ama kenardan şelalenin üst tarafına tırmanabileceğimiz bir yer bulduk. Neden olmasın değil mi, neden tırmanmayalım? İşte o zaman ikinci bir şelaleyle daha karşılaştık. 🙂

Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara

Öğrendiğimize göre içerde burda bolca yarasanın olduğu, oldukça uzun bir mağara var. Girmeye cesaret edemedik çünkü çıkmak için bile merdiven koymuş olmalarına rağmen tırmanmak gerekiyor. Oldukça da karanlık görünüyordu. Sonrasında bizim arkamızdan gelen bir grubun içeri girdiğini de gördük ama biz almayalım dedik. Yukarıdaki şelalenin oralardan başka gidebileceğimiz bir yer var mı diye etrafa baktık ama bir yer bulamadık (ertesi gün bulacaktık!) ve geri dönmeye karar verdik. Aynı yolu izleyerek döndük ve belirtmek isterim ki kimseyle karşılaşmadık. Az önce bahsettiğim mağaraya giren grup da dahil olmak üzere karşılaştığımız tüm insanlar, ertesi gün yani pazar günündeydi. Şelaleye tekrar gelecektik.

Kamp alanımıza döndüğümüzde biz bir yandan yakacak odun toplamaya bakalım, odun işçileri de işlerini bitirmiş, traktörlerine atlamış muhtemelen evlerine gidiyorlardı. Yukarıdaki kamp kurulduktan sonraki fotoğrafa bakarsanız traktörün yapmış olduğu izi görebilirsiniz. Belli ki aynı yolu gide gele yol yapmışlar. Dolayısıyla bizim çadırlarımızın önünden geçtiler ve geçerlerken traktörü durdurdular. Traktörün çektiği yük arabasında oturan bir çocuk, bize yakmamız için bir ton odun bıraktı; biz de sevinçten dört köşe olduk. Teşekkürlerimizle uğurladık ve yakabileceğimiz onca güzel oduna bakarken ateşi harlamaya başladık.

Bu sefer yemekte alüminyum folyoya sarılmış balık, çikolatalı muz tatlısı ve yine şarap vardı. 🙂

Balık ve çikolatalı muz
Balık ve çikolatalı muz
Amerikan işi Marshmallow :)
Amerikan işi Marshmallow 🙂

Ece’nin de aramıza katılmasıyla gece öncekinden çok da farklı değildi. Aynı ateş, aynı müzikler, aynı kafa ve aynı dans. 🙂 Zaman geçtikçe üşümeye ve yorulmaya başlasak da keyfimizden eksilmedi. Yemekleri de hapur hupur götürdüğümüz için eller battı tabii. Zifiri karanlık sağ olsun, elimizi yıkamaya aşağıdaki dereye inmek için iki gruba bölündük; bir grup çadırın orda kalırken, diğeri ellerinde fenerlerle dereye gidecekti. Kampa gelmeden önce haberleşme amacıyla aldığımız walkie talkielerin birini çadır kenarında kalan Pınar ve Ece’ye bıraktık, diğerini yanımıza aldık. Ateşten biraz uzaklaşmıştık ki haşır huşur gelen bir sesle irkildik ve gözlerimiz, az ilerideki çalıda oynaşan, bir çift parlak göze ilişti. Zifiri karanlığın içinde bir şeyler vardı.

El yıkamaya giden güruh olarak Tuğçe, Berkan ve ben bir anda birbirimize kenetlendik. Walkie talkieden Pınar’la Ece de bir şeyler döndüğünü doğruları ve Berkan’ın yönlendirmesiyle yavaşça çadıra doğru döndük. Nabzımız fırlamıştı. Aklımıza önceki gece havanın kararmasıyla birlikte dakikalarca deli gibi uluyan kurtlar gelmişti. Dağdan inmiş olabilirler miydi? Ilık ılık bir korku hissi tüm vücudumu sardı ve elimizdeki sopaları ateşe bırakarak uçlarının yanmasını sağladık. Kendimizi korumamız gerekebilirdi.

Elimizdeki fenerlerle etrafı kolaçan edip duruyorduk. Arada farklı noktalardan sesler geliyor, aynı gözlerle karşılaşıp duruyorduk. Ucu yanan sopalarımızla çadırın etrafını birkaç kez gezerek olası tehlikeleri savuşturmaya çalıştık. Diken üstündeydim. Kendimizi çadıra kapatıp uyusak dahi, kurtların çadırı açıp saldırmayacağı ne belliydi? Yine de ateş etrafında kalmaya özen gösterdik ve yarım saat kadar “bir şey olacak mı” düşüncesiyle müziğimizi dinleyip dansımızı etmeye devam ettik. En sonunda gözler daha da yaklaştı. İki çift olduğunu düşünüyordum. Artık etrafımızda olduklarını hissederken birimizin aklına yemek artığıyla dolu çöp poşetini birkaç on metre ileriye bırakmak geldi. Büyük bir dikkatle, alevli sopalarımızı hizada tutarak fenerlerimizle beraber çöp poşetini serili odunların olduğu yere bırakıp geri döndük. Bir süre sonra da poşet sesleri geldiğini fark ettik. Rahatlayıp gece uyumayı başardıktan sonra, sabah olay mahalline baktığımızda poşetin yırtılmış, içindeki balık artıklarının yenmiş olduğunu gördük — hayvanların da kurt değil tilki olduğuna kanaat getirdik.

