Hacıllı: Doğaya attığımız ilk adım

Henüz İtalya’yı anlatmayı bitirememişken, yine dörtlü olarak çıktığımız tatili anlatıp aradan çıkarmak istiyorum. Aradan çıkarmak dediğime bakmayın, hiç de yamana atılacak bir tatil değildi. Arabamızı kiraladık, Şile’yi geçtik, Ağva’ya varmadan Hacıllı Köyü’ne girdik; köyü geçtikten sonra araba yolunun sonuna geldik. Sırtımızda çantalar, çadırlarımız ve uyku tulumlarımızla 2 gece 3 gün, doğayla baş başa geçireceğimiz kamp hayatına adım attık. Şu an Hacıllı’yı düşünürken hissettiğim tek şey huzur: Tek sorumluluğumun hayatımı sürdürmek olduğu, dış dünya ile iletişimden uzak, huzurlu bir dünya.

Tabii Hacıllı’ya giderken güzel hayallerimiz olsa da, bu kadar güzel zaman geçireceğimizi bilemezdik. Hele ki havanın halini düşünürsek. Biz Hacıllı’ya doğru yol aldıkça hava kapanmaya devam ediyor, güneşin de ufak ufak tepeden ayrılmasıyla bizi bir “çadır kuracak yer bulma/çadır kurma” korkusu sarıyordu. Önceki günlerde çadırı nasıl kuracağımızı evde yaptığımız bir testle öğrenmiştik. 🙂 Ancak çadırı nereye kuracağımızı, ne kadar içerilere gideceğimizi kestiremediğimiz için, “karanlık çökmeden yetişebilecek miyiz,” endişesi taşıyorduk. Bir de buna köye girer girmez aniden bastıran sağanak yağış eklenince bizi aldı bir düşünce. Çektik arabayı köy camiisinin karşısına. Başladık beklemeye.

Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar :)
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar 🙂

Yağmurun durmasını beklerken endişelerimiz devam ediyordu. Sadece yağmurun bir anda bastırmasının yeşerttiği bir umut vardı: Bir anda duracaktı. Öyle de oldu. Yağmur durduğu gibi biz de gerekli erzağı bulmak için köyü dolaşmaya başladık. Bir kasap, bir de manav arıyorduk. Kasaptan etimizi alacak, manavdan meyve ve sebze gömecektik. Kötü haber: İkisini de bulamadık. Köy ahalisinin söylediğine göre kasap haftanın belli günleri köye uğruyormuş. Manav da yokmuş. Bulabildiğimiz tek şey küçük bir köy bakkalı oldu. Onun da içinde dondurulmuş tavuk bile vardı ama ürünler adından da anlaşılacağı üzere taze değildi. Köy ürünü yeme hayalimiz suya düştü anlayacağınız. Moralleri bozmadık; sucuk bulduk. Bakkal hanımefendi bizi bulmuşken güzel bir kazık geçirdi ama olsun, yine bozmadık moralleri. Bildiğin ısıl işlem görmüş sucuğumuzu aldık ve yolumuza devam ettik. İlk akşamın menüsü belli olmuştu. Erzağımızı aldığımıza göre artık köyün az aşağısında bulunan, asıl gideceğimiz yere gidebilirdik. Fakat yolda ne görelim?

Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu
Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu

Hemen yandaki çiftlik evine girdik ve yumurta olup olmadığını sorduk. Bingo! Taze köy yumurtası bulmuştuk. Bakkaldan sonra ilaç gibi geldi. 🙂 Tekrar yola koyulduk ve aşağı doğru indik. Arabayla bir yere kadar daha devam edebileceğimizi görebiliyorduk ama çok içerilere girmek istemedik; yol küçük olduğundan park edecek yer bulamayabilir ve hatta geri dönmeye çalışıp zorlanabilirdik. O yüzden aşağıda dere kenarındaki parkur tabelasını görünce uygun bir köşeye arabayı çektik ve başladık malları yüklenmeye.

Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Seyyar mutfak Tuğçe :)
Seyyar mutfak Tuğçe 🙂

Bulduğumuz sopalara da dikkat çekmek isterim; kaldığımız süre boyunca bize güzel oyuncak oldular. 🙂 Uzun bir yüklenme işinden sonra artık macera bizim için tam anlamıyla başlamıştı. Sırtımızda çadırımız, erzağımız; önümüzde keşfedilmeyi bekleyen doğa; ve biz patikanın üzerinde yürümeye başlamıştık. Mutluyduk! 🙂

Çadırı olabildiğince içerilere, insanlık tarafından rahatsız edilemeyeceğimiz bir yerlere kurmak istiyorduk. Bu amaç için attığımız ilk adım, derenin öteki tarafına geçmek oldu. Bulduğumuz ilk yol ayrımından, yeşil düzlüğe açılan soldaki yol yerine derenin öteki tarafına geçen sağdaki yola saptık. Arabaların daha fazla ilerleyemeyeceği noktaya kadar geldik ve köprüyü kullanarak dereyi geçtik. Su o kadar berrak görünüyordu ki. Etrafı da irili ufaklı aşınmış taşlarla doluydu. Köprüyü geçtikten sonra hemen sağda büyük yeşil bir düzlük bulunuyordu. Solda ise keşfedecek çok daha fazla yer var gibi görünüyordu. Karar verme zamanıydı: Havanın kararmasına çok zaman kalmamıştı ve çadırı kurabileceğimiz güzel bir yer bulmuştuk. Fakat bulduğumuz bu yer, arabayı park ettiğimiz yerden çok da uzak değildi. Hızlı ama biraz zaman alan bir fikir teatisinden sonra eşyaları, bulduğumuz bu düzlüğe bıraktık ve çadırı kuracak daha iyi bir yer var mı görmek için soldaki düzlükten biraz daha içerilere yol almaya karar verdik. Bu düzlük ilerde yine dereye çıkıyor, ancak sağ taraftan bir tırmanış yolu veriyordu; taşlı ve kaygan. Zorlu bir tırmanışın ardından, tepenin diğer tarafından inişe geçtik ve çok daha güzel bir düzlükle karşılaştık. Derenin içinde, çok daha sessiz, sakin ve dokunulmamış görünüyordu. Çadırı buraya kurabilirdik; fakat tüm o eşyaları alıp o kaygan yoldan tepeyi aşmaktansa, geri dönüp ilk bulduğumuz yere çadırı kurmaya karar verdik. Yol oldukça kaygandı ve o kadar eşyayla düşüp bir yerimizi kırabilir, hatta dereye yuvarlanabilirdik. Biz de fazla gecikmeden dönmeye, çadırları kurup ateşi yakmaya karar verdik.

Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere
Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere

Çadır kurmak işin artık kolay tarafıydı. Peki ya ateşi nasıl yakacaktık? Bir Adanalı olarak mangal ateşini bile zor yakabilirken sönmeyecek bir ateş yakmak? Benim için zor. Neyse ki Berkan yardıma yetişti ve ateş işini en başından devraldı. Bana da ordan burdan odun toplama işi kaldı. 🙂 Küçüklü büyüklü bir sürü odun toplamamıza rağmen Berkan’ın “bunlar ateşi 1 saat bile canlı tutmaz” tepkisi üzerine küçük bir şok geçirsem de, ateşe kütükle girişmemizin müthiş sonucunu göstermekten gurur duyuyorum.

Berkan'ın organik odun fırını :)
Berkan’ın organik odun fırını 🙂

Kütüğün yandıktan sonra bizi ateşi söndürene kadar idare ettiğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur dahi ateşimizi söndüremedi.

Hava artık ufaktan kararmaya başlamıştı. Tabii biz de çoktan çadırımızı kurmuş, ateşimizi yakmış, akşam yemeği için hazırlıklarımızı yapmaya başlamıştık. Bu akşamın fevkalade menüsü alevde sucuk ve şaraptan oluşuyordu; bol bol şarap. Sucuklarımızı yemeye başlamadan şaraplarımızı açtık. İlk şarabımız İtalya’dan getirdiğimiz Chianti idi. Sonrakilerin tadını çok ayırt edemeyeceğimiz için kaliteli olandan başlayalım dedik. 🙂 Ne kadar içtiğimizden bahsetmeyeceğim ama gecenin sonunda ateşin etrafında, arkaplanda müziğimiz, yağmur hafif hafif çiselerken döne döne dans ediyorduk. Etraf zifiri karanlık, bizim dışımızda tek bir insan sesi yok. İşte huzur bu.

Hava kararmadan hemen önce
Hava kararmadan hemen önce

Mükemmel bir geceydi. Yağmur daha da bastırınca çadıra sığındık, müziğimiz ve heyecanımız hiç kesilmedi. Yağmur dindi, tekrar dışarı çıktık. Kimseyi rahatsız etme derdi olmadan kendimiz olabilmek için büyük bir şanstı. Eninde sonunda, gece de bitti. Fakat soğuğun işlediği vücutlarımız çok da rahat birer uyku çekemedi. Yeterli önlemi almadığımızı ilk gecemizde fark ettik. Tir tir titredik, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de güneşin yakıcı sıcağıyla çadırın içinde bunaldık. Bundan sonraki geziler için not: Termal giysi şart. Sabahın ilk ışığıyla uyanmak da en güzeli olsun!

Sıcağın verdiği hararetle uyandığımda Berkan çoktan ateşi yakmıştı (adam doğa adamı). Kahvaltıda yumurta vardı, hem de sucuklu. 🙂 Ağır ateşte pişmesi biraz uzun sürdü fakat çok lezizdi. O ateşte su kaynatıp kahve ve çay bile yaptık.

Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Berkan'ın sırt kaşıyıcısı :D
Berkan’ın sırt kaşıyıcısı 😀

Kahvaltımızı yaptıktan sonra önümüzde uzanan günü planlamıştık. Kampımızı toplayıp Ağva’ya gidecektik. Hem Pınar’ın kuzeni Ece ile buluşacak, hem de erzaklarımızı tazeleyecektik. Ne akşam yemeğimiz vardı, ne de şarabımız kalmıştı. Üstelik çadırımızı da farklı bir yere kurmayı düşünüyorduk; önceki gün gitmeye çekindiğimiz yere gidebilirdik; uzaktan Ballıkayalar sandığımız yere de bir uğramayı düşünüyorduk. Böylece çadırlarımızı topladık ve arabaya doğru, önceki gün geldiğimiz yoldan yollandık.

Ağva Hacıllı’ya pek uzak değil. Hatta Hacıllı, Ağva ile Şile arasında kalıyor yanlış hatırlamıyorsam. Toplamda 15-20 km’lik bir yolu, yarım saat gibi bir sürede aldığımızı hatırlıyorum. Ağva Merkez’e geldiğimizde Ece ile buluşmamız da çok uzun sürmedi. Aklımıza da akşam odun ateşinde balık pişirmek geldi. Kıyıda tekneden taze gelmiş balıklardan 5 tane paket yaptırdık, merkezden şarabımızı aldık, Tuğçe’nin ateşte yapacağı çikolatalı muzlar için muzumuzu doldurduk, piknik havası varmışçasına topumuzu aldık, suyumuzu depoladık ve dönüş için yola çıktık. Hacıllı’ya vardığımızda ertesi gün yemek için biraz daha yumurta almayı da ihmal etmedik. 🙂

Arabayı bu sefer derenin kenarına kadar getirdik. Köprüden geçeceğimizi düşündüğümüz için köprü kenarındaki boşluğa park ettik. Fakat aynı yerden gitmek yerine bu sefer dönüp diğer düzlüğe çıkmaya karar verdik. Aynı şekilde çadırımızı ve erzağımızı yüklendikten sonra yine yola koyulduk. Aklımızda önceki gün görüp de eşyaları götüremediğimiz yer vardı ama kayaların bulunduğu yeri de görmek istiyorduk. Bu yüzden yol boyu dereyi takip etmeye karar verdik. Kayalar derenin öteki tarafındaydı ve bulduğumuz ilk köprüden öbür tarafa geçecektik. Yerlerde hep keçi ve inek dışkıları vardı. Anlaşılan burayı otlak olarak kullanıyorlardı. Derken az ilerde bir inek sürüsüne rastladık. Onları geçtikten sonra da bir köprü bulduk ve karşıya geçtik.

Önceki günkü yağmurun da etkisiyle yollar çamurlaşmıştı ve geçtiğimiz patikalar sık sık çalılar tarafından kapanıyordu. Tabii bu durum bizim hoşumuza gidiyordu; çünkü ıssıza ilerliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorduk. Gerçekten de çok kimsenin gelmediği belli olan bir iki düzlükle karşılaştık; hatta çadırları bu düzlüklere kurmayı da düşündük ama biraz o düzlüklerden dereye inmek zor olacağı için, biraz da daha ilerde ne var merak ettiğimiz için devam etmeye karar verdik. Az ileride kocaman bir düzlüğe yayılmış kuru odun sürüsü gördük. Hacıllı’da odun kömürü yapıldığına dair bir şey okumuştuk. Eh, yakınlara bir yere kampımızı kurarsak yakacak sıkıntısı yaşamayacağımız kesindi. 🙂 Zaten az daha ileriye gidince, önceki gün geldiğimiz yerin hemen karşısına çıktığımızı fark ettik. Uzun yoldan aynı yere çıkmıştık ve hemen yakında da odun işçiliği yapılan bir yer olduğunu gördük. Anlaşılan akşam belli bir saate değin burda çalışma yapıyorlardı. Traktör çalışıyordu. Hemen üstümüzde de gördüğümüz o kayalar vardı. Durduk ve kampımızı burda kurmaya karar verdik.

Kampımızı kurmadan hemen önce
Kampımızı kurmadan hemen önce
Bu da kampı kurduktan sonra
Bu da kampı kurduktan sonra

Hacıllı’da çok da güzel bir şelale bulunuyor. Kampı kurduktan sonra gecikmeden şelaleyi aramaya koyulmak istedik. Bu derenin suyunun bir yerden geldiği belliydi. 🙂 Biz de eşyalarımızı çadıra bırakıp, derenin bizi götürdüğü yere doğru yollandık. Bir iki adet zorlu patikadan geçtikten sonra, derede ufak hareketlenmeler başladı. Bir yerden su geliyordu; fakat derenin çeşitli yerleri de kuruydu. Anlaşılan şu sıralar şelalenin suyu çok gür değildi. Çok güzel irili ufaklı göletlerden geçerek patikayı takip ettik ve en sonunda yolun bittiği yerde aşağıdaki manzarayla karşılaştık.

Şelalenin aktığı yer
Şelalenin aktığı yer

Habitat çok güzel görünüyordu. Yemyeşil bir ortamın tam da ortasında ufak bir şelale. Ama çok ufak. Çünkü suyun debisi çok düşük. Eminim farklı zamanlarda daha gür olduğu oluyordur. Yine de güzeldi. Ancak fark edilebileceği üzere, bu fotoğraf şelalenin üstünden çekildi. Yol bitmişti ama kenardan şelalenin üst tarafına tırmanabileceğimiz bir yer bulduk. Neden olmasın değil mi, neden tırmanmayalım? İşte o zaman ikinci bir şelaleyle daha karşılaştık. 🙂

Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara

Öğrendiğimize göre içerde burda bolca yarasanın olduğu, oldukça uzun bir mağara var. Girmeye cesaret edemedik çünkü çıkmak için bile merdiven koymuş olmalarına rağmen tırmanmak gerekiyor. Oldukça da karanlık görünüyordu. Sonrasında bizim arkamızdan gelen bir grubun içeri girdiğini de gördük ama biz almayalım dedik. Yukarıdaki şelalenin oralardan başka gidebileceğimiz bir yer var mı diye etrafa baktık ama bir yer bulamadık (ertesi gün bulacaktık!) ve geri dönmeye karar verdik. Aynı yolu izleyerek döndük ve belirtmek isterim ki kimseyle karşılaşmadık. Az önce bahsettiğim mağaraya giren grup da dahil olmak üzere karşılaştığımız tüm insanlar, ertesi gün yani pazar günündeydi. Şelaleye tekrar gelecektik.

Kamp alanımıza döndüğümüzde biz bir yandan yakacak odun toplamaya bakalım, odun işçileri de işlerini bitirmiş, traktörlerine atlamış muhtemelen evlerine gidiyorlardı. Yukarıdaki kamp kurulduktan sonraki fotoğrafa bakarsanız traktörün yapmış olduğu izi görebilirsiniz. Belli ki aynı yolu gide gele yol yapmışlar. Dolayısıyla bizim çadırlarımızın önünden geçtiler ve geçerlerken traktörü durdurdular. Traktörün çektiği yük arabasında oturan bir çocuk, bize yakmamız için bir ton odun bıraktı; biz de sevinçten dört köşe olduk. Teşekkürlerimizle uğurladık ve yakabileceğimiz onca güzel oduna bakarken ateşi harlamaya başladık.

Bu sefer yemekte alüminyum folyoya sarılmış balık, çikolatalı muz tatlısı ve yine şarap vardı. 🙂

Balık ve çikolatalı muz
Balık ve çikolatalı muz
Amerikan işi Marshmallow :)
Amerikan işi Marshmallow 🙂

Ece’nin de aramıza katılmasıyla gece öncekinden çok da farklı değildi. Aynı ateş, aynı müzikler, aynı kafa ve aynı dans. 🙂 Zaman geçtikçe üşümeye ve yorulmaya başlasak da keyfimizden eksilmedi. Yemekleri de hapur hupur götürdüğümüz için eller battı tabii. Zifiri karanlık sağ olsun, elimizi yıkamaya aşağıdaki dereye inmek için iki gruba bölündük; bir grup çadırın orda kalırken, diğeri ellerinde fenerlerle dereye gidecekti. Kampa gelmeden önce haberleşme amacıyla aldığımız walkie talkielerin birini çadır kenarında kalan Pınar ve Ece’ye bıraktık, diğerini yanımıza aldık. Ateşten biraz uzaklaşmıştık ki haşır huşur gelen bir sesle irkildik ve gözlerimiz, az ilerideki çalıda oynaşan, bir çift parlak göze ilişti. Zifiri karanlığın içinde bir şeyler vardı.

El yıkamaya giden güruh olarak Tuğçe, Berkan ve ben bir anda birbirimize kenetlendik. Walkie talkieden Pınar’la Ece de bir şeyler döndüğünü doğruları ve Berkan’ın yönlendirmesiyle yavaşça çadıra doğru döndük. Nabzımız fırlamıştı. Aklımıza önceki gece havanın kararmasıyla birlikte dakikalarca deli gibi uluyan kurtlar gelmişti. Dağdan inmiş olabilirler miydi? Ilık ılık bir korku hissi tüm vücudumu sardı ve elimizdeki sopaları ateşe bırakarak uçlarının yanmasını sağladık. Kendimizi korumamız gerekebilirdi.

Elimizdeki fenerlerle etrafı kolaçan edip duruyorduk. Arada farklı noktalardan sesler geliyor, aynı gözlerle karşılaşıp duruyorduk. Ucu yanan sopalarımızla çadırın etrafını birkaç kez gezerek olası tehlikeleri savuşturmaya çalıştık. Diken üstündeydim. Kendimizi çadıra kapatıp uyusak dahi, kurtların çadırı açıp saldırmayacağı ne belliydi? Yine de ateş etrafında kalmaya özen gösterdik ve yarım saat kadar “bir şey olacak mı” düşüncesiyle müziğimizi dinleyip dansımızı etmeye devam ettik. En sonunda gözler daha da yaklaştı. İki çift olduğunu düşünüyordum. Artık etrafımızda olduklarını hissederken birimizin aklına yemek artığıyla dolu çöp poşetini birkaç on metre ileriye bırakmak geldi. Büyük bir dikkatle, alevli sopalarımızı hizada tutarak fenerlerimizle beraber çöp poşetini serili odunların olduğu yere bırakıp geri döndük. Bir süre sonra da poşet sesleri geldiğini fark ettik. Rahatlayıp gece uyumayı başardıktan sonra, sabah olay mahalline baktığımızda poşetin yırtılmış, içindeki balık artıklarının yenmiş olduğunu gördük — hayvanların da kurt değil tilki olduğuna kanaat getirdik.

Sabah grubumuza Fatih, Müge ve Caner de katıldı. Uzun yolu boşverip, ilk gün keşfettiğimiz kısa ama zorlu yolu kullanarak arabayı park ettiğimiz yerden onları da aldık. Uzun yolda 1 saat harcadıysak, kısa yol 10 dakika ancak sürmüştür. Grubu toparladıktan sonra, henüz etrafta kimse de yokken kahvaltılık malzemelerimizi yüklendik, mayolarımızı giydik (buz gibi şelaleye girmemek olmazdı!) ve şelaleye doğru yola çıktık. Vardığımızda, beklemeden tırmanarak yukarıdaki gölcüğün bulunduğu yere tırmandık.

Pazar sabahı kahvaltımız :)
Pazar sabahı kahvaltımız 🙂

Güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, ufak ufak gölcüğe girmeye yeltenmeye başladık. Asıl amacım tam şelalenin altına gitmekti ama bunu yapmak için ya oldukça derin olduğu görülen suyu yüzerek geçmem gerekiyordu; ya da en kenardan kaygan zemine basarak, belli yerlerde tutunarak ilerlemem gerekiyordu. Tutuna tutuna ilerlemeyi seçtim.

Başlıyoruz
Başlıyoruz
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti :)
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti 🙂

Şelalenin dibine kadar gitmeyi başardım. Burdan benimle birlikte gelen Ece, Berkan ve Pınar’ı da tebrik ediyorum. 🙂 Ece şelalede saçlarını yıkayıp aynı yoldan geri döndü; ancak Berkan ve Pınar aynı yoldan dönmeyi zahmetli bulup kendilerini soğuk suya bıraktı ve yüzerek geri döndü. Zor oldu ama ben de aynı yöntemi kullandım. Hatta dönüşümüzün Fatih ve Müge sağ olsun videosu dahi var ancak buraya koymuyorum hehe. 🙂

Yüzme merasimi bittikten sonra Caner’in tırmanma aşkı canlanınca, bulunduğumuz yerden daha da yukarılara çıkabildiğimizi fark ettik. Küçük de olsa bir patika bile vardı. Uzunca bir yoldan tırmandıktan sonra, solumuzda yukarıdaki şelalenin de üstüne çıktığımızı gördük. Burayı besleyen suların geldiği yere kadar gidemedik ama yukarısı da çok güzeldi. Hacıllı’ya gideceklere tavsiyem, şelaleyi bulduktan sonra pes etmeyin, gidecek daha çok yolunuz var. 🙂 Şelaleden ayrılmadan önce de mutluluğun fotoğrafını çekelim dedik. Fotoğrafın içinde her ne kadar Caner fotoğrafı çeken olduğu için fiziken bulunmasa da, kalben o da var.

Şelalenin tepesinde, "The Mutluluk" isimli çalışma
Şelalenin tepesinde, “The Mutluluk” isimli çalışma

Önce şelaleden, sonra da Hacıllı’dan dönüş yoluna geçmemizin zamanı geliyordu. Kamp alanımıza varana kadar çeşit çeşit insanla karşılaştık. Şelaleye gelenleri, mağaraya girenleri gördük. Yol boyunca gördüğümüz insanlara şelaleye nasıl gideceklerini anlattık. Hatta şelalenin yukarısında daha önce kamp yapmış olan biriyle tanıştık; bu sefer arkadaş grubu ve köpeğiyle birlikte gelmişti. Anlaşılan yine çadırını oraya kuracaktı. Kamp alanımıza vardığımızdaysa yaklaşık 50 kişilik bir gezi ekibiyle karşılaştık. Nispeten orta yaşlı bir güruhtu ve bana nedense öğretmen grubu olabileceklerini hissettirdiler. Fazla haşır neşir olmadık. Amerikan futbolumuzu oynadık, topumuzu atıştık, oyunlar oynadık, terledik, durulduk, çadırlarımızı topladık ve dönüş yoluna geçtik. Ama bunlardan önce, güzel bir anı bırakmak için fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmedik.

Hayat Hacıllı'da!
Hayat Hacıllı’da!

Yılbaşı ve Gözyaşı

16 Temmuz 2010’da Facebook üzerinde not olarak yazdığım rüyamı buldum, buraya da koymak istedim:

Yeni bir yılbaşı daha yaklaşıyordu. Havalar Ankara’da çoktan soğumuştu ve güneşin batışına yakın bir saatte Bilkent Üniversitesi’nin yemyeşil çimleri üzerinde belirli belirsiz kar taneleri yuvarlanıyordu. Üniversitenin en tepesine birer mum gibi dikilmiş sıra sıra yurtların hemen önünde bulunan yurtlar durağında onlarca öğrenci, birazdan gelecek olan şehir servisinin yolunu gözlüyordu. Durağın hemen yukarısında ise, siyah saçlı ve yarı üzgün görünen 20 yaşlarındaki bir erkek, yanında çimlere oturmuş aynı yaşlardaki kızı izliyordu. Kız çok kalın giyinmemişti ama nedense üşümüyordu. Herhangi bir zaman kıza sarılsa hissedeceği teni ve duyacağı kokusu genç adama huzur veriyordu. Minik elleri sanki onun için hayatın birer güvencesiydi; onlar olmadan yapamayacağını onu tanıdıktan sonraki her an acı-tatlı bir biçimde hissetmişti.

Genç adam, yanındaki kızın yüzüne baktı ve yanağına çabuk bir öpücük kondurdu. Ayağa kalktı ve “birazdan görüşürüz,” diyerek gülümsedi. Kızı arkasında bırakarak yurtlar durağına daha yakın bir yere kurulmuş olan birkaç arkadaşının yanına doğru yürüdü. Bir yılbaşı partisi planlıyorlardı ve her şeyin mükemmel derecede güzel olması için çok çalışmışlardı.

Aralarından gözlüklü olanı tüm gruba seslenir gibi konuştu ve, “parti Ekin’lerin dairesinde, biliyoruz,” dedi ve gruptaki her bir elemanı, plandaki iş bölümünden aldıkları görevlerin tam olarak yerine getirilip getirilmediği hakkında teker teker sorguladı. En sonunda gülümseyerek ayağa kalktı ve Ekin’e dönerek, “eh, görünen o ki artık şehre inebiliriz,” dedi ve ardından grupla olan konuşmasına geri döndü.

Ekin bunu bekliyordu; servis durağında sıraya girmek yerine orada oturup sonunda boş bir servisin gelip onları almasını bekleyeceklerdi ama o sabırsızdı. Her şeyden çok sevdiği sevgilisini kollarına almak ve tüm gece bırakmamak niyetindeydi. Onu zaten bir saatlik uzak kalışlarda bile özlüyordu. Şimdiyse her şey daha farklı görünüyordu; daha yanından ayrılalı birkaç dakika olmasına rağmen içini büyük bir özlem duygusu kaplamıştı. O anda onu gördü: tamı tamına 6 koltuğu boş kalmış bir servis. Şöför otobüsü hareket ettirmek üzereydi, bu yüzden hızlı davranmalıydı. Hemen, az önce yanından geldiği sevgilisinin biraz önce oturduğu yere doğru koşmaya başladı ama onu orada göremedi. Yukarıya bir şeyler almaya çıkmış olmalıydı. Yapması gereken tek şey, şöföre doğru koşup biraz beklemesini söylemekti; böylece yılbaşı partisi o gece erkenden başlayabilirdi.

Önünde iki kişiyle daha servise bindiğinde, şöför hemen arkasından kapıyı kapattı ve daha Ekin, gördüğü boş koltukların ikisinin az önce hemen önünde servise binen kişilerce kapıldığını göremeden, otobüs hareket etmeye başladı. Ekin bir an ne yapacağına karar veremedi. Şöföre biraz beklemesini veya durmasını söylemek üzere düşünürken, otobüs yurtlar tepesinden aşağıya doğru çoktan hareketlenmiş ve ilk virajı almıştı. Şimdi yurtlar daha da tepede görünüyordu ve az önce başını Eren’in çektiği parti grubunu artık göremiyordu. Çok geçti; artık şöförden ne beklemesini istemek mantıklıydı, ne de aşağıdaki ilk durağa kadar otobüsten inebilmesi mümkündü. Planını yaptı: İnebildiği ilk durakta inecek ve tekrar yukarıya çıkabilmek için bir servis aracının gelmesini bekleyecek — hayır, hayır, tepeye doğru koşacaktı. Bu, yapabileceği en güzel planmış gibi göründü. Ayakta kalması gereksizdi. Böylece, boş gördüğü koltuklardan birine oturdu.

Otobüs durmadı. Şehrin kalabalığının içine çoktan girmişti ve insanlar cıvıl cıvıl gezerken, otobüs de onların arasından sıyrıla sıyrıla yolunu bulmaya çalışıyordu. Özel bir gündü tabii, kalabalık normaldi. Güneş tüm parlaklığıyla gözünün içine içine girerken, Ekin’i büyük bir sinir dalgası kuşattı. Yanındaki boş koltuk da dolmuştu ama Ekin buna anlam verememişti. İçindeki hasret kabarmıştı, yanındaki koltukta görmeyi beklediği insan şu anda yanında oturan, tanımadığı bu kişi değildi. Cebinden çıkardığı cep telefonuna sarıldı ve hanımından gelen bir adet mesaj gördü: Ne yazık ki içi boştu. Telefonunun ana ekranına dönerek hanımının her zaman için sayılarla hoş bir tesadüf yaşadığını ve bunun onu her zaman için gülümsettiğini düşünerek ama gülümsemeden, onun o tesadüfi güzellikteki telefon numarasını tuşladı ve aradı. Açan olmadı. Bunu en az beş kere tekrarladıktan sonra Ekin, rehbere dönerek Eren ismini buldu ve arama tuşuna bastı. Telefon bir süre çaldı ve en sonunda karşıdan bir ses duyuldu. Bu, Eren’in “Alo?” sesiydi.

Eren’in telefona cevap vermesinin getirdiği sükûnet, Ekin’in içinde bulunduğu sinir hâlinin geçmesini sağlayamamıştı ama Ekin yine de sakin konuşmaya çalıştı. “Tuğçe nerde?” diye sordu, üniversiteden çıkarken onu yerinde göremediğini düşünerek.

“Bilmiyorum.”

“Bilmek zorundasın, Tuğçe nerde?”

“Bilmiyorum dedim ya.”

“Yanındaki başkaları da mı bilmiyor?” Şu an üniversitede, çimenlerin üstünde oturan gruptaki insanların en az bir tanesinin, Tuğçe’nin nerde olduğunu bildiğine emindi. Üstelik bu kişinin Eren olduğuna dair büyük bir inancı vardı.

“Hayır,” dedi Eren.

“Bak, sinirlenmeye başlıyorum, bana Tuğçe’nin nerde olduğunu söyle!”

“Olmaz!”

“Ne?!”

“Olmaz, bu bir sürpriz.”

“Saçmalama, sürpriz falan istemiyorum, bana onun yerini söyle, burda delirmemi mi istiyorsun!”

“Ama bu bir sürpriz ve sürprizlerin söylenmemesi gerekir. Zamanı gelince kendiliğinden onu göreceksin zaten.” Eren gülümsedi, ama Ekin’in telefon aracılığıyla bunu hissettiğinden şüpheliydi.

“Eren, sinirleniyorum. Eğer Tuğçe yanındaysa söyle ona, o bilir, o sürprizlerden nefret eder, ben sevsem bile, sevgilimi göremediğim sürprizlerden nefret ediyorum. Tuğçe bilir. Beni eğlendirmek için yapıyor olabilirsiniz ama yanlış yoldasınız. Lütfen! Bana yerini söyle ya da söyle Tuğçe’ye beni arasın. Çok kötü durumdayım!”

“Üzgünüm.”

“Şaka yapmıyorum, bana yerini söyle!”

“Beklemek zorundasın,” dedi Eren ve telefonu kapattı.

Bu konuşmanın üzerine Ekin daha fazla dayanamazdı. Bunu otobüs daha Bilkent’ten çıkmadan yapması gerektiğini düşünerek koltuğundan kalktı ve şöförle konuşmaya gitti. Az sonra bir köprünün üzerindeydi, otobüsten inmişti. Köprü, altındaki yolu dik bir şekilde kesen ikinci bir yoldu. Otoban izleri taşıyordu ama Ekin buranın şehir içi olduğunu biliyordu. Hatta köprüden aşağıya bakmayı akıl ettiğinde tanıdık bir yer gözüne çarptı. Tuğçe orada olabilir miydi?

Köprüden aşağı atlamak şu durumda Ekin’in gözüne hiç de büyük bir şey gibi görünmüyordu. Tuğçe’yi oraya sakladıklarına dair içine inanılmaz bir his doğdu. Köprüden aşağı doğru atladı ve ayaklarının üstüne düşerken bir toz tabakası yukarı doğru yükseldi. Burayı hatırlıyordu ama bulunduğu yerde bulunuyor olması ona biraz mantıksız gelmişti. Kapıyı araladı ve içeriye girdi. Büyük bir havuzun etrafında ve içerisinde insanlar vardı. Banyo yapıyor gibiydiler ama havuzun suyu oldukça berraktı. Ekin burayı nerden hatırladığını anladı. Daha önce buraya bir kez gelmişti; “Tuna ileydi,” diye hatırladı. Onunla gelmiş olduğu yer burası mıydı?

Bir aydınlanma yaşayabilirmiş düşüncesiyle suya girmek istedi. Yanında fazla eşyası yoktu ama insanların suya her şekilde, çıplak veya giyinik, girdiğini görünce yaptığından utanmayarak üstündeki tişörtü çıkardı ve suya atladı. Havuz genel olarak biçimsiz insanlarla doluydu. Ya bir ayağı bir diğerinden inceydi, ya aşırı kiloluydu, ya aşırı sıskaydı… normal birisi görünmüyor gibiydi – derken yanından yüzerek geçen kaslı bir zenci gördü. Yüzünü görememişti ama havuzun diğer tarafında onun antrenörüymüş gibi görünen yaşlı bir adam vardı. Zenci adam karşıya vardığında ona sudan çıkmasını ve yandaki kabine girmesini emretti. Ekin aptalca bir şey yaptığını düşünerek sudan çıkarken, zencinin kolunda metal bir hapsetme zinciri gördüğüne yemin edebilirdi.

Beyaz pantolonu ıslanmıştı. Onu yakında bulunan bir çamaşır ipine astı. Anlaşılan insanlar bu çamaşır ipini oldukça sık kullanıyorlardı. Pantolonu kuruyadursun, Ekin de üzerindeki ıslak iç çamaşırıyla gezinerek, biraz önce çıkardığı tişörtünü arıyordu ama bulamıyordu. Salaklığına yanarak, bunca insanın bulunduğu bir mekânda ortalığa koyduğu bir şeyi elbette bulamayacağını düşündü. Bir süre sonra güneşin ne kadar parlak ve ısıtıcı olduğunu hatırladı ve kurumuş pantolonunu, ıslak iç çamaşırını çıkardıktan sonra giyerek dışarıya bu şekilde çıkmaya karar verdi. Bir sorun olmayacağını düşünmüştü ve yanılmamıştı.

Bir otobüs durağı bulmalı ve eve gitmeliydi. Tuğçe orda olmalıydı. Sıkılmıştı ve onu görmeyi çok istiyordu. Eren’e söverek karşıdan karşıya geçti ve turuncu otobüslerin kalktığı bir durak gördü. Oraya doğru yönelirken, karşıdan karşıya geçmekte olan iki kişiye çarpmak üzere olan bir taksi gördü ve önüne değil de, yanına koymuş olduğu televizyona bakmakta olan taksiciye bağırmaya çalıştı. O daha bağıramadan taksi yavaşladı ve karşıdan karşıya geçmekte olan anne kızın sağ salim kaldırıma varmalarını sağladı. Bu esnada taksici önüne bir an olsun bakmamıştı. Taksi tekrar hareket ederken Ekin’in gözleri faltaşı gibi açıldı: Taksici aslında kafasını çevirmemişti, bir kaza sonucunda böyle olduğu belliydi. Kafası yana yatmıştı ve biraz da ezilmiş gibi görünüyordu; emin olamadı. Yanına koydukları televizyon gibi ekrandan yolu görüyor olmalıydı. Şoku atlatan Ekin, bunun gerçekten güzel bir davranış olduğunu düşündü. Birileri ona bu özel sistemi hazırlamıştı; böylece taksici işine devam edebilecekti. Gülümsedi.

Otobüslere doğru yürürken yanında para bulunup bulunmadığını düşünmeye başladı. Cepleri boş görünüyordu ama bir otobüse binip eve gitmek zorundaydı. Bu yüzden ufak bir heyecanla da olsa otobüse adımını attı. Otobüs neredeyse boştu. Daha muavin de gelmemiş olmalıydı. Belli ki bir süre ona para soracak kimse olmayacaktı. Bu düşünceyle rahatladı ama hâlâ içini kemiren bir şeyler vardı. Bir anda aklında bir şimşek çaktı. İnsanlara telefonla ulaşamıyorsa, yüzlerce insandan bir anda haber alabileceği bir sisteme bağlanmalıydı: Facebook’a. Büyük ekranlı cep telefonundan Facebook’u açtı ve giriş yaptı. Cep telefonundan girdiği için sayfanın bazı kısımları bozuk görünüyordu ama zaten Ekin’in aradığı şeye engel olmuyordu. Yeni haberleri kurcalarken, az sonra neden böyle bir şey aradığını bilmese de aradığı şeyi bulduğunu anladı. Üniversiteden ayrılmadan önce içinde bulunduğu gruptan biri, “Seyit ölmüş mü?” diye bir ileti paylaşmıştı. Ekin’in boğazına patates büyüklüğünde bir yumru oturdu. Tıkandı. Gerçeklik payı olabilir miydi? Herkesin ortadan kaybolmasının nedeni bu olabilir miydi?

Daha başka bir haber varsa bunu kaldıramayacağını düşünerek internetten çıktı. Birden akşama parti olmayacakmış gibi bir düşünceye kapıldı. Zaten eğer haber doğruysa, parti yapmak pek de hoş olmazdı. Bu düşüncelerle birlikte sanki boşlukta ilerliyormuşçasına evine yollandı. Vardığında hava kararmıştı. Eve girerken içeride kimsenin olacağını beklemiyordu ve bu beklentisinde de haklı çıkmıştı. Oturma odasının ışığı açıktı. Kanepeye oturdu ve hanımının nerde olduğunu düşünerek kucağına bilgisayarını aldı. Daha bilgisayarın kapağını açamamıştı ki kafasında bir hayal canlandı. Uçaktalardı. Hanımıyla birlikte uçaktalardı ve yanlarında Eren’in de içinde bulunduğu parti grubu vardı. Tuğçe, her zamankinden biraz daha büyük görünüyordu ve elinde tuttuğu tabaktan aldığı sarımtrak, lezzetli peynir parçasını Ekin’in ağzına doğru uzatırken mutluluktan uçuyormuş gibi görünüyordu. Ekin de mutluydu, öylesine mutluydu ki, o an hiç bitmesin istedi; ama oturma odasına geri döndüğünde, hayalin bittiğine şaşırmadı.

Bilgisayarın kapağını açmaya yeltendi ama bu kez de bir dürtü, Eren’in, nedense Eren’in, yanında olduğunu hissetmesine yol açtı. Bir anda korkunç bir sürpriz bekler gibi arkasına döndü ama Eren orada değildi. Arkasında kimse yoktu. Karanlık gecenin önünde, bilgisayarına tekrar hamle yaparken bu kez, orda olmaması gereken birinin, tül perdenin arkasında duran balkonda ayakta ona baktığını gördü. Tuğçe’ydi, yalnızca, biraz önceki hayalindeki gibi daha büyük görünüyordu ve ona gülümsüyordu. Ekin’in içini tekrar büyük bir hasret ele geçirdi. Ona ulaşmak istiyordu ama Tuğçe, ondan gözlerini kaçırarak yanına baktı. O anda Tuğçe’nin orda yalnız olmadığını gördü. Eren ordaydı, Ferhat da öyle; nedense Seyit’in de orda, tülün arkasında olduğuna dair kuvvetli bir inanç vardı içinde. En sonunda balkon kapısını hafifçe açmak istediğinde, hemen balkon kapısından içeriye doğru bakan yerde onu gördü: Kırmızı, çok tatlı bir elbise içerisinde 5-6 yaşlarındaki bir kız çocuğu. Tuğçe’ye ulaşabilmek için can atıyordu ama bu küçük kız oldukça ilgisini çekmişti. O kadar tatlıydı ki, ona birilerini anımsatıyordu. Eğildi ve küçük kız çocuğunu ellerinden yakaladı. Çocuk ona gülümsüyordu. Ekin ise onun hizasına inmişti ve gözlerine kenetlenmişti– derken kızın ellerini bir anda bıraktı ve gerisingeri kanepeye doğru irkildi; kızınsa yüzündeki gülümseme adeta hayal kırıklığı yaşamışçasına silindi. Küçük kızı, otobüse binmeden önce gördüğüne yemin edebilirdi. Tekrar tülün ardındaki Tuğçe’ye baktı, onun gülümsemesi silinmemişti.

Tuğçe’nin gülen gözleri Ekin’e bakarken, Ekin’in içinde bir şeyleri eritmeyi başarmıştı. Büyük bir hıçkırıkla ağlamaya başlayan 20 yaşındaki Ekin, tekrar dizlerinin üzerine çömeldi ve önünde duran dünya harikasına gözlerini kenetledi. Görüşü göz yaşları yüzünden bulanıklaşıyordu ama önemli değildi; onun zaten tam olarak neye benzediğini çok iyi biliyordu. Biraz sonra kızı gibi, balkondaki sevgilisi ve diğer herkes gibi gülmeye başlayacağını çok iyi biliyordu. Bu uzun sürmedi ve kendini uçakta, biricik sevgilisinin karşısında, elindeki lezzetli peynirleri kapmaya çalışırken buldu. Mutluydu. Her şey tamdı, eksik değillerdi. Uçağın nereye gittiğini merak bile etmiyordu; her nereye gidiyor olursa olsun, o zaten evine gidiyordu…

Lan böyle rüya mı olur?! Sürekli kabus kabus kabus nereye kadar be. Korkuyorum artık.

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 1. Gün

Ahh İtalya… 2011’de ilk defa yurtdışına çıktığımızda ilk gördüğümüz yerdi İtalya. Nasıl da hor görmüştük, beğenmemiştik… Ne kadar da yanılmışız! Sadece 4 günlük bir road trip, bize İtalya’yı öyle çok sevdirdi ki, şu anda Avrupa’da nereye gitmek istersin deseler İtalya’yı ilk sıraya koyabilirim. Hayatımızın gezisiydi, planlarken dahi bu kadar güzel olacağını tahmin edemezdik. Bu nedenle de diğer gezi yazılarım gibi uzun bir süre içerisinde yazarak tek parça halinde yayınlamaktansa, İtalya gezisini bölüm bölüm, gün gün anlatmaya karar verdim. Keza herhangi diğer bir gezi yazımdan çok daha uzun olacağı aşikar.

1. Gün diğer günlerden daha kısa bir gündü; ancak tabii ki gezinin bir de plan aşaması var. Tuğçe’yle birlikte, Eylül’de Polonya’ya Erasmus’a giden Pınar ve Berkan’ı ziyaret etmeyi planlamıştık ama Polonya’ya giden uygun fiyatlı bir havayolu şirketi bulamadık. Biz de ortada buluşmaya karar verdik. Ucuz bir rota ararken Bologna’yı bulduk ve 3-4 günlüğüne Bologna’yı gezebileceğimizi düşündük. Çift kişilik gidiş dönüş bileti Pegasus’ta yaklaşık 500 liraya denk geliyordu; bu da bizim için herhangi farklı bir rotadan daha ucuz bir seçenek demekti. Skype üzerinden yaptığımız planlarda bırakın araba gezisini, Bologna’dan ayrılmak bile yoktu. Bunun üzerine bir ortaçağ İtalyan şehri olan Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir, nereleri görmek gerekir araştırmaya başladık.

Çok geçmeden, Berkan’dan çevre şehirleri gezme fikri geldi. Bologna yeri itibariyle çevresinde birçok güzle şehri barındırıyordu ve hepsine de çok yakındı. Yollar 200 km’den fazla değildi ve sabah trenle çıkıp, çevre bir şehri gezip akşam dönmeye oldukça uygundu. Akşamları da Bologna’yı gezebilecektik. Rotamıza Verona, Floransa, Parma gibi şehirleri aldık. Bu sefer de bu şehirlerde neler yapılabilir, onları araştırmaya başladık. Sonrasındaysa, yolculuğumuzu baştan aşağı değiştirecek bir karar aldık: Rentalcars.com üzerinde gördüğümüz üzere İtalya’da araba kiraları günlüğü 10 euro’dan başlıyordu! Günlük 10 euro’ya (Firefly adlı şirketten) Ford Fiesta kiralayabileceğimizi gördük, kısa bir araştırmadan sonra ehliyetimizin İtalya’da geçerli olduğunu öğrendik, Rentalcars.com’a günlük bir 10 euro daha ödersek yol boyunca sigortamız olacağını da öğrendik ve dedik ki, neden olmasın!

Rentalcars.com ile yaşadıklarımıza sonradan tekrar değineceğim ve araba kiralama konusunda birkaç tavsiyem olacak. Ancak önce vize konusuna değinmek istiyorum. Ne de olsa vize hususunu merak edip okuyan kimseler de olabilir. İtalya vizesi halen iData aracılığıyla alınıyor. İstanbul’da Harbiye’ye gitmeniz gerekiyor ve eğer Ataşehir tarafında oturuyorsanız 256 numaralı otobüs tam olarak sizi iData’nın önüne kadar götürüyor. Benden istedikleri bir ton belgeyi (http://www.eksiduyuru.com/duyuru/685892/italya-vizesi-icin-gerekenler) tamamlayıp başvurduktan sonraki gün sitelerinde yaptığım sorgulamada vizemin çıktığını gördüm. İtalya’nın çok kolay vize verdiğini biliyordum, ancak bu kadarını beklemiyordum. 5 günlük vize istememe rağmen bana 6 aylık bir süre içerisinde 30 günlük, çoklu giriş çıkışlı Schengen vizesi vermişler. Verdiğim vize ücretine değdi mi desem artık bilmiyorum, Haziran’a kadar Schengen’imiz var, bakalım. 🙂

Vize, araba kiralama gibi işlemler bittikten sonra sadece bekleme kısmı kaldı. 12 Aralık yaklaştıkça heyecanımız artıyordu ve görünen o ki hava şartları da zorlaşmaya başlıyordu. Uçağımıza iki gün kala hava iyice kötüleşmeye, İstanbul ve başka çeşitli illerde de kar fırtınaları çıkmaya başladı. Yurtiçi uçuşlarda iptaller, yurtdışı uçuşlarda rötarlar duyulmaya başlandı. Haliyle bizde de, birbirimize belli etmesek de ufak bir tedirginlik baş gösterdi. Neyse ki uçağımız yalnızca 1 saatlik bir rötarla kalkabildi. Aynı şekilde Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan kalkan uçakları da bir miktar rötarla kalkmıştı; ancak şansa bakın ki birbirimizi bagajlarımızı aldıktan hemen sonra, hiç beklemeden bulabildik. Adana Havalimanı’ndan bozma, biraz daha büyükçe bir havalimanı olan Guglielmo Marconi Havalima’nına inmiş, Pınar ve Berkan’la buluşmuştuk. Gezimiz başlıyordu!

Arabamızı almak için Firefly standına gittik, bir süre sıra bekledikten sonra dakka bir dedik ve golü yedik. Rentalcars’a verdiğimiz sigorta ücreti Firefly’da görünmüyordu. Anlaşılan o ki, Rentalcars’dan aldığımız sigorta Firefly’ın kendi sigortası değilmiş, üçüncü parti bir sigorta sayılıyormuş. Normalde ekstradan sigorta almamıza gerek yokmuş; fakat kredi kartımızdan 1500 euroluk bir bloke vermemiz gerekiyormuş. Olası bir kaza durumunda Firefly bu ücreti kartımızdan çekecekmiş, Rentalcars ise sonradan bunu bize iade edecekmiş. Ama bizde o kadar kredi kart limiti ne gezer? Euro biz İtalya’ya giderken 2.80 lira idi ve bu 1500 euro da yaklaşık 4200 liraya denk geliyordu. Haliyle görevlinin bize sunduğu diğer seçeneği kabul etmek zorunda kaldık: Günlüğü 22 eurodan yeni bir sigorta satın aldık ve kredi kartımızdan 300 euro bloke verdik. Bu blokajı yapmalarının sebebi ise trafik cezaları ya da bunun gibi ekstralar. Gezimizin sonunda blokajın bir sorun çıkmadan kaldırıldığını şimdiden söyleyebilirim. Ancak Rentalcars’ın yaptığı sigortanın üçüncü parti bir sigorta olduğunu açıkça söylemeyişi bize ekstradan 40 euro’ya mal oldu. Bunu belirtmekte fayda var.

Varır varmaz böyle bir olay yaşamamız, fazladan 88 euro ödemiş olmamız bizi üzdü ve gezide bir miktar daha az para harcamamız konusunda hemfikir olmamızı sağladı. Tüm gezide kişi başı 22 euro daha az harcamamız gerekecekti. Az görünüyor aslında ama bu tarz ekstraların yine çıkabilecek olma olasılığı bizi tedirgin ediyordu. Bu düşünceler arasında araba anahtarımızı aldık, görevlinin bize tarif ettiği yolu yürümeye başladık. Arabayı bulmamız biraz uzun sürdüğü için, Bologna’da havalimanından araba kiralayacaklar için kısa bir tarif vereyim: Kapıdan çıkar çıkmaz sola dönüp kaldırımı takip ediyorsunuz, hafif kavislenen kaldırım taksilerin ve otobüs duraklarının olduğu yere geliyor. Çarpraz biçimde o alanı geçip yaya yolundan yürümeye devam ediyorsunuz. İlerde üstü kapalı bir otopark göreceksiniz. İşte orası bütün kiralık araçların barındığı otopark. Görevlinin size verdiği otopark numarasını bulmanız yeterli olacaktır.

Aynen bu şekilde gittiğimiz otoparkta aracımızı bulduk. Görevli Ford Fiesta yerine Fiat Punto vermişti ama araç beklediğimizden genişti. Bagajlarımızı yerleştirdik; erkekler öne, kızlar arkaya şeklinde bir oturma düzenini kurduk ve o da ne… ikinci golü yedik! Sağ arka kapı kapanmıyordu! Haydii… Berkan çıkıp kontrol etmeye başladı, derken yanlışlıkla manuel olarak kilidi aşağı indirmesin mi 🙂 Yaklaşık 15-20 dakika kadar kapının kilidine yapmadığımızı bırakmadık. İp sokup çekmeye mi çalışmadık, anahtarla kilidi oynatmayı mı denemedik… Olmuyor, kapı kapanmıyor. Kredi kartına koyduğumuz 300 euroluk blokaj, arabanın tamire gitme olasılığı, araba tamirde yatacak diye ekstradan ödeyeceğimiz paralar… Tüm bu düşünceler eşliğinde, araba kiraladığımıza “nalet” etmek üzereyken Berkan’la kaptırıp mecburi olarak görevliyle konuşmaya gittik.

Görevliyi görebilmek için yine sıra bekledik (Firefly en ucuz şirket olduğu için ve tek eleman çalıştırdıkları için sürekli sıra vardı –sanırım Hertz’in yan kuruluşu olarak çalışıyorlar.). Sonunda konuşup durumu tam olarak anlatabildiğimizde telefonuna sarıldı ve birilerine durumu anlattı. Telefonu kapattığında bize döndü ve teknikerlerinden birini arabanın olduğu yere yönlendirdiğini söyledi. Teşekkür edip arabaya dönerken yönlendirdiği adamın adını sordum, Juan, dedi. İyi dedik. Arabaya doğru yürürken ters istikamette yürüyen birini gördük, Juan’ın o olduğundan emin gibiydik, o nedenle arabaya kadar gidip kızlara bir heyecanla “sorun çözüldü mü yoksa?” diye soruverdik. Onlar da bize “ne oldu, ne yaptınız?” diye soruverdiler. 😀 Meğerse adam arabaya kadar gelmiş, sonra geri dönmüş.

Ben adamın arkasından koşup Juan olup olmadığını sordum ve adamın İngilizce bilmediğini ama Juan olduğunu öğrendim. 🙂 Arabaya doğru büyük bir heyecanla yollandık. Sağ arka kapının sorunlu olduğunu bir şekilde anlattık, sonra adamın İngilizce bilmediğini bilerek ama yine de bir heyecanla adama kapıyla olan münasebetimizi anlatmaya koyulurken adam kapıyı kapattı. Evet. Sonra da suratımıza kafası yan dönmüş biçimde, ağzı açık ayran delisi gibi bakmaya başladı. Bakışını bozmadan kapıyı açtı ve tekrar kapattı. Açtı. Kapattı. İngilizce bilmese de bize adeta gözleriyle “bak nasıl da açıp kapıyorum, hiç sorun yok ki kapıda, ne menem adamlarsınız la siz” diyordu. Duyduk biz onu. Arkasından teşekkürler yağdırarak, “ne kadar da salakmışız” diye methiyeler düzerek adamı uğurlarken Juan’a bir sarılmadığımız kalmıştı. İşte Juan ismini gayet net hatırlamamın sebebi bu melek gibi adamdır. 🙂

Sonunda arabamıza kavuşmuş, havalimanını terk etmeye hazırdık. Ferhat’tan aldığımız İtalyan Vodafone hattımıza para yükleyip, telefonlarımız sayesinde internete girerek GPS ve Foursquare kullanacaktık. Ancak uzun yollar için Berkan bir nostalji eseri olan kocaman yol haritalarından getirmişti. Henüz internetimiz olmadığı için de biraz tabela, biraz harita yardımıyla önce şehir merkezini bulacak, arabayı uygun bir yere park edecek, internetini kullanabileceğimiz bir cafe bulup Bologna’da geçireceğimiz tek gecede evinde konaklayacağımız Monica ile iletişime geçecektik. Saatler öğleden sonra 4’ü gösteriyordu ve eve yerleştikten sonra geceye kadar Bologna’yı gezmek gibi bir niyetimiz vardı.

Yola çıkmadan önce bahsetmek istediğim küçük bir şey daha var. İtalya’ya gitmeden önce okuduğum üzere yollarda Türkiye’ye göre alışılagelmedik bir kural varmış: “Döner kavşaklarda yol hakkı soldan gelenindir.” Ne kadar mantıklı bir kural olduğunu İtalya’ya gidip, orda araba kullanınca anlıyorsunuz pek tabii. Döner kavşakların hiçbirinde bizimki gibi trafik ışıkları yok ve bu nedenle trafik de tıkanmıyor. Kavşağa girerken solunuzdan gelen araca yol vermek zorundasınız, solunuz boş olduğunda ise kavşağa girebiliyorsunuz. Bir kere kavşağa girdiniz mi, kavşağa girmek isteyen bütün araçlar size yol vermek zorunda olduğu için istediğiniz yöne gitmeniz de çok kolaylaşıyor. Türkiye’de millet trafik ışıklarına rağmen birbirine yol vermeye yeltenmezken, kendine kırmızı yanarken bile trafikteki araçları taciz ederken İtalya’da böyle bir ortamla karşılaşmak yüzümüzü gülümsetti.

Bunun da bilincinde olarak arabayı çalıştırdık ve yola çıktık. Guglielmo Marconi Havalimanı ile Bologna şehir merkezinin arası çok da uzun değil. Ancak biz havalimanına indiğimizde 14.30 civarı olan saat şimdi 17’ye geliyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Keza biz şehir merkezindeki tren istasyonunu bulana kadar güneş battı ve hava karardı. Monica bize tren istasyonunun arkasında ücretsiz park yerleri olduğundan bahsetmişti ama biz bir türlü bulamadık. Şehirde inanılmaz bir park sorunu (sorundan kastım, her yer park yeri ve her yer dolu) olduğundan dolayı da, bulduğumuz ilk park yerine arabayı koymaya karar verdik. Madem park ettik, Bologna’nın ve hatta İtalya’nın park sisteminden bahsetmesek olmaz.

İtalyanlar güzel bir sistem geliştirmişler. Kaldırım kenarlarını tamamen mavi ve sarı çizgilerle otopark alanlarına bölmüşler. Sarı çizgiler, kısa süreli park alanlarını gösteriyor. Yani eczane gibi mekanların yanlarında, 5 dakikalığına aracı bırakıp işinizi halledebilmeniz için yapılmış. Böylece eczane ararken bir de arabayı park etmekle uğraşmıyorsunuz, her daim boş yer bulabiliyorsunuz. Mavi park alanları ise araçların genel olarak park ettiği alanlar. Bu alanlara aracınızı bıraktığınızda nerdeyse her sokakta bulunan otomatlara para atarak ya da akşam saat 6’ya kadar bir tobacco shop’tan bilet alarak park ücretini ödüyorsunuz. Park ücretleri saatliği 2 euro’ya kadar çıkıyor. Ancak çoğu yerde akşam 20’den sabah 8’e park yerleri ücretsiz.

Biz arabayı park ettiğimizde saatler herhalde 17.20’yi gösteriyordu. Park ettiğimiz alan da şansımıza akşam 18’den sonra ücretsizdi. Yakınlarda gördüğümüz birine nasıl bilet alabileceğimizi sorduk, o da bize tobacco shop’u tarif etti. Karşılaştığımız ilk rastgele İtalyan’ın İngilizce biliyor olması da ayrı bir güzellikteydi; çünkü İtalyanlar resmen İngilizce bilmiyor. Tobacco shop’un çalışanı da bilmiyordu ve derdimizi anlatana kadar kıçımızdan terler aktı. Bir de adamı sallamıyorlar ki ayrı bir delirme sebebi. Neyse ki biletimizi aldık ve bu sefer bileti nasıl kullanacağımızı çözmeye başladık. Biletin üzerinde yıl, ay, gün ve saati belirten, kazılabilir yerler bulunuyordu. Çözdüğümüze göre buraları kazıyarak varış saatinizi belirtiyorsunuz. Bilet örneğin 1 saatlikse, ondan sonraki 1 saat boyunca park ödenmiş ve size tahsis edilmiş oluyor. Tabii ki suistimal edilebilecek bir sistem, ancak yakalanma durumunda ceza yüksekmiş. O nedenle gördüğümüz kadarıyla herkes bu sisteme uyuyordu.

Aldığımız bileti, dönüp arabanın ön camına yerleştirdikten sonra biraz rahatlamış bir şekilde internetini kullanabileceğimiz bir cafe aramaya başladık. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir de ne görelim? Gezi boyunca çeşitli yollarla hayatımızı kurtaracak bir fast-food zinciri! Evet, doğru bildiniz, işte McDonald’s. Bedava wi-fi cenneti. Hop, girdik içeri. Birer (ikişer üçer) küçük hamburger söyledikten sonra kimimiz telefonunu şarja taktı, kimimizse internetini açtı. Ben de Monica ile iletişime geçmeye çalıştım. Mesajımı görmeyince, daha önceden belirtmiş olduğu adresi tam bir şekilde telefona kaydettim. İşimiz bitince de McDonald’s’a şimdilik elveda dedik. Monica’ya giderken kaybolmamak için arabayı almaya gitmemeye, eve kadar yayan gitmeye karar verdik. Doğru bir karardı – ki bunun sebebini yazının sonunda anlatacağım.

McDonald's'ta yorgun suratlar
McDonald’s’ta yorgun suratlar

İnternetimiz o an için artık yoktu, ancak telefonun haritasında görünen 20 dakikalık yol ekrana sığıyordu. Sadece GPS ile bile yolumuzu bulabilecektik. Geze geze Monica’nın evine doğru yollandık. Tuhaf sokak numaraları yüzünden bir ara Monica’nın evinin “aslında var olmadığını” düşünmeye başladıktan sonra, Google Maps’in o ilahi sokak numarasına kadar nokta atışı yapan adrese teslim GPS’i sayesinde kendimizi apartman kapısının önünde buluverdik. Kapı dediğime bakmayın, kale kapısından bozmaydı mübarek; büyük ve ağır.

Sonunda eve varabilmiştik. 🙂 Bizi Monica ve erkek arkadaşı Balint karşıladı. Balint Macarmış. Monica da darbukayı ve doğu kültürünü çok severmiş – ki zaten kendisinin evinde kalmamıza ön ayak olan da bir zamanlar ona ev arkadaşlığı yapmış olan Semih idi. 🙂 Monica arada dansöz olarak oynadığından da bahsetti ve bize darbukalarını gösterdi. Çok iyi çalamadığını söylese de oldukça ilgili olduğu her halinden belliydi. Ayakta fazla uzatmadan muhabbet etsek de bir saate yakın muhabbet ettik, Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir kendilerinden bir sürü tavsiye aldık. Onlar evi bize bırakıp gittiklerinde ise, evin çok yakınında tavsiye ettikleri bir mekan olan Osteria dell’Orsa’ya gitmeye karar verdik. Fazlasıyla acıkmıştık ve İtalyan yemeklerini sonunda hapur hupur götürebilecek olmanın verdiği sevinçle kendimizi gaza getirdik.

Osteria dell’Orsa’ya vardığımızda saat daha yeni 20’ye geliyordu; ancak içerinin tıklım tıklım olduğunu görünce birazcık moralimiz bozuldu. Oturacak hiç yer yoktu; keza Monica ve Balint buranın çok ucuza çok güzel yemekler yaptığını söylemişti ve biz de tam İtalyanların yemek saatinde (20.00) gelmiştik. Neyse ki aşağı katta birkaç boş masa vardı da, bizi oraya aldılar. Şimdi ben böyle uzun uzun yazıyorum ya, burayı da böyle ballandıra ballandıra, uzata uzata anlatmaktan çekinmeyeceğim sanırım. 🙂 Yemekten çok şarap ve ortam hoşuma gittiği için, bir de İtalya’da o ana kadar yediğimiz ilk düzgün yemek olduğu için bizde yeri bir ayrı oldu. Bir de tabii bizim masaya bakan garson Halil Sezai’nin yandan yemişiydi, onu da unutmadık. 🙂

Başlayalım. Öncelikle ortam çok bir öğrenci yemekhanesini andırıyordu. Garsonlar da muhtemelen üniversite öğrencileriydi zaten. İnsanlar da aşağıda bağıra bağıra konuşuyorlar, gülüşüyorlar, ortamı şenlendiriyorlardı. Normalde İtalyanların bağırması kulaklarımı tırmalardı ama daha önce hiçbir restaurantta bu denli sesli bir ortamı bu kadar çok sevmemiştim sanırım. Basbayağı sıcak ortam diye buna denir. Garsonlar da oldukça içtendi ve biri yanımıza gelip sipariş almak istediğinde ona ne tavsiye edeceğini sorduk. O da “Bolognese Tagliatelle” dedi. Eh, Bologna’dayız tabii, bolonez sos buraya ait. İyi, dedik, dört tane söyledik. Litrelik açık şarapları 7 euroydu. Bir şişe de şarap ekledik. Bir şişe de “still water”; bildiğimiz, gazsız su.

Yemekleri beklerken getirdikleri ekmeklere Modena sirkesi mi banmadık, baharatları mı denemedik… Yemekler geldiğindeyse yanında gelen bir baharatlık dolusu parmesanın dibine darı mı ekmedik… İtalya’da en sevdiğimiz olaylardan biri de buydu: Her şeyin üzerine parmesan serpmek. Serpmek dediysek, koklatmak değil; bildiğin kepçeyle döker gibi döktük yemeklere. Yok böyle bir lezzet. Bir peynir her şeye mi yakışır. Bolonez soslu kıymalı tagliatelleye niye yakışmasın, değil mi? Yemekle birlikte içtiğimiz şarap da oldukça güzeldi. Bizim burda orta sınıf için kaliteli sayılan Terra şaraplarından bir tık daha güzeldi.

Pınar ve Berkan açken
Pınar ve Berkan açken
Bolognese Tagliatelle
Bolognese Tagliatelle
O enfes kırmızı şarap
O enfes kırmızı şarap

 

Pınar ve Berkan tokken :)
Pınar ve Berkan tokken 🙂

Aslında yemeğin üstüne güzel bir tiramisu da yemeyi düşünüyorduk, ama beklediğimizden fazla doyunca tatlıyı da başka yerde yeriz diye düşündük; hatta tiramisuyu sonra yeriz deyip Berkan’ın daha önce tattığı bir dondurmacıya gidebileceğimizi düşündük. Keza planımızı bu şekilde yaparak hesabı ödedik ve mekandan çıktık. Karnımız tok, sırtımız pek, oldukça mutluyduk. Artık şehri gezebilecek güzellikte hissediyorduk.

Bologna’yı gezecek sadece bir akşamımız olduğu için, çok da fazla araştırma yapmadan Monica ve Balint’in verdiği harita uyarınca şehirde yürümeye karar verdik. Barlar, restaurantlar ve dondurmacılar dışında pek açık mekan yoktu. Her ne kadar Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya gidiyor olsak da, yolda başka bir dondurmacı görünce dayanamadık ve oraya da girdik. Çıktıktan sonra yürüye yürüye Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya da gittik ve orda da dondurmamızı yedik.

Dondurmacıdan bir kuple
Dondurmacıdan bir kuple

Şehrin sokaklarını gezerken, yanılmıyorsam yine Berkan’ın söylediği üzere Neptün Heykeli’ne bakan avlulardan birinde mimari bir şaheser gizliydi. Aşağıda fotoğrafını koyduğum yapının karşılıklı çarpraz köşelerine geçip yüzünüzü duvara döndüğünüz zaman, fısıldasanız dahi birbirinizi net biçimde duyabiliyorsunuz. Böyle bir mimarinin daha önce Beyaz Saray’da kullanıldığını okumuştum; ancak yüzyıllar önce dikilmiş bir yapının böyle bir özelliği olmasını insan beklemiyor.

Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz :)
Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz 🙂

Yoruldum bre! Herhalde saatlerdir yazıyorum. Şu yazdıklarımın İtalya’da geçirdiğimiz sadece 5-6 saati özetlediğini düşünürsek yazacak daha çok şey var gibi görünüyor. Yine de yazıyı bitirmeden önce Bologna’daki son maceramızı da yazmadan edemeyeceğim.

Küçük dondurma turumuzu bitirdikten sonra ana caddede biraz zaman geçirdik, Apple Store’un dibine dibine yanaşıp internet aradık ama nafile. Etraftaki barlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra daha önce gitmeyi kararlaştırdığımız üzere çeşit çeşit bira yapan mekana gitmekten vazgeçtik ve günün yorgunluğunu atmak üzere artık gece 12’ye yaklaşan saati de hesaba katarak kızları eve bırakmaya ve Berkan’la gecelere akmaya karar verdik. 🙂 Şaka tabii; ama yatmaya gitmeden son bir pizza yemese miydik? Hem arabayı da evin önüne çekmek gibi bir niyetimiz vardı. Bu amaçla kızları eve bıraktık, Monica ve Balint’in bahsetmiş olduğu Pizzacı Toto’ya gitmek üzere önce istasyonun arkasına bıraktığımız arabamızı almaya doğru yollandık.

Pizzacı Toto (ya da Pizzeria Toto daha doğru bir ifade olabilir), şehrin öteki ucundaki bir pizzacıydı ve Monica ile Balint’in anlattığına göre öğrencilerin özellikle geceleri alkol aldıktan sonra takıldıkları bir mekandı. Dediklerine göre pizzaları da enfesti. Şehrin öteki ucunda olmasına rağmen, saat çok geç olduğu için yollar boştu ve eh, Bologna da o kadar büyük bir şehir sayılmazdı. Elimizdeki tek haritayı kullanarak Toto’yu bulmamız o kadar da uzun sürmedi. Mekanın önünden geçtikten sonra yakınlarda bulduğumuz ilk yere park ettik ve mekana yürüdük.

Toto’nun dışı çok sessizdi, o nedenle “acaba kapalı mı?” diye düşünedururken, içeri girmemizle beraber nerdeyse bütün masaların dolu olduğunu, çalışanların hararetle sipariş alıp pizza hazırladıklarını gördük. Şahane! Tezgahtar kızdan bir menü istedik ve sonradan enginarlı olduğunu öğrendiğim büyük boy bir pizzaya sadece 6 euro ödeyerek beklemeye başladık. Pizzanın fırından çıkması 5 dakika sürdü ya da sürmedi. Kesinlikle çok güzel kokuyordu ama kokuya aldanmayıp eve kadar beklemeyi kararlaştırdık; ne de olsa hep birlikte yersek keyfini daha çok çıkarabilecektik.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman kiplerini birlikte kullandığımı görüyorsunuz; sebebi aslında çok basit. Eve bir türlü varamadık ve pizzayı bir türlü yiyemedik! O an bunu bilmiyorduk ama Berkan ve benim için kabus gibi bir gece bizi bekliyordu. Biz Bologna’nın trafiğine ağız dolusu söverken, Tuğçe de bizi evde habersiz beklerken kafasında türlü senaryolar kuracak, Pınar ise o sırada uyumuş olduğu için geceyi en az hasarla atlatacak üyemiz olacaktı. 🙂

Her şey, benim geldiğimiz yoldan gitmeye çalışırken yanlış bir sapağa girmemle başladı. Dön desen dönemiyoruz, yasak. Yolda belki kimse yok ama kamera var mı, yok mu bilmiyoruz. İtalya’ya gelmeden önce binbir türlü şey okumuşum. İtalya’dan çıkana kadar trafik cezası gelmese bile bu ceza olmadığı anlamına gelmiyormuş, sonradan Türkiye’deki adresinize kadar yolluyorlarmış cezayı. İstersen ödeme, bir şey olmaz ama bir daha İtalya’ya zor girersin diyorlar vs. Trafik kurallarına mecbur uyacaksın ama Bologna öyle lanet bir trafik sistemine sahip ki, adeta bu konuda Ankara! Arkadaş, hiçbir sokağa dönemiyorsun, hepsi tek yön. Bir ilerikinden dönsen, bir öncekinden dönüp gideceğin yere gidemiyorsun. Hayır, elimizde GPS de yok, telefon var ama bir işe yaramıyor, internetimiz yok. Elimizde olan tek şey, basılı bir Bologna haritası.

Derkeeen, ipsiz sapsız insanlar yaşıyormuş gibi görünen ve her bir yapısı kameralarla korunuyora benzeyen bir muhite girmeyelim mi? Korku başa bela, kural mural dinlemeyip U’yu çekip gerisingeri döndük. Çektik bir kenara, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sonunda bulunduğumuz yeri anladık, hatta akşamın daha erken saatlerinde yürüyerek gezdiğimiz yerlere kadar geldik ama eve bir türlü varamıyoruz. Arabayı koyacak yer desen, zaten yok! Girdik yine ara sokaklara. Barlarla dolu bir sokak, bütün park yerleri kapılmış. O da ne?! Boş, mavi bir park yeri. Biraz küçük mü ne? Baktık, arkadan az buz araba geliyor ama o park yerini bir denemek lazım…

1 dakika… 2 dakika… 3 dakika… Artık kafam ne kadar zaman geçtiğini algılayamıyor, park yerine giremiyorum ve arkamda arabadan kuyruk oluşmuş. En son dedik ki, bari saçma sapan bir şekilde girelim de en azından arkadaki arabalara yol verelim. Girdik. Arkamızdaki araba gelip yanımıza durdu, sandım ki sövecek. Herif genç bir adam, yanında da belli ki kız arkadaşı var. Bana baktı. Şöför koltuğunda benim taklidimi yaparak kahkahalar atmaya başladı eleman. Şok oldum, herif nasıl dalga geçiyor park yerine giremedim diye. Bastı gitti ama ben eve de varamıyor oluşumuzun etkisiyle nasıl sinir küpü olmuşum… Biz de bastık gittik.

O gece, bu kadar dolanmamızın sebeplerinden biri de aşırı pahalı olan ama eve bir nebze (10 dk yürüme mesafesinde) yakın olan ücretli otoparka girmek istemeyişimizdi. Oraya bırakırsak 20 euro ödeyecektik ki şimdi düşünürseniz nerdeyse 60 lira yapıyor. Abartmıyorum, 2 saati aşkın bir süre direksiyon salladık, şehir surlarının dışına 3-4 kere çıkıp girdik, aynı yolları dolandık, çöp kamyonlarının arkasına takıldık diye öyle sapa sokaklara girdik ki, biri çıkıp bizi kesse kimsenin ruhu duymaz. Onu da geçtim, Bologna’da belli saatler arasında araçların girişine yasak olan yerler var. Bu yerler de otomatik mantarlarla çevrilmiş. Bizim eve gitmeye çalıştığımız saatlerde bu mantarların hepsi yerdeydi, yani üstlerinden geçebiliyorduk.

