Antep’i yedik, doyamadık

Ön not: Bu yazıyı tee 20 Şubat 2017’de yazmışım ama yayınlamamışım. Sanırım fotoğrafları beklediğim için yayınlamadıydım. Neyse, şimdi 10 ay sonra görünce tekrar bir okudum, Antep anılarım depreşti…

Hafta sonu için, Koray ve Beyza’nın K.Maraş’taki nişanı ile gündeme gelen bir G.Antep planı yaptık. Cumartesi akşamını Maraş’ta geçirdik, hafta sonunun kalanında Antep’teydik. Burdan Koray ve Beyza’ya ömür boyu mutluluk diliyorum ve Antep’e geçiyorum. 🙂

Antep’e yemek hususunda çok büyük bir beklenti içerisinde gittik. Büyük beklentiyle yapılan çoğu şey genelde hayal kırıklığına uğratır; fakat Antep bırakın hayal kırıklığına uğratmayı, beklentimizi çokça aştı. Betül’ün şahane misafirperverliğini de ekleyince çok güzel gezdik ve inanılmaz şeyler yedik. Bir Adanalı olarak doğduğum yeri satacağımı düşünmezdim ama Antep bambaşkaymış… Bir laf vardır, “yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğün yerleri anlat,” diye. Ben tam tersini yapıp yediklerimizi anlatacağım ki bir sonraki gidişimiz için küçük bir rehber olsun.

Beyran

Ben daha önce İstanbul Bostancı’da küçük bir ev yemekleri restoranında yemiştim, çok da sevmiştim. Antep’in yediğim/bildiğim tek yemeğiydi yani. İki farklı yerde yedik. Sakıp‘ta yediğimiz beyranın acısı oldukça yerindeydi fakat sakatat kokusu geliyordu. Aslında tam hasta çorbası. Eti fazla tiftiklenmişti. Metanet‘te yediğimizin ise eti yine tiftiklenmiş olmasına rağmen daha tümdü. Hem pirincinin hem de etinin tadı daha yerindeydi ve sakatat kokusu yoktu. Hastaysan Sakıp mantıklı, yoksa Metanet‘inkini tercih ederim. Tabii Metanet şehir merkezinde olduğu için erkenden kapatıyor.

Kuzu şiş (kuşbaşı)

Bizim Adana’da kuşbaşı istersen bildiğin kuşbaşı getirirler. Antep’in kuşbaşısı bizim kazbaşından daha büyük. Avcarı (sosu) ise çok güzeldi. AşinaÇulcuoğlu ve Halil‘de yedik. Hepsi de çok güzeldi. Aşina‘nın avcarı, Halil‘in etinin yumuşaklığı ön planda. Çulcuoğlu‘da da çok güzel yapmışlardı ama yine de diğerlerinin yanında biraz sönük kalır. Bizim millette et pişirmeyi normalde bilmezler. Etin suyunu yok edene, rengini karartana kadar pişirirler. Antepliler işin doğrusunu yapıyor. Yediğim etin suyu yerindeydi, iç rengi de pembemsiydi. Yediğim en güzel kuzu şişti.

Yuvalama

Antep’e girdiğimizde yediğim ilk şeydi. 🙂 Belki de ondandır, bilmiyorum ama Antep’teki favorilerimden oldu. Yoğurtlu bir çorba, üzerine mis gibi bir yağ gezdirmişler. İçinde kuşbaşı et var, bir de pirinçten yuvarlanmış köftecikler. Böyle bir tat beklemiyordum, hayran kaldım. Hem Aşina‘da hem de Altın Kase‘de yedik. İkisi de çok güzeldi ama Aşina‘daki favorim.

Katmer

Daha önce İstanbul’da denemiştim ama o yediğim şey katmer değilmiş. Ben hayatımda böyle güzel tatlı yemedim. Yer yemez benim için çikolatadan bile daha üst bir sıraya oturdu. Katmerci Zekeriya ve Orkide‘de yedik. Orkide‘deki de güzel ama Katmerci Zekeriya tek kelimeyle efsaneydi. Antep’in etini geçtim, sırf o katmeri yemeye bile giderim. Yanında da süt.

Küşleme

Kuzu bonfileden yapılıyormuş. Bonfile zaten hayvanın en sinirsiz, en yumuşak yeri. Yani bonfile zaten kafadan güzel bir yiyecek. Kebapçı Halil de etin suyunu kaybettirmeden, pembe pembe getirdi koydu önümüze. Yani aslında kuzu bonfileye verecek paran, iyi bir mangal alevin ve o alevde eti mühürleyecek hünerin varsa güzel küşlemeyi sen de yaparsın.

