Tarihin en büyük aldatmacası

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve Tarihin En Büyük Aldatmacası olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Dünya’nın çeşitli yerlerine yayılmış olsalar dahi 12,000 yıl önceye kadar insanlar, avcı-toplayıcı olarak yaşıyorlardı. Sonrasında az sayıda hayvanı ve tarım ürününü kontrol ederek daha yüksek verim alabileceklerini gördüklerinde, tarımsal devrim yaşanmış oldu.
  • Tarımın ilk olarak, Türkiye’nin güneydoğusu ile İran’ın batısına denk gelen bölgede başlayıp, dünyaya burdan yayıldığına inanılıyordu. Fakat bu teori geçerliliğini kaybetti. Şu andaki teorilere göre, tarım aynı zamanlarda, dünyanın birçok yerinde birden başladı. Buralar Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine.
  • Tarımsal hayatın buralarda başlamasının sebebi sadece belli çeşitlerdeki hayvanların ve bitkilerin bu hayata uygun olması ve bu çeşitlerin genel olarak Ortadoğu, Çin, Orta Amerika ve Yeni Gine taraflarında bulunmasıydı.
  • Avcı-toplayıcı insanlar, tarımsal hayatı yaşayan insanlardan çok daha iyi koşullarda yaşıyorlardı. Daha az çalışıyorlar, daha sağlıklı besleniyorlar ve daha ilginç bir yaşam sürüyorlardı. Açlıktan, hastalıklardan ve diğer insanlarla yaşanabilecek münakaşalardan daha uzaklardı.
  • Tarımsal devrim, her ne kadar ulaşılabilir yiyecek sayısını artırsa da, daha iyi beslenmeyi sağlamadı. Popülasyonun çoğalmasına ve hatta elitlerin, kralların ortaya çıkmasına neden oldu. Ekstra yiyecekler de bu insanlara gitti.
  • Bunun suçlusu ise insanlar değil; buğday, pirinç ve patates gibi, insanların yerleşik hayatına geçmesine neden olan bitkiler. Aslında düşününce tarımsal devrim insanlardan çok bu bitkilere taradı. Örneğin buğday, eskiden sadece Ortadoğu’da bulunabilen yabani bir bitkiyken, sadece birkaç bin yıl içinde tüm dünyaya yayıldı. Temel evrimsel kriterlere göre hayatta kalma ve üreme açısından, buğday dünya tarihinin en başarılı bitkilerinden biri oldu.
  • İnsanlığın milyonlarca yıl içindeki evrimi, avcı-toplayıcı şekline uygundu. Tarım hayatının gereklilikleri arasında bir şeyler taşımak ya da sırtını bükerek iş yapmak bulunuyordu. Oysa insan, sırtını bükmeye değil, ağaca tırmanıp elma toplamaya yönelik evrimleşti. İnsanoğlu, bu nedenle birçok yeni sağlık problemiyle karşılaştı.
  • Avcı-toplayıcı topluluklar, ekonomik anlamda tarımla uğraşanlardan daha iyi durumdaydı. Benzer şekilde, daha güvenli bir hayat sürdürüyorlardı. Çünkü avcı-toplayıcı topluluklar iç veya dış tehdit durumlarında başka bir yere giderek bu tehditten kaçınabiliyorlardı. Aynı şey tarıma bağlı topluluklarda mümkün değildi; çünkü onların durumunda ekim yaptıkları alanları bırakmaları gerekiyordu.
  • 8000 yıl önce, başka insanlarla girilen çıkar çatışmaları oldukça tehlikeliydi; çünkü başka bir insanın elinden ölme ihtimali %25 civarındaydı. Bugün bu oran %1’lerde.
  • Buğday, Homo Sapiens’e birey bazında bir katkı sağlamadı ama toplumsal olarak, kişi başına düşen yiyecek miktarını artırdı. Bu da Homo Sapiens popülasyonunun daha hızlı artabilmesini sağladı. Evrim ise, başarısını açlık, mutluluk veya acıyla ölçmez; var olan DNA kopyalarının sayısıyla ölçer.
  • Tarım devrimi, çok daha fazla sayıda insanın yaşamasını sağladı ama bu yaşam çok daha kötü koşullardaydı.
  • Yerleşik hayatta bulaşıcı hastalıklar da artmaya başladı. Bunun ilk sebebi, hayvanlardan bulaşan hastalıklardı. İkinci sebebi de, insanların köylerde yaşamaya başlaması sonucu tuvalet veya çöp gibi yerlere de yakın yaşamak zorunda kalmaları. Üçüncü sebebi ise, diyetlerinin avcı-toplayıcılardan daha kötü olmasıydı. Avcı-toplayıcılar oldukça geniş bir diyete sahip olarak sabah böğürtlen, öğlen et, akşam elma yiyebiliyorken, köylüler her öğünde buğdayla beslenmek durumundaydı.
  • Çocuklar için anne sütü en iyi diyettir. Avcı-toplayıcılarda çocuklar belli bir yaşa kadar sadece anne sütüyle beslenirken, köy hayatında çocuklar anne sütünden çabuk kesilip lapa ile beslenmeye geçiyorlardı. Bu tarz bir diyet, çocukların bağışıklık sistemini kötü yönde etkiliyordu; çünkü yeterli kalitede beslenmiyorlardı.
  • Köylerde çocukların üçte biri yetişkinliğe erişemiyordu. Fakat doğum oranı, bu ölüm oranını bastırıyordu. Hatta popülasyon öyle çok artıyordu ki, bu da doğal olarak böyle yaşayan insanların sayısını artırıyordu.
  • Yerleşik hayatın sağladığı hayaller, aslında yanıltıcıydı. Yerleşik hayata geçip ekip biçerek, nehirden su taşıyarak yaşamak, bir daha açlık ve susuzluk çekilmeyeceği ve insanların çocuklarının refah içinde yaşayacağı izlenimini veriyordu. Ancak tam da refah düzeyi arttıkça, insanların yeni sorumlulukları ortaya çıkıyordu. Kaynağın bollaşması nüfusu artırıyor ve bu da daha fazla kaynak ihtiyacına sebebiyet veriyordu. Aynı zamanda daha fazla toprağı işleyip ürün elde etmeye çalışırken, bu refah başka toplulukların ilgisini çekiyor, bu da güvenlik endişelerini artırıyordu. Yani sürekli olarak beklenmedik olaylarla karşılaşılıyordu.
  • Bu, aslında müzisyen olmak isteyen bir üniversite öğrencisinin, “müzisyenler para kazanamaz,” genellemesine kanıp, bilgisayar mühendisi olmaya karar vermesini çağrıştırıyor. Öğrencinin hayali mühendis olup, 30 yaşına kadar çok para kazanmak, sonrasında o parayla emekli olup, kimse ona para ödemese de hayatının geri kalanını var olan parasıyla müzisyen olarak geçirmektir. Ama başına, tahmin edemediği bir sürü şey gelebilir. Evlenip çoluk çocuğa karışabilir, ev almak isteyebilir, mühendis olduğu süreçte para harcayacağı yeni alışkanlıklar kazanabilir vs. Bu da onun en baştaki hayallerini yerle bir edecektir.
  • Çoğu zaman, tarih boyunca hep doğru olan bir şey yoktur. Fakat bir doğru varsa, o da şudur: Lüks, ihtiyaç halini alır.İnsan belli bir lükse, belli bir refah seviyesine ulaşınca, onsuz yapamamaya başlar.
  • Lüksün en güzel örneklerinden biri e-postadır. E-postanın hayatımızı tümüyle iyileştirdiğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Elbette eskiden bazen hedefine ulaşması aylar süren mektuplaşmanın yerine bugün oturduğumuz yerden anında mesajlaşabiliyoruz. Ancak eskiden haftada 1 ya da 2 mektupla uğraşmak yeterliyken, bugün her günümüzü sayısız mail okuyarak ve cevaplayarak geçiriyoruz. Üstelik karşı taraf, cevabını kısa sürede alamayınca sinirleniyor; çünkü cevap vermek artık kolay ve hızlı bir işlem. Fakat genel görünüme baktığımızda, aslında mektuplaşmaya artık daha fazla zaman ve güç harcıyoruz.
  • Tarımsal devrime dair bir başka teori daha var. O da, insanların aslında yerleşik hayata geçtiklerinde neleri kurban edeceklerini biliyor oldukları ve bunu daha yüce bir amaç için yaptıkları. Bu teoriye yönelik çok bir şey söylemek mümkün olmasa da, arkeologlar çok ilginç bir bulguya ulaştı. Hem de Türkiye’nin güney doğusundaki Göbekli Tepe’de. Burda, boyu 5 metreye ulaşan, tonlarca ağırlığa sahip 10 taş anıt bulundu. Bu anıtların üzeri, gayet ince süslemeler ve çizimlerle kaplı.
  • Stonehenge, İ.Ö. 2500 yıllarında, civardaki köylü ve çiftçilerin elinden çıkma bir yapıdır. Göbekli Tepe’deki bu anıtların ise tarihi İ.Ö. 9500 yıllarına kadar uzanmaktadır ve uzun testler ve araştırmalar sonucunda, bu anıtların yerleşik bir topluluk tarafından değil de, avcı-toplayıcılar tarafından yapıldığı bulundu. Gezici bir topluluğun, böyle bir anıt yapmasıysa arkeologları oldukça şaşırttı.
  • Tarihte genellikle önce köyle kurulmuş, daha sonra köyün refaha ulaşmasıyla beraber ibadethaneler ya da kutsal anıtlar yapılmıştır. Göbekli Tepe’de tersi bir durum gözlenmektedir. Avcı-toplayıcı gruplar önce anıtları dikmişler, daha sonra bu anıtların etrafına köylerini kurarak yerleşik hayata geçmişlerdir. Bu da, yerleşik hayatın ekonomik kazanımlardan ziyade spiritüel bir gereklilik olarak görüldüğü teorisini ortaya çıkarmıştır.

