TEDxİstanbul 2015 İzlenimlerim: Noktaları Birleştirmek

Başta söylemek istediğim bir şey var: Konu çok güzeldi. Gönüllülerden Özge Yılmaz (bugün de düğünü varmış; mutluluklar!), Steve Jobs’ın bir konuşmasından alıntılayarak günün konusunu oluşturmuş. Konuşmayı daha önceden sayısız kere dinlediğim için, konuyu duyar duymaz bende bir Steve Jobs çağrışımı olmuştu. Eğer 15 dakikalık bu ilham verici konuşmayı izlemek isterseniz, burdan buyrun (Türkçe altyazısı mevcut):

21 Kasım 2015’te yapılan TEDxİstanbul’un videoları henüz yayınlanmadı. Yine de ben izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Fakat bundan hemen önce söylemek istediğim bir şey daha var. Konu: Noktaları Birleştirmek. Esinlenilen kişi: Steve Jobs. Daha önce de örneğin (Harry Potter serisinin yazarı) J. K. Rowling’i komik şekilde küçümseyenler (örneğin Yalvaç Ural) gibi, TEDx’te de bazı konuşmacılar Steve Jobs’ı küçümsedi. Sinirime dokunan şey Steve Jobs hakkında ileri geri konuşulması değil; onu herkes yapıyor. Fakat ileri geri konuşurken, Türklerde bir algı var: Ben Steve Jobs’tan daha iyiyim. Değilsin. Çok daha iyi fikirlerin olabilir, elinin altındakileri çok daha iyi yönetiyor olabilirsin, ondan daha iyi bir insan olabilirsin. Ama ondan daha iyi değilsin. O günkü konuşmalarda dahi küçük de olsa verilmeye çalışılan bir mesaj vardı: Harekete geç. Uygulama olmadan fikirlerinin de bir önemi yok, zekânın da. İşte bu yüzden daha iyi değilsin. Kim olursan ol. Steve Jobs, kim ne derse desin bir nesle hâlâ ilham veriyor. Jack Welch’in kitaplarını da hâlâ okuyoruz. Steve Jobs’ı da tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz. Onun yaptıklarını ezbere yapmak için değil; farklı düşünebilmek için.

Konuşmacılara değinmeden önce çok kısa bir de ÖZET geçeyim. Genel seyirci açısından bakacak olursam, günün en beğenilenleri Ahmet Naç ve Karsu‘ydu. Karsu kesinlikle listemde olmakla beraber, Emre Soyer ve Mehmet Aksel benim için günün sürprizleriydi. Ece Temelkuran ve Ezel Akay ise benim için hayal kırıklığıydı; belki de çok daha fazlasını beklediğim için. Bir de tabii sevgili moderatörümüz Aslı Şafak‘ı görmek de güzeldi. Bloomberg HT’nin sunucusu, ekonomi programlarının aslında sıkıcı olmayabileceğini sayısız kez göstermiş bir insan. Aynı tavrını TEDx sırasında da gösterdi; fakat o günden aklımda kalan şey, bir konuşma arasında, birlikte olduğu kurbağadan prens yaratmaya çalışan kadınların ellerini kaldırmasını istemesi olacak. 🙂

Emin Çapa ile başlayalım. Yine 2015’te yapılan, bir önceki TEDxİstanbul’daki konuşması ile tanıdım onu. Eminim ki birçoğumuz da o videoyla tanıdı:

Konuşmasını sevdim. Sonrasında ise ufak ufak da olsa kendisini takip etmeye başladım. Son bir yıldır ekonomiye inanılmaz bir ilgi duymaya başladığım için CNNTürk’ün Ekonomi Müdürü olması benim için de bir artı oldu. Emin Çapa yine benzer bir konuşma yaptı. Benzer dediysem, konuşmanın içeriği değil, yönü benzerdi. Bu kez tarih öncesinden başladı ve günümüze kadar geldi, sonra da gelecekte nelerin mümkün olacağını anlattı. Tarih öncesi için verdiği bilgiler, Yuval Noah Harari’nin kitabı ve Coursera dersi olan A Brief History of Humankind‘dakilere çok benziyordu. Nedense konuşmayı dinlerken kendisinin bu kitabı okuyup bir derleme yaptığını düşündüm. 🙂 Günümüze doğru gelirken ve gelecek hakkındaki verdikleri bilgilerse az çok bildiğim şeylerdi. Fakat güzel bir derleme olmuş; iyi araştırılmış olduğu da belliydi. Kendisini ayrıca konuşmaya çok sıkı şekilde hazırlandığı için kutluyorum. Sahneyi hak ettiğini kanıtlıyor.

Emin Çapa hakkında son bir şey daha söylemek istiyorum. O, harekete geçmiş bir insan. Kendisine sık sık ekonomist olduğu hatırlatılıp, neden bilim programı yaptığı soruluyormuş. Cevabı şöyle: “Başka yapan mı var? Birilerinin bunu yapması gerekiyor.” Evet! Birilerinin yapması gerekiyor. Emin Çapa başlayacak ki, daha donanımlı birileri ilerde bunu devam ettirebilsin. İnsanoğlu olarak tembeliz. Oysa tek yapmamız gereken şey başlamak!

Gelelim Ahmet Naç‘a. Kendisi, kısa bir süre önce yeni nesil öğretmen sıfatıyla tanınmış, otuzlu yaşlarında bir öğretmen. Ben kendisinden TEDx’te konuşmacı olana kadar haberdar değildim. Yine tanımayanlar için özet geçmek gerekirse; şu anda 1. sınıfı okutan bir sınıf öğretmeni, sınıfını öğrencilerinden birinin dedesiyle beraber boyuyor ve sonrasında da baştan yaratıyor. Öğretim teknikleri okumaya, araştırmaya ve düşündürmeye dayalı. Süper! Zaten salondaki herkes de kendisini yaptıklarından dolayı ayakta alkışladı. Bense söylediği farklı bir şeye takıldım. Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl mesleğinin öğretmenlik olduğundan dem vurdu ve Atatürk’ün çok da öğretilmeyen farklı yönlerine dair hikayeler anlattı. Annesini, babasını, doğduğu evi anlatmaktansa, fikirlerini anlattığını söyledi ve Atatürk’ü idol olarak gördüğünü de açıkça belli etti. Şöyle bir şey söyledi: “Ben, böyle bir ülkede manşet olmaktan utanıyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmen sıfatına sahip olduğu bir ülkede, benim yaptıklarım bugün sadece doğal olan olmalıydı.” Katılıyorum. Ahmet Naç’ın manşet olmaması gerekiyordu. Doğru öğretim tekniklerini kullandığı için televizyonlarda, gazetelerde yüceltilmemesi gerekiyordu. Çünkü normal olan zaten bu olmalı.

Yaptığı güzel şeyler bir yana, kendisine naçizane bir tavsiyem var. İddialı olmak güzeldir; hırsını, isteğini gösterirsin. Fakat saçma iddialara da gerek yok. “Benim geçen yıl mezun ettiğim bir sınıf var. Bugün, bütün dünyada bu sınıftan daha iyi bir sınıf gösterin, hemen istifa ederim.” dedi. Çünkü onu yönlendiren kişi Mustafa Kemal Atatürk’tü, bunu da ekledi. Ben bu milliyetçilik damarına anlam veremiyorum. Evet; Atatürk önemli bir askeri dehaydı, eğitime inanılmaz önem veriyordu. Ama tüm bunlar onun gelmiş geçmiş en iyi lider olduğunu göstermez, gösteremez. Sen onun yönlendirmesiyle bir sınıf mezun etmişsin; bu da senin sınıfının en iyisi olduğunu göstermez. Atatürk’ün sadece Anıtkabir’deki kitaplığında 3000 kitabı olduğunu söyleyen birisi, daha otuzlu yaşlarında, okuyacak, görecek çok şeyi varken bu kadar kötü varsayımlar yapmamalı. Bırak Ahmet Naç’ı; yüzyıl yaşamış, nice kitap devirmiş, dünyayı karış karış gezmiş biri dahi böyle varsayımlar yapmamalı. Bunun tek sonucu kibir ve gerilemedir. Yıkıcı değil, yapıcı eleştiri yapmaya çalışıyorum; çünkü Ahmet Naç gibi insanlara hepimizin ihtiyacı var.

Sırada Gönenç Gürkaynak var. Kendisi bir avukat. Fakat sahneye bir avukat olarak değil, başarılı bir konuşmacı olarak çıktı. Kendi oğlu Mehmet ile, II. Murat’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet arasında bir karşılaştırma yaparak konuşmasına başladı: Hangi Mehmet daha yüksek bir refaha sahip? Bill & Melinda Gates Vakfı’nın sıklıkla tekrarladığı üzere, verilere baktığımızda dünya aslında gittikçe iyileşiyor. Açlık azalıyor, savaşlar azalıyor, bebek ölümleri azalıyor vs. Ulaşım ve iletişimdeki inanılmaz buluşların neticesinde artık dünyanın herhangi bir noktasına ve buradaki kaynaklara erişim mümkün. Gönenç Gürkaynak da çok basit bir örnekle bunu anlattı: Fatih Sultan Mehmet, hayatında hiç domates yemedi; çünkü domatesin ne demek olduğunu bile bilmiyordu.

