TEDxİstanbul 2015 İzlenimlerim: Noktaları Birleştirmek

Başta söylemek istediğim bir şey var: Konu çok güzeldi. Gönüllülerden Özge Yılmaz (bugün de düğünü varmış; mutluluklar!), Steve Jobs’ın bir konuşmasından alıntılayarak günün konusunu oluşturmuş. Konuşmayı daha önceden sayısız kere dinlediğim için, konuyu duyar duymaz bende bir Steve Jobs çağrışımı olmuştu. Eğer 15 dakikalık bu ilham verici konuşmayı izlemek isterseniz, burdan buyrun (Türkçe altyazısı mevcut):

21 Kasım 2015’te yapılan TEDxİstanbul’un videoları henüz yayınlanmadı. Yine de ben izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Fakat bundan hemen önce söylemek istediğim bir şey daha var. Konu: Noktaları Birleştirmek. Esinlenilen kişi: Steve Jobs. Daha önce de örneğin (Harry Potter serisinin yazarı) J. K. Rowling’i komik şekilde küçümseyenler (örneğin Yalvaç Ural) gibi, TEDx’te de bazı konuşmacılar Steve Jobs’ı küçümsedi. Sinirime dokunan şey Steve Jobs hakkında ileri geri konuşulması değil; onu herkes yapıyor. Fakat ileri geri konuşurken, Türklerde bir algı var: Ben Steve Jobs’tan daha iyiyim. Değilsin. Çok daha iyi fikirlerin olabilir, elinin altındakileri çok daha iyi yönetiyor olabilirsin, ondan daha iyi bir insan olabilirsin. Ama ondan daha iyi değilsin. O günkü konuşmalarda dahi küçük de olsa verilmeye çalışılan bir mesaj vardı: Harekete geç. Uygulama olmadan fikirlerinin de bir önemi yok, zekânın da. İşte bu yüzden daha iyi değilsin. Kim olursan ol. Steve Jobs, kim ne derse desin bir nesle hâlâ ilham veriyor. Jack Welch’in kitaplarını da hâlâ okuyoruz. Steve Jobs’ı da tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz. Onun yaptıklarını ezbere yapmak için değil; farklı düşünebilmek için.

Konuşmacılara değinmeden önce çok kısa bir de ÖZET geçeyim. Genel seyirci açısından bakacak olursam, günün en beğenilenleri Ahmet Naç ve Karsu‘ydu. Karsu kesinlikle listemde olmakla beraber, Emre Soyer ve Mehmet Aksel benim için günün sürprizleriydi. Ece Temelkuran ve Ezel Akay ise benim için hayal kırıklığıydı; belki de çok daha fazlasını beklediğim için. Bir de tabii sevgili moderatörümüz Aslı Şafak‘ı görmek de güzeldi. Bloomberg HT’nin sunucusu, ekonomi programlarının aslında sıkıcı olmayabileceğini sayısız kez göstermiş bir insan. Aynı tavrını TEDx sırasında da gösterdi; fakat o günden aklımda kalan şey, bir konuşma arasında, birlikte olduğu kurbağadan prens yaratmaya çalışan kadınların ellerini kaldırmasını istemesi olacak. 🙂

Emin Çapa ile başlayalım. Yine 2015’te yapılan, bir önceki TEDxİstanbul’daki konuşması ile tanıdım onu. Eminim ki birçoğumuz da o videoyla tanıdı:

Konuşmasını sevdim. Sonrasında ise ufak ufak da olsa kendisini takip etmeye başladım. Son bir yıldır ekonomiye inanılmaz bir ilgi duymaya başladığım için CNNTürk’ün Ekonomi Müdürü olması benim için de bir artı oldu. Emin Çapa yine benzer bir konuşma yaptı. Benzer dediysem, konuşmanın içeriği değil, yönü benzerdi. Bu kez tarih öncesinden başladı ve günümüze kadar geldi, sonra da gelecekte nelerin mümkün olacağını anlattı. Tarih öncesi için verdiği bilgiler, Yuval Noah Harari’nin kitabı ve Coursera dersi olan A Brief History of Humankind‘dakilere çok benziyordu. Nedense konuşmayı dinlerken kendisinin bu kitabı okuyup bir derleme yaptığını düşündüm. 🙂 Günümüze doğru gelirken ve gelecek hakkındaki verdikleri bilgilerse az çok bildiğim şeylerdi. Fakat güzel bir derleme olmuş; iyi araştırılmış olduğu da belliydi. Kendisini ayrıca konuşmaya çok sıkı şekilde hazırlandığı için kutluyorum. Sahneyi hak ettiğini kanıtlıyor.

Emin Çapa hakkında son bir şey daha söylemek istiyorum. O, harekete geçmiş bir insan. Kendisine sık sık ekonomist olduğu hatırlatılıp, neden bilim programı yaptığı soruluyormuş. Cevabı şöyle: “Başka yapan mı var? Birilerinin bunu yapması gerekiyor.” Evet! Birilerinin yapması gerekiyor. Emin Çapa başlayacak ki, daha donanımlı birileri ilerde bunu devam ettirebilsin. İnsanoğlu olarak tembeliz. Oysa tek yapmamız gereken şey başlamak!

Gelelim Ahmet Naç‘a. Kendisi, kısa bir süre önce yeni nesil öğretmen sıfatıyla tanınmış, otuzlu yaşlarında bir öğretmen. Ben kendisinden TEDx’te konuşmacı olana kadar haberdar değildim. Yine tanımayanlar için özet geçmek gerekirse; şu anda 1. sınıfı okutan bir sınıf öğretmeni, sınıfını öğrencilerinden birinin dedesiyle beraber boyuyor ve sonrasında da baştan yaratıyor. Öğretim teknikleri okumaya, araştırmaya ve düşündürmeye dayalı. Süper! Zaten salondaki herkes de kendisini yaptıklarından dolayı ayakta alkışladı. Bense söylediği farklı bir şeye takıldım. Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl mesleğinin öğretmenlik olduğundan dem vurdu ve Atatürk’ün çok da öğretilmeyen farklı yönlerine dair hikayeler anlattı. Annesini, babasını, doğduğu evi anlatmaktansa, fikirlerini anlattığını söyledi ve Atatürk’ü idol olarak gördüğünü de açıkça belli etti. Şöyle bir şey söyledi: “Ben, böyle bir ülkede manşet olmaktan utanıyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmen sıfatına sahip olduğu bir ülkede, benim yaptıklarım bugün sadece doğal olan olmalıydı.” Katılıyorum. Ahmet Naç’ın manşet olmaması gerekiyordu. Doğru öğretim tekniklerini kullandığı için televizyonlarda, gazetelerde yüceltilmemesi gerekiyordu. Çünkü normal olan zaten bu olmalı.

Yaptığı güzel şeyler bir yana, kendisine naçizane bir tavsiyem var. İddialı olmak güzeldir; hırsını, isteğini gösterirsin. Fakat saçma iddialara da gerek yok. “Benim geçen yıl mezun ettiğim bir sınıf var. Bugün, bütün dünyada bu sınıftan daha iyi bir sınıf gösterin, hemen istifa ederim.” dedi. Çünkü onu yönlendiren kişi Mustafa Kemal Atatürk’tü, bunu da ekledi. Ben bu milliyetçilik damarına anlam veremiyorum. Evet; Atatürk önemli bir askeri dehaydı, eğitime inanılmaz önem veriyordu. Ama tüm bunlar onun gelmiş geçmiş en iyi lider olduğunu göstermez, gösteremez. Sen onun yönlendirmesiyle bir sınıf mezun etmişsin; bu da senin sınıfının en iyisi olduğunu göstermez. Atatürk’ün sadece Anıtkabir’deki kitaplığında 3000 kitabı olduğunu söyleyen birisi, daha otuzlu yaşlarında, okuyacak, görecek çok şeyi varken bu kadar kötü varsayımlar yapmamalı. Bırak Ahmet Naç’ı; yüzyıl yaşamış, nice kitap devirmiş, dünyayı karış karış gezmiş biri dahi böyle varsayımlar yapmamalı. Bunun tek sonucu kibir ve gerilemedir. Yıkıcı değil, yapıcı eleştiri yapmaya çalışıyorum; çünkü Ahmet Naç gibi insanlara hepimizin ihtiyacı var.