İnsan Seli

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse neredeyse 1.5 yıldan sonra devam ediyorum ve İnsan Seli olarak adlandırdığı bölümü tamamladım. Aldığım notlar aşağıda:

  • Homo Sapiens’ten önce hiçbir insan türü Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının oluşturduğu kara parçasının ötesine geçememiş. Fakat bu kara parçasının yakınındaki ada ya da adacıklara yüzerek veya gelgit etkisiyle suların çekildiği zamanlarda yürüyerek geçebilmişler.
  • Aynı şekilde, Amerika ve Avustralya kıtalarının da dahil olduğu bu kara parçaları arasında, hayvan ve bitki transferi de yapılamamış. Bu da, farklı kıtalardaki hayvan ve bitkilerin, milyonlarca yıl boyunca birbirinden bağımsız olarak evrimleştiği sonucuna çıkmaktaymış.
  • Bulunan Sapiens kemikleri sayesinde, bugün biliyoruz ki 45,000 yıl önce Sapiens Asya’dan Avustralya’ya geçmeyi başarmış. Ama nasıl geçtiklerini veya Avustralya’daki ekosisteme nasıl adapte olduklarını bilmiyoruz.
  • Teorilerden biri, Endonezya tarafındaki Sapiens’in, ilk taşıma ve/veya balık tutma amaçlı botları yaptıkları ve ilk denizaşırı kâşifler oldukları yönünde.
  • İlginç bir bilgi: Yunus ve balinaların ataları, kara canlılarıymış.
  • 50,000 yıl önce, Avustralya’da 50 kilonun üzerinde 24 çeşit hayvan yaşıyormuş. Sapiens’in ayak basmasıyla beraber, zaman içinde bu sayı 1’e düşmüş. Hâlâ hayatta olan bu hayvanın adı kırmızı kanguru.
  • Büyük hayvanların neslinin tükenmesi daha kolay. Çünkü hamilelik ve hamilelikler arası bekleme süreleri büyük hayvanlarda daha uzun. Aynı şekilde, bir doğumda dünyaya gelen yavru sayısı, diğer hayvanlara nazaran daha az oluyor.
  • Sürprize dayalı bir teori var. Sapiens, Avustralya’ya vardığında elinde önemli bir koz vardı: Sürpriz. Sapiens, tehlikeli görünmüyor; güçlü bir çenesi, sivri dişleri ya da salgılayabileceği bir zehri yok. Bu nedenle Avustralya’daki hayvanların da Sapiens’ten korkmalarına bir neden yoktu. Ancak görünüş her şey demek değil. Asya, Afrika ve Avrupa’daki hayvanlar Sapiens’ten korkmayı ve uzak durmayı öğrenmişken, Avustralya’daki hayvanların nesli, bunu öğrenemeden tükendi.
  • Sapiens, Avustralya’ya ulaştığında ateş kullanmayı iyi biliyordu. Daha rahat hareket edebilmek için etraflarındaki bitki örtüsünü yakmaya başladılar. Bu sıralarda okaliptüs ağaçlarının sayısı nispeten azmış. Okaliptüs ağacının özelliklerinden biri, ateşe karşı diğer ağaçlardan daha dayanıklı olmasıdır. Bu nedenle, okaliptüsler ayakta kaldı ve hatta sayıları da çoğalarak bugün kıtanın dominant bitki örtülerinden biri oldu.
  • Amerika kıtasına ilk göç, Sibirya üzerinden oldu. Sibirya ile Alaska arasındaki deniz seviyesi, insanların ve hayvanların iki kıta arasında yürümesine olanak veriyormuş. Milattan önce 10,000 yılında, Amerika kıtasının en güney noktasında dahi yerleşim varmış.
  • Sapiens’in Amerika kıtasında yayılması, o zamanki hayvansal ve bitkisel çeşitliliği de etkiledi. O zamanlar Kuzey Amerika’da 46, Güney Amerika’da 60 farklı cins memeli hayvan yaşıyordu — ki her bir cinsin altında birden çok hayvan çeşidi olduğunu belirtmekte de fayda var. Sapiens sadece 1000 ila 2000 yıl içerisinde, Kuzey Amerika’daki 34 cinsi, Güney Amerika’daki 50 cinsi tamamen yok etmeyi başarmış. Bu hayvanların arasında mamutlar ve şu ankinden çok daha büyük aslanlar da bulunuyor.
  • Avustralya ve Amerika kıtalarında yaşanan bu “nesil tükenme” olayları, dünya üzerindeki irili ufaklı bütün adalarda, Homo Sapiens’in adaya ayak basmasıyla her defasında gerçekleşmiş.
  • Nuh’un Gemisi’ni hepimiz biliriz. Bir sel gelir ve bütün hayvanların neslinin tükenmesine yol açar… Nuh’un bir erkek, bir dişi topladığı örnekler hariç. Yuval Noah Harari bir benzetme yaparak diyor ki; o sel aslında sudan değil, biz insanlardan oluşuyordu.

