İstanbul bizi zehirliyor

Herkes gibi biz de işimizin, okulumuzun peşine İstanbul’a geldik ama artık dayanamıyoruz. İstanbul bizi zehirliyor ve bunun en büyük sebebi ise kalabalık. Şehirde bir yerden bir yere ulaşmaya çalışmak tam bir kabus… İnsanlar ise hep sinirli, başka kimseyi önemsemiyorlar. İyi kötü bir arabamız olmasa, toplu taşıma zaten kalabalık yüzünden ayrı bir zorlu olacaktı; fakat arabayla bile işler hiç kolay değil. Yolda olmaya mecbur olduğumuz her gün, hayatımızdan saatler çalınıyor; hem de hiç yere! İstanbul bizi de kendine benzetmeye başladı; fakat biz, gergin ve sinirli birer birey hâline dönüşmeden, hayatımızı trafikte geçirmek için değil de yaşamak için, bu şehirden ayrılmaya karar verdik. Bir sıkıntı çıkmazsa, Ekim ayında İstanbul’u terk ediyoruz.

Bu karar bizim için hem kolaydı, hem de zordu. Kolay olmasının sebebi, bizi İstanbul’a bağlayan maddi herhangi bir sebebin kalmamış olması (planlı atılmış adımlar!). Zor olmasının sebebi ise, arkadaşlarımızın önemli bir kısmının İstanbul’da olmaları. İlginç bir şekilde Adana’da başlayıp Ankara’da devam eden yolculuğumuzda edindiğimiz şahane arkadaşlarımızın birçoğu yine aynı yolda İstanbul’a taşındı. Bunun dışında 3 yıllık İstanbul maceramızda edindiğimiz, bizim için yine olmazsa olmaz dostlarımız var. Tuğçe ile beni İstanbul’da tutabilecek tek şey onlardı; fakat farkına vardık ki, aynı şehirde yaşamamıza rağmen, aslında birbirimize çok uzağız. Arkadaşlarımızı 2 saat görebilmek için, git gel daha uzun süre yol yapıyoruz. Birbirimizi arayıp “hadi akşama buluşalım,” diyemiyoruz; çünkü günü planlamaya mecburuz. Aksi takdirde yine sayısız saatimizi çalacak olan diğer işlerimizi çöpe atmak zorunda kalıyoruz.

Not: Şu anda İstanbul’u kötülemeye başlıyorum. Normalde bu yazıda bunu yapmayacaktım ama dayanamadım, içimi döktüm. Okumak istemezseniz biraz aşağıya inin; orda da kötülemenin bittiğine dair bir not var.

Üstelik iş ulaşımı sağlamakla da bitmiyor. İstanbul’da önceden rezervasyon yaptırmazsanız, herhangi bir akşam bir mekanda anında yer bulma olasılığınız da düşük. Mekanda da sıra beklemek zorundasınız. Alışverişe mi gittiniz? Birilerine çarpmamak için sürekli tetikte olmalısınız. Eliniz sürekli cebinize gitmeli; cüzdanınız ve telefonunuz hâlâ yerinde mi acaba? Bir şekilde market alışverişini tamamladınız mı? Hadi bakalım, kasada sıra beklemeye. Çıktınız, arabanız da var, güzel; eşyaları arabaya yerleştirdiniz. Şimdi de AVM otoparkından çıkarken sıra bekleyeceksiniz. Tüm bunları yaparken, sırada arkanızdan gelenlere zorluk çıkarmamak için bir de acele etmek zorundasınız. Siz düşüncelisiniz tabii; fakat diğer insanlar öyle de değil! Ben bu şehirde kafayı yeme noktasına geldim. Yaya geçidinde yayaya yol veriyorum diye korna yiyorum. Bir seferinde yine yol verdim, yaya ortaya kadar gelip durmak zorunda kaldı; çünkü solumdan bir araba, niye durduğumu çözmeye dahi çalışmadan hızla geçti. Az kaldı yayaya çarpacaktı ve benimse sonrasında tek düşündüğüm şey, vicdan azabıydı. Az kalsın ona yol verdiğim için ölecekti!

