Nasıl öleceğini bilmek ister misin?

Her zamanki kıyafetini giymiş, otobüse binmek için yola çıkmıştı. Etraf günlük güneşlikti; sevgilisiyle buluşacağı herhangi bir zaman hissettiği kıpırtıları midesinde yine hissediyordu. Mevsim yaz olmasına rağmen, Adana’da havalar dışarda yürünebilecek kadar serindi. Bu da otobüs durağına kadarki kısa yolu terlemeden bitirmesine olanak sağladı. Otobüsün gelmesi ise fazla uzun sürmedi.

Adana’nın, üniversiteyi ilk durak bilip çarşıya doğru devam eden, ama nedense bugüne özel olarak yemyeşil göl kıyısına gitmeyi seçmiş turuncu otobüslerinden birine binmişti. Favori koltuğu boştu, otobüsün en arka köşesindeki yerine geçti. Yol devam ederken, o da açık arka kapıdan gelen tatlı havayı içine çekiyor, altlarında kayan asfaltın otobüsten kaçışını izliyordu. Fark etmemişti ama yanındaki koltuk az önce dolmuştu.

Kendinden daha uzun ve yapılı görünen bir adamın yanında oturduğunu fark ettiğinde, göl kıyısına gelmişlerdi. Etrafta daha önce görmediği genişlikte bir çayır uzanıyordu. Güneş ışınları, çayırı yakarcasına parlatıyordu; fakat çayırın bu durumdan şikayet eder gibi bir hali yoktu.

“Çok güzeller,” dedi yanındaki adam. Kendisine mi söylemişti acaba? Kontrol etmek için kafasını hafif yana eğdi ama yanındaki adam önüne bakıyordu. Onu tanıyor muydu yoksa? Yüzü hiç de yabancı gelmiyordu ama aynı zamanda yabancıydı da. Sanki zamanda bir noktada tanıştığı bir adam gelip onu bulmuş, hissettirmeden onunla konuşmaya çalışıyordu.

“Kim olduğumu biliyorsun.”

“Kimsin?”

Gülümsedi. “Anlamak üzeresin. Yine de sanırım daha var,” dedi.

İneceği durağa gelmişti, sevgilisini az ilerde görebiliyordu. Her ne kadar ne söylemeye çalıştığını merak etse de, anlamsız konuşan bu adamla daha fazla vakit kaybedemeyecekti. İçi yine kıpır kıpır olmuştu; durağı kaçırmamak için bir hışımla kalkarken adamın artık yanında oturmadığını fark etmedi bile. Otobüs durdu, o da aşağı indi. Sevgilisini yine çok özlemişti, onu görmediği herhangi bir gün hissettiği yalnızlığın parça parça olması hissini başka hiçbir şartta hissedemiyordu. Elini tuttu ve içini bir huzur dalgası kapladı.

Göl kıyısı gözüne hiç bu kadar güzel görünmemişti. Yapay bir göl olduğunu bilse de, ona şu anda her şeyden daha gerçek görünüyordu. Elinde sevgilisinin elleri, yüzündeki mutluluk ifadesi her şeye değerdi. Onu izlemek kadar güzel bir şey yoktu; her zamanki gibi arayı kapatmak için neler yaptığından bahsediyordu. Normalde olsa pür dikkat onu dinlerdi ama bugün farklı bir şey vardı; yüzüne, dudaklarına, konuşmasına dalmıştı. Tek yaptığı aptal bir sırıtmayla ona bakmaktı. Sanki onu duymuyordu.

Gözünü kırptı. Bu kırpışın yarattığı anlık dalgınlık, gözünün az ilerde koşuşan birkaç insana takılmasına yol açtı. Araba yolundan koşuyorlar, kıyıdan az ilerdeki çimlerle kaplı tepenin ardına doğru gidiyorlardı. Tekrar sevgilisine baktı, kendisinin uzaklara baktığını fark etmemişçesine konuşmaya devam ediyordu. Bunu görünce, tepenin ardında kaybolan insanların ardından tekrar gülümsedi. Tekrar. Onları tekrar gördü. Yine aynı yönde koşuyorlardı. Kıyının aynı noktasından, hemen ilerdeki tepenin ardına. Deja-vu. Fakat gözüne farklı bir şey çarptı. Deja-vu olamazdı; çünkü buraya gelirken otobüste yanında oturan adam da ordaydı. Birkaç kişilik güruhun içinde koşuyordu ve ansızın onunla göz göze geldi. Onu tanıyordu.

Birden hepsi ortadan kayboldu. Hiçbiri gözükmüyordu. Az önce orda koşan hiç kimse artık orda değildi, tepenin ardına kadar gidememişlerdi. Yerde yatmıyorlardı, ayakta değildiler; kıyıda izleri bile görünmüyordu. Ters giden bir şeyler vardı; artık sevgilisinin elini tutmuyordu ama eli daha önce hiç olmadığı kadar sıkılmıştı. Yanına baktı, elini sımsıkı tutan kişi sevgilisinden başkası değildi. Artık konuşmuyordu, durmuşlardı ve sevgilisi gözlerinin içine bakarak gülümsemekle yetiniyordu. Sonunda konuşmak için ağzını açtığında yalnızca şunları söyledi: “Seni yalnız bırakacağımızı düşünmemiştin, değil mi?”

***

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Hayır!” diye haykırdı. Aklında sevgilisinin rahatlatan gülümsemesi vardı; ama bulunduğu yer artık ordan çok uzaktaydı. Bir sandalyede oturuyor, hemen karşısında ona bakan sıska adamı gözlüyordu. Hava kararmıştı; loş ışıklı odadakiler, yıllar sonra tanıştığı birkaç kişiden ibaretti. Ona merak dolu gözlerle bakıyorlardı; sanki ne cevap vereceğini, ne yapmayı seçeceğini ölçmeye çalışır gibilerdi. Artık koşmuyorlardı, sadece durup izliyorlardı.

Doğruldu. Sandalye, bir masanın dibindeydi ve masanın üzerinde bir tomar boş, beyaz kağıt vardı. Üstünde ise bir kalem ve o kalemi tutan sıska adamın elini gördü. Suratına baktı. Adamın acelesi var gibiydi. İçinde bulundukları durum her an sona erebilirmiş gibi bakıyordu. Onu sözleriyle sarstı: “Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

Bu soruya cevap vermek istemiyordu. Karşısındaki sıska adam artık bağırmaya başlamıştı, başka hiçbir şey söylemiyordu. Kendisi ise sandalyeye yapışmış gibi, karşısındaki adama karşı savaş veriyordu.

“Hayır!”

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Hayır!”

“NASIL ÖLECEĞİNİ BİLMEK İSTER MİSİN?”

“HAYIR!”

Sıska adam daha fazla dayanamadı, elindeki kalemle kağıda bir şeyler yazmaya kalkıştı; fakat tam o anda sandalyesinden kaldırdığı eliyle kağıda yazmasını engelledi. Sıska adam yazıyordu ama yazmak istediği şeyleri yazamıyordu; çünkü elini kontrol eden başka birisi vardı. Nasıl ölmek istediğini bilmek istemeyen bir adam. Gözlerini kapattı ve eli sıska adamın elinin üstünde, onun yazmasını engelleyerek avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

“HAYIR! HAYIR! HAYIR!”

Ve uyandı.

Doğruldu. Etrafına baktı.

Nasıl öleceğini bilmek ister miydi?

Leave a Reply