Sırada Gönenç Gürkaynak var. Kendisi bir avukat. Fakat sahneye bir avukat olarak değil, başarılı bir konuşmacı olarak çıktı. Kendi oğlu Mehmet ile, II. Murat’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet arasında bir karşılaştırma yaparak konuşmasına başladı: Hangi Mehmet daha yüksek bir refaha sahip? Bill & Melinda Gates Vakfı’nın sıklıkla tekrarladığı üzere, verilere baktığımızda dünya aslında gittikçe iyileşiyor. Açlık azalıyor, savaşlar azalıyor, bebek ölümleri azalıyor vs. Ulaşım ve iletişimdeki inanılmaz buluşların neticesinde artık dünyanın herhangi bir noktasına ve buradaki kaynaklara erişim mümkün. Gönenç Gürkaynak da çok basit bir örnekle bunu anlattı: Fatih Sultan Mehmet, hayatında hiç domates yemedi; çünkü domatesin ne demek olduğunu bile bilmiyordu.

Bu karşılaştırmadan sonra da, hayatını anlatmaya başladı. Nasıl anlatacağım bilmiyorum, o yüzden yaptığı güzel şeyleri anlattı diyeyim. 🙂 Steve Jobs’ın noktaları birleştirmek hususu üzerine direkt eğilen belki sadece kendisiydi. Geçmişe dönüp baktığına birleştirebildiği noktaları, birbirinin oluşumuna sebebiyet veren kırılgan eylemleri, işin henüz başındayken göremediğini ve buna da zaten imkân olmadığını anlattı. Konuşma şekli de ayrıca güzeldi.

Ece Temelkuran çıktı sonra sahneye. Diğer konuşmacılara göre sahnede kısa kaldı. Elinde not defteriyle, sosyalizmden bahsetti. Sosyalizm kelimesinin nasıl öcü gibi gösterildiğinden, ama günümüzde kapitalizmin en üst basamaklarında bulunan iş adamlarının (Bill Gates’ten Ali Koç’a değin) sosyalizmden konuşmaya başlamasıyla artık bir şeylerin değiştiğini söyledi. Büyük bir X‘ten bahsetti. Bu X’in bir çizgisinin köşelerinde kapitalizm ile sosyalizm, diğer bir çizgisinin köşelerinde ise doğu ile batının olduğunu, X’in tam ortasının ise ulaşmamız gereken yer olduğunu söyledi. Önümüzdeki yüzyılda, giderek daha fazla sosyalizmden konuşacağımızı iddia etti.

İddiasına az çok katılsam da, bu fikir yeni değil. Ha-Joon Chang‘in Economics: The User’s Guide adlı kitabında anlattığı üzere, 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm ile sosyalizmi birleştirmeyi başarmış Avrupa Devletleri’nin bugün refah düzeyi en yüksek devletler olduğu yazar. Yani Avrupalılaşma hikâyesi ekonomik anlamda aslında bundan ibaret. Bir nevi sosyal demokrasi.

Bunun dışında, Ece Temelkuran konuşmasına başlamadan önce, TED’in (Amerikanvari) belli standartları olduğunu, aslında ilgi çeken bir konuşma yapması gerektiğini, elinde notlarla sahneye çıkmaması gerektiğini ama bugün bunların içinden gelmediğini söyledi. Eh, bu standartlar bir amaca hizmet ediyor. Elde notla konuşma yapmak, konuşmacı ortaya veri dökme niyetinde değilse, konuşmacıyı hazırlık yapmamış gibi gösterir. Keza bende de öyle bir izlenim oluştu ve birçok diğer konuşmacının aksine, bana kendimi önemsiz hissettirdi.

Gelelim ilk oturumun sonuncu konuşmacısına: Judith Liberman. Bir masal anlatıcısı. Hem de son 7 yılını Türkiye’de bu mesleğin tohumlarını ekmeye adamış. Eskinin meddahları, âşıkları, Dede Korkut ya da Nasreddin Hocaları gibi o da masal anlatıyor. Bize de kendi hikâyesini, nasıl da unutulmaya yüz tutmuş bir mesleği seçtiğini anlattı ve masalların aslında kendimizi ifade etmemizin bir yolu olduğunu söyledi. “İşinizden çıkıp akşam eve gittiğinizde gününüzü anlatırken dahi masal anlatıyorsunuz,” dedi. O noktada da aslında “nasıl daha iyi masal anlatırız?” diye düşündürttü.

Kendisi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok şehrinde masal anlatıyor. Bir gün etkinliğine gitmek, belki açık havada uzanıp, gözlerimizi kapayarak dünyayı gezmek şart oldu. 🙂

İkinci oturuma, davranış bilimcisi Emre Soyer başladı. Konuşması temelde fırsatlar ve fırsatları kaçırmama üzerineydi. Harry Potter’ı basmayı kabul etmeyen yayınevlerinden, 400 milyar dolarlık Google’ı zamanında 1 milyon dolara satın almayı elinin tersiyle iten Yahoo’dan bahsetti. Tabii ki zamanında bu fırsatları bu kadar açık seçik görmek mümkün değil. Ama fırsatları kaçırmamak için yapılabilecek üç şey olduğunu söyledi ve “Tüh be” dememek için neler yapılması gerektiğini anlattı. Bunlardan en önemlisinin, farklı düşünmeye çalışmak olduğunu söyleyebilirim.

Emre Soyer inanılmaz bir konuşmacı. Çok heyecanlı, çok güzel konuşuyor. TEDx’in bana kazandırdıklarından birisi oldu.

Sonrasında sahneye Şahin Tulga çıktı. Açıkça söylemek gerekirse, konuşması üzerine söyleyecek fazla bir şeyim yok. Liderlik hakkında danışmanlık yapıyor. Bunu uzun süre yaptığına ve birileri de kendisine danıştığına göre işinin ehli olsa gerek. Fakat sahnede yaptığı konuşma, sıkıştırılmış liderlik eğitimi gibiydi. Kendi dahi söyledi: Liderlik verilmez, kazanılır. Bana göre günün temposu en düşük ve en az ilgi çekici konuşmasıydı.

Veeeee Ezel Akay. Noktaları Birleştirmek konusunun kendisi gibiler için geçerli olmadığını, film anlatıcılarının geleceği tahmin etmeye çalıştıklarını anlattı. Konuyu nasıl oraya getirdi de o lafı etti bilmiyorum ama konuşmasından aklımda kalan tek bir şey var: “Bir makine olsaydı ve gazetecilerin tek tip hikaye (doğruları) yazmasını sağlasaydı, bütün gazetecileri o makinenin içine atıp Silvan’a göndermek isterdim.” Bir ara paralel evrenlerden de bahsetti. Ama sürekli telefonuna baktı. Pür dikkat birini dinlemeye çalışırken, konuşmacının elini cebine atıp, ne konuşacağına bakması, 10-15 saniye sus pus olması dinleyici açısından pek hoş değil. Belki de bu yüzden anlattığı hiçbir şey aklımda kalmadı. Konuşması çok kopuktu ve özensizdi.

