Categories
Kitap

Okuduğum Kitaplarla 2014

Bugün, Reddit ve RSS’in yaratıcılarından, 2013’te daha 26 yaşındayken Aaron Swartz‘ın en yakın arkadaşlarından birinin, Aaron’ın ölümünün 2. yılında kalem aldığı bir yazıyı okudum. Okumak isteyenlere tavsiye ederim. İntihar eden biri için yazılmış, hayatı yaşamayı ve farklı açılardan dünyaya bakmayı öven oldukça güzel bir yazı.

Bu yazı beni Aaron’ın iyi bir okuyucu olduğu konusunda da bilgilendirdi ve her yıl okuduğu onlarca (genellikle 100’ün üstünde) kitabı listelediği, kimisi hakkında yorumlarını paylaştığı bir blog parçasına yönlendirdi. 2012’nin sonlarında Okuduğum Son Kitap adlı bir internet sitesi açmıştım ve ben de okuduğum her kitabı buraya kaydediyorum. Geçtiğimiz günlerde 2014’te neler yaptığıma dair bir yazı yazdığımda, kitaplardan da ayrıntılı olarak bahsetsem mi diye düşünmüştüm. Eh. Aaron bana gerekli motivasyonu sağladı diyebilirim.

Aaron’ın yaptığı gibi, ben de fazlasıyla beğendiğim ve zamanınız olduğunda ivedilikle okumanızı tavsiye ettiğim kitapları italik harflerle yazıyorum.

  1. Franny ve Zooey – J. D. Salinger
    • Salinger’in en popüler kitaplarından. Pek sevmedim.
  2. Cehennem – Dan Brown
  3. Demir Ökçe – Jack London
    • Jack London’ın yapıtları modern klasikler arasında gösteriliyor. Demir Ökçe, benim ilk Jack London kitabım oldu. Çevirisini çok beğenmediğim (Evrensel) halde kitap çok hoşuma gitti. Okuyacaksanız İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Levent Cinemre’nin çevirisini tavsiye ederim. Harika bir çevirmen. Jack London kitabı 1900’lerin başında yazıyor. Uzun gelecekte, 1900’lerde yazılmış olan bir kitap bulunuyor ve bu kitapta kapitalizme karşı verilen savaş anlatılıyor.
  4. Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal
    • Jack London gibi, Yaşar Kemal’i de bu yıl hayatımda ilk defa okudum. Çok sevdim. Anlatılanlar, adını yansıtırcasına efsane; anlatım ise masalsı.
  5. Bin Dokuz Yüz – Alessandro Baricco
    • Düşük beklentiyle alıp yaklaşık 1.5 saatte bitirdiğim harika bir kitap. 1900 yılının ilk günü bir transatlantikte bir kutunun içinde bulunan ve “Bindokuzyüz” adı verilen bir bebeğin olağandışı öyküsünü anlatıyor.
  6. Tek Kanatlı Bir Kuş – Yaşar Kemal
  7. Yeni Hayat – Dante Alighieri
    • Cehennem’i okuduktan sonra Dante’ye sarıp bu kitabı aldım. Çok da iyi vakit geçirmedim okurken.
  8. Tembellik Hakkı – Paul Lafargue
    • 2014’te okuduğum en aydınlatıcı kitaplardan biri olabilir. Oldukça kısa bir kitap ve insanlığın belki de en temel haklarından biri olan tembellik hakkına değiniyor. Özellikle sanayi devrimi ile değişen dünya ve kapitalizmin bizi zorladığı şartlardan bahsediyor. Spoiler vermiş gibi olmayayım ama savunduğu en temel öğe insanın günde 3 saatten fazla çalışmaması gerektiği ve hali hazırdaki sistemin insanı her yönden sömürmeye ittiği. Örnek verecek olursak Lafargue’ın, günde 8 saatlik çalışma şeklinin insanı gün içinde yorduğu, sadece hafta sonları kendine zaman ayırabildiği için de insanı, her türlü ihtiyacını karşılayabileceği tek yer olan AVM’lere ittiği gibi bir savı var. Kesinlikle okunmalı!
  9. Öteki Dünya: Ay Devletleri ve İmparatorlukları – Savinien Cyrano de Bergerac
    • Okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Şans eseri Ay’a yolculuk etmeyi başarmış bir adamın hikayesini anlatıyor. Dini öğeler çokça bulunsa da, henüz 1600’lü yıllarda yazarın Ay ve uzayla ilgili ilginç tahminler yapabilmiş olması benim için şaşırtıcıydı.
  10. Kuşlar da Gitti – Yaşar Kemal
  11. Devlet – Platon
    • Günümüz dünyasının işleyişini anlamak için bence okunması gerekiyor. Milattan önce yazılmış olsa da hala Platon’un devlet üzerine fikirlerinin geçerli olduğunu görmek bazen şaşırtıcı, bazense korkutucu. Uzun bir kitap olduğu için roman gibi okumaktansa, zaman zaman alıp okunabilir. Daha önce kitap üzerine uzun, kitaptan anektodlar içeren bir yazı yazmıştım. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
  12. Kıyamet Gösterisi – Neil Gaiman & Terry Pratchett
    • Otostopçu’nun Galaksi Rehberi serisini çok sevdiğim için zamanında Emin Okutan bana bu kitabı önermişti. Gerçekten de benzer bir dile ve hikayeye sahip. Severek okudum.
  13. Ev Sahibesi – Dostoyevski
    • Dostoyevski okumak için her türlü zaman yaratabilirim sanırım.
  14. Kesişen Yazgılar Şatosu – Italo Calvino
    • Büyük beklentilerle almıştım ama beni hayal kırıklığına uğrattı. Sanırım tarot kartları bana saçma geldiği için çok sıkıldım. Tarot kartlarını kullanarak, karakterleri konuşmadan hikayelerini izleyip tahmin etmek ilginç bir fikir. Ancak oldukça sıkıcıydı.
  15. Vahşetin Çağrısı – Jack London
    • Bu kitapla beraber Jack London favori yazarım oldu. Bu adam bir harika dostum!
  16. Peter Schlemihl’in Olağanüstü Öyküsü – Adelbert von Chamisso
    • Oldukça kısa ama içinde çok şeyler barındıran bir kitap. Sonsuz servet elde etmek için ruhunu şeytana satan bir adamın öyküsünü anlatıyor.
  17. Beyaz Diş – Jack London
    • Gittikçe daha çok, daha çok seviyorum! Mutlaka Levent Cinemre’nin çevirisiyle okuyun.
  18. Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru – Heinrich Böll
    • Zaman zaman Kafka’nın Dava’sına benzettiğim yerler oldu ama kendisi de başlı başına bir başyapıt. Magazinin insan hayatına ne denli zarar verebileceği ve istediğinde toplumu ne kadar yanlış yönlendirebileceği üzerine bir kitap.
  19. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu – Stefan Zweig
    • Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu bir adama yazdığı mektup. İlginç geldiği için kısa sürede okudum. Stefan Zweig’ın daha önce Satranç’ını da okumuştum. Kısa hikayeler yazma üstüne oldukça başarılı.
  20. Rework – Jason Fried, David Heinemeier Hansson
    • Okuduğum her sayfasında “evet, işte beni anlayan birileri,” dediğim; çok kısaca bahsedecek olursam çalışmanın ve şirket kurmanın/yönetmenin tanımını baştan yapan bir kitap.
  21. The Little Book of Economics – Greg Ip
    • Ekonomiye ilgi duymaya başladığım için, basit ekonomik konseptleri anlamak uğruna okudum. Kitap oldukça basit bir dille para birimlerinden tut, merkez bankalarının nasıl çalıştığına geniş bir spektrumda bilgi veriyor. Sonlara doğru verilen bilgiler FED’e yönelik olsa da güzel bir kitap.
  22. The Maze Runner – James Dashner
  23. The Scorch Trials – James Dashner
  24. The Death Cure – James Dashner

