Categories
Hayat

Antalya’ya taşındık

“Yola çık, güneye git. Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği tek bir lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…”

Yukarıdaki alıntı, Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı adlı kitabından. Kitabı Antalya’ya taşındıktan sonra okudum; üstelik alıntının mevzubahis ettikleri benim söyleyeceklerimle de ilgisiz. Fakat okuduklarımı istediğim şekilde yorumlamaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Biz yola çıktık ve güneye geldik. Antalya belki son durağımız değil. Zaten aradığımız etiketsizliği şehir hayatında bulmamız çok da mümkün değil. Fakat yol, biten bir şey hiç değil…

“Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.” (Sahilde Kafka / Haruki Murakami)

Hayat kısa, ve sen dünyanın öteki ucuna varmak zorundasın.

Not: Dünyanın öteki ucuna giden yolları Antalya’dan geçen dostlarımız… Bizi, size bir durak olmaktan daha mutlu kılacak başka bir şey yok.

Categories
Deneme Hayat

Şehir Hayatı

Hiç kuşları izlediniz mi? Havaya bakıp kuşları görmekten bahsetmiyorum. Gözünüzü dikip, masmavi göğün altında nasıl özgürce dolandıklarının farkına vardınız mı? Ben 25 yıllık hayatımda ilk defa farkına vardım. 25 yaşımda oldukça genç sayılırım; fakat düşününce, 25 yıl o kadar da kısa bir süre değil. Siz de bir kez olsun kuşları izleyin; inanın bana, şu an aklınızda hayal ettiğiniz görüntüden çok farklı bir tecrübeyle karşılaşacaksınız. O kanatlar, birer mucizeden ibaret.

Uçmayı hayal eden ve uçağı icat etmeye cüret eden insanlar, doğayı iyi analiz edebilen insanlardı. Doğayı iyi analiz edebilmek içinse bakmak değil, görmek, yaşamak gerekir. Her gün kuşları izleme şansına sahip olmak gerekir. Hem de zevkini çıkara çıkara. Onlar, doğadan ilham aldılar. Şehir hayatının içinde doğayı tecrübe etmeye ne kadar fırsatınız oluyor? Ne yazık ki hafta sonları Belgrad Ormanı’na kaçıp mangal yakmak, doğayı tecrübe etmek sayılmıyor. Bu konuda gerçekten çok üzgünüm. Yine birkaç günlüğüne Şile’ye kaçıp aylak tatil yapmakla, “burada yaşamak vardı,” diye iç geçirmekle de özünüze dönemez, hayal bile kuramazsınız. Kurduğunuz hayaller, şehir hayatının içine sıkışmış birer hayalden öteye gidemez.

***

Biz bugün, beton yığınlarının arasında denizi görmeye çalışıyoruz. Halbuki dünyanın %75’i sudan oluşuyor. Doğadan koptuk ve milyonlarca yıllık evrimin bizi getirdiği noktada, sadece neslimizi devam ettirmek için yaşıyoruz. Çünkü genlerimize kodlanan şey bu: Riski minimize etmek ve genlerimizi bir sonraki nesle aktarmak. Bu yüzden doğaya kaçmaktansa, beton yığınları arasında, sıfıra yakın hayal gücüyle yaşamak çok daha kolay. Çok daha az keyifli ve anlamsız, ama daha kolay. Ama mutluluk ve dahası hayat gayesi, hayatta bir anlam aramayı gerektirir. Hayatta bir anlam arayanlar, sabah yataktan kalkmak için sabırsızlanırlar. Çünkü yeni gün onlar için sürekli bir fırsat ve mutluluk kaynağıdır.

Siz de sürekli başka bir hayatın hayalini kuruyor, ama sahip olduklarınızı bırakıp gidemiyor musunuz? Sabahları yataktan sürüne sürüne mi kalkıyorsunuz? Fırsat bulduğunuzda deniz görmek için saatlerce trafik çekip boğaza, yeşil görmek için binlerce arabayla beraber Belgrad Ormanı’na mı kaçıyorsunuz?

O zaman tekrar düşünün.

Categories
Gezi İçmek Yemek

Ankara vs. İstanbul

Daha Amsterdam’ı anlatmadan İstanbul’u anlatmak biraz ters kronolojiye sebep olacak ama yapacak bir şey yok. Can ne isterse onu yapıyor. Önümüzdeki aylarda daha da çoğalacağını düşündüğüm bu git gellerle az buz da olsa İstanbul’u da keşfedeceğim herhalde. İstanbul’da yaşamayı hiç istemeyen biri olarak bu günübirlik ziyaretler beni hem doyuruyor, hem de bana keyif veriyor.