Sabah grubumuza Fatih, Müge ve Caner de katıldı. Uzun yolu boşverip, ilk gün keşfettiğimiz kısa ama zorlu yolu kullanarak arabayı park ettiğimiz yerden onları da aldık. Uzun yolda 1 saat harcadıysak, kısa yol 10 dakika ancak sürmüştür. Grubu toparladıktan sonra, henüz etrafta kimse de yokken kahvaltılık malzemelerimizi yüklendik, mayolarımızı giydik (buz gibi şelaleye girmemek olmazdı!) ve şelaleye doğru yola çıktık. Vardığımızda, beklemeden tırmanarak yukarıdaki gölcüğün bulunduğu yere tırmandık.

Pazar sabahı kahvaltımız :)
Pazar sabahı kahvaltımız 🙂

Güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, ufak ufak gölcüğe girmeye yeltenmeye başladık. Asıl amacım tam şelalenin altına gitmekti ama bunu yapmak için ya oldukça derin olduğu görülen suyu yüzerek geçmem gerekiyordu; ya da en kenardan kaygan zemine basarak, belli yerlerde tutunarak ilerlemem gerekiyordu. Tutuna tutuna ilerlemeyi seçtim.

Başlıyoruz
Başlıyoruz
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti :)
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti 🙂

Şelalenin dibine kadar gitmeyi başardım. Burdan benimle birlikte gelen Ece, Berkan ve Pınar’ı da tebrik ediyorum. 🙂 Ece şelalede saçlarını yıkayıp aynı yoldan geri döndü; ancak Berkan ve Pınar aynı yoldan dönmeyi zahmetli bulup kendilerini soğuk suya bıraktı ve yüzerek geri döndü. Zor oldu ama ben de aynı yöntemi kullandım. Hatta dönüşümüzün Fatih ve Müge sağ olsun videosu dahi var ancak buraya koymuyorum hehe. 🙂

Yüzme merasimi bittikten sonra Caner’in tırmanma aşkı canlanınca, bulunduğumuz yerden daha da yukarılara çıkabildiğimizi fark ettik. Küçük de olsa bir patika bile vardı. Uzunca bir yoldan tırmandıktan sonra, solumuzda yukarıdaki şelalenin de üstüne çıktığımızı gördük. Burayı besleyen suların geldiği yere kadar gidemedik ama yukarısı da çok güzeldi. Hacıllı’ya gideceklere tavsiyem, şelaleyi bulduktan sonra pes etmeyin, gidecek daha çok yolunuz var. 🙂 Şelaleden ayrılmadan önce de mutluluğun fotoğrafını çekelim dedik. Fotoğrafın içinde her ne kadar Caner fotoğrafı çeken olduğu için fiziken bulunmasa da, kalben o da var.

Şelalenin tepesinde, "The Mutluluk" isimli çalışma
Şelalenin tepesinde, “The Mutluluk” isimli çalışma

Önce şelaleden, sonra da Hacıllı’dan dönüş yoluna geçmemizin zamanı geliyordu. Kamp alanımıza varana kadar çeşit çeşit insanla karşılaştık. Şelaleye gelenleri, mağaraya girenleri gördük. Yol boyunca gördüğümüz insanlara şelaleye nasıl gideceklerini anlattık. Hatta şelalenin yukarısında daha önce kamp yapmış olan biriyle tanıştık; bu sefer arkadaş grubu ve köpeğiyle birlikte gelmişti. Anlaşılan yine çadırını oraya kuracaktı. Kamp alanımıza vardığımızdaysa yaklaşık 50 kişilik bir gezi ekibiyle karşılaştık. Nispeten orta yaşlı bir güruhtu ve bana nedense öğretmen grubu olabileceklerini hissettirdiler. Fazla haşır neşir olmadık. Amerikan futbolumuzu oynadık, topumuzu atıştık, oyunlar oynadık, terledik, durulduk, çadırlarımızı topladık ve dönüş yoluna geçtik. Ama bunlardan önce, güzel bir anı bırakmak için fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmedik.

Hayat Hacıllı'da!
Hayat Hacıllı’da!

Leave a Reply