Bu karşılaştırmadan sonra da, hayatını anlatmaya başladı. Nasıl anlatacağım bilmiyorum, o yüzden yaptığı güzel şeyleri anlattı diyeyim. 🙂 Steve Jobs’ın noktaları birleştirmek hususu üzerine direkt eğilen belki sadece kendisiydi. Geçmişe dönüp baktığına birleştirebildiği noktaları, birbirinin oluşumuna sebebiyet veren kırılgan eylemleri, işin henüz başındayken göremediğini ve buna da zaten imkân olmadığını anlattı. Konuşma şekli de ayrıca güzeldi.

Ece Temelkuran çıktı sonra sahneye. Diğer konuşmacılara göre sahnede kısa kaldı. Elinde not defteriyle, sosyalizmden bahsetti. Sosyalizm kelimesinin nasıl öcü gibi gösterildiğinden, ama günümüzde kapitalizmin en üst basamaklarında bulunan iş adamlarının (Bill Gates’ten Ali Koç’a değin) sosyalizmden konuşmaya başlamasıyla artık bir şeylerin değiştiğini söyledi. Büyük bir X‘ten bahsetti. Bu X’in bir çizgisinin köşelerinde kapitalizm ile sosyalizm, diğer bir çizgisinin köşelerinde ise doğu ile batının olduğunu, X’in tam ortasının ise ulaşmamız gereken yer olduğunu söyledi. Önümüzdeki yüzyılda, giderek daha fazla sosyalizmden konuşacağımızı iddia etti.

İddiasına az çok katılsam da, bu fikir yeni değil. Ha-Joon Chang‘in Economics: The User’s Guide adlı kitabında anlattığı üzere, 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm ile sosyalizmi birleştirmeyi başarmış Avrupa Devletleri’nin bugün refah düzeyi en yüksek devletler olduğu yazar. Yani Avrupalılaşma hikâyesi ekonomik anlamda aslında bundan ibaret. Bir nevi sosyal demokrasi.

Bunun dışında, Ece Temelkuran konuşmasına başlamadan önce, TED’in (Amerikanvari) belli standartları olduğunu, aslında ilgi çeken bir konuşma yapması gerektiğini, elinde notlarla sahneye çıkmaması gerektiğini ama bugün bunların içinden gelmediğini söyledi. Eh, bu standartlar bir amaca hizmet ediyor. Elde notla konuşma yapmak, konuşmacı ortaya veri dökme niyetinde değilse, konuşmacıyı hazırlık yapmamış gibi gösterir. Keza bende de öyle bir izlenim oluştu ve birçok diğer konuşmacının aksine, bana kendimi önemsiz hissettirdi.

Gelelim ilk oturumun sonuncu konuşmacısına: Judith Liberman. Bir masal anlatıcısı. Hem de son 7 yılını Türkiye’de bu mesleğin tohumlarını ekmeye adamış. Eskinin meddahları, âşıkları, Dede Korkut ya da Nasreddin Hocaları gibi o da masal anlatıyor. Bize de kendi hikâyesini, nasıl da unutulmaya yüz tutmuş bir mesleği seçtiğini anlattı ve masalların aslında kendimizi ifade etmemizin bir yolu olduğunu söyledi. “İşinizden çıkıp akşam eve gittiğinizde gününüzü anlatırken dahi masal anlatıyorsunuz,” dedi. O noktada da aslında “nasıl daha iyi masal anlatırız?” diye düşündürttü.

Kendisi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok şehrinde masal anlatıyor. Bir gün etkinliğine gitmek, belki açık havada uzanıp, gözlerimizi kapayarak dünyayı gezmek şart oldu. 🙂

İkinci oturuma, davranış bilimcisi Emre Soyer başladı. Konuşması temelde fırsatlar ve fırsatları kaçırmama üzerineydi. Harry Potter’ı basmayı kabul etmeyen yayınevlerinden, 400 milyar dolarlık Google’ı zamanında 1 milyon dolara satın almayı elinin tersiyle iten Yahoo’dan bahsetti. Tabii ki zamanında bu fırsatları bu kadar açık seçik görmek mümkün değil. Ama fırsatları kaçırmamak için yapılabilecek üç şey olduğunu söyledi ve “Tüh be” dememek için neler yapılması gerektiğini anlattı. Bunlardan en önemlisinin, farklı düşünmeye çalışmak olduğunu söyleyebilirim.

Emre Soyer inanılmaz bir konuşmacı. Çok heyecanlı, çok güzel konuşuyor. TEDx’in bana kazandırdıklarından birisi oldu.

Sonrasında sahneye Şahin Tulga çıktı. Açıkça söylemek gerekirse, konuşması üzerine söyleyecek fazla bir şeyim yok. Liderlik hakkında danışmanlık yapıyor. Bunu uzun süre yaptığına ve birileri de kendisine danıştığına göre işinin ehli olsa gerek. Fakat sahnede yaptığı konuşma, sıkıştırılmış liderlik eğitimi gibiydi. Kendi dahi söyledi: Liderlik verilmez, kazanılır. Bana göre günün temposu en düşük ve en az ilgi çekici konuşmasıydı.

Veeeee Ezel Akay. Noktaları Birleştirmek konusunun kendisi gibiler için geçerli olmadığını, film anlatıcılarının geleceği tahmin etmeye çalıştıklarını anlattı. Konuyu nasıl oraya getirdi de o lafı etti bilmiyorum ama konuşmasından aklımda kalan tek bir şey var: “Bir makine olsaydı ve gazetecilerin tek tip hikaye (doğruları) yazmasını sağlasaydı, bütün gazetecileri o makinenin içine atıp Silvan’a göndermek isterdim.” Bir ara paralel evrenlerden de bahsetti. Ama sürekli telefonuna baktı. Pür dikkat birini dinlemeye çalışırken, konuşmacının elini cebine atıp, ne konuşacağına bakması, 10-15 saniye sus pus olması dinleyici açısından pek hoş değil. Belki de bu yüzden anlattığı hiçbir şey aklımda kalmadı. Konuşması çok kopuktu ve özensizdi.

Sırada Capital Turkish Connections var. Sahneye kurucularından ve aynı zamanda IMF’te ekonomist olarak çalışan Ferhan Salman çıktı. Kısaca hikâye şöyle: Ferhan Salman bir gün avukat bir arkadaşıyla beraber oturuyor, her Türk’ün yaptığı gibi “Ne olacak bu memleketin hâli?” diyor. Sonrasında bu iki arkadaş işi orda bırakmak yerine ileri götürmeye karar veriyorlar ve dünyanın her bir köşesinde alanının uzmanı olmuş Türkler olduğunu keşfediyorlar. Kısa sürede sayıları artıyor ve 2 yılın sonunda, Cumhuriyet’in 92. yılında, Türkiye’yi kısa sürede ilk 10’a sokmak için 92 öneri toparlıyorlar. Önerileri görmek için burayı ziyaret edebilirsiniz: http://www.92oneri.org/

Harekete geçtikleri için kendilerini kutluyorum. Fakat aradayken tanıştığım, 92 Öneri’nin üyelerinden Rana Birden’e de sorduğum gibi, uygulamaya geçmek daha önemli. Rana Birden’in aktardığına göre bugüne dek bu fikirlerin bir kısmını CHP bildirgelerine taşımayı başarmışlar. Ama tarafsızlar ve her türlü siyasi partiyi ikna etme girişimlerinde bulunuyorlar. Ben hâlen devlet eliyle değişimin uzun süreceğini düşünüyorum. Daha somut öneriler getirmeden veya bu konuda harekete geçmeden eleştirmem belki de doğru olmaz. 🙂 Ancak benim fikrim, ülkenin kalkınmasının girişimlerden ve girişimcilerden geçtiği yönünde. CTC de aslında girişimci insanlardan oluşuyor, sonuçta böyle bir girişimi başlatmışlar. Fırsat olur da elimden gelirse ben de yardım etmek isterim. Özellikle de daha somut uygulamalara geçmeleri konusunda yardımcı olabilmek beni mutlu eder.

Sırada ikinci oturumun son konuşmacısı ve beklemediğim şekilde günün yıldızı bir isim var: Karsu Dönmez. Ne zaman Amsterdam’a gitsem onun afişlerini gördüm. O Amsterdamlı bir müzisyen, daha 25 yaşında, Türkçe öğreniyor ve söylediğine göre hedeflerine başarıyla ulaşmış. Ben burda onun hikâyesini anlatmayacağım. Çok kısaca söylemek gerekirse, önceleri uzak olduğunu sandığı bir mesleğe sonradan bağlanan ve otoritelerin söylediklerine kulak asmayıp çalışan, sonunda da başarılı olan, beğenilen bir müzisyen. Sesi de çok güzel. Artık zaman zaman dinlerim diye düşünüyorum.