2015 sonunda görüşmek üzere. 🙂

Categories
Gezi

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 2. Gün

İlk günümüzü yayınlamamdan bu yana iki ay geçti. Devam etmenin zamanıdır. En son Bologna’da kalmıştık. Burdan Floransa’ya geçiyoruz. Bologna’dan Floransa’ya araçla gitmek için birkaç yol var. Bunlardan en hızlısı otoban – ki İtalya’nın zengin kuzey kesimindeki otobanların dahi çoğunluğu çift şeritli; iki gidiş iki geliş. Varın diğer yolları siz düşünün. Biz tabii ki diğer yolları tercih ettik. 😀 Çünkü aklımızdan zorumuz vardı ve macera arıyorduk. Önceleri 2 saatlik yolu 4 saate çıkaran bu otoyolu seçtiğimize pişman olsak da, sonradan sözlerimizi geri aldık.

Bologna’dan çıkmadan önce bol bol banka aradık. Sebebiyse Berkan ve Pınar’da birer tane 500 Euroluk banknot olması ve hiçbir dükkanın bu banknotları bozmamasıydı. İşin ilginç tarafı, girdiğimiz hiçbir banka da bu banknotları bozamadı. Küçük bir dipnot olarak ekleyelim, eğer elinizde bu denli büyük meblağda bir banknot varsa “Banca di Bologna” bu banknotları güzelce bozuyor – her ne kadar “bu parayı nerden buldunuz?” deseler de.

Para bozdurma işlemi bitti, daha Bologna’dan çıkamadan Bologna-Floransa yolu üzerinde bir pizzacıda duralım da kahvaltı yapalım dedik. Ristorante Kris diye bir mekan gözümüze güzel göründü, baktık ki fiyatlar da fena değil: Pizza başına 5-6 Euro vererek kurtulabiliyoruz. Arabayı uygun bir yere park ettik, bir kısmımız pizza sipariş etti, diğer bir kısmımız yakındaki bir marketten kola almaya gitti. Pizzalar fırından çıktığında “yola devam ederek mi yesek,” diye düşünürken kendimizi pizzaları hacılarken bulduk. Yok böyle bir pizza. İtalya’da da yok. 4 günlük gezimiz boyunca daha iyisini yemedik. Belki Lucca’daki hariç ama daha ona geleceğiz, ordaki pizzanın özel bir yanı vardı.

Bologna'da pizza Ristorante Kris'ten sorulur
Bologna’da pizza Ristorante Kris’ten sorulur

Pizzaları hüplettikten sonra yola devam ettik. Yolun yemyeşil olduğunu özellikle söylemek istiyorum, ağaçlar üzerimize üzerimize geliyordu. Yol üstünde çeşitli yerlere de araçların girip bekleme yapabilmesi için çıkıntılar yapmışlar. Hem dinlenelim, hem de şöför değiştirelim diyerekten biz de bu çıkıntılardan birine girdik. Hava soğuk olmamasına rağmen etrafın çiy dolu olması bize etrafın dokusunun ellenmemiş olduğu hissiyatını verdi. Durduğumuz yerde Berkan’ın da özel bir fotoğrafını çektik. Araba altında, kız yanında. :p

Pınar, Berkan ve Fiat Punto.
Pınar, Berkan ve Fiat Punto.

Bu arada yola devam edip uzun bir süre direksiyon salladıktan sonra aşağıdaki manzarayla karşılaşmış olmamız bize az kaldı sinir harbi yaşatacaktı.

Floransa'ya 71 km kala.
Floransa’ya 71 km kala.