Sırada Capital Turkish Connections var. Sahneye kurucularından ve aynı zamanda IMF’te ekonomist olarak çalışan Ferhan Salman çıktı. Kısaca hikâye şöyle: Ferhan Salman bir gün avukat bir arkadaşıyla beraber oturuyor, her Türk’ün yaptığı gibi “Ne olacak bu memleketin hâli?” diyor. Sonrasında bu iki arkadaş işi orda bırakmak yerine ileri götürmeye karar veriyorlar ve dünyanın her bir köşesinde alanının uzmanı olmuş Türkler olduğunu keşfediyorlar. Kısa sürede sayıları artıyor ve 2 yılın sonunda, Cumhuriyet’in 92. yılında, Türkiye’yi kısa sürede ilk 10’a sokmak için 92 öneri toparlıyorlar. Önerileri görmek için burayı ziyaret edebilirsiniz: http://www.92oneri.org/

Harekete geçtikleri için kendilerini kutluyorum. Fakat aradayken tanıştığım, 92 Öneri’nin üyelerinden Rana Birden’e de sorduğum gibi, uygulamaya geçmek daha önemli. Rana Birden’in aktardığına göre bugüne dek bu fikirlerin bir kısmını CHP bildirgelerine taşımayı başarmışlar. Ama tarafsızlar ve her türlü siyasi partiyi ikna etme girişimlerinde bulunuyorlar. Ben hâlen devlet eliyle değişimin uzun süreceğini düşünüyorum. Daha somut öneriler getirmeden veya bu konuda harekete geçmeden eleştirmem belki de doğru olmaz. 🙂 Ancak benim fikrim, ülkenin kalkınmasının girişimlerden ve girişimcilerden geçtiği yönünde. CTC de aslında girişimci insanlardan oluşuyor, sonuçta böyle bir girişimi başlatmışlar. Fırsat olur da elimden gelirse ben de yardım etmek isterim. Özellikle de daha somut uygulamalara geçmeleri konusunda yardımcı olabilmek beni mutlu eder.

Sırada ikinci oturumun son konuşmacısı ve beklemediğim şekilde günün yıldızı bir isim var: Karsu Dönmez. Ne zaman Amsterdam’a gitsem onun afişlerini gördüm. O Amsterdamlı bir müzisyen, daha 25 yaşında, Türkçe öğreniyor ve söylediğine göre hedeflerine başarıyla ulaşmış. Ben burda onun hikâyesini anlatmayacağım. Çok kısaca söylemek gerekirse, önceleri uzak olduğunu sandığı bir mesleğe sonradan bağlanan ve otoritelerin söylediklerine kulak asmayıp çalışan, sonunda da başarılı olan, beğenilen bir müzisyen. Sesi de çok güzel. Artık zaman zaman dinlerim diye düşünüyorum.

Kendi hikâyesi ve Türkçe öğrenme macerası (bir yere başvurmaktan başına vurarak bahsetmesi ve sonrasında özür dileyip, Türkçe’yi böyle öğrendiğini söylemesi) dışında, Karsu’nun farklı bir yönü daha var. O, hedeflerine ulaştığı için topluma ne verebilirim diye düşünen bir insan. Bunu da milliyetçilikle sınırlamıyor, uluslararası düşünüyor ve şu anda da Suriye’den Hollanda’ya gelen mültecilere yardım etmeye çalışıyor. MasterPeace adlı grubun üyesi. Şu sıralar ise Amsterdam’a gelen mültecileri tren garında karşılıyorlar, onlara sıcak yiyecek ve giyecek veriyorlar, yardımcı oluyorlar. Belki de bizim Türkiye’de yapamadığımızı, o Hollanda’da yapmaya çalışıyor. Ne de güzel yapıyor.

Tüm bunları yaparken, artık arkadaşları olan bu insanların “sesimizi duyur Karsu demesiyle ne yapabilirim diye düşünen Karsu, bir de müzik yazmış/bestelemiş. Konuşmasını bitirdikten sonra da piyanonun başına geçti ve (sadece ben değilimdir herhalde) bizi ağlattı.

Sonra da ayakta alkışlandı…

Üçüncü oturum Düşler Akademisi Kurucusu Ercan Tutal‘ın konuşmasıyla başladı. Kendisi, engelli bireylerle iletişimde kullanılan yanlışları ve bu yanlışların doğrularını anlattı. Hemen öncesinde ise, iki genç kızın piyano ve vokal resitalini dinledik. Hemen sonrasında Kolektif Yaratıcılık Başkanı Cem Topçuğlu sahneye çıktı ve Nazım Hikmet Ran’ın, Piraye’den olan oğlu Mehmet Fuat’ı anlattı. Edebiyatla içli dışlı olmasına rağmen, sporu da çok sevdiğini ve mahalle takımlarına, o zamanlarda (1970’ler) bulunmayan taktikleri getirmek için canla başla araştırma yaptığını, bol bol okuduğunu söyledi. Hemen sonra ise yine Davranış Bilimci Azra Kohen yine tanıdık olduğumuz bir konuya, yüzyıllar içerisinde refah seviyemizin artmış olması konusuna yöneldi. Bunu daha da ileri götürmek için daha yeşile, yeşil enerjiye yönelmemiz gerektiğini anlattı.

Sonra da sahneye Oy ve Ötesi‘nin kurucu üyesi Sercan Çelebi çıktı. Oy ve Ötesi’ni artık bilmeyenimiz yok. 2 yıl içerisinde tarafsız, büyük ve güçlü bir topluluk oldular. Seyircilerden kimlerin Oy ve Ötesi’ne dahil olduğunu sorduğunda, çok fazla el kalktı. Bugüne dek imrenmiş, ama dahil olmamıştım. Sanırım bir sonrakinde ben de olacağım. Sercan Çelebi, günün konusuna da uygun olarak bu noktaya nasıl geldiklerini anlattı; bir bir dönüm noktalarından bahsetti. Her seferinde doğru olanı seçip bu noktaya gelebildiklerini söyledi. Güzel bir sunumla, güzel bir konuşma yaptı. Sahneye hâkimiyeti çok iyi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. 2 yıl öncesinde, insanları Oy ve Ötesi’ne ikna ederken de böyle güzel konuşuyor muydu, merak ettim. 🙂 Eğer bir nebze dahi öyleydiyse, eminim takipçilerinin olmasında bunun da etkisi olmuştur. Bir de tabii ki, söylemeden geçilmemesi gereken bir şey daha var: O da harekete geçenlerden. İlk dönüm noktasında kendisinin de söylediği gibi: Bu işe hiç kalkışmayabilirdik...” Ama bakın, küçük bir girişim nelere yol açtı.

Üçüncü oturumun ve de günün son konuşmacısı, Mutfak Sanatları Akademisi Mehmet Aksel‘di ve konuşması sohbet havasında geçti — ve de çok ilgimi çekti. Başka bir girişimcinin 20 yıla yayılmış hikâyesini dinlemek ve başarılı olduğunu görmek çok güzel. Onun da hikâyesinde dönüm noktaları var ve kendisinin de belirttiği üzere Dünya’nın en iyisi Mutfak Sanatları Akademisi’ne ulaşana kadar belli başlı dönüm noktalarından geçmiş. Verdiği en önemli mesaj, bence “annenizi, babanızı bile dinlemeyin; ne istiyorsanız onu yapın”dı. Bir insan bu hayatta kendini bulmak istiyorsa, kendi içinden geleni yapmalıdır.

Tavsiye Ettiğim Konuşmalar

Emin Çapa
Gönenç Gürkaynak
Judith Liberman
Emre Soyer
Karsu
Sercan Çelebi
Mehmet Aksel

Videolar yayınlandığında linklerini de ekleyeceğim. 🙂

Amsterdam – Yine Geleceğiz!