Tabii ki tüm bunlar dünyanın her yerinde olabilecek şeyler. Fakat çok sayıda insanı küçük bir yere sıkış tepiş koyarsanız, bu olayların oluş yüzdelerini artırırsınız. İnsanlar kurallara uymamaya başlar. 4 şeritli yolu 6 şeride çevirirler, üstüne bir de emniyet şeridini ihlâl ederler; ambulans geçmeye yer arar. Haydi oldu ya, çevre yolunda 100’le gidiyorsunuz diyelim. Trafik akıyor. Trafiğin hızlı aktığını düşünüp, öndeki araçla arada takip mesafesi bırakayım dediniz. Lap! Sırf biraz yer var diye önünüze bir araç giriverdi. Bazıları diyor ki, “trafiğin kendine has kuralları var, yazılı olanları uygulamaya gerek yok.” Küfretmemek için kendimi zor tutuyorum; yok öyle bir şey arkadaşım! Bu ülkede kadın sürücülere söylemediğinizi bırakmıyorsunuz; cinsiyetçilik yapmak istemiyorum ama benim trafikte karşılaştığım kadarıyla kadın sürücülerin trafik kurallarına uyma oranı daha yüksek. Siz de biraz kurallara uysanız trafik bir nebze daha çekilir olurdu. Biz kurallara uyduğumuz için enayiyiz ya, sen EDS yokken emniyet şeridinden de gidebilirsin, sola dönüş sırasını hiçe sayıp sağdan trafiği de kesebilirsin; servissin, insan taşıyorsun ya, öncelik sende olmalı, kaldırımdan bile gidebilirsin. Bizim bunları yapmaya inan ki aklımız yetmiyor! Bisiklet yolunda akşam yürüyüşünü de yap, sahilde adım başı mangalını semaverini de yak ki dumandan deniz dahi görünmesin (koşuya çıkıyorum, yarım saat boyunca kokladığım şey tavuk kanat!), 3 şeritlik sahil yolunda çift sıra park yap ki trafik durma noktasına gelsin, yürüyen merdivende sağlı sollu dur, aşağıdan gelenler yürüyemesin, yürümeye kalkanlara da söylen, dalga geç ki herkes tek akıllının sen olduğunu bilsin. Sen bunların hepsini yap kardeşim. Bizim canımıza tak etti bir şeyleri doğru yapmaya çalışmaktan, hayatımızı yollarda harcamaktan.

Şimdi sen çıkıp diyebilirsin ki, trafiğe girmeden, metroyla bütün işini çözebilirsin. Yok arkadaş, o iş öyle olmuyor. Ben de isterdim gitmek istediğim her yere metroyla gideyim. Ama bunun için ne yeterli metro hattı var, ne de yeterli sefer. Alışverişe gitsen o poşetlerle dönemezsin, terlediğinle kalırsın. Köpeğinle bir yere gitmeye kalksan, seni zaten istemezler; sen zaten köpeğini o sıkış tepiş toplu taşıma araçlarına sokamazsın. Arkadaşlarınla mı buluşuyorsun? Gece geç saate mi kaldın? Eve dönemezsin; taksi şart. Arabayla gittin, otopark yeri mi arıyorsun? Dolu. Sıra bekleyeceksin. Haydi trafiği bir kenara bırakalım. Hava sıcak, gece uyumaya çalışıyorsun, pencereyi açtın. E diğer apartmanla arandaki mesafe 2 metre. O da açmış camını. Bir de konuşuyor sabaha kadar, televizyon son ses! Yatak odasında mahremiyetin kalmadığı gibi bir de uyuyama tam olsun. Yayasın, karşıdan karşıya geçeceksin; aman dikkat, her an dolmuşun biri çarpabilir! Bağdat Caddesi’ne çıktın, kocaman kaldırımda yürüyorsun. Şerefsizin biri hız denemesi yapacağım diye kaldırıma çıkıp seni öldürebilir; ara sokağa girdin diye sana tecavüz etmeye kalkabilir. Yayaya yeşil yanarken karşıya geçmeye kalkarken dahi arabaları kontrol etmek zorundasın; çünkü taksiler başta olmak üzere bazılarının kırmızı ışığa bağışıklığı var, onlara işlemiyor! Starbucks’a mı gitmek istiyorsun? Arabayı da ara sokağa koy bakalım, tabii yer bulabilirsen. Buldun mu? Saati 6 lira, dökül bakalım. Kahvaltı mı yapacaksın? Oo ucundan boğaz manzarası: 50 lira. Yemek mi yiyeceksin? Restaurantlar bile fabrikasyona dönmüş. O kadar insana nasıl yetişecek? Her yer tabela. Her yer reklam. Şehirde orman mı var? O zaman içinde zilyon tane de işletme var. Bakir hiçbir yer yok. Tüm İstanbul, ormanlarını mangal yapmak için kullanıyor. Hafta sonu Belgrad Ormanları’na git bak, orman dumanaltı olur mu ya! Uzaktan baksan yangın var sanırsın. Ağva, Şile, Kilyos, Polonezköy… güya bunlar İstanbul’un kalan son tatil semtleri. Yok arkadaş, yok, son anda karar verip gitmeye kalksan yer bulamazsın; rezervasyon yaptın hadi gittin diyelim. Duyacağın muhabbetler beyaz yaka muhabbetinden öteye geçmez, huzur bulamazsın çünkü senle birlikte İstanbul’un kalanı da tatil yapmaya karar vermiştir. Ne sessizlik vardır, ne de gece gökyüzünü görebileceğin, ışıksız bir alan kalmıştır. Bayramda memleketine gitmeye kalksan gidemezsin; uçak biletleri yüzlerce liradan başlar. Karayolunu kullansan zaten İstanbul’dan çıkana kadar saatler geçer (geçen ramazan bayramı Bostancı’dan gecenin 3’ünde çıktık, Tuzla’ya vardığımızda sabah 6’ydı).