TEDxİstanbul 2015 İzlenimlerim: Noktaları Birleştirmek

Başta söylemek istediğim bir şey var: Konu çok güzeldi. Gönüllülerden Özge Yılmaz (bugün de düğünü varmış; mutluluklar!), Steve Jobs’ın bir konuşmasından alıntılayarak günün konusunu oluşturmuş. Konuşmayı daha önceden sayısız kere dinlediğim için, konuyu duyar duymaz bende bir Steve Jobs çağrışımı olmuştu. Eğer 15 dakikalık bu ilham verici konuşmayı izlemek isterseniz, burdan buyrun (Türkçe altyazısı mevcut):

21 Kasım 2015’te yapılan TEDxİstanbul’un videoları henüz yayınlanmadı. Yine de ben izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Fakat bundan hemen önce söylemek istediğim bir şey daha var. Konu: Noktaları Birleştirmek. Esinlenilen kişi: Steve Jobs. Daha önce de örneğin (Harry Potter serisinin yazarı) J. K. Rowling’i komik şekilde küçümseyenler (örneğin Yalvaç Ural) gibi, TEDx’te de bazı konuşmacılar Steve Jobs’ı küçümsedi. Sinirime dokunan şey Steve Jobs hakkında ileri geri konuşulması değil; onu herkes yapıyor. Fakat ileri geri konuşurken, Türklerde bir algı var: Ben Steve Jobs’tan daha iyiyim. Değilsin. Çok daha iyi fikirlerin olabilir, elinin altındakileri çok daha iyi yönetiyor olabilirsin, ondan daha iyi bir insan olabilirsin. Ama ondan daha iyi değilsin. O günkü konuşmalarda dahi küçük de olsa verilmeye çalışılan bir mesaj vardı: Harekete geç. Uygulama olmadan fikirlerinin de bir önemi yok, zekânın da. İşte bu yüzden daha iyi değilsin. Kim olursan ol. Steve Jobs, kim ne derse desin bir nesle hâlâ ilham veriyor. Jack Welch’in kitaplarını da hâlâ okuyoruz. Steve Jobs’ı da tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz. Onun yaptıklarını ezbere yapmak için değil; farklı düşünebilmek için.

Konuşmacılara değinmeden önce çok kısa bir de ÖZET geçeyim. Genel seyirci açısından bakacak olursam, günün en beğenilenleri Ahmet Naç ve Karsu‘ydu. Karsu kesinlikle listemde olmakla beraber, Emre Soyer ve Mehmet Aksel benim için günün sürprizleriydi. Ece Temelkuran ve Ezel Akay ise benim için hayal kırıklığıydı; belki de çok daha fazlasını beklediğim için. Bir de tabii sevgili moderatörümüz Aslı Şafak‘ı görmek de güzeldi. Bloomberg HT’nin sunucusu, ekonomi programlarının aslında sıkıcı olmayabileceğini sayısız kez göstermiş bir insan. Aynı tavrını TEDx sırasında da gösterdi; fakat o günden aklımda kalan şey, bir konuşma arasında, birlikte olduğu kurbağadan prens yaratmaya çalışan kadınların ellerini kaldırmasını istemesi olacak. 🙂

Emin Çapa ile başlayalım. Yine 2015’te yapılan, bir önceki TEDxİstanbul’daki konuşması ile tanıdım onu. Eminim ki birçoğumuz da o videoyla tanıdı:

Konuşmasını sevdim. Sonrasında ise ufak ufak da olsa kendisini takip etmeye başladım. Son bir yıldır ekonomiye inanılmaz bir ilgi duymaya başladığım için CNNTürk’ün Ekonomi Müdürü olması benim için de bir artı oldu. Emin Çapa yine benzer bir konuşma yaptı. Benzer dediysem, konuşmanın içeriği değil, yönü benzerdi. Bu kez tarih öncesinden başladı ve günümüze kadar geldi, sonra da gelecekte nelerin mümkün olacağını anlattı. Tarih öncesi için verdiği bilgiler, Yuval Noah Harari’nin kitabı ve Coursera dersi olan A Brief History of Humankind‘dakilere çok benziyordu. Nedense konuşmayı dinlerken kendisinin bu kitabı okuyup bir derleme yaptığını düşündüm. 🙂 Günümüze doğru gelirken ve gelecek hakkındaki verdikleri bilgilerse az çok bildiğim şeylerdi. Fakat güzel bir derleme olmuş; iyi araştırılmış olduğu da belliydi. Kendisini ayrıca konuşmaya çok sıkı şekilde hazırlandığı için kutluyorum. Sahneyi hak ettiğini kanıtlıyor.

Emin Çapa hakkında son bir şey daha söylemek istiyorum. O, harekete geçmiş bir insan. Kendisine sık sık ekonomist olduğu hatırlatılıp, neden bilim programı yaptığı soruluyormuş. Cevabı şöyle: “Başka yapan mı var? Birilerinin bunu yapması gerekiyor.” Evet! Birilerinin yapması gerekiyor. Emin Çapa başlayacak ki, daha donanımlı birileri ilerde bunu devam ettirebilsin. İnsanoğlu olarak tembeliz. Oysa tek yapmamız gereken şey başlamak!