Kendi hikâyesi ve Türkçe öğrenme macerası (bir yere başvurmaktan başına vurarak bahsetmesi ve sonrasında özür dileyip, Türkçe’yi böyle öğrendiğini söylemesi) dışında, Karsu’nun farklı bir yönü daha var. O, hedeflerine ulaştığı için topluma ne verebilirim diye düşünen bir insan. Bunu da milliyetçilikle sınırlamıyor, uluslararası düşünüyor ve şu anda da Suriye’den Hollanda’ya gelen mültecilere yardım etmeye çalışıyor. MasterPeace adlı grubun üyesi. Şu sıralar ise Amsterdam’a gelen mültecileri tren garında karşılıyorlar, onlara sıcak yiyecek ve giyecek veriyorlar, yardımcı oluyorlar. Belki de bizim Türkiye’de yapamadığımızı, o Hollanda’da yapmaya çalışıyor. Ne de güzel yapıyor.

Tüm bunları yaparken, artık arkadaşları olan bu insanların “sesimizi duyur Karsu demesiyle ne yapabilirim diye düşünen Karsu, bir de müzik yazmış/bestelemiş. Konuşmasını bitirdikten sonra da piyanonun başına geçti ve (sadece ben değilimdir herhalde) bizi ağlattı.

Sonra da ayakta alkışlandı…

Üçüncü oturum Düşler Akademisi Kurucusu Ercan Tutal‘ın konuşmasıyla başladı. Kendisi, engelli bireylerle iletişimde kullanılan yanlışları ve bu yanlışların doğrularını anlattı. Hemen öncesinde ise, iki genç kızın piyano ve vokal resitalini dinledik. Hemen sonrasında Kolektif Yaratıcılık Başkanı Cem Topçuğlu sahneye çıktı ve Nazım Hikmet Ran’ın, Piraye’den olan oğlu Mehmet Fuat’ı anlattı. Edebiyatla içli dışlı olmasına rağmen, sporu da çok sevdiğini ve mahalle takımlarına, o zamanlarda (1970’ler) bulunmayan taktikleri getirmek için canla başla araştırma yaptığını, bol bol okuduğunu söyledi. Hemen sonra ise yine Davranış Bilimci Azra Kohen yine tanıdık olduğumuz bir konuya, yüzyıllar içerisinde refah seviyemizin artmış olması konusuna yöneldi. Bunu daha da ileri götürmek için daha yeşile, yeşil enerjiye yönelmemiz gerektiğini anlattı.

Sonra da sahneye Oy ve Ötesi‘nin kurucu üyesi Sercan Çelebi çıktı. Oy ve Ötesi’ni artık bilmeyenimiz yok. 2 yıl içerisinde tarafsız, büyük ve güçlü bir topluluk oldular. Seyircilerden kimlerin Oy ve Ötesi’ne dahil olduğunu sorduğunda, çok fazla el kalktı. Bugüne dek imrenmiş, ama dahil olmamıştım. Sanırım bir sonrakinde ben de olacağım. Sercan Çelebi, günün konusuna da uygun olarak bu noktaya nasıl geldiklerini anlattı; bir bir dönüm noktalarından bahsetti. Her seferinde doğru olanı seçip bu noktaya gelebildiklerini söyledi. Güzel bir sunumla, güzel bir konuşma yaptı. Sahneye hâkimiyeti çok iyi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. 2 yıl öncesinde, insanları Oy ve Ötesi’ne ikna ederken de böyle güzel konuşuyor muydu, merak ettim. 🙂 Eğer bir nebze dahi öyleydiyse, eminim takipçilerinin olmasında bunun da etkisi olmuştur. Bir de tabii ki, söylemeden geçilmemesi gereken bir şey daha var: O da harekete geçenlerden. İlk dönüm noktasında kendisinin de söylediği gibi: Bu işe hiç kalkışmayabilirdik...” Ama bakın, küçük bir girişim nelere yol açtı.

Üçüncü oturumun ve de günün son konuşmacısı, Mutfak Sanatları Akademisi Mehmet Aksel‘di ve konuşması sohbet havasında geçti — ve de çok ilgimi çekti. Başka bir girişimcinin 20 yıla yayılmış hikâyesini dinlemek ve başarılı olduğunu görmek çok güzel. Onun da hikâyesinde dönüm noktaları var ve kendisinin de belirttiği üzere Dünya’nın en iyisi Mutfak Sanatları Akademisi’ne ulaşana kadar belli başlı dönüm noktalarından geçmiş. Verdiği en önemli mesaj, bence “annenizi, babanızı bile dinlemeyin; ne istiyorsanız onu yapın”dı. Bir insan bu hayatta kendini bulmak istiyorsa, kendi içinden geleni yapmalıdır.

Tavsiye Ettiğim Konuşmalar

Emin Çapa
Gönenç Gürkaynak
Judith Liberman
Emre Soyer
Karsu
Sercan Çelebi
Mehmet Aksel

Videolar yayınlandığında linklerini de ekleyeceğim. 🙂

Belgrad’ın Ormanları

İstanbul’daki değil, Belgrad’da Kalemegdan’ın altında kalan kısımda bu ormanlar. 🙂 Haziran’da, Gezi Direnişi’nin patlak verdiği ilk günlerde, istemeye istemeye de olsa aklımızı burda bırakıp, aylar önceden planını yapmış olduğumuz gezi için Belgrad’a uçtuk. Gezi yazılarını uzun yazdığım için hep böyle geç yayınlıyorum; ama ne demişler: Geç olsun, güç olmasın.

Belgrad’ın en büyük özelliği, bizim için Tuğçe’yle baş başa çıktığımız ilk yurtdışı gezimiz olması oldu. İkimiz de tabanlarımız çatlayana kadar gezmeyi ve yeni tatlar denemeyi sevdiğimiz için, güzel de bir gezi oldu diyebilirim. Havaalanına iner inmez etrafı incelemeye başladık. Belgrad Sırbistan’ın başkenti ve bildiğim kadarıyla en büyük şehri. Nikola Tesla Havaalanı ise bu bilgiye göre en büyük havaalanı olmalı; fakat Türkiye’deki normal bir havaalanıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük ve sıradan kaçıyor. Güvenlik kontrolü sadece uçağa girerken var; bir de tabii ülkeye ilk giriş yaparken sizi kapıda polis karşılıyor, pasaportlarınızı kontrol ediyor. Sırbistan, Türkiye pasaportuna sahip kimselerden 90 güne kadar vize istemiyor ama önceden okuduğumuza göre pasaport görevlileri girişte sorun çıkartabiliyormuş. Biz böyle bir şey yaşamadık. Belki artık olmayan yeşil pasaportlarımız (Tuğçe’nin hala var tabii) sayesinde, belki de çift olarak geldiğimiz için; bilemiyorum.

Havaalanından çıkar çıkmaz taksi aramaya başladık. Yine daha önceden öğrendiğimiz üzere taksi Belgrad’da ucuz bir ulaşım türüymüş; fakat havaalanında bazı taksiciler turist avlıyormuş. Ortalama 20 Euro’ya şehir merkezine götürdüklerini öğrendik. Havaalanından çıkar çıkmaz da çeşitli taksicileri gördük ve onlara doğru yöneldik. Belgrad’daki taksicilerin ilgin yanı, belirli bir renkleri yok. Normal arabaları taksi olarak kullanıyorlar; tek yaptıkları aracın üzerine taksi olduğunu belirten bir aparat takmak. Birkaç adet taksi şirketi var ve neredeyse tüm taksiler bu şirketlere ait. Biz daha taksicilere fiyat soramadan arkamızdan bir adam bize seslendi ve 15 Euro’ya bizi istediğimiz yere götüreceğini söyledi. Önce şüpheyle yaklaşsak da (en az 50 yaşındaki) Sasa’nın taksisine binmek Belgrad’da verdiğimiz en iyi karar olabilir. Sasa inanılmaz konuşkan çıktı  ve bize adeta şehir turu yaptırdı.