Şu saydıklarımın üstüne, bunları okuyan her biriniz daha sayısız madde ekleyebilir. Bunu çok iyi biliyorum. Ben de ekleyebilirim ama bunları konuşmak bile beni yoruyor, negatif etki yapıyor.

Not: Kötüleme bitti.

Peki bundan sonra ne olacak? Bizim için bir nebze daha huzurlu bir hayat başlayacak. Şimdilik Antalya’ya taşınıyoruz; ama daha büyük planlarımız var. İstanbul’a mümkün olduğunca çok gelmeye çalışacağız; çünkü arkadaşlarımızın önemli bir kısmı burda ve sizi özleyeceğiz. Bazen kalbimize bir şey saplanacak, aklımıza anılar gelecek, keşke yanında olsaydık diyeceğiz. Ha aynı şey İstanbul’dayken de oluyor; fakat *güya* aynı şehirde yaşadığımız için, psikolojik olarak daha rahat hissediyoruz. Artık bu psikolojik rahatlık olmayacak; ama hafta sonuna uçak bileti alıp gelebileceğiz. Bunun yanı sıra, Antalya’da sizi ağırlamaktan da büyük keyif duyacağımız bir gerçek. İnanıyorum ki, bazılarınız için de ön ayak olacağız, “İstanbul’dan ayrılmak mümkünmüş,” dedirteceğiz. Bunu bazılarınızla konuştuk. Bazılarınız, en az bizim kadar ciddi ama o ilk adımı atamıyor. Sadece İstanbul’dan kurtulma amaçlı değil; doğaya, huzura, dünyaya dönüş için o ilk adımı atamıyor. Sadece birinize dahi bu konuda ön ayak olabilirsek, bu bizim için ayrı bir mutluluk kaynağı olacak. Biliyorum, kolay değil. Yerleşik düzeni bozmak kolay değil, yıllarca okulunu okuduğun, yıllarca çalıştığın kariyerini değiştirmek kolay değil. Kolay değil, ama mümkün. Zaman geçtikçe bırakması daha da zorlaşacak. O yüzden şimdi yapamıyorsan, yarın daha kolay olmayacak. Ertelemek çözüm değil. Şimdi yapamıyor olabilirsin ama şimdi bir plan yapmak hiç zor değil. Biz de zaten şimdi kopup gidemedik; bu, bir süredir planladığımız bir şeydi. Plana yönelik aksiyonlar almak dahi başlamanın, eyleme geçmenin bir parçası. İstanbul’dan ayrılmak güzel; fakat arkadaşlarınla İstanbul’dan ayrılmak cennete eşdeğer olabilir. Biz ilk adımı atıyoruz, ve sizi darlamaya da devam edeceğiz. 🙂

One thought on “İstanbul bizi zehirliyor

Leave a Reply