Gelelim Ahmet Naç‘a. Kendisi, kısa bir süre önce yeni nesil öğretmen sıfatıyla tanınmış, otuzlu yaşlarında bir öğretmen. Ben kendisinden TEDx’te konuşmacı olana kadar haberdar değildim. Yine tanımayanlar için özet geçmek gerekirse; şu anda 1. sınıfı okutan bir sınıf öğretmeni, sınıfını öğrencilerinden birinin dedesiyle beraber boyuyor ve sonrasında da baştan yaratıyor. Öğretim teknikleri okumaya, araştırmaya ve düşündürmeye dayalı. Süper! Zaten salondaki herkes de kendisini yaptıklarından dolayı ayakta alkışladı. Bense söylediği farklı bir şeye takıldım. Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl mesleğinin öğretmenlik olduğundan dem vurdu ve Atatürk’ün çok da öğretilmeyen farklı yönlerine dair hikayeler anlattı. Annesini, babasını, doğduğu evi anlatmaktansa, fikirlerini anlattığını söyledi ve Atatürk’ü idol olarak gördüğünü de açıkça belli etti. Şöyle bir şey söyledi: “Ben, böyle bir ülkede manşet olmaktan utanıyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmen sıfatına sahip olduğu bir ülkede, benim yaptıklarım bugün sadece doğal olan olmalıydı.” Katılıyorum. Ahmet Naç’ın manşet olmaması gerekiyordu. Doğru öğretim tekniklerini kullandığı için televizyonlarda, gazetelerde yüceltilmemesi gerekiyordu. Çünkü normal olan zaten bu olmalı.

Yaptığı güzel şeyler bir yana, kendisine naçizane bir tavsiyem var. İddialı olmak güzeldir; hırsını, isteğini gösterirsin. Fakat saçma iddialara da gerek yok. “Benim geçen yıl mezun ettiğim bir sınıf var. Bugün, bütün dünyada bu sınıftan daha iyi bir sınıf gösterin, hemen istifa ederim.” dedi. Çünkü onu yönlendiren kişi Mustafa Kemal Atatürk’tü, bunu da ekledi. Ben bu milliyetçilik damarına anlam veremiyorum. Evet; Atatürk önemli bir askeri dehaydı, eğitime inanılmaz önem veriyordu. Ama tüm bunlar onun gelmiş geçmiş en iyi lider olduğunu göstermez, gösteremez. Sen onun yönlendirmesiyle bir sınıf mezun etmişsin; bu da senin sınıfının en iyisi olduğunu göstermez. Atatürk’ün sadece Anıtkabir’deki kitaplığında 3000 kitabı olduğunu söyleyen birisi, daha otuzlu yaşlarında, okuyacak, görecek çok şeyi varken bu kadar kötü varsayımlar yapmamalı. Bırak Ahmet Naç’ı; yüzyıl yaşamış, nice kitap devirmiş, dünyayı karış karış gezmiş biri dahi böyle varsayımlar yapmamalı. Bunun tek sonucu kibir ve gerilemedir. Yıkıcı değil, yapıcı eleştiri yapmaya çalışıyorum; çünkü Ahmet Naç gibi insanlara hepimizin ihtiyacı var.

Sırada Gönenç Gürkaynak var. Kendisi bir avukat. Fakat sahneye bir avukat olarak değil, başarılı bir konuşmacı olarak çıktı. Kendi oğlu Mehmet ile, II. Murat’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet arasında bir karşılaştırma yaparak konuşmasına başladı: Hangi Mehmet daha yüksek bir refaha sahip? Bill & Melinda Gates Vakfı’nın sıklıkla tekrarladığı üzere, verilere baktığımızda dünya aslında gittikçe iyileşiyor. Açlık azalıyor, savaşlar azalıyor, bebek ölümleri azalıyor vs. Ulaşım ve iletişimdeki inanılmaz buluşların neticesinde artık dünyanın herhangi bir noktasına ve buradaki kaynaklara erişim mümkün. Gönenç Gürkaynak da çok basit bir örnekle bunu anlattı: Fatih Sultan Mehmet, hayatında hiç domates yemedi; çünkü domatesin ne demek olduğunu bile bilmiyordu.

Bu karşılaştırmadan sonra da, hayatını anlatmaya başladı. Nasıl anlatacağım bilmiyorum, o yüzden yaptığı güzel şeyleri anlattı diyeyim. 🙂 Steve Jobs’ın noktaları birleştirmek hususu üzerine direkt eğilen belki sadece kendisiydi. Geçmişe dönüp baktığına birleştirebildiği noktaları, birbirinin oluşumuna sebebiyet veren kırılgan eylemleri, işin henüz başındayken göremediğini ve buna da zaten imkân olmadığını anlattı. Konuşma şekli de ayrıca güzeldi.

Ece Temelkuran çıktı sonra sahneye. Diğer konuşmacılara göre sahnede kısa kaldı. Elinde not defteriyle, sosyalizmden bahsetti. Sosyalizm kelimesinin nasıl öcü gibi gösterildiğinden, ama günümüzde kapitalizmin en üst basamaklarında bulunan iş adamlarının (Bill Gates’ten Ali Koç’a değin) sosyalizmden konuşmaya başlamasıyla artık bir şeylerin değiştiğini söyledi. Büyük bir X‘ten bahsetti. Bu X’in bir çizgisinin köşelerinde kapitalizm ile sosyalizm, diğer bir çizgisinin köşelerinde ise doğu ile batının olduğunu, X’in tam ortasının ise ulaşmamız gereken yer olduğunu söyledi. Önümüzdeki yüzyılda, giderek daha fazla sosyalizmden konuşacağımızı iddia etti.

İddiasına az çok katılsam da, bu fikir yeni değil. Ha-Joon Chang‘in Economics: The User’s Guide adlı kitabında anlattığı üzere, 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm ile sosyalizmi birleştirmeyi başarmış Avrupa Devletleri’nin bugün refah düzeyi en yüksek devletler olduğu yazar. Yani Avrupalılaşma hikâyesi ekonomik anlamda aslında bundan ibaret. Bir nevi sosyal demokrasi.

Bunun dışında, Ece Temelkuran konuşmasına başlamadan önce, TED’in (Amerikanvari) belli standartları olduğunu, aslında ilgi çeken bir konuşma yapması gerektiğini, elinde notlarla sahneye çıkmaması gerektiğini ama bugün bunların içinden gelmediğini söyledi. Eh, bu standartlar bir amaca hizmet ediyor. Elde notla konuşma yapmak, konuşmacı ortaya veri dökme niyetinde değilse, konuşmacıyı hazırlık yapmamış gibi gösterir. Keza bende de öyle bir izlenim oluştu ve birçok diğer konuşmacının aksine, bana kendimi önemsiz hissettirdi.