Yağlı parça

Berkan’ın önerisiyle yine Kebapçı Halil‘de yedik. Söylediklerine göre kemiksiz kuzu pirzolanın kalın haliymiş. Et, etrafındaki yağ tabakasıyla birlikte pişiriliyormuş. Yani yine küşleme gibi aynı şekilde et kafadan güzel. 🙂 Tadı şahaneydi. Etin yağı güzelce kızarmış, et mühürlenmiş, içi sulu ve pembe. Küşlemeyle çok rahat kapışır.

Simit kebabı

Kebap çok seven biri değilim. Adana’da dahi yiyeceksem ya dürüm yerim ya da Hadırlı tarafında yemek isterim. Aşina ve Çulcuoğlu‘da yedik. Aşina‘dakinin pek bir özelliği yoktu. Eminim seveni çoktur ama kebap beni çeken bir şey değil. Çulcuoğlu‘dakininse içine türlü baharat, üstüne de bol fıstık ve kaşar koymuşlar. Ordan kurtardı. Oldukça hoşuma gitti. 🙂

Beyti sarma

Belki her yerde bulabileceğiniz bir kebap türü ama Aşina‘da susamlı, incecik pidenin arasında hazır sarılmış geliyor. Kaşarlı ve oldukça güzel.

Saray kebabı

Aşina‘da yedik. Normalden farklı bir yorum getirip incikten yapmışlar. Yanında da çeşitli sebzeler ve ayva. Et çok güzel pişmişti ve ilginç bir şekilde ayva da oldukça güzeldi.

Alinazik

Patlıcan sevmeyen biriyim. Aşina‘da Alinazik’e lavaşla daldım. Çok güzeldi.

Patlıcan kebabı

Patlıcan sevmediğimi söylemiş miydim? Peki ya kebabı çok tercih etmediğimi? Çulcuoğlu sağ olsun patlıcan kebabını severek yedim. 🙂 Hem de patlıcanıyla beraber.

Künefe

Şimdi künefe nerden çıktı diyebilirsiniz… Ama Antep’te her şey güzel. Cumba‘da ve Çulcuoğlu‘da yedik. Cumba‘da öğrendik ki Antep’te tatlıların yanında süt getiriyorlar. Ben takdir ettim, tatlının yanına süt çok yakışıyor. Künefe kocaman bir tepside geldi ve ne Adana’da ne de Hatay’da bundan iyi künefe yediğimi hatırlamıyorum. En azından benim damak tadıma göre çok güzeldi. İçi bol peynirli, nispeten az şireli ve dolayısıyla daha hafif bir tatlı olmuş. Çulcuoğlu‘da ise yemeğin üstüne söyledik ve fakat getirdikleri şey üstüne bir batman antep fıstığı dökülmüş bir kadayıftı. Arasında ise peynir yerine nefis bir kaymak vardı ki peynirin yerini hayli hayli doldurmuştu. Belki farklı bir lezzet olduğu içindir bilemiyorum ama künefe kadar çok sevdim.

Bunların dışında Koçak‘ta yediğimiz baklavaları, Altın Kase‘de tattığımız içli köfteyi ve zerdeli sütlacı, Aşina‘daki kuru dolmayı, Tahmis‘teki kahveyi, Çulcuoğlu‘daki beyti kebabı ve daha ne unuttuysam onları ayrıntılı yazmıyorum. Tüm bunlara rağmen henüz tatmadığımız tonla şey olduğunu da görünce Antep’in neden UNESCO’nun Gastronomi dalında yaratıcı şehirler listesine girdiğinianlamak zor olmuyor.

Adanalı Hasan Kolcuoğlu Ataşehir (Daymos Restaurant)

Adanalı dediğime bakmayın, bu restaurant Adana’da hizmet verse para kazanamaz. Adana’daki Hasan Kolcuoğlu’nun aynısı, aynı adamın restaurantı, fakat içinin Adana ile alakası yok. Gideli bir iki hafta kadar oluyor; fakat sinirim hala geçmedi. Kısaca anlatayım.