Tabii ki bizi deli eden tek şey Bologna’dan sadece 30 km uzaklaşabilmiş olmamız değildi. Sağlam bir 10 dakika boyunca önümüze 4-5 tane tabela çıktı ve kimi tabelada Bologna’dan 30 km uzaklaşmış olduğumuz yazarken, kimisinde 29 km yazıyordu. Adeta yol alamıyorduk! Burdan da şunu anlıyoruz ki, bu İtalyanların tabelalarına güven olmaz. Biz bu tabelayı gördükten sonra da bayağı bir devam ettik ama bayağı devam ettik. Sonra durduk tekrar bir mola verdik, molada müzik dinledik, nostaljik haritamızı açtık, yollara baktık. Panoramik fotoğrafımızı çekildik. Tekrar yola koyulduk ve yine bayağı bir süre gittikten sonra hala ve hala otobana girişin yolunu arıyorduk. 🙂 En son otoban girişini bulduğumuzdaysa Floransa’ya oldukça az kalmıştı. Biz de vazgeçtik ve kalan yolun da keyfine varmaya karar verdik. Tavsiyem, eğer aceleniz yoksa otobanı değil de bu yolu tercih edin. Çevrenin güzelliklerine doya doya, çok fazla arabayla karşılaşmadan temiz bir yolculuk yaparsınız.

Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Floransa'ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.
Floransa’ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.

Vee Floransa. 🙂 Floransa’ya dair anlatmak istediğim ilk şey, arabamızı park edişimiz. Daha önceki yazımda söylediğim gibi, İtalya’da araçların park edebilecekleri yerler çeşitli renklerle belirtiliyor ve mavi park yerleri sıradan araçlar için yapılmış ve herhangi özel bir sebeple park etmek için değil. Floransa, Bologna’dan daha turistik ve büyük bir şehir olduğu için, park yeri bulmak da daha zor göründü. Ama bu sefer şehrin direkt olarak içine, turistik tarafına hiç girmemeyi, arabayı daha dışarda bırakmayı tercih ettik ve mavi bir park yeri bulmamız çok da zor olmadı. Yine de, bir otobüs durağının hemen arkasında bulduğumuz yeri, “arabaya bir şey olur mu?” düşünceleri içinde olsak da bırakmak istemedik.

Asıl olay burda başladı. Park tabelasına göre henüz ücretsiz otopark hizmetinin başlamasına 3-4 saat vardı ve bilet almamız gerekiyordu. Sistem Bologna ile aynı da olsa, küçük farklılıklardan dolayı parkmetreye gitmek yerine hemen karşıda gördüğümüz Tobacco Shop’a yollandık. İçerde bizi gayet güzel İngilizce konuşan bir kadın karşıladı. Tam İngilizce bilen birine rastladığımız için sevinirken, kadın bize elinde park bileti olmadığını söyledi. Sonra da hiçbir yerde de bulamayacağımızı ekledi. Ardı ardına şoklar yaşarken bizi, “şehir meclisi şehirdeki otopark hizmetini yürütmede başarısız oldu, bilet sistemi çöktü, kimse kullanmıyor,” diyerek şokun doruklarına ulaştırdı. Kadının söylediğine göre bilet almamıza da gerek yoktu ve bu bizi otoparka vereceğimiz ekstra paradan da kurtarıyordu. “Mükemmel!” Öyle değil mi? Değil işte. O kol gibi cezaları düşününce biz yine de emin olamadık ve parkmetreye gittik, “en azından şöyle 1-2 saatlik bir bilet alıp koyalım da, biri kontrole gelirse hiç olmadı çabaladığımızı görmüş olsun,” diye düşündük. Boşunaymış. 🙂

Aklın bir kısmını arabada bırakarak, eski şehire doğru yollanmaya başladık. Floransa’daki büyük pişmanlıklarımdan biri, buraya çok çok az zaman ayırmış olmamız. Sanırım 3-4 saatten fazla kalmadık ve İtalya’da yiyebileceğimiz en kötü pizzayı da burda, Duomo’nun yanında yedik. Fakat Duomo’ya gelene kadar bir sürü güzel parkın ve upuzun bir sokak çarşısının içinden geçtik. Bu sokak çarşısında herhangi bir turistik muhitte ne satılıyorsa onlar satılıyordu: Magnetler, tişörtler, çantalar, biblolar vs. Bu sokak da olduğu gibi Duomo’ya çıkıyordu – ki Floransa’nın turistik merkezi burası. Merkez olma özelliğini de sonuna kadar hak ediyor.

Duomolar, İtalya’nın her şehrinde bulunuyor mu bilmiyorum ama gidebileceğiniz çoğu İtalyan şehrinde bir Duomo bulunduğunu biliyorum. Biz de gezdiğimiz şehirler boyunca birkaç tane Duomo gördük ve gerçekten mimarileri çok ama çok güzeldi. Fakat Floransa’daki Duomo… Burası, benim 23 yıllık kısa hayatımda gördüğüm en güzel mimari eser. Dedim ya, Floransa’daki pişmanlığım burda 3-4 saat gibi kısa bir süre geçirmek. İşte bunun temel sebeplerinden birisi şehri yeterince görememekse, diğeri de saatlerce gözümü bile kırpmadan Duomo’yu izleyememiş olmak. Uzaktan çekilmiş fotoğraflarında belli olmuyor (içine zaten giremedik) ama dış duvarları boydan boya, yerden tavana kadar işlemeyle dolu. Hem de öyle böyle bir işleme değil; melek figürleri, bebek suratları, çeşitli semboller… Tek tek, orta çağda elle işlemişler. Yok böyle bir güzellik. Her birine tek tek bakmayı, bunlardan anlamlar çıkarmayı o kadar çok istiyorum ki.