Taksici Sasa’nın kartviziti. Giderseniz arayın, bizim de selamımızı söyleyin. 🙂

Sasa’dan ilginç bilgiler öğrendik. Ünlü tenisçi Novak Djokovic’in Belgrad’da büyük bir kafesi varmış ve kendisi de en kötü 2 ayda bir buraya gelerek yemek yermiş. Yanlış hatırlamıyorsam kafenin yeri stadyuma oldukça yakındı. Sırbistan’ın önceden SSCB’ye bağlı olduğunu bilirsiniz. Belgrad’ın SSCB içinde önemli bir yeri vardı ve Komünist Parti’nin bu şehirde büyük bir merkez binası bulunuyordu. Hala bulunuyor, ancak ironiye gelin ki bu bina şimdi bir AVM olmuş durumda. Bunun dışındaki eski devlet binalarının çoğu varlığını sürdürüyor; ancak Sasa’nın söylediğine göre bomboş duruyorlar ve kimse tarafından kullanılmıyorlar. Her ne kadar Komünist Parti’nin merkez binasını AVM yapmış olsalar da, Sırbistan bizim ülkemiz gibi bir AVM cenneti değil. Taksi yolculuğu boyunca gördüğümüz üzere oldukça yeşil bir kent.

Sasa bize Kalemegdan’ın kıyıya bakan taraflarını göstermek için yolu uzattıktan sonra sonunda konaklayacağımız evin bulunduğu sokağa geldik. Kalacağımız evi Airbnb (https://www.airbnb.com/rooms/398983) üzerinden kiralamıştık. Evin sahibi Ana o tarihlerde yurtdışında olduğu için kardeşi Stevan’ı bizi beklemesi için göndermiş. Taksi tam olarak Stevan’ın önünde durdu; merhabalaştık ve el sıkıştık. Sasa bir nevi bizi Stevan’a emanet ettikten sonra yoluna koyuldu ve bize de yukarıdaki görmüş olduğunuz kartviziti verdi.

Belgrad’a gelmeden önce, Sırbistan’daki mobil internet tarifelerini incelemiştik ve oldukça ucuz olduğunu biliyorduk. Stevan bize stüdyo dairemizi gezdirdikten sonra, döviz bürosu ve sim kart hakkındaki sorularımızı cevaplamakla kalmadı; bizi arabasıyla bizzat bir döviz bürosuna götürdü ve sonrasında ise mobil internet kullanabilmemiz için gereken küçük sim kartlardan bulmamızı sağlamak için 4-5 farklı yeri gezdirdi. Bu sırada da kendisiyle muhabbet etme şansı bulduk ve ablası Ana ile birlikte ticaretle uğraştıklarını öğrendik. Fakat Stevan aynı zamanda bir bateristmiş ve kız arkadaşıyla birlikte aynı yaz Türkiye’ye gelme planları yapıyormuş. Gelirse mutlaka bizi aramasını söylemiş olsak da Stevan’dan herhangi bir mesaj gelmedi. Ya Türkiye’ye gelmediler ya da rahatsız etmek istemediler. 🙂

200 Sırp Dinarı. Kağıt paralarında bulunan insanlardan Nikola Tesla hariç hiçbirini tanımıyorduk; fakat elimizde kalan kağıt paraların hiçbirinin Tesla’nın suretini taşımıyor olması kötü bir ironi oldu. 10’luk ya da 100’lükte Tesla bulunuyor.

Stevan ile konuştuğumuz bir diğer konu ise Gezi Direnişi idi. Bize anlattıklarına göre Türkiye’de yaşanan olayların çok benzeri Sırbistan’da da yaşanmış. Herkes bir şeylerin değişeceğini beklerken, uzun süren direnişleri, kendini normal hayatın akışına bırakmış ve ne yazık ki bir şey değişmemiş. Üstelik bu olayların 9-10 yıl önce olduğundan bahsetti ve geçen uzun zaman onlara sadece duruma alışılmışlık hissi kazandırmış. Halen umuyorum ki aynı hisleri Türkiye’de yaşamayacağız.

Muhabbetimizin arasında sonunda bulduğumuz micro sim kartı ve sim kartla birlikte 50 mb interneti yaklaşık 8 lira gibi bir ücrete satın aldıktan sonra (artı olarak 3 liraya bir 50 mb daha aldık ve paket arttı) Stevan bizi eve geri bıraktı ve tekrar görüşmek dileğiyle uzaklaştı. Biz de akşam yemeğine çıkmak üzere hazırlanmak için eve çıktık.

Evimizin yeri oldukça merkeziydi ve Bohemian Quarter adını verdikleri, süslü restoranların bulunduğu bir meydana oldukça yakındı. Meydana çıkmadan hemen önce bizimkilerden çok da farklı olmayan bir sebze, meyve ve farklı türlerdeki ürünler satılan büyükçe bir pazarın yanından geçtik. Karşıdan karşıya geçerken arabaların ne kadar eski olduğu gözümüzden kaçmadı. Ayrıca toplu taşıma için kullanılan otobüsler ve tramvay da adeta SSCB zamanından kalmış gibiydi. Çevreyi incelediğimiz zaman Osmanlı’dan kalma yapıları da kolayca görebiliyorduk. Bohemian Quarter’ın girişinde Osmanlı’dan kalma olduğu çok belli, güzel motiflerle döşenmiş kocaman bir çeşme vardı ve insanlar bu çeşmeyi hala kullanıyorlardı. Ayrıca restoranlarda ve kafelerde Türk kahvesi bulamamanız imkansıza yakın. Üstelik ismi “dark coffee” ya da “espresso” gibi yanlış isimlerle de geçmiyor, Türk kahvesi olarak geçiyor.

Osmanlı’dan kalma çeşme.
Bir de şöyle bir evin yanından geçtik ki bayıldık. Benzerleri Türkiye’de de var tabii; ama güzel ev güzel evdir.

Bohemian Quarter’a vardığımızda, ismini daha önceden duyduğumuz Sesir Moj adında bir restorana girdik. Önce içeriye girdik, bizle ilgilenen biri olmayınca ben dillerini bilmediğimizi belirtmek için etrafa İngilizce bir şeyler söyledim ve hemen bir garson geldi. Sokak çiçeklerle bezeli olduğu için dışarı oturmak istediğimizi söyledim ve bize dışarda bir masa ayarladılar. Yemeklerimizi seçerken yeni tatlar denemeye özen gösterdik ve önden birer Buzağı Çorbası, ana yemek olarak da Karışık Izgara ve Bacon’lı Steak söyledik. Izgaranın içerisinde rib de dahil olmak üzere çeşitli domuz ızgaraları vardı. Bacon’lı Steak ise, steak’in çevresine sarılı baconlardan oluşuyordu; ben domuz steak’in oldukça yağlı olacağını düşünmüştüm, ancak fazlasıyla yağsızdı. Biralarımızı da yerel biralardan sipariş verdik. Bir adet Jelen ve bir adet Niksicko söyledik. İkisi de oldukça güzeldi; ikisi de Efes’ten daha güzeldi. Yine de Bomontimiz bin basar.

Sesir Moj’dan bir kare.
Buzağı Çorbası. Sırpların en ünlü çorbası buymuş. İçinde parça etler bulunuyor ve Türk damak tadına uygun; çok lezzetli bir çorba.

 

Tuğçe, Bohemian Quarter ve sokakta bulunan neredeyse bir örnek restoranlardan biri. 🙂

Yemeğimizi bitirdikten sonra hava kararmaya başlamıştı. Normalde sevmediğim ama artık ufak ufak içmeye başladığım Türk kahvesini o akşam bir keyif aracı olarak belki de ilk kez kullandım. Belgrad’ın serin yaz akşamında, etraftaki restoranlarda çalan müzisyenlerin melodileri kulağımda, karşımda sevgilim varken o acı kahve o kadar tatlı geldi ki anlatamam. O kadar gevşemiştim ki Tuğçe fotoğrafımı çekmeye çalışırken bir türlü düzgün poz veremedim ve aşağıdaki gibi bir fotoğraf çıktı ortaya.

Elimde kahve, arkamda loş ışıklı, bol çiçekli Bohemian Quarter.

Kahvemiz bittikten sonra günümüzü sonlandırmadan önce çiçekli ve müzikli sokakta biraz gezelim dedik ve nereye gideriz diye düşünmeden dolanmaya başladık. Sokağın alt tarafında ise aşağıdaki manzarayla karşılaştık. O an bizim için Belgrad, Paris’ten çok daha romantikti.

Çeşitli şehirlerin yönü ve Ay’a Yolculuk.

Ertesi gün, Belgrad’ı biraz keşfe çıkalım dedik ve ilk durağımız Belgrad’ın İstiklal’i dedikleri Knez Mihailova oldu. Ne yazık ki hiç fotoğrafını çekmemişiz, ama kaçırılacak çok bir şey olduğu söylenemez. İstiklal Caddesi burdan çok daha güzel, çünkü İstiklal daha kalabalık. Bir mekanı güzel yapan en önemli unsurun insan olduğunu bir kez daha anladık. Elbette Knez Mihailova çok daha temiz ve daha genişti; ayrıca insanların bahsettiğine göre de Belgrad’ın en işlek yaya trafiği burda bulunuyordu. Ama 1.5 milyon nüfusu bile olmayan bir şehirin 15 milyonluk bir şehirle boy ölçüşmesi zaten biraz zor. Fakat yine de, bir ucu Kalemegdan‘a, diğer ucuysa ana meydanlarına çıkan, araç trafiğine kapalı bu cadde bizim de gezimiz süresince sık sık uğradığımız bir yer oldu.