Aylardır Adana’ya gitmemişim, canım nasıl kebap çekiyor – ki bir Adanalı olarak kebabı çok seven birisi de değilim. İlker ve Güneş’i kandırdım, evin yakınındaki lüks görünümlü bu Kolcuoğlu’na götürdüm. Oturduk; daha dakika bir gol bir: Garson geldi (adı Ahmet olsun), sadece fix menü verdiklerini, bu menüye meze, ana yemek, içecek, meyve, tatlı ve çayın dahil olduğunu, fiyatın da 55 lira olduğunu söyledi. Ben karışık ızgara alıp alamayacağımı sorduğumda da ana yemeğin metrelik kebap ve karışık ızgaradan oluştuğunu, ortaya geldiğini ve sınırsız olduğunu söyledi. Sonra biz Ahmet adlı bu arkadaşımıza dedik ki, “bak emin misin, sınırsız et diyorsun, biz çok yeriz.” Bir kere dedik, onayladı; iki kere dedik, onayladı. “İyi bari,” dedik. Şu noktadan anlayacağınız üzere et sınırsız değildi, ama oraya sonra geleceğim.

Ahmet gitti. Şalgamımız geldi, masa mezeyle donatıldı. Mezeler gerçekten harikaydı, söylemeden edemeyeceğim. Çeşit oldukça boldu ve mezeler lezzetliydi. Mezeler bitmeye yakın bizim ana yemeği ocağa atmalarını söyledik ve yaklaşık 25-30 dk. sonra ortaya üç kişilik bir kebap, üçer adet tavuk kanat, kuzu pirzola vs. geldi. Tabii bitmesi 5 dk. sürmedi. 🙂 Ahmet’e el ettik, “sen bize bi tane daha attır,” dedik. Ahmet ciddi ciddi ne dese beğenirsiniz: “Ama abi mezeler bitmemiş.” “Yavaş yavaş Ahmet, yemekle yenecek onlar,” dedim, Ahmet de şefine iletmeye gitti. Biz yine bir 25-30 dk. daha bekledik, bu arada Ahmet ortalardan kayboluverdi.

Neyse, farklı bir garsona bakınmaya başlarken, “beklerken doymak” eylemini yaşayamadık, biz yine acıktık. Çünkü porsiyon yeterli gelmemişti. Az sonra garsonun biri ortaya “tek kişilik kebap” getirdi. Hadi bakalım. O arada Ahmet’i gördük, “bu ne?” dedim, “yeter mi bu? Sınırsız dediğin bu muydu?” diye de ekledim. Ahmet de “daha var abi et, merak etmeyin,” dedi. “İyi o zaman, bu biter şimdi, sen tekrar attır ocağa,” dedim. 2 dakika sürmedi bitmesi. Bizim üstümüzde bir sinir hali baş göstermeye başladı. En çok da bende. Adanalı olan benim, Kolcuoğlu’nu öven benim, gelen yemeğe bak. Ayrıca şimdi aklıma geldi bak, arka fonda da caz çalıyorlardı. Öyle kebapçı mı olur lan!

Neyse efendim, biz bi 20 dk daha bekledik. İnatla bekledik. Bu sefer de ortaya 2 kişilik bir kebap geldi; fakat o andan sonra Ahmet’i bir türlü ortalarda göremedik. Kebabı masaya koydukları gibi tatlı tabaklarını da masaya koydular. Al sana ikinci falso. Daha açık bir şekilde “daha yemeyin!” diyemezlerdi. Yemedik. İstemedik daha fazla üstüne; bakalım dedik ne olacak. Yine bol çeşit meyvemiz geldi, tatlımız geldi, çayımız geldi. Güzelce yedik, içtik. Benim tepem attığı için pek keyif alamadım ama neyse. Daha bitmedi. Dedik bir hesabı isteyelim.

Ahmet ortalarda olmadığı için farklı bir garsonu çağırdık. Çağırmamız da 5 dk sürdü. Garsonlar bir ilgili, bir ilgili ki anlatamam. İstedik hesabı, gelmesi de bir 5 dk aldı. Burda bir anlığına durup, bu vakit olayını kesinlikle abartmadığımı da söylemek istiyorum. Her seferinde fazlaca bekledik. Hesap geldiğindeyse ayrı bir şokla karşılaştık. Elemanlar sonradan getirdikleri 2. ve 3. kebapları da hesaba eklemişler. 165 lira gelmesi gereken hesap 200 lira gelmiş. Çağırdık hesabı getiren garsonu ve aramızda şuna yakın bir konuşma geçti:

– Yemek sınırsız değil miydi, hesaba diğer kebapları da eklemişsiniz?
+ Efendim şimdi bizim menümüz fix ama sınırsız değil.
– Nasıl sınırsız değil? Ahmet’i bulamıyoruz, onu çağırır mısınız?
+ (Etrafına bakar, göremez.) Şimdi burda değil galiba.
– Bakın Ahmet bize yemeğin sınırsız olduğunu söyledi. Biz ondan dolayı bu kebapları söyledik.
+ Şimdi normalde ilk gelen metrelik kebaptan sonrakini biz ücretsiz veriyoruz ama ne yazık ki sonrakileri ücretsiz veremiyoruz.
– İyi de Ahmet bize böyle söylemedi. Özellikle birden çok kez sorduk emin olup olmadığını.
+ Bir yanlış yapmış demek ki efendim.
– Ahmet’i bulur musun bize?
+ Şimdi bulamam. Ben bir şefimle konuşayım ama indirim yapabileceğimi sanmıyorum.
– Biz indirim istemiyoruz zaten, size yanlış yönlendirildiğimizi söylüyoruz. Ahmet’i de uyarın bu konuda.
+ Tabii efendim, uyarırız ama fiyatı çok indirebileceğimizi sanmıyorum.
– Yahu indirim istediğimizden değil, bize yanlış bilgi verildi, size onu söylüyoruz.
+ Ben bir şefimle konuşup geleyim efendim.

Nitekim garson şefiyle konuşur, gelir. Biz indirim istemediğimiz halde 200 lira olan hesap 165’e düşerse 35’i de bahşiş bırakır, gururumuzu yedirmeyiz ayakları yapıyoruz. Hesap bi geldi, arkadaş, 190’a düşürmüşler. Küfrediyorlar adeta. Ulan benim yerimde orda ağzı biraz kırık bir Adanalı olsa başlarına yıkardı orayı. Ben o 10 liralık indirimi küfürden farklı anlayamam. 3’e böl dedik, ödedik kartla üçümüz de. Hepimizden 65 çekti matematiği kuvvetli garson. Toplamda 5 lira indirim yaptı yani, sağ olsun.

Lezzet Adana ile bence aynı. Aylardır Adana’ya gitmediğim için tam bir karşılaştırma yapamıyorum ama güzeldi genel olarak lezzet.

Servis? Rezalet. Garsonların tavırları, masaya bakma sıklıkları tek kelimeyle rezalet. Ben Adana’da meze bittiğinde kendi gelip yenileyen garsona alışmışım. Böyle garson mu olur?

Fiyat? Mezesi, yemeği, tatlısıyla hep beraber düşününce normal. Biz yanlış yönlendirildiğimiz için fiyatta bu kadar sorun yaşadık. Adana’da aynını tabii ki daha ucuza yersiniz ama burası İstanbul.

Sonuç? Verecek bol paranız varsa, kalitesiz servise laf etmeden caz müzik eşliğinde lezzetli ama az miktarda kebap yemek istiyorsanız buyrun gidin. Ama sakın ha Adana kebap yedim demeyin. Adana kebap sadece yediğiniz şey değil çünkü. Vedat Milor’un ziyaret edip ambiyansa 5 üstünden 2 yıldız verdiği yerde yenir Adana kebap.

Olur da Kolcuoğlu’ndan birileri okuyacak olursa bunu: Kardeş sen yolunu yapmışsın, helal olsun. İsmin var, açmışsın bir restaurant, elit takılan İstanbullulara geçiriyorsun. Ama bir laf vardır bildin mi: Hemşehri hemşehriyi gurbette fişeklermiş. Son kelimeyi mecbur sansürledim ama sen anladın. Senden daha iyi anlayanı olmaz zaten; Hollanda’daki Türk taksici bile bu kadarını yapmamıştı lan. O masada beni dostlarıma utandırdın ya, aşk olsun.

Ayrıca kebapçıda fix menü mü olur allasen? Ramazan’da mıyız, ne fix menüsü…

Ankara’da ne yenir?

Bahsettiğim şey tabii ki ev yemekleri değil. Bir Adanalı olarak Adana’da birçok iyi restoran ve cafe alternatifi bulunsa da, aynı durum Ankara için geçerli değil. Ankara’da geçirdiğim 5 yıl boyunca arabam olmadığı için ne yazık ki metronun ya da okul servisimin gidemediği yerlere pek gidemedim, ama bu sınırlar içerisinde oldukça sevdiğim yemekçiler oldu. İstanbul’a taşınalı 1 ay olmuşken geride bir referans bırakmak adına Ankara’da neler yenebileceği hakkında bir yazı yazmak istedim.