Il Duomo di Firenze
Il Duomo di Firenze

Duomo’nun etrafında yine de oldukça zaman geçirdik. Ardından etrafta başka neler olduğunu görmek üzere yürümeye başladık. Çok geçmeden Uffizi’nin dışındaki Davut heykeli replikasını gördük. Replikası bile şahane duruyor. Daha önce Paris’teyken zaman kısıtından dolayı Louvre’a girememiştik; Louvre için fazla üzülmemiştim. Ama Uffizi’ye giremediğime çok üzüldüm. Louvre’daki eserlere kıyasla Uffizi’dekilere daha çok aşina olduğum içindi belki. Uffizi’ye giremesek de dışında bulunan heykellere göz atma şansımız oldu. Floransa tarihinden birçok insanın heykelini görebildim, bunlardan biri de bir düşünce adamı olarak fikirlerini ilginç bulduğum Machiavelli’ydi. Bir diğeri de Floransa’nın böylesine bir sanat şehri olmasına ön ayak olan Lorenzo Il Magnifico idi.

Uffizi’nin yanından ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Arno Nehri’nin dibine kadar gelmiştik. Sonrasında Dan Brown’ın Cehennem’inde okuduğum kadarıyla artık burayı gözümde çok iyi derecede canlandırabiliyorum. 🙂 Nehrin üzerindeki köprülerde bugün mücevherat ve takı satan kuyumcular bulunuyor. Köprülerin yan taraflarında ise bu dükkanların pencereleri var. Yapı gerçekten ilginç. Köprünün üstündeki çarşı ise cıvıl cıvıl. Çok da ucuza bir şey bulamayabilirsiniz ama bakması dahi güzel.

Arno Nehri'nin üstündeki köprülerden biri
Arno Nehri’nin üstündeki köprülerden biri

Köprüden karşıya geçtikten sonra artık ufak ufak Floransa’yı terk etmemiz gerektiğini düşünmeye başladık. Aklımız Floransa’da kalacak olsa da henüz kalacak yer dahi bulamadığımız için ufaktan yusuflanmalar başlamıştı. 🙂 Arabaya giden yolumuz üzerinde Tiramisu yemeye karar verdik; bu nedenle açtık Foursquare’i. Adını şu anda hatırlayamadığım bir cafe bulduk, tiramisuları için özellikle güzel deniyordu. Biz de düştük yola. Düştük düşmesine de, cafeye vardığımızda üzülmemiz de aynı hızla oldu. Bir tiramisu için 8 euro istiyorlardı ve o an o parayı bir tiramisu için verebilecek durumda değildik. Biz de tiramisudan vazgeçip dondurma yemeye karar verdik…

Kuyumcular çarşısı :)
Kuyumcular çarşısı 🙂

Ama ne dondurma! İyi ki vazgeçmişiz tiramisu yemekten. Yine Foursquare’den bulduğumuz Grom adında bir dondurmacıya girdik. Dondurmaları inanılmaz güzeldi ve bir sorbet yapıyorlar ki sanırsın püre meyve yiyorsun. Yediğin meyve de tertemiz bir tarlada yetişen meyvelerin en güzeli. Türkiye’ye döner dönmez franchise başvurusu yaptık ama Grom ille de daha önce kurumsal yemek işinde çalışmış bir şirket olmamızı istedi. 🙂 Burdan büyük firmalara duyurulur; siz getirmezseniz bir gün illa ki biz getireceğiz. 🙂

Grom’dan sonra yola çıkmadan yolculuğumuzun gayriresmi sponsoru olan McDonald’s’a uğrayıp ufak bir iki hamburger yemeye ve tuvalete girmeye karar verdik. Uzunca bir cadde üzerinde, arabaya giden yolumuzun üstünde bir tane bulduk ve içeri girip yola hazırlandık. Hemen yanında da sonrasında da çok severek kullandığım Mancini atkımı aldım. 🙂

Arabaya ulaşmadan önce aklımızda arabamızın çekilmiş olup olmadığı düşüncesi vardı. Ulaştığımızda korkumuzun yersiz çıktığını ve Tobacco Shop’taki kadının haklı olduğunu gördük. Arabaya hiçbir şey olmamıştı. 🙂 Arabaya yerleştik ve aklımız Floransa’da, kalacak yer bulma derdiyle Siena’ya doğru yola çıktık. Amaç Siena’ya gitmek olsa da, yolda gördüğümüz uygun otellerin kapısında durup konaklama seçeneklerini sormayı, CouchSurfing’den, Airbnb’den çeşit çeşit yerleri taramayı ihmal etmedik. Akşam saati olmasına rağmen yer bulamamış olmamız, yer bulma ihtimalimizi de azaltıyordu. İnternetten yaptığımız CouchSurfing ve Airbnb başvurularına ya red geliyordu ya da hiç cevap gelmiyordu. Aldığımız cevaplar genelde, çok geç haber verdiğimiz için uygun olmadıkları yönündeydi.

Böyle böyle Siena’ya doğru yollanmaya devam ettik. Yolda durduğumuz iki farklı otelden geceliği 4 kişi toplam 85 ila 100 Euro arası ücret teklifi aldık. Biz hem konaklayacak ucuz bir yer arıyorduk, hem de konaklayacağımız yerin sabah gezeceğimiz yere yakın olması gerekiyordu. Floransa etrafında da kalabilirdik, böylece Floransa’yı gezerdik. Ya da Siena yakınlarında kalmamız gerekiyordu ki sabah rahat edebilelim. Bu iki otelle birlikte Floransa şansımızı yemiş olarak yolumuza devam ettik. Saat iyice ilerlediği için yeni bir sorun baş gösterdi: Otellerin check-in saatleri bitiyordu. Dönem dışı gittiğiniz bir yerde otellerin akşam 9-10’dan sonra müşteri kabul etmemesine alışık olmanız gerekiyormuş, bunu öğrendik. Önünde durduğumuz üç farklı otelin kapısına abanmamıza rağmen hiçbirinden adam çıkmamış olması bunu gösteriyor.