Gelelim ilk oturumun sonuncu konuşmacısına: Judith Liberman. Bir masal anlatıcısı. Hem de son 7 yılını Türkiye’de bu mesleğin tohumlarını ekmeye adamış. Eskinin meddahları, âşıkları, Dede Korkut ya da Nasreddin Hocaları gibi o da masal anlatıyor. Bize de kendi hikâyesini, nasıl da unutulmaya yüz tutmuş bir mesleği seçtiğini anlattı ve masalların aslında kendimizi ifade etmemizin bir yolu olduğunu söyledi. “İşinizden çıkıp akşam eve gittiğinizde gününüzü anlatırken dahi masal anlatıyorsunuz,” dedi. O noktada da aslında “nasıl daha iyi masal anlatırız?” diye düşündürttü.

Kendisi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok şehrinde masal anlatıyor. Bir gün etkinliğine gitmek, belki açık havada uzanıp, gözlerimizi kapayarak dünyayı gezmek şart oldu. 🙂

İkinci oturuma, davranış bilimcisi Emre Soyer başladı. Konuşması temelde fırsatlar ve fırsatları kaçırmama üzerineydi. Harry Potter’ı basmayı kabul etmeyen yayınevlerinden, 400 milyar dolarlık Google’ı zamanında 1 milyon dolara satın almayı elinin tersiyle iten Yahoo’dan bahsetti. Tabii ki zamanında bu fırsatları bu kadar açık seçik görmek mümkün değil. Ama fırsatları kaçırmamak için yapılabilecek üç şey olduğunu söyledi ve “Tüh be” dememek için neler yapılması gerektiğini anlattı. Bunlardan en önemlisinin, farklı düşünmeye çalışmak olduğunu söyleyebilirim.

Emre Soyer inanılmaz bir konuşmacı. Çok heyecanlı, çok güzel konuşuyor. TEDx’in bana kazandırdıklarından birisi oldu.

Sonrasında sahneye Şahin Tulga çıktı. Açıkça söylemek gerekirse, konuşması üzerine söyleyecek fazla bir şeyim yok. Liderlik hakkında danışmanlık yapıyor. Bunu uzun süre yaptığına ve birileri de kendisine danıştığına göre işinin ehli olsa gerek. Fakat sahnede yaptığı konuşma, sıkıştırılmış liderlik eğitimi gibiydi. Kendi dahi söyledi: Liderlik verilmez, kazanılır. Bana göre günün temposu en düşük ve en az ilgi çekici konuşmasıydı.

Veeeee Ezel Akay. Noktaları Birleştirmek konusunun kendisi gibiler için geçerli olmadığını, film anlatıcılarının geleceği tahmin etmeye çalıştıklarını anlattı. Konuyu nasıl oraya getirdi de o lafı etti bilmiyorum ama konuşmasından aklımda kalan tek bir şey var: “Bir makine olsaydı ve gazetecilerin tek tip hikaye (doğruları) yazmasını sağlasaydı, bütün gazetecileri o makinenin içine atıp Silvan’a göndermek isterdim.” Bir ara paralel evrenlerden de bahsetti. Ama sürekli telefonuna baktı. Pür dikkat birini dinlemeye çalışırken, konuşmacının elini cebine atıp, ne konuşacağına bakması, 10-15 saniye sus pus olması dinleyici açısından pek hoş değil. Belki de bu yüzden anlattığı hiçbir şey aklımda kalmadı. Konuşması çok kopuktu ve özensizdi.

Sırada Capital Turkish Connections var. Sahneye kurucularından ve aynı zamanda IMF’te ekonomist olarak çalışan Ferhan Salman çıktı. Kısaca hikâye şöyle: Ferhan Salman bir gün avukat bir arkadaşıyla beraber oturuyor, her Türk’ün yaptığı gibi “Ne olacak bu memleketin hâli?” diyor. Sonrasında bu iki arkadaş işi orda bırakmak yerine ileri götürmeye karar veriyorlar ve dünyanın her bir köşesinde alanının uzmanı olmuş Türkler olduğunu keşfediyorlar. Kısa sürede sayıları artıyor ve 2 yılın sonunda, Cumhuriyet’in 92. yılında, Türkiye’yi kısa sürede ilk 10’a sokmak için 92 öneri toparlıyorlar. Önerileri görmek için burayı ziyaret edebilirsiniz: http://www.92oneri.org/

Harekete geçtikleri için kendilerini kutluyorum. Fakat aradayken tanıştığım, 92 Öneri’nin üyelerinden Rana Birden’e de sorduğum gibi, uygulamaya geçmek daha önemli. Rana Birden’in aktardığına göre bugüne dek bu fikirlerin bir kısmını CHP bildirgelerine taşımayı başarmışlar. Ama tarafsızlar ve her türlü siyasi partiyi ikna etme girişimlerinde bulunuyorlar. Ben hâlen devlet eliyle değişimin uzun süreceğini düşünüyorum. Daha somut öneriler getirmeden veya bu konuda harekete geçmeden eleştirmem belki de doğru olmaz. 🙂 Ancak benim fikrim, ülkenin kalkınmasının girişimlerden ve girişimcilerden geçtiği yönünde. CTC de aslında girişimci insanlardan oluşuyor, sonuçta böyle bir girişimi başlatmışlar. Fırsat olur da elimden gelirse ben de yardım etmek isterim. Özellikle de daha somut uygulamalara geçmeleri konusunda yardımcı olabilmek beni mutlu eder.

Sırada ikinci oturumun son konuşmacısı ve beklemediğim şekilde günün yıldızı bir isim var: Karsu Dönmez. Ne zaman Amsterdam’a gitsem onun afişlerini gördüm. O Amsterdamlı bir müzisyen, daha 25 yaşında, Türkçe öğreniyor ve söylediğine göre hedeflerine başarıyla ulaşmış. Ben burda onun hikâyesini anlatmayacağım. Çok kısaca söylemek gerekirse, önceleri uzak olduğunu sandığı bir mesleğe sonradan bağlanan ve otoritelerin söylediklerine kulak asmayıp çalışan, sonunda da başarılı olan, beğenilen bir müzisyen. Sesi de çok güzel. Artık zaman zaman dinlerim diye düşünüyorum.

Kendi hikâyesi ve Türkçe öğrenme macerası (bir yere başvurmaktan başına vurarak bahsetmesi ve sonrasında özür dileyip, Türkçe’yi böyle öğrendiğini söylemesi) dışında, Karsu’nun farklı bir yönü daha var. O, hedeflerine ulaştığı için topluma ne verebilirim diye düşünen bir insan. Bunu da milliyetçilikle sınırlamıyor, uluslararası düşünüyor ve şu anda da Suriye’den Hollanda’ya gelen mültecilere yardım etmeye çalışıyor. MasterPeace adlı grubun üyesi. Şu sıralar ise Amsterdam’a gelen mültecileri tren garında karşılıyorlar, onlara sıcak yiyecek ve giyecek veriyorlar, yardımcı oluyorlar. Belki de bizim Türkiye’de yapamadığımızı, o Hollanda’da yapmaya çalışıyor. Ne de güzel yapıyor.