Mercimek Çorbası: Devrez

Esat üzerinde bulunuyor ve yanılmıyorsam 24 saat açık. Çorba kadar sunumları da oldukça güzel ve fiyatlar orta halli. Masada tabak olmadan nasıl salata yenir öğrenmek istiyorsanız bir uğrayın. 🙂

Pizza: Pizzacı Altan

Burayı ne yazık ki çok geç keşfettim; İstanbul’a taşınmadan yaklaşık 1 hafta önce beni buraya Berkan götürdü; o bir hafta iki güne bir pizza yemeye buraya gittik. Yaklaşık 2 yıldır açıklar ve Kennedy üzerindeler. Yakında Ankara’da ODTÜ ve Bilkent şubelerini açmayı planlıyorlarmış. Şu anda hatırlamadığım bir tatil beldesine de şube açacaklar. Ustası 2 yıl İtalya’da ve Almanya’da kalmış. Gerçek İtalyan pizzası yaptığını iddia ediyor ama ben öyle düşünmüyorum. Yine de pizzaları çok lezzetli. Pizza boyları standart ve en pahalı pizza yanlış hatırlamıyorsam 13 TL idi. Beni doyuruyor. Karışık pizzayı normalde sevmem ama buradaki hoşuma gitti. Özel iki lezzet denemek isterseniz etli pizza ve pastırmalı pizza şahane.

Pizza: Turtles Pizza

Mekanın kendisine hiç gitmedim ama sıkça Yemeksepeti üzerinden sipariş verdik. Pizzaları Altan’ınki kadar özel bir lezzete sahip olmasa da oldukça lezzetli. “Maç Menüsü” özellikle güzel. Pizzalarının özel tarafı ise çok büyük olmaları. 50 cm çapında pizza yapıyorlar. İlk sipariş verdiğimizde pizza kutusu düz bir şekilde kapıdan geçmemişti. Şimdi kutuları biraz küçülttüler – artık kapıdan geçebiliyor, ancak pizzanın bir kenarı hafif kıvrılmış şekilde geliyor; çünkü kutuya sığmıyor. 🙂 Fiyatı pizzanın boyutlarına göre oldukça ucuz. 50 cm çapındaki pizza normal boyutlardaki 4 insanı tıka basa doyurabilir.

Piliç Çeşitleri: Germeç Piliç

Hayatımda yediğim tartışmasız açık ara en iyi piliç ürünlerini burası yapıyor. Fiyatları gün geçtikçe artsa da hala birçok alternatifine göre ucuz. Birkaç ay önce 24 saat çalışmaya başladılar ve gece 3.30’a kadar da eve servis yapıyorlar. Piliç seviyorsanız mutlaka denemelisiniz. Pilavlarının tadı günden güne değişiyor; ama eğer sıcak ve taze pilava rast gelirseniz, hele bir de o pilavın üstüne ızgarada pişmiş tavuğun yağı akmışsa gel de yeme de yanında yat. Benim favorim Germeç Spesiyal. Birçok ürününü deneme imkanı bulabiliyorsunuz. Kaburga, pirzola ve kanat ayrıca şahane.

Kokoreç: Kokoreççi Hacı

 

İzmir usulü kokorecin ne demek olduğunu ben Hacı sayesinde öğrendim. Ondan sonra fark ettim ki, ben o güne kadar hiç kokoreç yememişim. Ankara’da kokoreci İzmir usulü yapan farklı yerler de keşfettim ama hiçbiri Hacı’nın lezzetinin yanına bile yaklaşamadı. Eğer Adanalıysanız ve şırdanı seviyorsanız, bu usul kokoreci de seveceksiniz. İnce ince kıymak yerine kokoreci fırınlayıp büyük parçalar halinde doğruyorlar. Üzerine isterseniz acı. Bence daha iyisi yok. Bu arada tabii ki söylemek gerek: Yemeniz gereken kokoreç türü fırın kokoreç.