Öhöm. Şimdi biz o çöp kamyonundan uzaklaşacağız diye böyle bir yere girdik – ama ne girmek! Çıkamıyoruz. Yolun sonunda bizi bir mantar karşılıyor, öteki tarafa geçemiyoruz! Ordan geri dönüyoruz, farklı bir tarafı deniyoruz, aynı görüntü. Sokaklar da bir arabanın ancak sığacağı genişlikte; geri gitmek de sıkıntı oluyor. İnsanlar bazı köşelere park ettiği için arabayı vurma tehlikesi de var. Yok arkadaş, dedik yasak bölgeye girdik, girdiğimiz yerdeki mantar da bunlar gibi kapandıysa sıçtık! Hem yüklü bir ceza ödeyeceğiz, hem de araba elimizde kaldık böyle. O sokaklarda rahat bir 15-20 dakika harcamışızdır. Geldiğimiz yolu nihayet bulduk. Mantar engeliyle karşılaşmadığımızda yüzümüzde oluşan ifadeyi size anlatamam.

En son ne mi oldu? Giren 20 Euro olsun dedik, yolunu zar zor bulduğumuz otoparka bırakalım da gidelim artık, kızlar meraktan ölmüştür dedik ve arabayı otoparka koyduk. Eve vardığımızda Bologna sokaklarını ezberlemekten başka bir işe yaramamış 2 saatlik bir araba gezintisi, uyuyan bir Pınar, korkudan beti benzi atmış bir Tuğçe ve soğuk bir pizzayla kabus gibi bir gecenin sonuna gelmiştik.

Ama İtalya gezintimiz bu kadar da sıkıntılarla dolu geçmedi, hatta ilginçtir, o kabus gibi geçen geceyi bile şimdi gülümseyerek anabiliyorum. Gezinin devamını merak ediyorsanız, beklemede kalın. Arkası çok yakında. 🙂

Düzeltme: Tuğçe’nin söylediğine göre arabanın kapısı kapanıyormuş ama çocuk kilidi varmış, Berkan onu düzeltmeye çalışıyormuş.

Nasıl öleceğini bilmek ister misin?

Her zamanki kıyafetini giymiş, otobüse binmek için yola çıkmıştı. Etraf günlük güneşlikti; sevgilisiyle buluşacağı herhangi bir zaman hissettiği kıpırtıları midesinde yine hissediyordu. Mevsim yaz olmasına rağmen, Adana’da havalar dışarda yürünebilecek kadar serindi. Bu da otobüs durağına kadarki kısa yolu terlemeden bitirmesine olanak sağladı. Otobüsün gelmesi ise fazla uzun sürmedi.

Adana’nın, üniversiteyi ilk durak bilip çarşıya doğru devam eden, ama nedense bugüne özel olarak yemyeşil göl kıyısına gitmeyi seçmiş turuncu otobüslerinden birine binmişti. Favori koltuğu boştu, otobüsün en arka köşesindeki yerine geçti. Yol devam ederken, o da açık arka kapıdan gelen tatlı havayı içine çekiyor, altlarında kayan asfaltın otobüsten kaçışını izliyordu. Fark etmemişti ama yanındaki koltuk az önce dolmuştu.

Kendinden daha uzun ve yapılı görünen bir adamın yanında oturduğunu fark ettiğinde, göl kıyısına gelmişlerdi. Etrafta daha önce görmediği genişlikte bir çayır uzanıyordu. Güneş ışınları, çayırı yakarcasına parlatıyordu; fakat çayırın bu durumdan şikayet eder gibi bir hali yoktu.

“Çok güzeller,” dedi yanındaki adam. Kendisine mi söylemişti acaba? Kontrol etmek için kafasını hafif yana eğdi ama yanındaki adam önüne bakıyordu. Onu tanıyor muydu yoksa? Yüzü hiç de yabancı gelmiyordu ama aynı zamanda yabancıydı da. Sanki zamanda bir noktada tanıştığı bir adam gelip onu bulmuş, hissettirmeden onunla konuşmaya çalışıyordu.

“Kim olduğumu biliyorsun.”

“Kimsin?”

Gülümsedi. “Anlamak üzeresin. Yine de sanırım daha var,” dedi.

İneceği durağa gelmişti, sevgilisini az ilerde görebiliyordu. Her ne kadar ne söylemeye çalıştığını merak etse de, anlamsız konuşan bu adamla daha fazla vakit kaybedemeyecekti. İçi yine kıpır kıpır olmuştu; durağı kaçırmamak için bir hışımla kalkarken adamın artık yanında oturmadığını fark etmedi bile. Otobüs durdu, o da aşağı indi. Sevgilisini yine çok özlemişti, onu görmediği herhangi bir gün hissettiği yalnızlığın parça parça olması hissini başka hiçbir şartta hissedemiyordu. Elini tuttu ve içini bir huzur dalgası kapladı.

Göl kıyısı gözüne hiç bu kadar güzel görünmemişti. Yapay bir göl olduğunu bilse de, ona şu anda her şeyden daha gerçek görünüyordu. Elinde sevgilisinin elleri, yüzündeki mutluluk ifadesi her şeye değerdi. Onu izlemek kadar güzel bir şey yoktu; her zamanki gibi arayı kapatmak için neler yaptığından bahsediyordu. Normalde olsa pür dikkat onu dinlerdi ama bugün farklı bir şey vardı; yüzüne, dudaklarına, konuşmasına dalmıştı. Tek yaptığı aptal bir sırıtmayla ona bakmaktı. Sanki onu duymuyordu.

Gözünü kırptı. Bu kırpışın yarattığı anlık dalgınlık, gözünün az ilerde koşuşan birkaç insana takılmasına yol açtı. Araba yolundan koşuyorlar, kıyıdan az ilerdeki çimlerle kaplı tepenin ardına doğru gidiyorlardı. Tekrar sevgilisine baktı, kendisinin uzaklara baktığını fark etmemişçesine konuşmaya devam ediyordu. Bunu görünce, tepenin ardında kaybolan insanların ardından tekrar gülümsedi. Tekrar. Onları tekrar gördü. Yine aynı yönde koşuyorlardı. Kıyının aynı noktasından, hemen ilerdeki tepenin ardına. Deja-vu. Fakat gözüne farklı bir şey çarptı. Deja-vu olamazdı; çünkü buraya gelirken otobüste yanında oturan adam da ordaydı. Birkaç kişilik güruhun içinde koşuyordu ve ansızın onunla göz göze geldi. Onu tanıyordu.

Birden hepsi ortadan kayboldu. Hiçbiri gözükmüyordu. Az önce orda koşan hiç kimse artık orda değildi, tepenin ardına kadar gidememişlerdi. Yerde yatmıyorlardı, ayakta değildiler; kıyıda izleri bile görünmüyordu. Ters giden bir şeyler vardı; artık sevgilisinin elini tutmuyordu ama eli daha önce hiç olmadığı kadar sıkılmıştı. Yanına baktı, elini sımsıkı tutan kişi sevgilisinden başkası değildi. Artık konuşmuyordu, durmuşlardı ve sevgilisi gözlerinin içine bakarak gülümsemekle yetiniyordu. Sonunda konuşmak için ağzını açtığında yalnızca şunları söyledi: “Seni yalnız bırakacağımızı düşünmemiştin, değil mi?”

***

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Hayır!” diye haykırdı. Aklında sevgilisinin rahatlatan gülümsemesi vardı; ama bulunduğu yer artık ordan çok uzaktaydı. Bir sandalyede oturuyor, hemen karşısında ona bakan sıska adamı gözlüyordu. Hava kararmıştı; loş ışıklı odadakiler, yıllar sonra tanıştığı birkaç kişiden ibaretti. Ona merak dolu gözlerle bakıyorlardı; sanki ne cevap vereceğini, ne yapmayı seçeceğini ölçmeye çalışır gibilerdi. Artık koşmuyorlardı, sadece durup izliyorlardı.

Doğruldu. Sandalye, bir masanın dibindeydi ve masanın üzerinde bir tomar boş, beyaz kağıt vardı. Üstünde ise bir kalem ve o kalemi tutan sıska adamın elini gördü. Suratına baktı. Adamın acelesi var gibiydi. İçinde bulundukları durum her an sona erebilirmiş gibi bakıyordu. Onu sözleriyle sarstı: “Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

Bu soruya cevap vermek istemiyordu. Karşısındaki sıska adam artık bağırmaya başlamıştı, başka hiçbir şey söylemiyordu. Kendisi ise sandalyeye yapışmış gibi, karşısındaki adama karşı savaş veriyordu.

“Hayır!”

“Nasıl öleceğini bilmek ister misin?”

“Hayır!”

“NASIL ÖLECEĞİNİ BİLMEK İSTER MİSİN?”

“HAYIR!”

Sıska adam daha fazla dayanamadı, elindeki kalemle kağıda bir şeyler yazmaya kalkıştı; fakat tam o anda sandalyesinden kaldırdığı eliyle kağıda yazmasını engelledi. Sıska adam yazıyordu ama yazmak istediği şeyleri yazamıyordu; çünkü elini kontrol eden başka birisi vardı. Nasıl ölmek istediğini bilmek istemeyen bir adam. Gözlerini kapattı ve eli sıska adamın elinin üstünde, onun yazmasını engelleyerek avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

“HAYIR! HAYIR! HAYIR!”

Ve uyandı.

Doğruldu. Etrafına baktı.

Nasıl öleceğini bilmek ister miydi?

6 yıl biter, bu hikaye bitmez…

Bugün benim için çok özel bir gün. 29 Mayıs. Tuğçe’yle birlikte yarattığımız ve paylaştığımız hayatımız 6. yılını geride bırakıyor. Dünya Güneş’in etrafında tam 6 kere dönüşünü tamamlamış, biz birbirimizden kopmamışız. Bana göre yıllandıkça güzelleşen çok az şey var; ben yeniye ve değişime düşkün bir adamım. Şu an paylaştığımız hayat dahi değişime ve gelişime açık. Belki de bizi eskitmeyen, yıllandıkça aramızdaki bağı kuvvetlendiren de budur.

Çok küçüktük:

Adana’dan Ankara’ya kaçamaklar yaptık:

Adana hep bizimdi:

Ankara yuvamız oldu:

Zaman zaman değiştik:

Ama hep birlikteydik:

Sevgimiz ilk günkü gibi sıcacık:

Hayallerimizse her zamanki gibi sevgiyle dolu:

Hikaye devam ediyor…