Amsterdam gezimizden döneli 4 ay oldu, hakkında yazmanın vakti geldi de geçiyor. Bu yazı umuyorum ki kendim dahil Amsterdam’a gitmek isteyenlere bazı konularda referans olur. Amsterdam’a herhangi bir turla gitmedik, 4 günlüğüne ordaki yerel hayatı yaşamaya gittik; bu nedenle kültürel açıdan zengin bir yazı bulamayabilirsiniz ama havaalanlarından trenine, free shoplarından Amsterdam’ın havasına, Dam Square’e, Red Light District’e, patatesine, lalelerine, kanallarına, insanlarına vs. dair bilgiler bulabileceğinizi düşünüyorum.

Biletlerle başlayalım. Amsterdam biletlerini, geziden 10 ay önce aldık. Tabii ki Pegasus’u tercih ettik, o zamanlar günde tek sefer yapıyorlardı; yanılmıyorsam şimdi haftanın her günü karşılıklı ikişer sefer mevcut. Bilet fiyatları da 59 Euro’dan başlıyor, yani oldukça uygun. Biletleri aldığımız dönemde bir de Aerobilet’in hediye çekleri patlamıştı. Üye olan herkese 100 TL veriyorlardı. Erken satın alma, ucuz bilet ve Aerobilet’in hediye çeklerini de birleştirince Tuğçe’yle ikimiz toplam 250 TL gibi bir meblağa İstanbul-Amsterdam gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Sonrasında Ankara-İstanbul için de yine Pegasus’u tercih ettik. Yazının sonlarına doğru, bavulumuzun kaybolmasına dair bahsedeceklerim burayla alakalı. Aerobilet kullanmak durumunda kaldığımız için transit bilet almadık. Ankara biletlerimiz çok sonra alındı. Her neyse, şu anda da bir Amsterdam gezisi yapmaya kalksanız gidiş-dönüş 300 TL’ye tek kişilik bir bilet alabileceğinizi sanıyorum.

Zaman içerisinde gezi kadromuza kuzenlerimiz, yakın arkadaşlarımız dahil 5 kişi daha katıldı. Hepsi de biletlerini aldı. 7 kişi uçağı sallaya sallaya gidecektik – ki çeşitli aksilikler yüzünden aramıza 7. olarak katılan Gökhan hariç kimse gelemedi. Biz de 3 kişi gittik. 12 Şubat akşamı Ankara’dan uçağa bindik ve o geceyi İstanbul’da geçirdik. Sabah olur olmaz da ver elini Sabiha Gökçen. Erkenden pasaport kontrolünden geçtik ki free shop’u bir arşınlayabilelim. Öncelikle Sabiha Gökçen’deki free shop hakkında şunu söylemek lazım: fiyatlar gayet uygun. Biz Amsterdam’da özellikle alkolü daha ucuza bulacağımızı düşünürken Jagermeister likör Sabiha Gökçen’de daha ucuzdu. Bu başka birçok alkol için de geçerli. Yani ülkeler arası kesin bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Fakat bunun dışında, Sabiha Gökçen’de aldıklarınız limitli. Pasaportunuza ve uçuş kartınıza işlendiği için belli bir alkol ve tütün sınırını geçemiyorsunuz. Ancak yazının ilerisinde anlatacağım üzere Amsterdam’da durum böyle değil.

Sabiha Gökçen’de ilgimizi çeken free shop ürünlerinin fiyatlarını aklımıza kazıdıktan sonra uçağımızı beklemeye başladık. Sorunsuz bir şekilde bindik, üçlü bir sıraya oturduk (tabii bu üçlü sırayı önceden online check-in yaparak kapmıştık, yani biletliydik. Bunu neden söylüyorum? Çünkü otobüs gibi çalışan bazı uçak firmaları mevcut. Örneğin Blu-express ile İtalya’ya uçarken free seating uygulandığını gördüğümde çok şaşırmıştım. İnsan biletli olmayınca gerilebiliyor, ya yan yana koltuk bulamazsak, diye.). Yolculuk yaklaşık 3.5 saat sürecekti – ki biz fazlasıyla acıkmıştık. Hostesler sıcak yemekler için sipariş alırlarken 10 euro gibi bir ücret karşılığında et yemeği siparişi verdik – ki fiyatı Amsterdam’la kıyasladığımızda, ucuz görünüyordu. Yemek belli bir süre sonra üstü alüminyum folyoyla kaplı sıcak bir tabak içerisinde geldi. Yanında labneden tutun bisküvisine kadar yancıları da mevcuttu. Yemek beni şaşırttı, tadının güzel olmasını beklemiyordum. Yalnız bu noktada şunu söylemem gerekiyor, hostesler aynı kargocular gibi “bozuk para yok” edasıyla dolaştılar. Çalışanına bozuk para sağlamayan firmalara hep dolandırıcı gözüyle bakmışımdır. Tabii hostesler sonradan bir şekilde bularak para üstlerimizi getirdiler. Ancak kendilerine bozuk para en baştan sağlansa daha kusursuz ve stressiz bir servis sunabilirlerdi.

İşte, sonunda uçak indi ve uçaktan daha iner inmez kapıda bizi görevliler karşıladı. Daha önce direkt pasaport kontrolüne geçilmeyen bir havaalanına inmediğim için duruma biraz şaşırdım tabii. Pasaportlarımızı kontrol edip havaalanına girmemizde sakınca görmediler. Biz de bulunduğumuz alanı (free shop) geçerek pasaport kontrolüne doğru yollandık. Yeşil pasaportlu olduğumuz için vize almadan elimizi kolumuzu sallaya sallaya gelmiştik – fakat yine de pasaport kontrol görevlilerine bakarak en güler yüzlüsünün sırasına girdik. Pasaport görevlisi bize nerde kalacağımızı sordu, biz de airbnb.com üzerinden ayırttığımız yeri gösterdik. Bir sıkıntı çıkmadı ve kontrolden geçtik.

Bu noktada söylemem gereken bir şey var. Bu bizim Amsterdam’a ikinci gidişimizdi ve tarih Şubat 2013 idi. İlk gidişimiz ise Temmuz 2011’e denk geliyor. Şimdi ikinci yolculuğumuzun da üzerinden çok zaman geçtiği için ben yazıya iki geziyi karıştırarak devam etmeyi planlıyorum. Önemli gördüğüm yerlerde bu Şubat 2013’tü, bu Temmuz 2011’di diye belirtmeler yapabilirim. Örneğin, Amsterdam’a iki gidişimizde de trenlerle ilgili sıkıntı yaşadık. Tesadüfi bir şekilde ilk gittiğimizde (interrail) demiryolu üzerinde yanlış hatırlamıyorsam bozulan bir trenden ötürü ortalama 8-10 saatlik bir gecikme yaşadık. Yolun bir kısmını üç farklı trenle, diğer bir kısmını otobüsle ve taksiyle geçirmek zorunda kaldık. Temmuz ayı olmasına rağmen çokça rüzgar ve yağmur yedik ve çok üşüdük. Son gidişimizde ise sebebini bilmediğimiz bir olaydan ötürü direkt havaalanı trenleri çalışmıyordu. İki defa peron değiştirdik ve “geç kalacağız” korkusu yaşadık. Garda anons Flemenkçe yapıldığı için sürekli İngilizce bilen görevliler aradık vs.