Hamburger: The Bigos

Ankara’da “Burger & Beer” konseptine sahip olan çok fazla mekan yok. The Bigos bunlardan biri. 7. caddenin sonu ile 6. caddenin kesiştiği yerde ve akşamları yer bulmak oldukça zor olabiliyor. Hamburgerleri hala yediğim en güzel hamburgerler. İstanbul’da da birkaç yerde yedim, ancak bu konudaki kararım değişmedi. Üstelik hamburger, patates ve biraya toplamda 20 TL gibi bir fiyata sahip olabiliyorsunuz. Sundukları sos çeşitleri de ayrı güzel. Jack & Daniels’ın barbekü sosunu ilk defa burda yedim – içinde viski de mevcut ve tadı çok güzel. Bigos’un konsepti direkt olarak ABD’ye selam çakıyor, bu nedenle burda Dr. Pepper ve Mountain Dew gibi içecekler, Oreo gibi kurabiyeler ve ABD menşeili soslar da bulmanız mümkün. Bunun yanında tavukları ve balıklarını da denedim, onlar da gayet güzel ama hamburgerlerini tek geçerim.

Fırın Ürünleri: Big Baker

Yanlış bilmiyorsam açılalı 1 yıl oldu ya da olmadı. Kısa bir süre sonra da favori kahvaltı mekanımız oldu. Yazın açık havada, kışınsa kapalı balkon tarzında hizmet veriyorlar. İçeride otururken fırınla aranızda herhangi bir duvar yok, bu nedenle mutfağı sürekli izleyebiliyorsunuz. Kendi ekmeklerini kendileri yapıyor ve hamur kullandıkları ürünlerinde kendi fırınlarını kullanıyorlar – ki buna hamburger ve pizza da dahil. Ancak benim buradaki favori yiyeceğim bir Karadeniz harikası olan Mıhlama. Mıhlamayla birlikte kendi ekmeklerinden de getiriyorlar ki ban babam ban.

Makarna: Bacchus

Gerçek İtalyan makarnası aramıyorsanız ama orgazmik bir makarna yiyeyim diyorsanız, aradığınız mekan burası. Maksimum 14 TL’ye Ankara’da yiyebileceğiniz en iyi makarnalardan birini burada yiyebilirsiniz. Hacettepe Üniversitesi’nin hemen arka tarafında Hamamönü’nde konuşlanmış; yani öğrencilerle iç içesiniz. Fettucini ya da Tagliatelle gibi çeşitleri yok. Sadece Penne ve Spagetti yapıyorlar ama her bir Penne çeşidi birbirinden güzel. Özellikle (köri soslu, sebzeli) tavuklu penneler bir harika. Benim gibi yemek azmanı bir insan sabah burada bir porsiyon makarna yiyip ertesi güne kadar tok kalabiliyor. Porsiyonları da işte böyle doyurucu. Gerçi genelde Tuğçe’nin bitiremediklerini de ben yiyorum ama olsun. 🙂

Tatlı: Aylak Madam

Yemeklerini o kadar da sevmiyorum ama ortamı ve tatlıları oldukça güzel. Dondurmalı Brownie özellikle denemeye değer. Sıcak şarap içmek için de alternatif bir mekan olarak düşünülebilir. Eskiden Don Kişot vardı, oranın sıcak şarabı çok iyiydi. Son gittiğimizde pek beğenmedik, şimdi de baktım ve gördüm ki işletmeci ortak arıyorlar ve mekanı değiştirme niyetindeler. O nedenle Don Kişot’u ek olarak yazmak istemedim.

Nargile: Tömbeki

Genel olarak Kızılay’da gidilebilecek nadir bir iki nargileciden biri. Bahçeli 7. caddedeki Havelka kalitesinde yapıyorlar. Alkollü bir mekan olmaları nargilenin yanında artı oluyor.

Şimdilik aklıma gelen mekanlar bu kadar. Eminim ki unuttuğum birkaç mekan daha var ama şu anda ne kadar düşünürsem düşüneyim aklıma gelmiyor. Aklıma yeni bir şeyler gelirse bu yazıya not düşerek gerekli düzenlemeleri yaparım. Sizin favori mekanlarınız varsa siz de yazabilirsiniz.

Ankara vs. İstanbul

Daha Amsterdam’ı anlatmadan İstanbul’u anlatmak biraz ters kronolojiye sebep olacak ama yapacak bir şey yok. Can ne isterse onu yapıyor. Önümüzdeki aylarda daha da çoğalacağını düşündüğüm bu git gellerle az buz da olsa İstanbul’u da keşfedeceğim herhalde. İstanbul’da yaşamayı hiç istemeyen biri olarak bu günübirlik ziyaretler beni hem doyuruyor, hem de bana keyif veriyor.

Uçağın inmesinden sonra araba, taksi ve dolmuşla geçen bir dizi yolculuğun sonrasında daha Üsküdar’a adımımı attığım anda başım dönmeye başladı. Kendimi binlerce gözün önünde arenaya salıverilmiş aciz bir gladyatör gibi hissettim desem yeridir. Kalabalığın daha önce bu kadar başımı döndürdüğü olmamıştı. 15-20 dakikalık bir “cüzdanı sağlama alayım, telefon cebimde mi, aman arkamı kollayayım,” düşünceleriyle dolu bir yürüyüşten sonra belediyenin Paşalimanı’ndaki cafesine girdik. Denize sıfır bir mekan, bizim de oturduğumuz yerle deniz arasında 10 cm fark vardı yoktu. 🙂 Mekan açık hava olduğu için martılar da gırla. Kimisi masaya pislemiş, yukarıdaki direğe de oturup arkasını bize vermiş, yemeklerimizi tehdit ediyor; kimisi korkuluğun öte tarafında, oturanların attıkları ekmek ve diğer gıda maddeleri için serçelerle yarışa giriyor… Fiyatları öyle bir yere göre gayet iyiydi. Bizim Bilkent restaurantlarını alıp oraya koysan 5 kat fazla fiyat çekerler. Somonlu Linguini fena değildi ama porsiyon küçüktü.

İstanbul’un bana göre en güzel yanı vapur. Ne kadar klişe olursa olsun deniz havasını içine çekmek, vapurun rüzgarında tatlı tatlı oturmak gibisi yok. Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için de vapurdan iyi alternatif yok dolayısıyla. 🙂 Bir dahaki gidişimde aklıma gelmezse diye aha buraya yazıyorum: “O vapura bir somun ekmekle binilip martılara ekmek atılacak. Birbirleriyle giriştikleri yemek kavgası izlenip şeytani bir keyif alınacak.” Şaka bir yana, acayip bir çekişme var aralarında. Paşalimanı’ndaki martılar ekmeği beğenmiyordu oysa ki.

Fazla mı klasik bir yazı oluyor? 🙂 İstanbul’a indiğimde ben bile “köyden indim şehre” misali hislere kapılıyorum. İstanbul’un benim için böyle kalmasını da temenni ediyorum, bu klasikler umarım bana hep bu tadı verebilir. Eminönü deyince de tabii balık ekmek yemeden geçmek olmaz. Bir Adanalı olarak şalgamı severim, sevdiririm, rakıyla içerim. Ama turşu suyu da çok güzel yahu. Hele içine doldurdukları turşuyla beraber 1.50 TL’ye satmıyorlar mı, aynısını marketten almaya kalksam en az 5 TL.

Sıra Taksim’de. Meydana çıkan yolu kapatmışlar, o nedenle İstiklal’e daha yakın bir yerde indik ve “şimdi ne yesek” derken inanılmaz güzel dondurma yapan bir dükkana girdik. Dondurmaları kendileri yapıyormuş ve normal dondurmaya göre oldukça pahalı bulmama rağmen kesinlikle değdiğini düşünüyorum. İstanbul’da çoktan yayılmış, 7 şubeleri varmış. İzmir’e şube açmak üzerelermiş. Mekanın adı Cremeria Milano, web sitesine gidiş burdan. Aslında bu yazıyı yazış amacım sırf bu dükkandı. Yok böyle bir dondurma. İtalyan dondurması yaptıklarını iddia ediyorlar ama ben İtalya’da bile böyle dondurma yemedim. Bunun sebebi İtalya’da kaliteli bir mekan arayışına girmeyişimiz de olabilir, ancak yine de ne Roma’da, ne de Venedik’te böyle bir dondurma yemiş değilim. Hayatımda yediğim en güzel dondurmaydı. Tek topu 6 TL, çift topu 10 TL idi. Sade ve karamel yedim, kakaonun da tadına baktım ve bir dahaki gidişimde bir kase dolusu kakaolu dondurma yemenin daha şimdiden hayalini kuruyorum.

Dondurmadan bahsettiğime göre artık yazımı bitirebilirim, bundan sonrası yine vapur, metro, araba, uçak ve Ankara. Evim evim güzel evim.