Tüm bunları yaparken, artık arkadaşları olan bu insanların “sesimizi duyur Karsu demesiyle ne yapabilirim diye düşünen Karsu, bir de müzik yazmış/bestelemiş. Konuşmasını bitirdikten sonra da piyanonun başına geçti ve (sadece ben değilimdir herhalde) bizi ağlattı.

Sonra da ayakta alkışlandı…

Üçüncü oturum Düşler Akademisi Kurucusu Ercan Tutal‘ın konuşmasıyla başladı. Kendisi, engelli bireylerle iletişimde kullanılan yanlışları ve bu yanlışların doğrularını anlattı. Hemen öncesinde ise, iki genç kızın piyano ve vokal resitalini dinledik. Hemen sonrasında Kolektif Yaratıcılık Başkanı Cem Topçuğlu sahneye çıktı ve Nazım Hikmet Ran’ın, Piraye’den olan oğlu Mehmet Fuat’ı anlattı. Edebiyatla içli dışlı olmasına rağmen, sporu da çok sevdiğini ve mahalle takımlarına, o zamanlarda (1970’ler) bulunmayan taktikleri getirmek için canla başla araştırma yaptığını, bol bol okuduğunu söyledi. Hemen sonra ise yine Davranış Bilimci Azra Kohen yine tanıdık olduğumuz bir konuya, yüzyıllar içerisinde refah seviyemizin artmış olması konusuna yöneldi. Bunu daha da ileri götürmek için daha yeşile, yeşil enerjiye yönelmemiz gerektiğini anlattı.

Sonra da sahneye Oy ve Ötesi‘nin kurucu üyesi Sercan Çelebi çıktı. Oy ve Ötesi’ni artık bilmeyenimiz yok. 2 yıl içerisinde tarafsız, büyük ve güçlü bir topluluk oldular. Seyircilerden kimlerin Oy ve Ötesi’ne dahil olduğunu sorduğunda, çok fazla el kalktı. Bugüne dek imrenmiş, ama dahil olmamıştım. Sanırım bir sonrakinde ben de olacağım. Sercan Çelebi, günün konusuna da uygun olarak bu noktaya nasıl geldiklerini anlattı; bir bir dönüm noktalarından bahsetti. Her seferinde doğru olanı seçip bu noktaya gelebildiklerini söyledi. Güzel bir sunumla, güzel bir konuşma yaptı. Sahneye hâkimiyeti çok iyi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. 2 yıl öncesinde, insanları Oy ve Ötesi’ne ikna ederken de böyle güzel konuşuyor muydu, merak ettim. 🙂 Eğer bir nebze dahi öyleydiyse, eminim takipçilerinin olmasında bunun da etkisi olmuştur. Bir de tabii ki, söylemeden geçilmemesi gereken bir şey daha var: O da harekete geçenlerden. İlk dönüm noktasında kendisinin de söylediği gibi: Bu işe hiç kalkışmayabilirdik...” Ama bakın, küçük bir girişim nelere yol açtı.

Üçüncü oturumun ve de günün son konuşmacısı, Mutfak Sanatları Akademisi Mehmet Aksel‘di ve konuşması sohbet havasında geçti — ve de çok ilgimi çekti. Başka bir girişimcinin 20 yıla yayılmış hikâyesini dinlemek ve başarılı olduğunu görmek çok güzel. Onun da hikâyesinde dönüm noktaları var ve kendisinin de belirttiği üzere Dünya’nın en iyisi Mutfak Sanatları Akademisi’ne ulaşana kadar belli başlı dönüm noktalarından geçmiş. Verdiği en önemli mesaj, bence “annenizi, babanızı bile dinlemeyin; ne istiyorsanız onu yapın”dı. Bir insan bu hayatta kendini bulmak istiyorsa, kendi içinden geleni yapmalıdır.

Tavsiye Ettiğim Konuşmalar

Emin Çapa
Gönenç Gürkaynak
Judith Liberman
Emre Soyer
Karsu
Sercan Çelebi
Mehmet Aksel

Videolar yayınlandığında linklerini de ekleyeceğim. 🙂

Taş Devri’nde Günlük Yaşam

Dr. Yuval Noah Harari’nin verdiği “İnsanlığın Kısa Tarihi” adlı derse devam ediyorum ve Taş Devri hakkındaki bölümü tamamladım. Aldığım ilginç notlar aşağıda:

  • Günümüzde obezitenin bu kadar yaygın olmasının sebebi, atalarımızın yaşayış şekilleri. 50 bin yıl önce çölde yürüyen bir kadın, meyve dolu bir ağaçla karşılaşsaydı, tüm meyveleri yemeye çalışırdı. Bunun nedeni, az yiyip ertesi gün geri döndüğünde meyveleri bulamama ihtimaliydi.
  • 50 bin yıl önce insanların çekirdek aileleri yoktu. Dolayısıyla tek eşlilik bulunmuyordu. Bir erkek veya bir kadın, birden çok insanla aynı anda ya da farklı zamanlarda ilişkiye girebiliyordu. Evlilik konsepti bulunmuyordu.
  • Yine de bu insanlar küçük komünlerin içinde yaşıyorlardı ve komündeki herkes birbirini çok iyi tanıyordu. Seks hayatları tek gecelik ilişkilerden oluşmuyordu; bunun yerine çok iyi tanıdıkları biriyle olan ilişkilerini bırakıp yine çok iyi tanıdıkları başka biriyle ilişkiye giriyorlardı.
  • Bu nedenle ebeveynlik de oldukça farklıydı. Çocuklar çiftler tarafından değil, tüm komün tarafından yetiştiriliyordu. Çocuk en çok annesine yakındı. Babalık kavramı bulunmuyordu. Kollektif babalık vardı; çünkü çocuğun kimden olduğu bilinmiyordu.
  • Çocuğun, spermin kadın rahmine düşmesiyle oluştuğu biliniyordu ama birden çok kişinin dölünün aynı çocukta olabileceği düşünülüyordu. Bu nedenle hamile kadınlar bolca seks yaparak, erkeklerin en iyi yönlerini çocuğa geçirmeye çalışıyorlardı.
  • Eğer bu teoriler doğruysa, bugün yaşadığımız romantik ve ailevi sorunların kaynağı da atalarımız. Çünkü birden çok insanla ilişkiye girmeye programlanmışız ama bugün tek eşli olup çekirdek aile kurmaya zorlanıyoruz.
  • Köpekler, Homo Sapiens’in evcilleştirdiği ilk hayvan. Yaklaşık 15 bin yıl önce, tarımsal devrim yaşanmadan önce başlamış. Köpekler de, insanlar gibi gömülüyordu.
  • Köpekler avlanmada, kavgada ve alarm sistemi olarak kullanılıyordu. Havlayan köpek iyiydi. Köpekler de insanlarla birlikte evrildi ve iki cins, birbirini daha iyi anlayacak şekilde gelişti.
  • İnsan grupları arasında dayanışma da oluyordu, düşmanlık da. Çevredeki kaynakları tüketme konusunda savaşırlarken, ortak ava çıktıkları da oluyordu. Gruplar arasında üye alışverişi yapılıyordu ve yılın belli zamanlarında topluca dini vs. festival kutlamaları yapıyorlardı.
  • Yemek arayışı, grupları sürekli yer değiştirmeye zorluyordu. Yalnızca su kenarında kalıcı kamplar kuruyorlardı. Bunun sebebi de denizin bolca yiyecek sunabilmesiydi.
  • Kalori açısından insanlar avcıdan çok toplayıcıydı.
  • O günlerin insanlarının çoğu, bugünün maratoncuları gibi atletikti; çünkü hayatta kalmak için sürekli ağaca tırmanmaları, kaplanlardan kaçmaları, iyi koşmaları vs. gerekiyordu.
  • O zamanın insanları, bireysel olarak bizden çok daha fazla bilgiye ve teknik yetkinliklere sahipti; çünkü her şeyi kendileri yapmak zorundaydı. Yiyecekleri yemeği kendileri bulmalı, giyecekleri ayakkabıyı kendileri yapmalıydı. O zamandan bugüne, Homo Sapiens’in beyni de gittikçe küçüldü.
  • Hayatları bizden daha iyiydi. En iyi durumdaki ülkelerde çalışan insanlar haftada 40-45 saat çalışıyorlar ama o zamanlar insanlar 35-45 saat arası çalışıyorlardı. Hayatları daha basitti, ev işleri yoktu, ödeyecek faturaları yoktu.
  • Bizden çok daha iyi besleniyorlardı. Avcı / toplayıcılar bizden daha uzun ve sağlıklılardı; çünkü diyetlerindeki yiyecekler çok çeşitliydi. Ortalama 30-40 yıl yaşıyorlardı ama bu süre 200 yıl öncesine kadar da aynıydı. Ayrıca, 30-40 yıllık süre aslında istatistiksel bir yanlış yönlendirme içeriyor. Çocuklarda ölüm oranı çok yüksek olduğu için, genel ortalama da düşük çıkıyor. 15-20 yaşına kadar gelebilen çocukların ortanı yaklaşık 1/4’tü ama bu yaşa kadar gelebilenlerin 60-80 yıl arası yaşama olasılığı oldukça yüksekti.
  • Enfeksiyonlardan bize göre daha az etkileniyorlardı. Bunun sebebi ise, bizi etkileyen enfeksiyonların genelde evcilleştirilmiş hayvanlardan çıkmasıdır. Bir diğer sebebi ise insanların küçük gruplar halinde yaşamalarıydı. Böyle ortamlar da enfeksiyonlar için çok da ideal ortamlar değil.
  • Taş Devri insanları animistik düşünceye sahiplerdi. Tepedeki bir kaya canlı olabilirdi, mutlu ya da üzgün olabilirdi. Bu kayayla anlaşmalar bile yapabilirlerdi. Onlara göre her şeyin bir ruhu vardı, her şey yaşıyordu ve onlarla iletişim kurulabilirdi.
  • Ruhani iletişimlerini çevrelerindeki nesnelerle kuruyorlardı. Büyük tanrıları yoktu. Herhangi bir hayvan ya da bir nesneden kendilerini üstün görmezlerdi. Her şey onlar için kendileriyle aynı seviyedeydi. Ortak noktaları, dünyayı paylaşmalarıydı.

İnsanlığın Bilişsel Devrimi

Bilişsel Devrim'in bir ürünü
Bilişsel Devrim’in bir ürünü

A Brief History of Humankind kitabının yazarı Dr. Yuval Noah Harari’den öğrendiklerimi aktarmaya devam etmek istiyorum. Bu sefer yazacağım maddeler, insanlığın, daha doğrusu Homo Sapiens’in bilişsel devrimiyle alakalı. Konuyla alakalı daha önceki yazımı okumak isterseniz: http://e-k.in/insangiller/

  • 70 bin yıl önce, homo sapiens Doğu Afrika’da ikinci kez ortaya çıktığında neandertalleri ve diğer insanların varlıklarını dünya üzerinden tamamen sildi ve Avrupa ile Asya’da yerleşmeye başladı.
  • 45 bin yıl önce ise homo sapiens denizi aşmayı başararak Avustralya’ya ulaştı.
  • 15 bin yıl önce ise Amerika kıtasına ulaştılar.
  • Homo Sapiens’in 70 bin yıl önceki başarısı, dünyaya yayılması ve değişik ekolojik şartlara kısa süre içinde (evrimsel) uyum sağlaması oldu.
  • 70 bin yıl önce homo sapiens yeni teknolojiler de üretmeye başladı. Bunun başında ise bildiğimiz “bot” geliyor. Botun icadıyla beraber denize açılmaya ve Avustralya dahil adaları keşfetmeye başladılar.
  • Arkeolojik kayıtlara göre 40-50 bin yıl önce, homo sapiens iğne kullanmaya başlamış. Böylece dikiş kullanarak kürkler, deriler, botlar, çadırlar yapmayı öğrenmişler.
  • O zamanlar taş vb. şeylerden gazyağı lambaları yapmışlar. Bu da mağara çizimlerine ve resimlere yol açmış. Dr. Harari bunu sanatsal devrim olarak nitelendiriyor.
  • 70 bin yıl öncesinden itibaren yeni teknolojiler ortaya çıkmakla kalmadı, bu teknolojilerin gelişimi zamanla gelişimi de gözlendi. Ayrıca mücevherat ve sanat gelişti. Kompleks toplumlar (yüzlerce insan) görülmeye başlandı. Bununla birlikte dinin ilk ortaya çıkışı da bu zamana denk düşmektedir.
  • 30 bin yıl önce Almanya’da başı aslan, vücudu insan olan bir heykel yapılmış. Bu, hayal gücünün o zamanki varlığının bir işareti.
  • 100 bin yıl önceki homo sapiens aynı bizim gibi görünüyordu ve üstelik bizimle aynı boyuttaki bir beyne sahipti. Ama çoğu araştırmacı, homo sapiens’in o zamanlar yeterli bilişsel yeteneklerinin olmadığını, bunların 70 bin yıl önce gelişmeye başladığını düşünüyor. 100 bin yıl önceki insanlar birbirleriyle iletişim kuramaz ve düşünmeyi hatırlayamazken, 30 bin yıl önce Almanya’daki o heykeli yapanlar aynı bizim gibi konuşarak (tabii ki kendi dillerinde) iletişim kurabilmiş ve düşünebilmişlerdir. Bu, bilişsel devrim. Tarihi başlatan devrim.
  • Bu bilişsel devrimin sebebine dair sadece spekülatif teoriler mevcut. Bunların en ağır basanıysa, önceden beynimizin sağ ve sol loblarının ayrı çalıştığı ve birbirlerine bağlanmalarıyla birlikte bu bilişsel yeteneklerin geliştiği.
  • Mitler, tanrılar, dinler bilişsel devrimle ortaya çıktı. İnsanların birbirleriyle dedikodu yapabilmeleri, yaklaşan tehlikeler konusunda iletişime geçebilmelerinden daha önemli bir etken.
  • Bildiğimiz kadarıyla başka hiçbir tür, olmayan şeyler hakkında konuşamıyor. Buna kurgusal dil diyoruz.
  • Kurgusal dil, homo sapiens’in başına gelmiş en iyi şeylerden biri ve büyük bir avantaj; çünkü sadece birey olarak düşünmemizi ve hayal etmemizi sağlamakla kalmıyor, bunu grup halinde yapmamızı da sağlıyor. Bizim türümüzü dünyanın efendisi yapan şey bu.
  • Karıncalar ve arılar, çok büyük sayılara varan türdeşleriyle işbirliği yapabilir ama yeni tehditlere ve olasılıklara karşı nasıl davranacaklarını bilemezler. Şempanzeler ve fillerde bu esneklik daha fazladır, ancak onlar da yalnızca küçük gruplar oluşturabilirler. Homo Sapiens, bu iki sorunu da eşzamanlı çözebilmektedir ve bu da dünyayı yönetebilmemizin en büyük sebebidir.
  • Şempanzeler kendi küçük gruplarında birbirlerini tanımak durumundadırlar. İnsanlarda da durum böyleydi ama bilişsel devrimle beraber dedikodunun yaygınlaşması daha büyük grupların oluşabilmesine imkan sağladı.
  • Ancak dedikodunun da bir sınırı var. Araştırmalar gösteriyor ki, bir insanın yakından tanıyabileceği insan sayısı 100’ü geçemiyor, dedikodu yapabileceği insan sayısı ise (ortalama) 150 civarında.
  • Bütün kurumlarda düzeni sağlanabilen gruplardaki kişi sayısı 150 ile sınırlı. Buna aileler, askeri kurumlar, şirketler de dahil. (Burda benim eklemek istediğim iki bulgu var. Facebook’ta yapılan bir araştırmaya göre insanların ortalama arkadaş sayısı 190. Aynı zamanda bu sayının medyanı ise 100. Diğer bahsetmek istediğim şey ise, GitHub adındaki yazılım şirketi. Bu şirketin, çalışanlarını yönetmesi için herhangi bir müdür pozisyonu bulunmuyor. Çalışanlar, kendilerini yöneten birileri olmadan çalışıyorlar ve Wikipedia’ya göre 2013 yılındaki çalışan sayısı 148.)
  • 150 kişilik bir grupta herkes herkesi tanıyabilir ama bundan daha büyük gruplarda bu oldukça zordur.
  • Bundan daha büyük gruplar, ancak ortak hayal gücü ile var olabilir. Bunun örnekleri ise din ve devlet (milliyetçilik) gibi kurumlar: Yani aynı şeye inanmak.
  • Hocus Pocus, latince “hoc est corpus meum” cümlesinden geliyor. “Bu benim bedenim” anlamını taşıyan bu cümle, katolik dogmaya göre uygun yerde ve zamanda, uygun şekilde giyinmiş bir rahip tarafından söylendiğinde, ekmek ve şarabı tanrının bedeni ve kanına çeviriyor.
  • Yalan ve inanç farklı şeyler. Yalan, gerçek bilindiği halde tersi söylendiğinde olandır. İnanç ise, fazla sayıdaki insanın aynı hayale inanmasıyla meydana gelir. (Yani daha önceden Türkiye’de olay olmuş “Allah yok, Din yalan” lafı, ateistler için bile yanlış bir söylem.)
  • İki türlü değişim mevcut: Genetik ve kültürsel.
  • İki şempanze türü var. Sıradan şempanzeler ve Bonobolar. Genetik değişikliğin toplumsal yapıyı etkilediğini bu iki tür şempanzeye bakarak görebiliriz. Sıradan şempanze toplulukları baskın bir erkek üye tarafından yönetilirken, bonobo toplulukları, dişi bonoboların ittifakıyla yönetilir. Bu genetiksel durum, kolay kolay değişmez.
  • Öte yandan, bir de topluluğun kültürsel değişim durumu var ki daha çabuk olabilir. Bundan 60 yıl önce Japonya’da Kushima Adası’nda bir deney yapılmış. Bu deneyde makak maymunlarına üstüne kum yapışmış olan tatlı patatesler verilmiş. Elleriyle kumu temizlemeye çalışan maymunlar başarıya ulaşamamış ama deneyi yürüten bilim insanlarının Emu adını verdiği dişi maymun, patatesi suya sokmayı akıl etmiş ve patatesi temizlemiş. Bu kültürsel gelişim nesilden nesile aktarılmış ve bugün dahi Kushima Adası’nın makak maymunları bu yöntemi biliyormuş.
  • Birebirde homo sapiens’in bir neandertale karşı şansı olamazdı; çünkü neandertal güçlüydü ve homo sapiens kadar da sofistikeydi. Ama iki tarafın kalabalık toplulukları karşı karşıya geldiğinde homo sapiens üstün geldi; çünkü homo sapiens’in bilişsel iletişim yetenekleri varken, neandertallerin yoktu.
  • Neandertaller ancak 3-4 kişilik grupları idare edebilirken, homo sapiens onlarca kişiyi aynı anda idare edebiliyordu.
  • Bilişsel devrimle neler değişti?
  1. Temel ihtiyaçlara yönelik, insanların birbirine haber verebilme yetisi gelişti.
  2. Dedikodu sayesinde insanlar arasında yüklü miktarda bilgi alışverişi başladı.
  3. Kurgusal dilin gelişmesiyle, insanlar aslında var olmayan şeyleri yaratmaya ve hayatlarını bu hayali ürünler üzerine kurmaya başladı. Bunlara ülkeler, insan hakları, şirketler, tanrılar da dahil.
  • Kurgusal dil, toplulukların sosyal davranışlarını çok hızlı bir şekilde geliştirebilmelerini/değiştirebilmelerini sağlıyor.