Ucuz ve açık bir otel bulamayınca, daha öncesinde kişi başı yaklaşık 8 Euro’ya kalabileceğimiz bir tesis olan, Poggibonsi yakınlarındaki La Moraia’ya bakmaya karar verdik. Poggibonsi tam olarak Floransa ile Siena arasındaydı. La Moraia’ya ulaşamıyorduk ama check-in saatine yetişebiliyorduk ve her ne kadar sabah uyanıp Siena’ya bir miktar daha araba sürmemiz gerekecekse de bizim için bulunmaz fırsattı. Arabada uyumayı göze aldığımız için düşünmeden La Moraia’ya doğru sürmeye karar verdik.

Şimdi anlatacağım hikayeyi yaşarken ne yazık ki hiçbirimizin telefonunun şarjı yoktu. O nedenle çekmek istediğimiz fotoğrafların hiçbirini çekemedik ve birazdan anlatacağım üzere yapmak istediğimiz birçok şeyi de yapamadık. Bu beni gerçekten çok üzüyor. 🙂

Floransa’dan Siena’ya giderken aldığımız yol iki şeritliydi. İtalyanlar gerçekten çok hızlı araba kullanıyorlar. Bizim altımızdaki araba da Fiat Punto olunca ve de hız sınırlarına uymaya özen gösterince haliyle arkamızda kuyruk oluyorlar ve her geçen araba da kornaya abanıyor. Kusura bakmasınlar ama yine olsa yine aynını yapardık. Bu karşılıklı ikişer şeritli yol, Poggibonsi çıkışını aldığımızda yine karşılıklı birer şeride düştü. Öncelikli olarak Poggibonsi şehir merkezine girdik. Burası küçük bir kasabayı andırıyordu ama adı sanı duyulmamış olmasına rağmen hayat vardı. Az çok kalan şarjımızı kullanarak, arabayı kenara çekip La Moraia’ya giden yola baktık. Gerisin geri dönerek geldiğimiz kavşağa girdik ve farklı bir çıkışı alarak otelimize doğru yol almaya başladık. Yol karanlıklaşmaya başladı.

Uzunca bir yol gittikten ve arkamızda terk edilmiş gibi görünen yapılar, fabrikalar bıraktıktan sonra yavaş yavaş bir yerleşim yerine doğru girdiğimizi hissetmeye başladık. Tahmin ettiğimizden daha uzun bir yol gittiğimiz için artık sabırsızlanıyorduk. Yerleşim yerine geldiğimizde yol iyice tek şeride düştü. Karşıdan bir araba geldiğinde kenara iyice yanaşıp arabanın geçmesini beklememiz gerekiyordu. Yanlış yolda mıyız acaba diye düşünürken o tabelayı gördük: La Moraia –> 2 km! İşte, çok yaklaşmıştık. Yolumuza devam ettik ve tabelanın gösterdiği yönü izledik. Evlerin çoğunun ışığı yanmıyordu. Bu durumu saatin geç olmasına yorsak da biraz daha ilerdeki bir evin önünde gördüğümüz tonlarca araba, tüm kasabanın şu anda o evde olduğunu anlatıyordu adeta bize. 🙂 Nedenini hala çözememiş olsak da muhabbetini bayağı yaptık ve cenazeden tutun da komplo teorilerine, seks partilerine kadar birçok fikir ortaya attık. 🙂

Yolumuza biraz daha devam ettiğimizde giriş kapısı açık, küçük bir bina gördük. İçerinin ışığı yanıyordu ve bir sürü insan vardı. Sonunda geldiğimizi düşünerek arabayı park ettik, kızları arabada bıraktık ve Berkan’la çıkıp doğru yere gelip gelmediğimizi öğrenmeye karar verdik. Kapı sonuna kadar açıktı ve içerdeki insanlar bir masanın etrafında toplanmış yemek yiyor, şarap içiyor ve muhabbet ediyorlardı. Mükemmel bir ortamdı! Sessiz sakin bir kasabanın ortasında böyle bir yerde kalmak rüya gibiydi. İçeri doğru bir adım atana kadar kimse dönüp bize bakmadı. Büyük bir mutlulukla buranın La Moraia olduğunu sorduğumuzda içerdekilerden birisi paçaları sıvanmış, elindeki şarapla yanımıza geldi ve gülerek burasının La Moraia olmadığını, La Moraia’nın az ilerde olduğunu söyledi. Biraz hüzünlü bir şekilde ama La Moraia’yı da artık az çok bulmuş olarak ordan ayrıldık ve arabamıza geri binerek tekrar yola çıktık.

Yol daha fazla daralamazdı aslında ama daraldı. Etraftaki evlerden eser kalmamaya başladı. Sağımızı solumuzu tekrardan ağaçlar sarmaya başladı derken asfalt yol sona erdi! Önümüzde toprak yol, etrafımız komple ağaçlık, iyiden iyiye yanlış yola girdiğimizi düşünürken adamın bize tarif ettiği yol üstünde farklı bir sapak olmadığını hatırladık. Burası olmalıydı ama aynı zamanda burası olmamalıydı da! Az ileride terk edilmiş değirmen gibi bir yapı gördük, önü zifiri karanlıktı. Önümüze bir yerlerden ayı atlasa hiçbir şey yapamazdık. Geçtiğimiz yoldan kaldırdığımız toz dışında bir hareket yoktu, motorumuzun yaptığı ses dışında da başka bir ses. Tam geri dönmeye karar verecekken bir yol ayrımına geldik. Sol taraftaki yol aşağı doğru iniyordu. Sağ taraftaki yol ise yukarı doğru çıkıyordu ve A4 boyutlarında, yere çakılmış tahta bir tabelanın üzerinde yazan La Moraia yazısı sağdaki yolu gösteriyordu. İşte böylece, genişliği arabamızın genişliğinden sadece birazcık daha büyük olan bir yola girdik. Geri dönmeye kalksak geri geri gitmek zorundaydık; çünkü arabayı ters çevirmeye kalksak ya bir kayaya, ya bir ağaca bindirecektik. Üstelik toprak yoldaki tümsekler de arabanın gücünü iyice zorluyordu; neticede altımızdaki bir 4×4 değildi.