Uçağın inmesinden sonra araba, taksi ve dolmuşla geçen bir dizi yolculuğun sonrasında daha Üsküdar’a adımımı attığım anda başım dönmeye başladı. Kendimi binlerce gözün önünde arenaya salıverilmiş aciz bir gladyatör gibi hissettim desem yeridir. Kalabalığın daha önce bu kadar başımı döndürdüğü olmamıştı. 15-20 dakikalık bir “cüzdanı sağlama alayım, telefon cebimde mi, aman arkamı kollayayım,” düşünceleriyle dolu bir yürüyüşten sonra belediyenin Paşalimanı’ndaki cafesine girdik. Denize sıfır bir mekan, bizim de oturduğumuz yerle deniz arasında 10 cm fark vardı yoktu. 🙂 Mekan açık hava olduğu için martılar da gırla. Kimisi masaya pislemiş, yukarıdaki direğe de oturup arkasını bize vermiş, yemeklerimizi tehdit ediyor; kimisi korkuluğun öte tarafında, oturanların attıkları ekmek ve diğer gıda maddeleri için serçelerle yarışa giriyor… Fiyatları öyle bir yere göre gayet iyiydi. Bizim Bilkent restaurantlarını alıp oraya koysan 5 kat fazla fiyat çekerler. Somonlu Linguini fena değildi ama porsiyon küçüktü.

İstanbul’un bana göre en güzel yanı vapur. Ne kadar klişe olursa olsun deniz havasını içine çekmek, vapurun rüzgarında tatlı tatlı oturmak gibisi yok. Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için de vapurdan iyi alternatif yok dolayısıyla. 🙂 Bir dahaki gidişimde aklıma gelmezse diye aha buraya yazıyorum: “O vapura bir somun ekmekle binilip martılara ekmek atılacak. Birbirleriyle giriştikleri yemek kavgası izlenip şeytani bir keyif alınacak.” Şaka bir yana, acayip bir çekişme var aralarında. Paşalimanı’ndaki martılar ekmeği beğenmiyordu oysa ki.

Fazla mı klasik bir yazı oluyor? 🙂 İstanbul’a indiğimde ben bile “köyden indim şehre” misali hislere kapılıyorum. İstanbul’un benim için böyle kalmasını da temenni ediyorum, bu klasikler umarım bana hep bu tadı verebilir. Eminönü deyince de tabii balık ekmek yemeden geçmek olmaz. Bir Adanalı olarak şalgamı severim, sevdiririm, rakıyla içerim. Ama turşu suyu da çok güzel yahu. Hele içine doldurdukları turşuyla beraber 1.50 TL’ye satmıyorlar mı, aynısını marketten almaya kalksam en az 5 TL.

Sıra Taksim’de. Meydana çıkan yolu kapatmışlar, o nedenle İstiklal’e daha yakın bir yerde indik ve “şimdi ne yesek” derken inanılmaz güzel dondurma yapan bir dükkana girdik. Dondurmaları kendileri yapıyormuş ve normal dondurmaya göre oldukça pahalı bulmama rağmen kesinlikle değdiğini düşünüyorum. İstanbul’da çoktan yayılmış, 7 şubeleri varmış. İzmir’e şube açmak üzerelermiş. Mekanın adı Cremeria Milano, web sitesine gidiş burdan. Aslında bu yazıyı yazış amacım sırf bu dükkandı. Yok böyle bir dondurma. İtalyan dondurması yaptıklarını iddia ediyorlar ama ben İtalya’da bile böyle dondurma yemedim. Bunun sebebi İtalya’da kaliteli bir mekan arayışına girmeyişimiz de olabilir, ancak yine de ne Roma’da, ne de Venedik’te böyle bir dondurma yemiş değilim. Hayatımda yediğim en güzel dondurmaydı. Tek topu 6 TL, çift topu 10 TL idi. Sade ve karamel yedim, kakaonun da tadına baktım ve bir dahaki gidişimde bir kase dolusu kakaolu dondurma yemenin daha şimdiden hayalini kuruyorum.

Dondurmadan bahsettiğime göre artık yazımı bitirebilirim, bundan sonrası yine vapur, metro, araba, uçak ve Ankara. Evim evim güzel evim.