Taksilerle ilgili de bir bilgi vermek isterim. Öncelikle Amsterdam’daki taksicilerin çoğunun Türk olduğuna kanaat getirdik. Orda bir ay boyunca kalan arkadaşlarımızın da tecrübeleriyle birleşince herhalde bindiğimiz taksilerden yalnızca biri Türk değildi. Taksiler oldukça lüks araçlardan oluşuyor BMW jipler gibi ve açılış fiyatları 7.50 Euro. İlk iki kilometre taksimetrede bir artış olmuyor ancak sonrasında hızlı bir şekilde 10’ar cent 10’ar cent artıyor. Temmuz 2011’deki yolculuğumuzda arkadaşlarımızın yurdunun bulunduğu Sarphatistraat’a gitmek üzere Amsterdam Centraal’dan (merkez tren garı) taksiye bindik. Taksicinin Türk olduğunu henüz anlamamışken Tuğçe’yle “umarım dolandırmaz” muhabbeti yaptık Türkçe bir şekilde. İnanılmaz uykusuz olduğumuz için ben adamın Türkçe konuşmaya başlamasına rağmen adama İngilizce yanıtlar verdim (ki bunun bir benzerini de Gülfemin Prag’daki bir Bulgar satıcıyla yaşamıştı 🙂 — adam Türkçe biliyordu). Her neyse, adam bizi önce yanlış yola soktu ve Sarphatistraat’ta kalan arkadaşlarımız Ali ve Dilara’nın dediklerine göre 10 Euro tutması gereken yol 15.10 Euro tuttu. Türk abimiz bize kıyak (!) geçip 15 versen yeter dedi, nasıl mutlu olduk anlatamam.

Şubat 2013’e dönelim. Pasaport kontrolünü geçtikten sonra yanlış hatırlamıyorsam makinelerden birinden kişi başı 3 Euro gibi bir meblağa, Schiphol Airport’tan Amsterdam Centraal’a gidiş bileti aldık. Gerekli perona geçtik ve 15 dakikalık bir beklemeden sonra trenimize bindik. Bu tren bizim bildiğimiz metrolar gibi değil, yine bizim bildiğimiz tren gibi ama iki katlıydı. Biletimize de bakılmadı, boşuna almışız. Amsterdam Centraal’da indik ve Airbnb’den kiraladığımız Schipperstraat’taki (buraya tıklayarak bakabileceğiniz) eve doğru yürüyüşe geçtik. Ev ev değil, bildiğin garajdan bozma bir yerdi. Kapısı garaj kapısı gibi kocamandı. Ev sahibi Willy’nin öyle sanıyorum ki yardımcısı bir eleman bizi karşıladı ve anahtarı verdi. Evin en ilginç tarafı, banyonun yerden ısıtmalı olmasıydı. Ev genel olarak zaten sıcaktı – ki Şubat ayı Amsterdam’ın en soğuk olduğu aylardan biri, evde üşümedik. Biz Amsterdam’a zaten tam zamanlı gezmek için gittiğimizden evin boğuk olması çok fark yaratmadı; ancak merkezi olmasına rağmen önereceğim ya da bir daha gideceğim bir ev değil.

Amsterdam’ın İstiklal’i diyebileceğimiz yer tabii ki Dam Square (Dam Meydanı). Ortasından tramvaylar geçiyor, bir miktar araç trafiği de mevcut ama caddenin üzerindeki kaldırımlar oldukça geniş. Ama genel olarak Dam’da yapılabilecek çok bir şey yok. Bir “Seks Müzesi” var. İlk gittiğimizde gitmiştik. Fiyatı 5 Euro civarıydı. Genel olarak fotoğraf ve çizim dolu bir müzeydi. Bana öğrettiği tek şey 1850’lerden itibaren bu dünyada fotoğraflı da olsa pornografi sektörünün olduğu oldu. Bunun dışında hediyelik eşyacılar burda sayıca çok. Bir iki tane nispeten daha kaliteli ürünler satan yer var. Bunlardan biri cadde boyunca iki şubesi bulunan Amsterdam Today idi yanlış hatırlamıyorsam. Burdaki çalışan hanımefendilerden biri de yine Türk idi. Amsterdam’da elini sallasan Türk’e çarpıyor. Ha unutmadan, Dam Square’de büyük bir heykelle birlikte Kraliyet Sarayı bulunuyor. Aşağıda da hediyelik eşyalardan birinin fotoğrafı var. 🙂

bitch_is_sleeping

Asıl macera Amsterdam Centraal’ı tam arkanıza alıp, Dam Square’den sola dönünce başlıyor. 🙂 Bu yol Red Light District’e çıkıyor, ancak öncesinde bu yol üzerinde bulunan mekanlardan da biraz bahsedeyim. Türkiye’deki pizza kültüründe dilim pizza olayı pek yok, ancak Amsterdam’da yerleşmiş. New York Pizza satan yerler var, dilimi 2-3 euro ve tadı gayet güzel. Yalnız domuz eti yemiyorsanız ona dikkat etmeniz lazım, keza domuz eti çokça kullanılıyor. Bunun dışında bu şehirde inanılmaz güzel patates kızartması yapıyorlar ve de bu kızartmanın satışı çok yaygın. Çok sevdiğimiz bir patatesçi de bu sokak üzerinde bulunuyor. Son uğradığımızda içerde bir de kedi vardı ve patateslerin kızarmasını beklerken içerdeki eleman uzuuuun uzun kediyle bakıştı. 🙂 Şimdi patatesçi deyince öyle sade patates sanmayın. Bu patatesin bence asıl olayı sosları. Önce kağıttan külaha bir miktar patates koyuyorlar, sonra biraz sos, sonra tekrar patates ve en son yine sos. Tuğçe köri ketçaba bayıldı, bense peynir sosuna. Böyle çedar gibi bir peynir (turuncu ve akışkan) sıkıyor tüm patatesin üstüne. Tadı öyle güzeldi ki anlatamam. Ayrıca aklımda kalmış, Amsterdam’da bu tarz yerlerde satılan sular Hamidiye markaydı, bildiğin Türkiye’den getirmiş adamlar. Bu arada unutmadan, bu sokağın adı Damstraat.

Aynı sokak üzerinde artık coffee shopları da görmeye başlıyorsunuz. Bunlarla birlikte direkt olarak seed satan dükkanları ya da mantar ve daha farklı tarzlarda “yasal” uyarıcı ve uyuşturucuları bulabileceğiniz smartshoplar da mevcut. Amsterdam denince herkesin ilk aklına gelen yasal fuhuş ve uyuşturucu kullanımı. Geçen yıl içerisinde 1 Ocak 2013 tarihi itibariyle coffee shoplara girişlerin Hollanda vatandaşı olmayan kimselere yasaklanacağı haberi dolaşıyordu fakat Amsterdam valisi sonradan bizzat açıklama yaparak bunun Amsterdam’daki turizmi etkileyeceğini söyledi ve bu yasanın Amsterdam’da uygulanmayacağını belirtti. Böyle bir yasa gerçekten mevcut ve Hollanda’nın birçok yerinde bildiğim kadarıyla uygulanıyor. Ancak Amsterdam’da uygulanmıyor. Anlaşılan Hollanda’da valilerin böyle bir yetkisi var. Yani eğer Amsterdam’a böyle bir amaçla gidiyorsanız ve kafanız karışıksa bilginiz olsun, herhangi bir kısıtlama yok. Vali demişken, Amsterdam belediye başkanını unutmak olmaz 🙂

amsterdam_belediye_baskani

 

Bir Umut Sarıkaya klasiği. 🙂 Arkaplandaki Van Gogh etkilerini fark etmemek de elde değil. Her neyse, biz devam edelim. Coffee shop, smartshop gibi merkezlerden çok bahsetmeyeceğim. İnternette gerekli bilgileri çokça bulabilirsiniz. Fakat Red Light District’ten bahsedeceğim. Buranın ne olduğunu bilmeyenler için kısaca söyleyeyim: Burası Amsterdam’ın turistik fuhuş caddesi. Trafiğe kapalı uzunca bir sokak boyunca sağlı sollu camekanlarda kadınlar kendi vücutlarını pazarlamaya çalışıyor. Çıplak değiller, çoğu bikini tarzı şeyler giyiyor. Sokak boyunca Amsterdam’ın çoğu noktası gibi burda da bir kanal var. Ayrıca ara sokaklarda da yine Red Light etkileri görülüyor. Burası ne zaman gidersek gidelim tıklım tıklımdı. Sabah saatlerinde dahi çalışan kadınlar var. Fuhuşun bir kadın için ne derece rahat bir meslek olduğu konusunda yorum yapamayacağım ama burda çalışan insanlar gördüğüm kadarıyla rahatlar. İşe bisikletleriyle geliyorlar, işten çıktıklarında yine bisikletlerine atlayıp gidiyorlar. Fiyat öğrendiğimiz kadarıyla sabit. 15 dakikası 50 euro. Yalvarsanız dahi fiyat düşürmüyorlar, bizzat “40 euro olmaz mı,” diye yalvaranları gördük, ordan biliyoruz. 🙂 Ayrıca içerden çıkan insanlar da gördük, suratlarında anlamsız bir gülümsemeyle çıkıyorlar.

Red Light’taki bir başka atraksiyon ise Casa Rosso başta olmak üzere çeşitli tiyatrolarda gerçekleşiyor. Casa Rosso bunların en ünlüsü ve en pahalısı. O nedenle kısaca Casa Rosso’yu anlatacağım, ancak farklı tiyatrolar da mevcut. Casa Rosso’da bir saatlik döngülerle canlı seks şovları yapılıyor. Biz girmedik ancak öğrendiğimiz kadarıyla bira dahil 50 euro gibi bir fiyatı var. Girip içerdeki koltuklara oturuyorsunuz ve istediğiniz kadar kalıyorsunuz. Şov sürekli devam ediyor 1 saatlik döngüler içerisinde. Söylenenlere göre direkt sevişme sahnelerinin uzunluğu 3-4 dakika arası. Onun dışında kadınlı erkekli gruplar vücutlarıyla çeşitli gösteriler sergiliyormuş. Bu ve bunun gibi tiyatrolar Red Light boyunca mevcut. Yukarıdaki karikatürdeki tiyatro tabelası da bu Casa Rosso gibi tiyatrolara gönderme yapıyor.

Kahvaltıyla devam edelim. Sonradan çok meşhur olduğunu öğrendiğimiz Koffiehuis de Hoek adındaki mekana iki kez gittik. Küçük ve tatlı bir mekan. İnanılmaz güzel pankek ve krep yapıyorlar. Garsonları da, aşçıları da çok nazik ve tatlı insanlardı. Yine domuz eti yemiyorsanız dikkat etmeniz gereken şey Ham tarzı şeyler içeren ürünler istememek. Fakat yiyorsanız jambonlu (Ham) kreplerinin çok lezzetli olduğunu söylemeliyim. Aynı şekilde çay, kahve gibi ürünleri de çok başarılı. Tuğçe nane çayı istemişti, içinde nane olan bir çay geldi. Aşağıda kahvaltılarımızdan birinin fotoğrafı mevcut:

9087493151_66145e2102_z

 

Yemekten konu açılmışken biraz da süpermarketlerinden bahsedelim. Amsterdam’da Albert Heijn adındaki marketler zinciri oldukça yaygın, fiyatları da oldukça uygun. Marketlerde genel olarak karşılaştığımız şeyler arasında çok çeşitli hazır yemeklerin bulunması (ben hiçbirinin tadını sevmedim ama lazanyadan tutun hint usulü tavuğa kadar bir sürü çeşit mevcut) ve sebzelerin çok temiz görünen paketlerde doğranmış ya da yemeye, yemekte kullanmaya hazır şekilde satılıyor olmasıydı. Ayrıca benim daha önceden 1 haftalık Fransa maceramızda her gün tükettiğim karideslerin aynını burda da buldum. Soslu bir şekilde yemeye hazır olarak satıyorlar. Karidesten bahsetmişken, geçenlerde öğrendiğim üzere Türkiye’de inanılmaz bir karides üretimi (üretimi demişken, denizlerden çıkarılması demek istiyorum) varmış; fakat Türkiye’deki talebin azlığı yüzünden Türkiye’de fahiş fiyattan satılan bu JUMBO karidesler çok düşük fiyatlara yurtdışına çıkıyormuş. Yani benim Fransa’da ya da Hollanda’da yediğim bu karidesler Türkiye’den gelmiş bile olabilir. Karideslerle iligli bu gerçeği öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Hamsi gibi yaygın ve ucuz bir besin olabilirdi Türkiye’de de. Yediğim karideslerin bir fotoğrafı da aşağıda:

karides

 

Interrail maceramızda bir hata yapıp müze gezmeye kalkışmıştık. 2-3 gün sonra Interrail’in böyle bir şey olamayacağını anladıktan sonra yurtdışına çıktığımızda müze gezmeyi bıraktık. Ancak Amsterdam’da kesinlikle gidilmesi gereken bir müze var, o da Heineken müzesi. Fiyatı Amsterdam’daki birçok şeyin tersine gün geçtikçe artıyor. İlk gittiğimizde 15 euro gibi bir ücret vermiştik kişi başı. Son gittiğimizde bu ücret 17 ya da 18 euroya çıkmıştı. Size müzenin sonundaki barda kullanabileceğiniz iki adet pul veriyorlar. Bu pullarla birer aded 33 cl. Heineken içebiliyorsunuz. Bunun dışında müze içerisindeki gezi sırasında “Bira nasıl içilir?” adlı etkinlikte bir de 20 cl. Heineken içiyorsunuz. Bir de küçük bardaklarda size biranın fermante olmadan önceki halini ikram ediyorlar. Çok ilginç bir tadı var, denemenizi tavsiye ederim. Müzenin geneli Heineken’in tarihi ve Heineken biralarının tarihinden oluşuyor. Bense tadım kısmını iki gidişimde de daha çok sevdim. Aşağıdaki fotoğrafta barmen bize biranın renginin nasıl (altın rengi) olması gerektiğini, bira dolum tekniğini (köpüğün bardağın ne kadarını kaplaması gerektiğini) ve biranın nasıl içileceğini anlatıyor. Kısaca anlatmak gerekirse, biranın köpüğü birayı taze tutan şey. Eğer biranın üzerinde köpük olmazsa bira hızlı bir şekilde karbondioksit kaybediyor. Dolayısıyla birayı içerken köpüğü içmemelisiniz. Bunun için de bira içerken dik durmalı ve bardağa eğilmektense bardağın sizin şeklinize uyum sağlamasını sağlayarak içmelisiniz. Bunu da bardağa yeterli açıyı vererek sağladığınızdan köpük yerine birayı içmiş oluyorsunuz. Bize biranın nasıl içileceğini anlatan barmen aşağıda. Ha bir de unutmadan, flemenkçe “Şerefe!” demek, “Proost!” demek. Birayı şerefe kaldırırken karşıdakinin gözlerinin içine bakmayı unutmayın!

heineken_tadim

 

Heineken müzesinde Tuğçe montunu kaybetti. Bizim hemen arkamızdan gelen kalabalık Japon güruhu “bu bizimdir herhalde” diye düşünüp almışlardır diye düşünüyoruz; çünkü müzenin hiçbir yerinde bulunamadı. Sağ olsun orda çalışanlar bir bere hediye ettiler.

Red Light yolunda Condomerie adında bir mekan var. Genelde kapalıyken yakalıyoruz bu mekanı, o nedenle camekanların fotoğrafını çektik hep. İçerde çeşit çeşit kondom satılıyor. Genelde hediyelik çeşitler yalnız, kullanmak için değil. 🙂 Zaten sergiledikleri kondomlar arasında yünden yapılmış kondom bile var, varın gerisini siz düşünün. Aşağıdaki gibi bir örnek verebilirim:

condomerie

 

Biraz da Amsterdam’ın genel özelliklerinden bahsedelim. Amsterdam deyince nedense bazı insanların aklına direkt lale geliyormuş. Bu lalenin Amsterdam’a ilk olarak nerden geldiğine dair (Osmanlı) söylentiler var, ben araştırmadım açıkçası. Fakat inanılmaz bir lale aşkı var Amsterdam’da. Her yerde gözünüze gözünüze sokuluyor, adeta İstanbul. Bununla birlikte güzel de bir green market bulunuyor, çeşit çeşit bitki satıyorlar bu açık alana kurulu pazarda. Türkiye’ye dönerken Tuğçe burdan tohumundan yetiştirmek üzere etçil bir bitki aldı ama büyümesini sağlayamadık.

Ne yazsam ne yazsam diye düşündükçe aklıma hala bir şeyler geliyor. Örneğin büyük Bulldog’un bulunduğu şimdi adını hatırlayamadığım meydanda Avrupa’nın yanılmıyorsam en büyük Apple Store’u var. Gittiğim ilk Apple Store oldu. İki katlı bir dükkan ve içerisi minimal olsa da şatafatlı döşenmiş. Ortada güzel bir merdivenle ikinci katına çıkabiliyorsunuz. Onlarca MacBook, iPad, iPhone vb. bilimum Apple ürünü tamamen insanların denemesi ve oturup kullanması için tezgahlara ve masalara konmuş. Türkiye’de olsa herhalde millet internet cafeye falan gideceğine buraya gelir tüm günü burda geçirirdi.

Aslında daha yazacak şeyler var ama ben ufaktan Türkiye’ye dönüşü başlatayım. İlerde ekleme yapar mıyım bilmiyorum ama Amsterdam’a bir daha gideceğimiz kesin. Bir daha gittiğimizde bir daha anlatacağım her şeyi. 🙂

Dönüş yolumuza direkt olarak havaalanından başlamak istiyorum. Ben çeşitli sebeplerden ötürü uçak biletlerimizi alırken transferli alamamıştım. Bu sebeple Amsterdam’da Skype üzerinden Pegasus’u arayıp uçuşlarımızı bağlattım. Bu hareketimin birkaç kötü sonucu oldu. Bunlardan biri Pegasus’un sorunlu bilgisayar sistemi yüzünden Amsterdam’da biletlerimizi bir türlü bastıramamamızdı. Ayrıca o gün öğrendim ki, havaalanlarındaki kontuarlarda o havayolunun çalışanları değil, havaalanının çalışanları çalışıyormuş. Dolayısıyla Türkçe bilmiyorlardı ama çok iyi İngilizce biliyorlardı. Anlaşmak o nedenle zor olmadı, ancak 2 dakika içinde çıkarılabilen boarding pass için 20-25 dakika uğraştık. Türkiye’de olsa kontuar görevlisinin sinirleneceğini düşündüğümden kendisine durumdan dolayı üzgün olduğumu, onu uğraştırıyor olmamdan dolayı hoşnut olmadığımı söyledim. O ise durumun benimle alakalı olmadığını, orda zaten yardımcı olmak için bulunduğunu söyleyip suçu Pegasus’a attı. Çok kibardı ve bize çok yardımcı oldu. Transfer bagajımızı da ayarladıktan sonra boarding passimizi verdi ve biz de Schiphol’un duty free’sine doğru yollandık.

Burdaki duty free’de yaşadığım muhabbeti kısaca anlatmak istiyorum, keza dışardan ülkemize olan bir bakışı da içeriyor. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Türkiye’ye giriş ve Türkiye’den çıkışlarda belli miktarda alkol ve tütün alınabiliyor. Tüm bu alım işlemleri de pasaporta ve boarding pass’e işlendiği için “ben kaçak geçiririm” düşüncesiyle dahi fazladan ürün alamıyorsunuz. Bunun benzeri bir uygulamanın Hollanda’da da olacağını düşündüğümden duty free görevlisine giderek limitlerin ne olduğunu sordum. O da bana önce hangi ülkeye gittiğimi söyledi. Türkiye dediğimdeyse gülerek bana aslında belli bir limit olduğunu fakat bunu kendilerinin kontrol etmediğini, ordaki duty free’den limitsizce istediğimi alabileceğimi söyledi. Ancak kontroller Türkiye’ye girişte gümrükte yapılıyormuş. Bunu söyledi, fakat Türkiye’nin bu konuda çok hassas olmadığını, hiçbir sıkıntı olmadan istediğim kadar ürünü geçirebileceğimi anlattı. Daha önce de Türkiye’ye giden insanlarla konuştuğunu ve bir problem çıkmayacağını söyledi. Keza öyle de oldu, herhangi bir sorun çıkmadan aldığım içkileri ve tütünleri getirebildim.

Yolculuğun son adımı ise Ankara Esenboğa’da yaşadığımız talihsizlikti. Bavullarımızdan biri gelmedi. Gelmeyen bavul en büyük bavulumuzdu ve içinde kişisel eşyalarımızın yanı sıra bir sürü hediyelik eşya ve ödünç alınmış bir iPad de vardı. Yaşadığımız travmayı az çok düşünebilirsiniz. Sonradan (1-2 saat içerisinde) ortaya çıktı ki, bagajın transit aktarılmasında bir sıkıntı olmuş ve bagaj İstanbul’da kalmış. Arayıp bizden bavul hakkında teyit aldılar ve ertesi gün sabahtan evimize kadar getirdiler. Ama bavulumuzu beklerken yaşadığımız kötü 1-2 saati anlatamam.

Sanırım şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Amsterdam hakkında anlatmadığım çok şey var ama zaten oldukça uzun yazdığımı düşünüyorum. İki farklı gün kullandım yazım için ve ikinci günüm olan şu gün nerdeyse son 3 saattir yazıyorum. Oldukça yoruldum. Merak ettikleriniz olursa yorum yazarak sorularınızı sorabilirsiniz.

Ankara vs. İstanbul

Daha Amsterdam’ı anlatmadan İstanbul’u anlatmak biraz ters kronolojiye sebep olacak ama yapacak bir şey yok. Can ne isterse onu yapıyor. Önümüzdeki aylarda daha da çoğalacağını düşündüğüm bu git gellerle az buz da olsa İstanbul’u da keşfedeceğim herhalde. İstanbul’da yaşamayı hiç istemeyen biri olarak bu günübirlik ziyaretler beni hem doyuruyor, hem de bana keyif veriyor.

Uçağın inmesinden sonra araba, taksi ve dolmuşla geçen bir dizi yolculuğun sonrasında daha Üsküdar’a adımımı attığım anda başım dönmeye başladı. Kendimi binlerce gözün önünde arenaya salıverilmiş aciz bir gladyatör gibi hissettim desem yeridir. Kalabalığın daha önce bu kadar başımı döndürdüğü olmamıştı. 15-20 dakikalık bir “cüzdanı sağlama alayım, telefon cebimde mi, aman arkamı kollayayım,” düşünceleriyle dolu bir yürüyüşten sonra belediyenin Paşalimanı’ndaki cafesine girdik. Denize sıfır bir mekan, bizim de oturduğumuz yerle deniz arasında 10 cm fark vardı yoktu. 🙂 Mekan açık hava olduğu için martılar da gırla. Kimisi masaya pislemiş, yukarıdaki direğe de oturup arkasını bize vermiş, yemeklerimizi tehdit ediyor; kimisi korkuluğun öte tarafında, oturanların attıkları ekmek ve diğer gıda maddeleri için serçelerle yarışa giriyor… Fiyatları öyle bir yere göre gayet iyiydi. Bizim Bilkent restaurantlarını alıp oraya koysan 5 kat fazla fiyat çekerler. Somonlu Linguini fena değildi ama porsiyon küçüktü.

İstanbul’un bana göre en güzel yanı vapur. Ne kadar klişe olursa olsun deniz havasını içine çekmek, vapurun rüzgarında tatlı tatlı oturmak gibisi yok. Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için de vapurdan iyi alternatif yok dolayısıyla. 🙂 Bir dahaki gidişimde aklıma gelmezse diye aha buraya yazıyorum: “O vapura bir somun ekmekle binilip martılara ekmek atılacak. Birbirleriyle giriştikleri yemek kavgası izlenip şeytani bir keyif alınacak.” Şaka bir yana, acayip bir çekişme var aralarında. Paşalimanı’ndaki martılar ekmeği beğenmiyordu oysa ki.

Fazla mı klasik bir yazı oluyor? 🙂 İstanbul’a indiğimde ben bile “köyden indim şehre” misali hislere kapılıyorum. İstanbul’un benim için böyle kalmasını da temenni ediyorum, bu klasikler umarım bana hep bu tadı verebilir. Eminönü deyince de tabii balık ekmek yemeden geçmek olmaz. Bir Adanalı olarak şalgamı severim, sevdiririm, rakıyla içerim. Ama turşu suyu da çok güzel yahu. Hele içine doldurdukları turşuyla beraber 1.50 TL’ye satmıyorlar mı, aynısını marketten almaya kalksam en az 5 TL.

Sıra Taksim’de. Meydana çıkan yolu kapatmışlar, o nedenle İstiklal’e daha yakın bir yerde indik ve “şimdi ne yesek” derken inanılmaz güzel dondurma yapan bir dükkana girdik. Dondurmaları kendileri yapıyormuş ve normal dondurmaya göre oldukça pahalı bulmama rağmen kesinlikle değdiğini düşünüyorum. İstanbul’da çoktan yayılmış, 7 şubeleri varmış. İzmir’e şube açmak üzerelermiş. Mekanın adı Cremeria Milano, web sitesine gidiş burdan. Aslında bu yazıyı yazış amacım sırf bu dükkandı. Yok böyle bir dondurma. İtalyan dondurması yaptıklarını iddia ediyorlar ama ben İtalya’da bile böyle dondurma yemedim. Bunun sebebi İtalya’da kaliteli bir mekan arayışına girmeyişimiz de olabilir, ancak yine de ne Roma’da, ne de Venedik’te böyle bir dondurma yemiş değilim. Hayatımda yediğim en güzel dondurmaydı. Tek topu 6 TL, çift topu 10 TL idi. Sade ve karamel yedim, kakaonun da tadına baktım ve bir dahaki gidişimde bir kase dolusu kakaolu dondurma yemenin daha şimdiden hayalini kuruyorum.

Dondurmadan bahsettiğime göre artık yazımı bitirebilirim, bundan sonrası yine vapur, metro, araba, uçak ve Ankara. Evim evim güzel evim.

Erkekten Egg and Bacon Tarifi

Son yazımdan bu yana bir ayı aşkın zaman geçmiş, bunun sebebi Şubat ortasındaki Amsterdam gezimiz (ki bu da başka bir yazının konusu) ve okulumun açılmasıyla birlikte içerisine girdiğim yoğun dönem. Artık ayağım da alıştığına göre yazılarıma kaldığım yerden devam edebilirim. 🙂

Bacon’ı ilk kez 2011 yazında interrail ile Avrupa’yı gezerken tatmış ve çok beğenmiştim. Türkiye’de istediğim zaman bulabilmeme rağmen fiyatından dolayı henüz burda almış değilim. Hazır Amsterdam’a gitmişken o çok özlediğim süpermarket Albert Heijn’a da bolca uğradım ve bir paketini orda tüketmek, üç paketini de Ankara’ya getirmek üzere 150 gramı 2.50 eurodan bacon almayı ihmal etmedim. Şu an elimdekilerin son tüketim tarihi 11 mart ve henüz bir süre bana yurtdışı yolu gözükmediğinden, canımın bacon çekmesi durumunda burdaki kilosu 80 lira olan ürünlere kalmış durumdayım. Merak edenler ve paraya kıymak isteyenler, Bilkent Real’de ve Ankamall 5M Migros’ta domuz ürünleri (bacon, ham ve türevleri) bulunuyor.

2 kişi için:

Süre: ~10 dk.

10 dilim bacon
4 yumurta
2 dilim tost ekmeği

1 adet genişçe yanmaz yapışmaz (teflon, seramik vs.) tava 🙂
Güzelinden bir maşa (baconları çevirmek için kullanacağız)

Tarif:

Telegraph’ın 2010’da yayınladığı, burdan ulaşabileceğiniz bir makaleye göre, yüksek yağ oranına sahip bacon ve yumurtalı bir kahvaltı oldukça sağlıklı. Yüksek yağ oranı dışında bacon ayrıca oldukça tuzlu bir besin. Her ne kadar yumurta ve ekmekle yendiği zaman tuz tadı biraz azalsa da tamamen kaybolmuyor. Eğer tuzunu almak istiyorsanız, bacon dilimlerini uygun bir şekilde derin bir kaba yerleştirin, kabı soğuk suyla doldurup en az 2-3 saat bekletmek üzere buzdolabına koyun. Ben 12 saatten fazla beklettiğimde baconın yapısında hiçbir bozulma olmamıştı. Yani eğer sabah yemeyi düşünüyorsanız akşamdan koyabilirsiniz.

Aslında tarifinde pek bir şey yok, Tuğçe’ye egg and bacon tarifi yazacağımı söylediğimde benle bayağı dalga geçti. 🙂 Ama olsun, en azından bir iki tüyo vermiş olacağımı düşündüm. Bundan sonrası çok basit. Öncelikle tavayı kızdırarak yeterli sıcaklığa getiriyoruz – bunun sebebi baconları koyduğumuzda hızlıca çekmelerini sağlamak. Tavayı kızdırdıktan sonra baconları koyuyoruz. Kısa bir süre sonra baconlar çekecek ve yumurtalar için yer açılmış olacak. 🙂 Hemen sonrasında da yumurtaları ekliyoruz. Baconları ara sıra çeviriyoruz ki her iki tarafı da güzelce kızarsın. Niye kızarsın diyorum? Çünkü kendi yağında adeta kızarıyorlar. Onlar kızarırken yumurtaların da altlarını kontrol ediyoruz ki yanmasınlar. Burada verebileceğim bir tüyo şu: Bazı baconları yumurtanın beyazının hemen üzerine yerleştirerek farklı bir lezzet yakalayabilirsiniz. Sonrasında zaten baconları yumurta ile birlikte yiyeceksiniz fakat iç içe geçtiklerinde size hazır bir parça çıkmış oluyor.

Tavadayken şu şekilde görünüyorlar:

Egg and Bacon

 

Tabakta ise şu şekilde: 🙂

Egg and Bacon

 

Bir de not düşelim. Domuz ürünleri tüketmeyenler için sanırım son zamanlarda Dana Bacon diye bir ürün çıkmış. Ben henüz görmedim ama Bigos’ta bir hamburgerin içinde yedim – yağsızdı, ama güzeldi. Meraklıları arayıp bulursa bana da haber verebilir. 🙂