Artık yola girmiş olmanın ve daha doğrusu onca yol gelmiş olmanın verdiği zorlayıcı etkiyle, yolumuza devam ettik. Çok kısa bir süre sonra içimizi bir nebze rahatlatan, büyükçe tahta bir tabela gördük. İki ayağı yere çakılmıştı ve üstünde yine tahtadan yapılmış harflerle LA MORAIA yazıyordu. “Hiçliğin ortasında dört genç, belalarını bulmak için zifiri karanlıkta, tepedeki otele doğru yaklaşırlar.” Tuğçe, tabelayı geçtiğimiz gibi rüzgarın tabeladaki harflerden birini yan yatırdığını ve tabeladan gıcırdama sesleri çıktığını iddia ediyor, aynı korku filmlerindeki gibi. İşte, La Moraia’ya varmıştık; fakat La Moraia’da bir iki sokak lambası dışında ışık görünmüyordu. Öndeki havuz boştu ve dışarı konulan masa ile sandalyelerde kimse oturmuyordu. Burası da terk edilmiş gibiydi.

Arabayı park etmemizle beraber, daha önce diğer otellerin kapısında gördüğümüz A4’e yazılmış check-in saatleri konusunda bilgilendirici notlara benzeyen bir A4’ün kapıya yapıştırılmış olduğunu gördük. Lanet! Burda da mı kalamayacaktık yoksa, üstelik o korkunç yolu geldikten sonra. Kızları tekrar arabada bıraktık, bir de arabayı üstlerine kilitledik ve Berkan’la yazıyı okumaya gittik. Vardığımızda üzerinde “<– EDUARDO” yazdığını gördük. Sol tarafı işaret ediyordu. Kapı camdan yapılmıştı ve içerde kimse görünmüyordu. Kapı da kilitliydi. Tesisin etrafı tamamen ormanlık alandı ve bina arkaya doğru büyüyordu. Ormanlık alana gelmeden yeni bir A4 daha gördük: “^– EDUARDO”. İşaret bu sefer arka tarafı gösteriyordu. Bakmaya devam ederek gittik. Küçük bir verandayla ve kapıyla karşılaştık. Kapının üstünde bu sefer sadece “EDUARDO” yazıyordu, herhangi bir yön işareti yoktu. Kapı, verandadan süzülen ışıkla aydınlanıyordu ve kilitin üstünde bir anahtar vardı. Anahtar bağlı da bir anahtarlık. Berkan’la birbirimize baktık.

Kapıyı açmak yerine önce tıklatmaya karar verdik; fakat ses gelmedi. Kapıya daha hızlı vurduk, yine ses gelmedi… derken sağ taraftaki ormanlık alandan bir hışırtı sesi gelmeye başladı. Sanki çalıların arasında birileri vardı ve belki de tüfeğiyle birlikte avdan dönüyordu. Eduardo olabilir miydi? Yaprak hışırtılarını duyar duymaz Berkan’la ikimizin de kafası o tarafa doğru çevrildi. Ne olacağının bilinmezliğiyle bir miktar geri çekildik ama gelen giden olmadı. Sonra da Berkan’dan o 100 puanlık soru geldi: “Açalım mı ya?”

Açalım tabii, açalım. Belamızı bulalım. Ben paspastan geriye doğru çekildim. Tuzak olabilirdi ve paspasın altında gizli bir kuyu saklıyor olabilirlerdi. Sonradan konuştuğumuzda Berkan’ın da söylediğine göre o da aynısını düşünerek paspasa basmamış. Berkan elini anahtara doğru uzattı ve anahtarlıkla oynamaya başladı. Sonra elini anahtara doğru götürdü, tam benim aklımdan içerde olabilecek bir silah düzeneği, kapı açılınca ateşlenecek bir silah düzeneği fikri geçerken Berkan anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı. Neyse ki silah ateşlenmemişti. İçerisi yine zifiri karanlıktı. Berkan hafifçe kafasını içeri uzattı ve “kimse var mı?” diye bağırdı. “Lan oğlum ne bağırıyorsun, manyak mısın?” demeye kalmadan içeri girsek mi girmesek mi muhabbetine başladık – ki bu muhabbet de çok uzun sürmedi; usulca kapıyı kapattık ve halen başımıza bir şey gelmeyişinin tedirginliğiyle arabaya doğru koşmaya başladık.

Bir hışımla arabanın kilitlerini açtık. Kızların soran bakışlarının altında, onlara “durun bi durun,” diyerek cevap vermeyi de geciktirerek arabayı ters yöne çevirdik ve mekandan topuklamaya koyulduk. Girdiğimiz yolla birlikte son cep telefonumuzun son şarjı da öldü ve o anda ya araba o yokuşu alamazsa ya da ya önümüze bir ayı çıkar da arabayı çalışmaz hale getirirse ne yaparız diye düşünmeye başladık. Kızlara durumu açıklamaya çalışırken hala kaçmaya çalışıyorduk ve önce toprak yoldan çıkana kadar, sonra da önceki küçük yerleşim yerine varana kadar üç buçuk atmaya devam ettik. Ordan da Poggibonsi’ye doğru yol alırken, o ıssız yolda arkamıza bir araba takılması bizi iyice korkuttu; çünkü nedense kendimizi, bizi Eduardo’nun takip ediyor olabileceğine inandırmıştık. Bir hışımla geçtiğimiz eski fabrikadan sonra Poggibonsi’ye varınca yaşadığımız rahatlığı şu anda size imkanı yok anlatamam.

Bu korkunç macerayı atlattıktan sonra, hala yatacak bir yer bulamamış olmamız gerçeği kafamıza dank etti ve artık olmadı arabada yatarız diyerek Siena yoluna koyulduk. Ne olursa olsun, artık Siena’ya gidecektik. Bu ıssız yerden bir an önce kurtulmamız gerekiyordu. Yol üstünde bir iki yere daha baktıysak da, konaklayacak bir yeri yine bulamadık. Artık arabada konaklama işini daha ciddi düşünmemiz gerekiyordu. Bu düşünce üzerine arabayı koyabileceğimiz güvenli bir yer aramaya koyulduk. Elimizde cep telefonu yoktu, internet yoktu; şimdilik tek yapabileceğimiz şey Siena’ya doğru gitmekti.

Siena’ya iyice yaklaştığımızda, yolculuğumuzun en büyük kurtarıcısı olan McDonald’s’ın bir şubesini gördük. 🙂 Tam McDonald’s’a doğru kırarken, hemen yakında ise bir karavan parkı vardı. Artık en kötü ihtimalle arabayı karavan parkına çekecek ve orda sabahlayacaktık. Duş, tuvalet gibi hayaller artık hak getire. 🙂 McDonald’s’a koştuk ve tüm telefonları şarja taktık. Yine her zamanki gibi bir iki hamburger aldık ve mekanın internetini sömürmeye başladık. Priz sayısı az olduğu için hepimiz farklı bir masada oturuyorduk. Yaptığımız şeyse yine kalacak yer bakmak oldu. İletişimimiz, farklı masalarda olduğumuz için biraz zor oluyordu ama o gece hayatımızı kurtaran hostelin adını Foursquare’de bulunca ve hemen ardından arayıp hala check-in yapabileceğimizi öğrenince yüzlerimize bir gülümseme yayılmadı desem yalan olur. Hostel açıktı, bizi bekliyordu ve toplam ücreti 60 Euro gibi bir şeye tekabül ediyordu. Hem diğerlerine göre çok daha ucuzdu, hem de gitmek istediğimiz şehrin içindeydi. Süperdi!

Siena, büyük duvarlarla çevrili bir kale şehri. Bu nedenle içeri girene kadar bir miktar etrafında dolanmamız gerekti. İçeri girdiğimizde bulduğumuz ilk yere park ettik, bavulları arabada bıraktık ve hosteli aramaya koyulduk. Kalenin içinde olduğumuz için pek fazla araç yolu yoktu ve her yer yokuştu. Bir ton merdiven çıktık, yokuş yürüdük ve sonunda bulduk. Resepsiyondaki hafifçe yaşlı görevli büyük bir sevimlilikle bizi karşıladı; daha önce İtalya’da böylesini duymadığımız İngilizcesiyle içimizi ısıttı ve bizle güzel bir muhabbet kurdu. Sonrasında kendisiyle muhabbet ettiğimizde aslında İngiliz olduğunu ve İtalya’ya aşık olduğu kadının arkasından geldiğini öğrendik. Bize odamızı ayarladı, yabancı araçların Siena kale sınırlarının içerisinde yasak olduğunu söyledi ve sabah 8’e kadar arabanın içerde kalmasını sağlayabileceğini belirterek bizden plakamızı aldı. İçeri çoktan girmiş olduğumuz için plakamızı verdik vermesine ama sabah 8’de uyanıp aracı kale sınırları dışına çıkarmamız gerekiyordu. Kendimize güvenemediğimiz için en yakın otoparkın yerini sorduk, bize ücretsiz bir otoparkın tarifini verdi. Biz de Tuğçe ve Pınar’ı hostelde bırakarak hem arabayı otoparka çekmeye hem de bavulları getirmeye gittik.

Merdivenlerden inerken resmen Siena gençliği ile tanıştık. İnsanlar barlarda ve göremediğimiz başka yerlerde içiyor, bağırıyor, eğleniyorlardı. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle, Berkan’la çok güzel bir ortamın içine düştüğümüzü hissettik. Aklımıza bir an önce arabayı otoparka çekme ve bavulları getirme işlerini halledip sokağa çıkma fikri düştü. Yarım saatlik bir süreçten sonra hostele döndüğümüzde Pınar ve Tuğçe’yi odamıza çıkmış bulduk. Saat herhalde 1’e geliyordu ve herkes gerçekten çok yorgundu. Biz erkekler olarak dışarda olanları anlatıp dışarı çıkmak istediğimizi söylüyorduk, kızlarsa yorgun olduklarını, yatıp uyumak istediklerini söylüyordu. Dışarı çıkmaya niyetleri yoktu ama biz de yalnız başımıza çıkmak istemiyorduk. Bir uğraş verdik ve sonunda o yorgunlukla, gecenin o saatinde onları dışarı çıkmaya ikna ettik. 🙂 Çıkmadan da Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan getirdiği bir şişe fındık votkayı patlattık. Nefisti. 🙂

Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. :)
Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. 🙂

2013-12-14 01.48.22

Belki o odadan saat 1’de çıktık ama dışarısı o kadar güzeldi ki, insanlar öyle güzel eğleniyorlardı ki ve dördümüz de öyle çok “iyi ki yatıp uyumamışız, iyi ki dışarı çıkmışız,” dedik ki, tüm Siena’yı yatağına yollamadan kendi odamıza dönmedik.

İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
Piazza del Campo'da aşk yaşamak. :)
Piazza del Campo’da aşk yaşamak. 🙂
Gece gece pizzamızı da yedik.
Gece gece pizzamızı da yedik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Şarabın mantarına imzamızı da attık. :)
Şarabın mantarına imzamızı da attık. 🙂
Categories
Kitap Konser Sinema Tiyatro

Yeni Türkü, Akıl Oyunları, Gravity ve Adolf

Bu hafta dolu dolu geçti. Ben de her birini ayrı ayrı anlatmaktansa, toplayıp kısa kısa anlatayım dedim.

Konser: Yeni Türkü

25 Ekim’de Jolly Joker Beyoğlu’ndaydı. Her Jolly Joker konseri gibi 22’de kapılar açıldı, 23’te ise grup sahneye çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam en son 2 yıl önce Ankara’da konserlerine gitmiştik. Hiçbir şey kaybetmemişler. Derya Köroğlu şu yaşına rağmen hala şahane söylüyor. Bir süredir kendi kendime de olsa yan flüt çalıştığım için, bu konserde Serdar Barçın’ı daha da bir fark ettim. Şu sıralar ben yan flütü ağlatıyorsam, bu adam güldürüyor. 🙂 Yeni Türkü’nün konserleriyle stüdyo kayıtları oldukça benzediği için dinlerken zaten parazit ses duyamıyorsunuz. Ek olarak, 36 yıllık bir grubun klasikleşmiş şarkılarını da çalmasını beklersiniz: Yeni Türkü bunu hep yapıyor. Repertuarının büyük kısmını klasikleşmiş, çok sevilen şarkıları oluşturuyor ve insanların genel olarak bilmediği, yeni şarkılarını tanıtmak için araya bir iki tane de bunlardan serpiştiriyorlar. 1 saat sahne, 30 dakika mola, 1 saat sahne yaparak yine 2.5 saatte bitirdiler. Biz de mutlu mesut biçimde mekandan ayrıldık. Te Ataşehir’den Beyoğlu’na gitmemize de sonuna kadar değdi.

Kitap: Akıl Oyunları

Akıl Oyunları’nı okumamı annem önermişti. Hemen belirtmemde fayda var: “A Beautiful Mind” adlı eser değil bu; Daniel Palmer adlı bir yazarın yaklaşık 450 sayfalık bir romanı. Gayet sürükleyici bulduğum kitapta babası ve ağabeyine şizofren tanısı konulmuş, InVision adlı, arabalar için yenilikçi eğlence sistemleri üreten bir firmanın sahibinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Yazar, inovatif ve başarılı bir yöneticinin nasıl olması gerektiğini bence iyi analiz etmiş ve baş kahramanı oldukça gerçekçi bir biçimde oluşturmuş. Tabii ki bir Dan Brown kitabı değil ama yine de kitabı soluksuz okuduğumu söylemem gerekiyor. Yazılım işinde olmama rağmen benim de bilgi dağarcığıma kattığı birkaç şey oldu. Saf amacı eğlendirmek olan kitaplara karşı da boş olmasam da, az da olsa bana bir şeyler öğretmeyi başarabilen ve daha iyisi bana farklı bir bakış açısı kazandıran kitapları daha çok seviyorum.

Sinema: Gravity

Spoiler içerir.

Anlatıldığı kadar var, gerçekten şahane bir film! Rolleri Sandra Bullock ve George Clooney paylaşmış; keza ikisi dışında başka oyuncu bulunmuyor. Zaten bir süre sonra Matt rolündeki George Clooney’i de göremiyoruz. Sandra Bullock’u öyle aşırı sevmesem de, filmi izlerken “helal olsun,” dedim. Role çok yakışmış, uzayda bir başına olmanın verdiği psikolojik gerilimi çok iyi yansıtmış. Matt’in kaybolmadığını sandığı sahne de ayrıca çok güzel düşünülmüş. Bunun dışında filmden aklımda kalan iki şey var: Bunlardan ilki, Ryan Stone rolündeki Sandra Bullock’un bir kapsül içinde dünyaya düşerkenki sahneleri. Arkadaş, denizin üzerinde atmosferde parçalanan kaçış botunun ortasındaki kapsülü göstererek öyle bir sahne çekmişler ki, arkaya öyle bir müzik koymuşlar ki, tüylerim diken diken oldu. Bir ikincisi ise, Sandra Bullock’un 50 yaşında olması! O yaşta, o sportif vücut! 30 yaşındaki birinde bile o vücut yokken, kadın genç kalmayı çok iyi başarmış. Bir de filmin yancısı olarak, Matt’in hikayeleri oldukça güzeldi; güldürdü. Filmin ayrıca bir görsel şölen olduğunu tekrarlamama sanırım gerek yok; fakat Quora’daki bir başlık altında, gerçek bir astronotun, filmin gerçek uzay şartlarında çekildiğini, yani filmde görünen fizik kuralları ya da soyuz gibi şeylerin gerçek olduğunu söylediğini belirtmek isterim.

Tiyatro: Adolf

Bu da, bu haftanın hayal kırıklığı. Tuğçe’yle Ataşehir’den kalkıp te Beyoğlu’na, Bo Sahne’ye geldiğimize pişman olduk. Başrolde Burak Sergen vardı – ki kendisiyle hiçbir derdimiz olmamasına rağmen 1 saat 20 dakika boyunca berbat bir senaryoyu sahneledi. Oyunculuğa diyecek yok, ancak senaryo çok kötüydü. Daha oyunun ikinci dakikasında beni ne kadar zorlu bir buçuk saatin beklediğini anladım. Oyun bana hiçbir şey katmamakla kalmadı, başımı da şişirdi. Oyun boyunca Adolf’ün kendiyle olan iç hesaplaşmasını dinledik; fakat bu iç hesaplaşma mızmız bir çocuğun kendiyle konuşmasından farksızdı. Evirip çevirip aynı cümleler kuruldu. Hayır, bir de oyun ödül almış. Burak Sergen’e en iyi tek kişilik performans ödülü vermişler. Performans iyi olabilir ama bu oyunun bir yerinde bir yanlışlık var. Ya söylemler Almanca değil Türkçe olduğu için, ya oyun tek kişilik olduğu için… Bir türlü oyunun içine giremedik. Sadece oyunun sonunda Burak Sergen’in ışıkları açtırıp seyirciyle kısa bir süre muhabbet etmesi sırasında ayıldık. Onun dışında oyunun ne zaman biteceğini düşünmekten başka bir şey yapamadık. Eğer aranızda bu yazıyı okuyup da bu oyuna giden varsa, kendisinin oyun hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum.