Şimdi ben Pulp Fiction’ı ilk defa henüz izlediğimi söyleyeceğim ve bazıları aklını kaçıracak. Ama yapacak bir şey yok, sırf IMDB’de (6 Temmuz 2013 itibariyle) tam 773,415 kişinin oyuyla 10 üzerinden 9.0 puanla 4. sırada yer alan bir film diye sıkılmadan, ağzım açık izleyeceğimi düşünmemiştim. Fakat öyle oldu. Quentin Tarantino’nun daha önce başka filmlerini de izledim ve bence onlar da en az Pulp Fiction kadar kaliteli filmlerdi. Ancak nerdeyse 20 yıllık, artık kült olmuş bir filmin insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi bırakmaları henüz zor. Aşağıdaki yazı bolca spoiler içereceğinden, okumak sizin inisiyatifinizde. Filmden aklımdan kalan birkaç şey paylaşacağım. Hala izlememiş olanlarınız varsa şiddetle önce gidip izlemenizi, sonra gelip yazdıklarımı ortak bir duygu seliyle okumanızı tavsiye ederim.

Kan… kan… kan… Quentin Tarantino, filmlerinde kullandığı bolca kan ile meşhur. Pulp Fiction diğer bazı filmleri kadar kan barındırmıyor olsa da, size yine de kan tadını veriyor; her ne kadar siz yüzünüze püskürtülen domates suyunun organik olmadığını bilseniz de. Filmde beğendiğim en kan dolu sahne, Marvin’in beklenmedik biçimde arabada vurulma sahnesiydi. Tarantino beklenmedik yerden vurmayı gerçekten çok iyi biliyor. Jules Winnfield’ı daha filmin başında, Marsellus ile Butch’un bar sahnesindeki konuşmasında gördüğümü unutup film boyu bir nokta yakaladığımı sanarak “Jules nasıl ölecek?” diye bekledim durdum. Film boyunca Jules’u pek göstermediği için bu düşüncem pekişti, filmin başını iyice unuttum. Filmin sonuna doğru ise hem banyoya saklanan adam sahnesinde, hem de kahvaltı mekanında vurulacağını düşünerek heyecandan dudaklarımı yedim. Ancak Jules “cool” bir şekilde zarar görmeden doğru yolu buldu.

Kahvaltı sahnesinden bahsetmişken, filmin giriş sahnesine gelelim. Tarantino’nun filmlerindeki konuşmalar her zaman için hoşuma gidiyor. Bu konuşmaların kesinlikle farklı bir tadı var ve ben Platon okurkenki ruh halime girip de bu konuşmaları dinlerken sıkılmıyorum. Bu adamın kamerayı öylece tutup iki adamın karşılıklı konuşmasını izletmesi, “The Man from Earth” filminden sonra en can sıkmayan durağan sahnelerden olabilir. Bu sadece Jules ve Vincent için geçerli değil, filmin başındaki Ringo ve Honey Bunny için de geçerli. Muhabbetleri hoşuma gitti ve film jeneriğe girmeden önce gaza gelip mekanı abluka altına almaya başlamaları kesinlikle keyif verdi. Beni de filmin sonuna kadar “eee hadi ama kahvaltı sahnesi nerde?” diye heyecanla bekletti.

Jeneriğe girerken kullandıkları müziğin beni direkt olarak filmin içine çektiğini söyleyebilirim. Tek başıma film izlemeye başladığımda eğer araya jenerik giriyorsa genelde filmi bir durdurur, 4-5 dakika internette gezinir, filme sonra devam ederim. Ama müzik beni öyle bir havaya soktu ki, bomboş jeneriği (ki bu filmdeki gibi daha baştan 5 dakika boyunca siyah ekran üzerinde isim gösteren jeneriklerden nefret ederim) izletti. Film boyunca kullanılan müzikler de eşit derecede güzeldi. Müzikleri de kendisi mi seçiyor bilmiyorum ama bu filmde de olduğu gibi, seçilen müzikler filme çok yakışıyor. Zaman zaman ise bence izleyiciye çok yerinde bir gaz veriyor.

Filmin çeşit çeşit sahnelere ayrılmış olması hoşuma gitti. Bu tarz birbirinden bağımsızlaştırılan ama bir şekilde birbirleriyle etkili olan sahneleri izlemeyi severim. Aynı şekilde “City of Gods” filmindeki sahneleştirmeyi de beğenmiştim.

Sahneler arasından Vincent ile Mia arasındaki sahneye geçelim. Uma Thurman’dan oldum olası hoşlanmamışımdır ama anladığım kadarıyla kendisini üne kavuşturan film bu olmuş. Eğer gerçekten öyleyse, haklı bir üne kavuştuğunu düşünüyorum. Çünkü bu filmde oldukça iyiydi. Mimikleri ve canlandırdığı karakter de oldukça oturmuştu. Bu filmle de birlikte muhtemelen pek çoğunuzun bildiği ama benim yeni anlamış olduğum bir gerçeği de söylemek gerek: Helena Bonham Carter ile Johnny Depp, Tim Burton için ne ifade ediyorsa, sanırım Uma Thurman da Quentin Tarantino için benzer bir şey ifade ediyor. Aralarında bir şey var mı? Bilmiyorum. Böyle şeyler beni pek ilgilendirmiyor.

Mia dışında Butch’un kız arkadaşı Fabienne çok hoşuma gitti. Fransız karakterin suratındaki masum ifadeyi çok güzel yansıtmış. Her ne kadar Butch’un motorsikletle geldiği sahnede Fabienne’ın şımarıklık edip bir türlü motorsiklete binmemesi Butch kadar beni de deli etmişse de, suratındaki eşsiz mimiklerin hakkını vermek gerekiyor. Ayrıca Butch’un kahramanlık yapıp Marsellus’u kurtardığı sahneyi de ağzım açık izledim. Arkadaş, böyle güzel bir kafa olamaz. O Zed ile Maynard’ın kafası çok acayipti.

Tekrar Vincent ile Jules’a dönersek, artık fazlasıyla kült olmuş bir sahneden bahsetmemek olmaz. Daha filmin başında, “I dare you, I double dare you motherfucker!” demesiyle içim gıcıklanmadı değil. Tam bir “dürüst mafya adamı”nı oynamış Jules. Tekrar tekrar izlemek için haydi o sahneyi buraya koyalım:

Son olarak, beklenmedik sahnelerin adamı Tarantino’yu bir de “babasının saati” hikayesi için alkışlıyorum. Butch henüz bir çocukken, babasının arkadaşının gelip bu saatin önemini büyük bir ciddiyetle anlatması, büyük büyük babasından tutup kendisine gelene kadar olan hikayeyi anlatması önce bende “daha küçücük çocuğa ne ciddi şeyler anlatıyor yahu,” hissiyatı uyandırdıysa da, hemen arkasına gelen “kıçında saklama” muhabbeti yarım yarım yardı. Arkadaş, o kadar ciddi bir konuşmadan, hiçbir şekilde ciddiyetini bozmadan sen o saati Butch’un babasının 5 yıl sakladığını nasıl söyleyebildin? Hadi onu söyledin, “2 yıl da ben sakladım,” nasıl diyebildin?

Helal olsun.

Leave a Reply