Öncelikle, bir iki mekan eleştirisinde bulunmak isterim. Söylemeliyim ki, bu ülkede Starbucks yok. Onun yerine irili ufaklı zincir kahveciler mevcut. Bunların da Knez Mihailova’yı en çok kaplayanı Choco Caffe adında bir yer. Kesinlikle iğrenç kahveleri ama buna rağmen mekanı dolduran onca insana yetmeyen garsonları ve tatsız dondurmalarıyla nasıl bu kadar para kazandığını anlayamadığımız bir mekan oldu. Belgrad’da (biraz da ucuz olduğu için) bol keseden para harcadık ama harcadığımıza pişman olduğumuz tek yer burası oldu.

Kötüyü bir yana bırakacak olursak, Knez Mihailova’nın Kalemegdan’a yakın tarafında frozen yogurt ve dondurma yapan, ICEBOX adında bir yer var. Biz burda donmuş yoğurdu sevdik. Hem yoğurda şeker gömmedikleri için yoğurdun tadı çok güzeldi, hem de sunumları mükemmeldi. Kare şeklinde bir mekan düşünün ki, bir ucundan size istediğiniz boyuttaki bir kapta donmuş yoğurt veya dondurma veriyorlar, sizse o kare şekli boyunca dizilmiş üstlüklerden istediğiniz kadar alıyorsunuz. Meyve ve gofret, bisküvi çeşitleri dahil olmak üzere sürüsüne bereket bir ürün yelpazesi vardı ve bizi oldukça memnun etti. Karenin en sonunda ise yoğurdumuzu üstlükleriyle beraber tarttılar ve gramaja göre bir ücret ödedik.

Knez Mihailova’ya gidebilmek için çokça parkın içinden geçtik ve aşağıda fotoğrafını koyduğum park, Knez Mihailova’ya en yakın olanı. Parkın özelliği ise, küçük olmasına rağmen öğrenciler de dahil çokça kullanılması; çünkü hemen yakınında bir üniversite mevcut. Üniversitenin yerleşimine bayıldık; çünkü bu park ile bir arkasındaki cadde olan Knez Mihailova’nın arasında kalıyor. Bu caddeden ise tramvay geçiyor ve caddede bolca otobüs durağı mevcut. Yani bizim Taksim Meydanı’nın hafif farklı hali. Düşünsenize İstiklal’in hemen arka sokağında önemli bir üniversite olduğunu ve yerleşkesinin bir bağlamda aslında İstiklal Caddesi olduğunu.

Üniversite, KFC’nin hemen karşısında.

Kalemegdan’a gelmeden önce, öğle yemeği yediğimiz Smokvica‘dan biraz bahsetmek istiyorum. Biraz da özellikle gitmiş olduk ama gittiğimiz her yer genelde çiçeklerle bezenmiş, doğanın içinden kopup gelmiş gibi karşılandığımız yerlerdi. Smokvica da bunlardan biri. Çiçeklerle bezenmiş olması yetmezmiş gibi, oldukça güzel naneli limonata ve ev yapımı soğuk çay yapıyorlar. Eğer Belgrad’a bir daha gidersek, buraya da bir kez daha gideceğimize eminim. Mutfak gözünüzün önünde, her şey gözünüzün önünde yapılıyor. Sanki eski, küçük bir konağı alıp restauranta çevirmişler. Hava güzel olduğu için bahçesinde oturmuş olmamız da mekana ekstra bir puan kazandırdı. Ev yapımı pizzaları gerçekten çok güzeldi. Sanırım Tuğçe de salata yemişti, o da bol yeşillikliydi. Sunumları harika ve evde hissetmeniz için Efes bira da satıyorlar! 🙂

Smokvica’nın bira menüsü. İthal biralar içerisinden en ucuz olanının Efes olması dikkat çekici.
Smokvica’nın mutfağı. Fark ettiğiniz üzere bahçedeki masaların hemen dibinde.

 

Her yer çiçek, her yer yeşillik!

Karnımız doymuş, güler yüzlü garson kadından son bir gülücüğümüzü almış, Smokvica’dan tekrar geleceğimizin sözüyle mutlu mesut ayrıldığımıza göre, Belgrad’ın kalesi olan Kalemegdan’a geçiş yapabiliriz. Kalemegdan, Knez Mihailova’nın Belgrad’ın en büyük meydanını bağladığı, sanırım Tuna nehrine kıyısı olan, içinde şu anda büyük bir park, hayvanat bahçesi, müze ve tiyatral öğeler barındıran büyük bir kale. Anlatılana göre nehrin diğer kıyısındaki topraklar Osmanlı’ya aitmiş ve Osmanlı işgali sırasında Sırplar bu kaleden savunma yapmış. Bu heybetli kaleye rağmen, yaklaşık beş yüz yıllık bir süre boyunca Osmanlı hükümdarlığında kalmaktan kurtulamamışlar. Yine Tuna nehri ile, bir başka büyük nehir olan Sava’nın birleştiği yere denk geliyor.

Kalemegdan’a da, aynı Knez Mihailova gibi nerdeyse her gün uğradık. Özellikle akşam saatlerinde, insanların dondurmasını alıp yürüyüşe çıktığı, banklarda oturup loş ışıkta dinlendikleri, içerde bulunan fotoğraf sergilerini gezdikleri, muhabbet edip oyun oynadıkları kocaman bir parka bürünüyor. Surların kenarlarından ise Ada Ciganlija dahil olmak üzere size inanılmaz bir manzara sunuyor. Kıyıyla aranızda yaklaşık olarak 20-25 metrelik bir yükselti farkı var. Bu arada Ada Ciganlija, Tuna ve Sava nehirlerinin ortasında bulunan küçük bir ada. Burayı gezmeye ne yazık ki vaktimiz olmadı ama bir sonraki gezimize saklıyoruz. Bungee Jumping’ten tutun da bisiklet sürmeye, basketboldan tutun da sokak voleyboluna kadar çeşit çeşit spor imkanları sunan bir yermiş burası. İlginç bir dipnot olarak da belirtmekte fayda var, Sırp erkeklerinin geneli çok uzun ve spor yapmaya yatkınlar. Her yerde ama her yerde toplu ya da topsuz olarak insanlar spor yapıyor. Yani Sırp basketbolunun bu kadar iyi olduğuna şaşırmamak gerek. Ben erkeklerinin yanında cüce gibi kalıyorum. Keza Sırp kadınları da uzun; yani benim 1.70’lik boyuma göre oldukça uzunlar. Ve de oldukça güzeller.

Kalemegdan’dan devam edelim. Hayvanat bahçesine uğramadık; çünkü hayvanların koşullarının hiç de iyi olmadığını öğrendik. Bu nedenle kafamıza göre içerde dolanmayı seçtik. İçerde zindanlardan tutun, astronomik gözlem kulesine, küçük mezarlardan tutun da köprülere kadar bir sürü şey var. Burda Kalemegdan’ı yazıyla değil, çektiğimiz fotoğraflarla anlatacağım.

Böcükler.

 

Zamanında kalenin altından su geçiyormuş. Bu köprü de iki kapıyı birbirine bağlıyor.
Şimdi köprünün altı yemyeşil.

 

Kalemegdan surları.
İçerde bulunan heykellerden biri.
Bu da kapılardan biri.
Ekin Ağaoğlu: “Arkamdaaa, bir POROJE yükseliyoor!”
Üstüne çıktığım surların yüksekliği.
Bu da içerde gördüğümüz ama anlam veremediğimiz yapılardan. Az önce yaptığım araştırmaya göre sağdaki yazı Macarca imiş ve İngilizce çevirisinden anlayabildiğim kadarıyla şunları söylüyor: “22 Temmuz 1456’da bu noktada savunmada bulunan Matthias tarafından, Türklere karşı kesin bir zafer kazanılmıştır.”

Kalemegdan’ı gezdiğimiz ilk günün akşamı, ana meydana yakın bir yerde Little Bay adında bir restauranta gittik. Belgrad’ın nispeten lüks restaurantlarından biriydi. Kapıda bizi bir kadın karşıladı ve rezervasyonumuz olup olmadığını, sigara içilen ya da içilmeyen alanlardan hangisinde oturmak istediğimizi sordu ve bizi bir masaya oturttu. Sandalyeler, masa örtüleri ve duvarlar dahil her şey kırmızı kadifeden yapılma gibiydi. Loş bir ortamda, mum ışığında önden ilginç bir çorba içtik, alabalık yedik ve şarap içtik. Oldukça romantik bir ortam yaratmaya çalışmışlar, keza üst katta odacıklar şeklinde masa düzenlemeleri de bulunuyordu. Mekanın sahipleri mafya kılıklılardı ama müşteriyle tabii ki onlar ilgilenmiyordu. Ortamın bütün romantizmini kaçıran şey ise (belki de bu sadece Türkçe bilenler 🙂 için geçerliydi) fonda Nil Karaibrahimgil çalmaya başlaması oldu. Anlaşılan Nil’in ne hakkında şarkı söylediğini anlamadan müziğini beğenip listeye koymuşlar.

Little Bay.

Ertesi gün, Belgrad’ın ilginç yerlerinden birine gittik: Slavija Roundabout. Burası, tam 7 farklı yolu birbirine bağlayan büyükçe bir kavşak. İlginç tarafı ise herhangi bir trafik ışığının bulunmaması. 7 farklı yönden gelen araçlar birbirlerine ve yayalara yol vererek adeta ortak bir yardımlaşma içerisinde istedikleri yöne doğru gidebiliyorlar. Nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama bu kavşaktaki kaza oranı oldukça düşükmüş; aynı şekilde trafik tıkanıklığı da yaşanmıyormuş. Birbirine bağlanan bu çoğu çift yönlü 7 yol oldukça geniş olduğu için herhangi birinden karşıdan karşıya geçmek bana oldukça korkutucu geldi. Trafik ışığı da olmayınca, arabanın biri kafasına göre gelip bize çarpabilirdi; ama sonuç öyle olmadı! Sırbistan için, aynı Türkiye hakkında söyledikleri gibi Doğu ile Batı arasında kalmış bir ülke yorumu yapıldığını okumuştum. Çok doğru; ancak Sırbistan’ın iyi tarafı, Batı’nın medeniyetini, Doğu’nun ise kültürünü yansıtıyor oluşu. Türkiye gibi kaba, kültürsüz, iki arada bir derede kalmış insanlarla karşılaşmadık. Slavija kavşağında karşıdan karşıya geçerken ise, bir yaya yola adımını atmayagörsün, gelen araba anında duruyor ve yayaya yol veriyor. Sırbistan Avrupa Birliği’nde değil, ülke olarak bizden daha fakirler; ancak buna rağmen bizden daha Avrupai bir yaşamları var.

Slavija Roundabout. Tüm bu karmaşaya, tramvayları da dahil edebilirsiniz. Karmaşanın içindeki uyumu görmek için orda olup trafiği izlemeniz lazım.

Slavija’nın oraya kadar gitmişken, fotoğrafın hemen sağ köşesinde görebileceğiniz McDonald’s‘a girip bir şeyler yiyelim dedik. Bu tarz her ülkede bulunan mağazaları, fast food restaurantlarını gezmek de hoşumuza gidiyor; bir nevi farklı ülkeler arasındaki karşılaştırmaları sırf bu tarz yerlerden dahi yapabiliyorsunuz. Yine de burdaki McDonald’s’ın Türkiye’dekilerden çok da bir farkı yoktu. Yalnız yemeğimizi yedip çıktıktan sonra, kapının hemen yanında asılı bir tabelayı fark ettik. Girdiğimiz McDonald’s, Belgrad’da açılan ilk McDonald’s imiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği daha 1991’de dağılmadan önce açılmış.

Belgrad’daki ilk McDonald’s restaurantı, 24 Mart 1988’de açılmıştır.

Slavija’ya gelmeden önce, yol üstünde bulunan Tasmajdan parkını ziyaret etmiştik. Orayı atlamak olmaz. Kalemegdan’a göre daha küçük bir park olmasına karşın, hemen arkasında kalan St. Mark Kilisesi’nin önünde bütün heybetiyle insanlara kucak açıyor. Öncesinde kilisenin içine girdik, sonrasında ise kilise tarafından bu parka giriş yaptık. Daha parka girer girmez bir köşede spor yapan, barfiks ve şınav çeken insanlarla karşılaşıp, Sırp insanının sportifliği hakkında yaptığımız tespiti bir kez daha kanıtladık. Çok sayıda bank ve şelalenin bulunduğu park metrekare bazında pek de az yer kaplamıyor ve içinden geçen ana yaya yolu sizi St. Mark Kilisesi’ne çıkarıyor.

St. Mark Kilisesi. İbadethane gezmeyi pek sevmem ama gelmişken buraya da girdik.
Tasmajdan’ın içinden geçen ve sizi St. Mark Kilisesi’ne götüren yaya yolu ve Tuğçe. 🙂 Solda da Haydar Aliyev heykeli.

Tasmajdan’da karşılaştığımız sürprizlerden biri, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in heykeli oldu. Burda güzelce dinlenip, temiz havamızı aldıktan sonra ilerlemeye devam ettik.

Tasmajdan ile Slavija arasında kalan ve görülmesi gereken birçok yer var. Bunlardan biri, bulvar üzerindeki bir börekçiydi; ancak ne yazık ki ismini de almamışım, fotoğrafını da çekmemişim. Küçücük bir mekanda çalışan 6-7 kişi, durmaksızın içeri girip çıkan müşterilere hizmet vermeye çalışıyor. Meşhur börekleri bizim kol böreklerine benziyor ve tadı oldukça güzel. Hazır konu börekten de açılmışken, artık söylemek istiyorum. Sırpça’nın içinde Türkçe’den birçok esinti mevcut. Örneğin börek olarak sattıkları şeye burek, çorbaya corba, kaymağa kajmak, adaya ada diyorlar. Az çok birbirimizi anlayabiliyoruz. 🙂

Burek. Ayrıca fotoğraftaki bütünleştirici etkiyi yaratan tişörte ve sahibine biricik teşekkürlerimi sunuyor, kendisini öpücükle kucaklıyorum. O dil ne öyle. 🙂

Bir de insanları söylenenin aksine oldukça sıcakkanlı. Hem size ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışıyorlar, hem de İngilizce bilmeseler dahi sizle bir şekilde anlaşmaya çalışıyorlar. Üstelik sizle anlaşmak zorunda olan ya da olmayan insanlar arasında bu durum bir fark yaratmıyor. Belgrad’daki ilk günümüzde Sesir Moj’da yemek yerken küçük, 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu yanımıza dilenmeye geldi. Dilini bilmediğimi anlatarak başımdan savmaya çalışırken, o da İngilizce bilmediğini ama dilenmekte ısrarcı olduğunu gösterircesine cebimi işaret edip üstüne bir de “money” diyerek ne istediğini spesifik olarak belirtti. Haydi buna bir nebze tamam diyelim.

Farklı bir zamanda, kaldığımız evden ana meydana doğru yürürken çöpçü olarak çalıştığı her halinden belli bir adam bizi durdurdu ve hemen yakındaki direğe asılmış bir afişi bize göstererek Sırpça bir şeyler anlatmaya başladı. Biz kendisini anlamadığımızı İngilizce olarak söyledikten sonra adamın ne yapmasını beklersiniz? Tamam deyip yoldan geçen başka birilerine (sonradan anladığımız üzere) soracağını sormasını. Adam hiç istifini bozmadı, var olan birkaç kelimelik İngilizcesini ve işaret dilini kullanarak bizden kalem istemeye çalıştığını anlattı. Sonra da ortada ortak bir dil olmadan birbirimizle anlaşmaya başladık ve anladığımız üzere adam afişte yazan numarayı not almaya çalışıyormuş. Afişten anlaşıldığı üzere de adam alkolü bırakmaya çalışıyormuş. Adam bizle zaman harcamayı göze alarak çantamızda bulduğumuz tek kalem olan tahta kalemini kullanarak notunu aldı, bize kendi durumunu anlattı ve teşekkür ederek yoluna devam etti. Kesinlikle farklı bir deneyimdi.

Sırp insanından biraz uzaklaşacak olursak, az önce bahsetmeye başladığım Tasmajdan ile Slavija arasında kalan mekanlara doğru yol alalım. Bunlardan ilki, NATO harabesi kalıntıları. SSCB zamanında Belgrad, NATO tarafından bombalanmış ve Sırplar da bu yıkıntıları olduğu gibi saklamaya karar vermiş. Tarihini çok öğrenemedik ama metropolün ortasında, oldukça geniş bir cadde üzerinde aşağıdaki fotoğraflarda bulunan yıkıntıları görmek biraz tuhaftı. Adeta yakın tarihlerini korumaya almışlar.

NATO harabelerinden bir kesit.
Harabelerin önden çekilmiş bir fotoğrafı. Dışındaysa hayat devam ediyor.

 

Yıkıntıların bir kısmı oldukça tehlikeli görünüyordu. Her an yıkılabilirmiş gibi. Ancak üstünden bildiğim kadarıyla 20 yıldan fazla zaman geçmiş.

Aynı yoldan bu kez Slavija’ya doğru değil de, meclisin bulunduğu yere doğru yürümeye başladık.

Burayı tam olarak nerde gördük hatırlamıyorum ama Çilek Mobilya anlaşılan her yerde. 🙂

Hali hazırda Gezi Direnişi devam ederken, biz de Belgrad’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne doğru bir yollanalım dedik. NATO harabelerinden yukarı meclise doğru çıkarken büyükelçilik de yolumuzun üstündeydi.

Belgrad, Türkiye Büyükelçiliği. #direngezi
Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği Kançılarya. #direngezi
Burası da hatırladığımız kadarıyla meclis binası. Etrafı yine ve yine park dolu. Belgrad yemyeşil.

Aynı gün, tam ters istikamette görmeye gittiğimiz başka bir yer daha vardı. Aynı İspanya’nın Sagrada Familia’sı gibi, Belgrad’ın yapımı çok uzun yıllar süren ve hala bitirilmeyen bir kilisesi varmış: St. Sava Katedrali. İbadethaneleri sevmem demiştim ama Sagrada Familia’yı da görmeye gitmiştik, bunu da görmeye gittik. Bir kez daha fark ettim ki, her ne kadar ibadethaneleri güzel birer mimari harikaya çevirmek için tonlarca para akıtılsa da ve her ne kadar bu mimari yapılar gerçekten harika görünseler de, harcanan paralarla dünyanın birçok sorununa çözüm bulunabilirdi: Bunun başını da açlık ve yoksulluk çeken, daha öncesinde karşılaştığımız çocuk dilenciler çekiyor. Yine de mimari olarak harikaydı, ona diyecek yok. Etrafını yine kocaman bir parkla çevirmişler ve katedralin hemen yanına da küçük bir kilise inşa etmişler. Katedrali görmeye gittiğimizde o kilisede de düğün vardı ve biz hemen düğünün bitimini yakaladık. Aynı Türkiye’deki davul-zurnacılar gibi çalgıcılar vardı.

St. Sava Katedrali
Yandaki minik kilise ve düğün ahalisi.

Ayrıca katedrali görmeye giderken yol üzerinde bir şey dikkatimizi çekti: Köpek parkı. Köpeklerin serbestçe koşup enerjilerini atabileceği, birbirleriyle oynayabileceği bir köpek parkı yapmışlar. Normal bir parkın tam ortasına hem de. Sonradan İstanbul’a geldiğimde çeşitli sitelerde bu tarz köpek parklarının olduğunu öğrendim ama Belgrad’da gördüğümüzde bir köpek parkıyla ilk kez karşılaşıyorduk ve Türkiye’de elimizde bir örneği bulunması açısından da fotoğrafını çektik.

Köpek parkı.

Üçüncü günümüzü bitirmeden önce anlatmam gereken son bir şey kaldı ve o şey yine akşam yemeği. 🙂 Bu sefer kaldığımız eve yakın, daha çok ızgara yapan bir restauranta gidelim dedik ve Foursquare üzerinden iyi puan almış olan Stara Hercegovina adında bir mekana gittik. Bizim Türkiye’de ve hatta aslında Adana’da bulunan kebapçılara benziyordu. Nispeten salaş ama nazik garsonları vardı ve Türkiye’deki sıkı alkol denetlemesinden muzdarip olan işletmelerin aksine, alkollü bir mekandı. Ben kendime daha önce hiç yememiş olduğum ribs (domuz kaburgası) söyledim. Bir porsiyonu 200 gr. ediyormuş. Menüde çok pahalı görünüyordu; ama meğerse menüde yazan fiyat kilo fiyatıymış. Dolayısıyla o fiyatın beşte birine yiyince inanılmaz ucuza geldi. Tuğçe kendine Ćevapčići söyledi; ki bu da bildiğimiz inegöl köfte. Ortaya ne olduğunu merak ettiğimiz bir de kajmak söyledik – ki bildiğimiz kaymak çıktı. Yanında sıcak pide de getirdiler. Pideyi görünce tabii ortada kaymak falan kalmadı. Yemeklerimiz geldiğinde kaymağı silip süpürmüştük.

Ribs. İnanılmaz lezzetliydi, domuzun belki de en lezzetli yeri. Bacon ile başa baş gidebilir. Ancak çok yağlıydı ve bir porsiyonu bitiremedim.
Ćevapčići. Yanında doğranmış soğan ile geldi.
Kajmak.

Belgrad’da toplam 5 günümüzü geçirdik; ancak her ne kadar şu ana dek kronolojik bir sırada anlatıyor gözüksem de, aslında anlattıklarım belli bir kronoloji içermiyor ve yazının bundan sonrası için böyle bir kronoloji vermiyor olacağım. Aslına bakarsanız anlatacak çok bir şey kalmadı. Ama bu az şeyin arasında çok önem verdiğim ve Belgrad’a sırf onun için bile gidebileceğim bir yer var: Nikola Tesla Müzesi.

Sırp asıllı bir ABD vatandaşı olan Nikola Tesla Müzesi’ne giderken, daha önce çok kere geçtiğimiz yollardan geçtik; fakat daha önce fark etmediğimiz bir şeyi fark ettik: Bir turizm bürosunun önüne asılmış bir gezi afişi. Sadece ve sadece “ucuzluğa bak!” demek istiyorum. Yurtdışından gelenler için Türkiye çok ucuz.

İstanbul Soping Festival!

Vee işte o an geldi. Yıllardır hayranı olduğum, Thomas Edison’un bilim dışı baskısı altında ezilmekten kurtulamamış ama bunu da umursamamış, döneminin en büyük zekalarından ve bu zekayı toplumun iyiliği için kullanmaktan çekinmeyen büyük insan Nikola Tesla’nın, sonradan müzeye çevirilen Belgrad’daki evi! Müze aslında çok küçük ama sergilenen az sayıda icat dahi (350’nin üstüne patenti olduğunu unutmamak lazım) sizi doyuma ulaştırabiliyor. Bugün her evde kullanılan çamaşır makinesi gibi basit bir aletin bile çalışmasını sağlayan indüksiyon motoru, Nikola Tesla’nın belki de günümüzde kullanılan en büyük icadı. Fakat Tesla’nın çalışmaları bununla sınırlı değil: Alternatif akımdan tutun helikoptere, kablosuz elektrik aktarımına kadar yüzlercesi mevcut! Ve kendisi hakkında o küçücük müzede bile o kadar çok belge varmış ki, hepsini aynı anda sergileyemedikleri için birkaç ayda bir sergilenen belgelerin konusu değişiyormuş.

Nikola Tesla Müzesi.

Müzeyi tabii ki tek başımıza gezmedik. Bize İngilizce tur imkanı sunabilecek bir rehber ayarlandı – ki bu rehberin üniversitede master programına devam eden bir elektrik-elektronik mühendisi olduğunu da ayrıca söylemem gerekiyor. Nikola Tesla Sırplar tarafından çok sevilen bir karakter – öyle ki ülkenin her bir yanında önemli mekanlara ismini vermişler, paralarının üzerine suretini basmışlar ve onu en iyi şekilde tanıtmaya gayret gösteriyorlar. Hazır müzedeyken belgeselini de izlettiler ve Tesla’nın tahmin ettiğimden de büyük buluşlara imza atan biri olduğunu ve Edison’un tahmin ettiğimden de daha çok karalama kampanyaları yürüttüğünü, Tesla’nın icatlarını çalmaya kalktığını öğrendim.

Tesla hakkında çok da konuşmadan, müzede çektiğim fotoğrafları yayınlayarak kendisini ve icatlarını anlatacağım. Ne yazık ki anlatabileceklerim sınırlı sayıda ve düzeyde. Eğer ilgileniyorsanız mutlaka ama mutlaka gitmenizi ve hatta rehberle icatlar hakkında konuşmanızı tavsiye ederim. Kendisi de çok güleryüzlü ve bilgi sahibiydi.

Fakat fotoğraflara gelmeden önce Tesla hakkında söylemek istediğim önemli bir şey var. Prestige filmini izlediyseniz eğer, Nikola Tesla’nın elektriği kablosuz olarak iletmeyi başardığını görmüşsünüzdür. Bu icat, bir kurgu değil! Gözlerimizle gördük, bizzat yaşadık. Tesla bu projeyi daha da büyütmeye karar verdiğinde, dönemin büyük enerji şirketlerinden birine giderek aklındakileri anlatır. Dünyanın çeşitli yerlerine büyük direkler dikerek hiçbir şekilde kablo kullanmadan elektrik dağıtabileceğini anlatır ve şu anda adını hatırlayamadığım bu büyük enerji şirketinin göbeği yağlı patronu Tesla’ya bu proje için fon aktarmaya başlar. İlk direk ABD’de dikilmeye başlanır. Tesla heyecanlıdır; fakat şirketin patronu, Tesla’nın asıl amacının bu elektriği satmak değil, tüm dünyanın ücretsiz olarak kullanmasını sağlamak olduğunu öğrenir ve projeye fon aktarmayı keser. Daha sonraları 1. Dünya Savaşı sırasında direk yıkılır ve Nikola Tesla’nın bu büyük projesi tekrar yapılmamak üzere suya düşer. İşte bir yanda pazarlamayı iyi bilen Thomas Edison, Tesla’nın projelerini çalarken diğer yanda Nikola Tesla daha büyük amaçlara hizmet etmektedir; ama bir türlü başarıya ulaştıramadan hayata gözlerini yumar.

Prestige filminde de görülen alet. Yanılmıyorsam 250 bin Voltluk bir motorla çalışıyor ve tepesinde çıkan beyaz kıvılcımları (adeta birer yıldırım!) görebiliyorsunuz. Aletin hemen altındaki floresanları, aleti çalıştırmadan önce elimize tutuşturdular. Aleti çalıştırdıklarında elimizdeki floresanlar yanmaya başlamıştı. 🙂
İndüksiyon motorunu çalıştırıyorsunuz. Yumurtayı bırakıyorsunuz ve yumurta kendiliğinden belli bir eksen etrafında dikey bir şekilde dönmeye başlıyor.
Yukarıda bahsettiğim elektrik direği (daha doğrusu, kulesi). Fotoğraftaki etiketten görüldüğü kadarıyla Long Island’da imiş. Bildiğim kadarıyla Nikola Tesla hayranları, bir fon oluşturarak bu kuleyi bulunduğu yerde “işlevsiz de olsa” yeniden inşa etmişler. Yanında bulunan istasyonu da müzeye çevirmişler.
En sağdaki kadın tur rehberimizdi. El ele uzatarak sağda toptan başı olan elektrik direklerinden alınan elektriği lambaya kadar ilettiler. Bu deneyi göstermeden önce rehber, elektrik direğinin tam 500 bin volt elektrik verdiğini söyledi ve kimin dokunmak istediğini sordu. Hemen atladım ve dokundum! Tam 500 bin volt vücudumdan geçti ve alternatif akıma sahip olduğu için kalbimi durdurmadı, vücudum sadece bir iletken görevi gördü; parmağımda sadece bir gıdıklanma hissettim. Yani anlayacağınız, Tesla’nın ürettiği bu aletlerin yaydığı kablosuz elektrik sağlığa zararsız.
Tesla düşünürken.
Nikola Tesla’nın küllerinin bulunduğu kap. Müzede sergileniyor.

İnanılmaz bir geziydi, benim için oldukça doyurucu oldu. Eve dönüş yolumuzda, her zamankinden farklı bir rota kullanmaya karar verdik. Biz Belgrad’a giderken “Yunanistan’a iteleme” geyikleri hala çok revaçtaydı. O yüzden yolumuzun üstünde aşağıdaki kareyi görünce fotoğrafını çekmeden duramayacağımızı hissettik. Hükümeti itelesek mi diye düşündük, sonra “onlara da yazık,” dedik.

Belgrad, Yunanistan Büyükelçiliği.

Adanalılar bilirler, bizim memlekette 24 saat çalışan unlu mamüller zincirleri vardır; hatta bunların en büyüğü Kardeşler’dir. Bu, başka yerde rastlayamadığım bir konseptti. Dolayısıyla Belgrad’da görünce şaşırmadık değil. Aynı Kardeşler’deki gibi pizzalar, börekler, Türk usulü olmasa da çeşit çeşit unlu mamüller satan iki farklı küçük zincir bulduk. Bu pizza olayına az sonra tekrar değineceğim; fakat öncesinde adı bizi cezbettiği için gittiğimiz ve mamüllerini ayıla bayıla, ucuz ucuz yediğimiz mekanın fotoğrafını koymak istiyorum.

Pekara TOMA. Ürünleri çok leziz. Sırbistan zaten ucuz ama daha da ucuza karnınızı doyurmak isterseniz burası bulunmaz nimet. Üstelik 24 saat açık ve ana meydanda bir şubeleri var.

Şimdi gelelim şu pizza olayına. Yurtdışında daha önce de dilim pizza satan yerler görmüştük, ancak Belgrad’daki kadar yaygın ve güzeline rastlamamıştık. Tüm Belgrad’a yayılmış, Caribic Pizza adında bir mekan var. Dilim pizza siparişinizi veriyorsunuz, anında kartona koyup veriyorlar ve fırından çıktığı gibi sıcacık yiyorsunuz. Türkiye’de çok yerde pizza yedim ama bir fast food restaurantının bu kadar güzel pizza yapabileceğini düşünmezdim. Foursquare puanları zaten oldukça yüksek, yine Foursquare’e bakarak bulduk burayı. Kesinlikle değdi. Türkiye’ye döndükten sonraki 2 hafta boyunca Caribic Pizza’nın eksikliğini çektim desem yalan olmaz. O tadı burda aradım durdum.

Bir diğer fast food restaurantı olarak, bizim kumpirden bahsetmek istiyorum. Kumpir bildiğim kadarıyla Türkiye’den çıkmış bir yiyecek. O yüzden Belgrad’da görünce şaşırdık ama şaşkınlığımız o kadar da çok sürmedi; çünkü yapmayı beceremiyorlar. 🙂 Krompirko adında bir mekandan denemek amacıyla bir tane aldık. İngilizce bilmiyorlardı, o yüzden karşılıklı gülüşerek siparişimizi vermeyi başardık. 🙂 Ancak aynı gülümsemeyi kumpirle yaşadığımızı söyleyemeyeceğim. Resmen mundar etmişler patatesi. Bizim kumpirde patates ne kadar dolgun duruyorsa, bunlar o derece altlık olarak kullanmışlar. Adeta Cem Yılmaz’ın anlattığı gibi, sanki patatesi binanın temelini yapmak için kullanmışlar.

Anlatacak pek az şey kaldı. Alkollü bir içki olan Rakija’ya geçmeden önce, gittiğimiz İtalyan restaurantını anlatmak istiyorum. 🙂 Bir de tabii yolda gördüğümüz aşağıdaki dükkan var.

Fotoğraf kendini anlatıyor. 🙂

Ottimo adında, şirin mi şirin bir İtalyan restaurantına gittik. Yazımın başında anlattığım, üniversitenin hemen dibindeki parkla yan yana bir mekan. Bahçesine oturduk ve bir garsonun gelmesi için uzuuuun uzuuun bekledik – ki kendilerini bu yönden oldukça İtalyan bulduk. 🙂 Ancak tavırları bir İtalyan’dan çok daha kibar olunca, tabii bir de adam sarışın olunca İtalyan olmadığına kanaat getirdik. Mekanın içerde de bir salonu varmış ama hava çok güzeldi, bu yüzden içeri bakmadık bile. Yemeğimizi sipariş ettik ve hafif yağmur altında, rengarenk mekanın, yemyeşil sokağın tadını çıkarmaya başladık.

Ottimo.
Deniz ürünleri tagliatelle.
Domates soslu, parmesanlı penne.

Vee son olarak, sırada Rakija var. 🙂 Rakija’ya Türkiye’de rakı diyorlar. Bizim bildiğimiz rakıyla alakası yok; fakat nedense ( 🙂 acaba neden) ismi bu şekilde erik rakısı, şeftali rakısı vb. geçmiş. Çeşit çeşit aromalısı var ve rakıdan çok tekilaya benziyor. Bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar o geceyi hatırlayacaktır, birlikte yaşadığımız Patron tekilalı ve rus votkalı geçen ağır bir geceden sonra biz tekilaya küstük. 🙂 Rakija’nın kokusu bile tekilayı çağrıştırınca Tuğçe içemedi. Onunkini de ben içtim. Bir erik, bir de şeftali söylemiştik. Tekilaya küsmemiş olsam bayılarak içerdim ama ne yazık ki ağır geldi. Tekila sevenlere şiddetle önerebileceğim bir içki Rakija. Gerçi sonradan daha az alkollü ve bal aromalı versiyonunu da bir denedik. Onun tadı çok daha güzeldi. Ev sahibimiz Ana’nın dediğine göre Rakija yapan çok farklı markalar mevcutmuş ve genelde fiyat arttıkça tadı da güzelleşiyormuş. Yani biz ucuz ve kötüsünü de içmiş olabiliriz, kesin bir şey söyleyemeyeceğim.

Rakija. Shot bardaklarında, yanında suyla servis ediliyor. Rakija’yı shot yapıp üzerine su içiyorsunuz. En azından garsonun bize anlattığı kadarıyla servisi ve içimi bu şekilde.

Son bir tavsiye. Eğer siz de Tuğçe gibi su konusunda ayırt edici davranıyorsanız, yurtdışında düzgün su bulmak konusunda sıkıntı yaşıyorsanız aşağıdaki suyu önerebiliriz.

Tadı Türkiye’deki sulardan da güzeldi. Biz çok beğendik.

Yeni gezilerde görüşmek üzere. 🙂 Biz Belgrad’ı sevdik, sıra dönecek ve biz elbet yine gideceğiz. 🙂

%d bloggers like this: