Dublin ve Web Summit 2014

Yoğun geçen ayların ardından birikmiş taslakları yazıya çevirmeye karar verdim. Buna da henüz taslağı hazır olmayan Dublin gezisiyle ve doğal olarak Dublin’deki Web Summit 2014’teki gözlemlerimle başlamak istiyorum. Sıcağı sıcağına, unutmadan. 🙂

2-8 Kasım tarihleri arasında Dublin’deydim ve 4-5-6 Kasım tarihlerinde sabahtan akşama kadar Web Summit alanındaydım; sonrasında da mümkün oldukça Pub Crawl adı verilen gece etkinliklerine katıldım. Fırsat buldukça Dublin’i gezmeye de çalıştım. Dublin’de ilgimi çeken ilk iki şey halkın İngilizce’den farklı bir dil olan İrlandaca adlı bir dili de kullanıyor olmaları ve evlerin sağlam tuğla yapılı olması oldu. Anladığım kadarıyla İrlanda halkı çoğunlukla keltlerden oluşuyor ama vikinglerle bir akrabalıkları da olabilir. Şehrin çeşitli yerlerinde bunu ima eden şeyler gördüm. Evler ise şahane.

Dublin Şehir Merkezi'nden
Dublin Şehir Merkezi’nden

Gittiğim ülkelerde market gezmeyi çok seviyorum. Burda da daha ilk günden bir markete girdim. Yurtdışına çıkmanın benim için en iyi yanlarından biri domuz ürünleri tüketebilmek. Ribs bir yana bacon, sosis, ham gibi şarküteri ürünlerini özellikle çok seviyorum. Markette de şarküteri reyonunu ve Türkiye’ye kıyasla ucuz fiyatlar görmek insanı mutlu ediyor. Fakat bu sefer karşılaştığım balık manzarası ilginç geldi. Adamlar şarküteri reyonunda açıktan balık satıyorlar. Ben reyona bakarken teyzenin biri geldi, eliyle balığı alıp sepetine koydu.

Şarküteri reyonu
Şarküteri reyonu

Dublin şehir merkezinin ortasından bir nehir geçiyor ve bu nehrin Phoenix Park’a yakın tarafındaydı otelimiz. Phoenix Park’tan birazdan bahsedeceğim. Otel ise Luas denen bir tramvay hattının üzerinde bulunuyordu. Heuston ve Museum duraklarının ortasında. Tramvayların çoğunda durak isimleri İngilizce olarak değil de İrlandaca şekliyle yazılıyor. Heuston aynı şekilde yazılıyor, Museum da Ard-Mhusaem; ama durağın adı Smithfield’da ineceksek “Margadh na Feirme” ya da Four Courts’ta ineceksek “Na Ceithre Cuirteanna” olabiliyor. Gide gele ezberledim tabii bunları. Özellikle Museum-Jervis arasını bolca teptik. Jervis’te inip nehrin öbür tarafına geçince ünlü Temple Bar’a çıkıyorsunuz. Orda kırmızı tabelasıyla Temple Bar’ı görebilirsiniz; ancak Temple Bar artık bölgeye ismini vermiş. Her türlü dükkan kendi ismine bir şekilde “Temple Bar”ı eklemiş; üstelik dükkanın bar olup olmaması fark etmiyor. Asıl bara girdiğimizde İrlanda’da okurken bir yandan Temple Bar’da garson olarak çalıştığını öğrendiğimiz ve bize gidilecek yerler konusunda bilgi veren Elif’e burdan selamlar. 🙂

Dublin’in şehir merkezindeki diğer bir önemli yer ise Trinity College. 1592’de kurulan bu güzide eğitim yuvasının mezunları ve hocaları arasında Isaac Newton, Francis Bacon, Niels Bohr, Bertnard Russell, Ludwig Wittgenstein gibi isimler var. Kampüsün içine giriş serbest; hatta içerde müzeler dahi mevcut. Kampüs şehrin oldukça merkezinde. Bir kapısı, Dublin’in İstiklal Caddesi olan Grafton Street’e bağlanıyor dersem ne kadar merkezi olduğunu anlarsınız. Buna rağmen içerisi yemyeşil. Binalar ise güzelce korunmuş.

Trinity College Kampüsü'nden
Trinity College Kampüsü’nden

Trinity College içerisinde, yıllardır gitmek istediğim bir yer vardı: The Old Library. Dublin’de olduğunu bilmiyordum ve Trinity College’a gidene kadar da bunun farkına varmamıştım. Farkına vardığımda yaşadığım mutluluğu, içeri girdiğimde gözümün nasıl döndüğünü anlatamam. Kütüphaneleri oldum olası sevmişimdir: Sadece içerisinde kitapları barındırdığı için değil, aynı zamanda bana huzuru ve rahat çalışmayı hatırlattığı için de. “The Long Room” olarak adlandırdıkları o yere girdiğimde her ne kadar artık kütüphane olarak kullanılmasa da içime bir huzur doldu.

The Long Room
The Long Room
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var

Kütüphanedeki her santimi karışlarken köşede duran camekan içindeki arp ilgimi çekti. Yaklaşıp içindeki yazıyı okuduğumda, İrlanda’da neden her yerde arp gördüğümü anladım. Sonradan öğrendiğime göre Britanya’da arpların önemli bir yeri var. Ancak Trinity College’da gördüğüm arpın ismi “Brian Boru Harp” olarak geçiyordu. Bu arp, yaklaşık 1000 yıl önce İrlanda’nın yüksek kralı olan Brian Boru’ya aitmiş. 18. yüzyılda ise Trinity College’a gelmiş. Bu arp, İrlanda’nın resmi sembolü imiş. Guinness’in dahi sembolü bu arp.

Irish Breakfast
Irish Breakfast

Yukarıdaki fotoğrafta görülen kahvaltı tabağı, İrlandalıların yaptığı kahvaltının bir kısmı. İçinde yumurta, bacon, sosis, fasülye ve black pudding dedikleri şey var. Baconları daha önce yediklerime göre daha kalındı. Markette bakındığımda gördüğüm kadarıyla genellikle kalın bacon tüketiyorlar. Kalın sosislerinin içinde etten başka şeyler de var, tadını patatese benzetmiştim ama ne olduğunu bilmiyorum. Fasülyeleri ise mükemmel. Bizdeki tadı ağır kuru fasülyeler gibi değil. Bizdeki kuru fasülyeye de bayılıyorum, yanlış anlaşılmasın. Etli kuru fasülye en sevdiğim yemeklerden biridir. Ancak tahmin edersiniz ki o fasülye kahvaltıda yenmez. 🙂 Bu yeniyor. Oldukça hafif, küçük taneli ve lezzetli. Ancak gel gelelim black puddinge. Ne olduğunu az çok biliyordum, ancak yine de bir tadına bakmak istedim. Keza İlker pek beğendi. 🙂 Tadı fena değil. Ancak içinde kan (domu kanı) olduğunu bilmek yememin önünde çok büyük bir engel teşkil etti. Sanırım o kadarını midem kaldırmaz. Black pudding de eksik olsun.

Duvar yazısı: "Solidarity with Kobane"
Duvar yazısı: “Solidarity with Kobane”
Arp şeklindeki köprü
Arp şeklindeki köprü
Google Dublin'in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası
Google Dublin’in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası

Dublin’de bulunduğum süre içerisinde Google, Facebook ve SkillPages ofislerini ziyaret ettik. Google’a Türk bir tanıdığımız sayesinde girdik. Facebook’u ise Etohum toplantısı sayesinde gezebildik. Google inanılmaz kalabalık. 5 koca binaya sahipler ve 3000’in üzerinde çalışanları var. Öğle yemeği saatinde gittik ve içerisi oldukça bunaltıcıydı. Yine de baristaları çok güzel kahve yapıyor ve binalar içinde sakin mekanlar bulabilmek de mümkün. Sanırım yemek saatinde gördüğüm için biraz bunaltıcı geldi. Facebook ise Dublin’de 500’den fazla çalışana sahipmiş. Google’a yakın bir konumda bir binaya sahipler ve binaları oldukça güzel. Skillpages içinse banliyöyü kullanarak şehrin az dışında, Blackrock adında bir yere gitmemiz gerekti. Dublin’in 2 milyonluk bir şehir olduğu düşünülürse ve Google’ın bulunduğu bölgeye kalabalık diyorsam, bir de Skillpages’in bulunduğu banliyönün boşluğunu düşünün. Tam yaşamalık yer! Kasaba evleri, evlerin ortasına ikişer üçer katlı çalışma alanları yapılmış. Skillpages ise bu katlardan birine sahip. Dublin ofislerinde 42 kişi (Skillpages CTO’su Mike McCharty’nin Douglas Adams’dan alıntıladığı üzere “Hayatın Anlamı”) çalışıyormuş. İnanılmaz bir mütevazılıkla, çatkapı gelen bizi kabul etti, açık mutfağa davet etti ve bize kahve hazırladı. Dublin’de tanıştığımıza memnun olduğumuz insanlardan biri kendisi. 1 saatini bize ayırdı ve karşılıklı olarak Yetenek.li ve Skillpages’ten bahsettik. Müthiş bir deneyimdi. Tabii bu deneyimden sonra Türkiye’deki start-up ekosisteminin bile daha çok yol kat etmesi gerektiğini bir kez daha görmüş olduk.

Blackrock kıyıları
Blackrock kıyıları
"Think Users First"
“Think Users First”
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat

Dublin’in benim için en büyük sürprizlerinden biri Phoenix Park’taki geyiklerdi. Normalde dağlarda yaşayan geyikler, yılın belli zamanlarında şehre inip parkın içinde takılıyorlarmış. Bu da benim Dublin’de bulunduğum tarihlere denk geldi. Burda geyikler tamamen özgür. Sonbahar aylarında özellikle Phoenix Park civarında oluyorlar. İnsanlara saldırmıyorlar ama insanların çok yaklaşmasından da çekiniyorlar. Korkutmadan 1-2 metre yakınlarına kadar varabildik. Gerçekten güzel olan tarafı, hapsedilmemiş olmaları. Phoenix Park’ta Avrupa’nın en büyük hayvanat bahçesi de mevcut ama bence geyiklerin durumu çok daha ilginç ve güzel.

25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi
25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi

Phoenix Park dışında, içinde St. Patrick kilisesinin de bulunduğu, Harry Potter’dan fırlamış gibi duran iki kiliseyi ziyaret ettik. İçlerine giremedik ama zaten bu yapıların içleri beni çok alakadar etmiyor. Dışarıdansa o kadar güzeller ki… Tuğla mimarisi çok hoşuma gidiyor ve yüzyıllar önce yapılan bu yapıların tek parça ve tüm ihtişamıyla bugünlere kadar gelmesi beni etkiliyor. Kilise dışında ise öyle bir yere gittik ki, kesinlikle Dublin’e gidenlere ziyaret etmelerini öneririm: Kilmainham Gaol. Burası, 200 yıldan uzun bir süre hapishane olarak hizmet vermiş bir yapı. Şehrin merkezinde. Burayı önemli kılan şey ise, özellikle siyasi suçluları barındırmış olması. İrlanda, Britanya İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi başına bir cumhuriyet olmayı çok kez denemiş. Bunu başarmalarından öncesindeki başarısız denemelerinde ise isyan çıkartanlar buraya kapatılmış ve idam edilmiş. Her ne kadar idam edilenleri anlatırken, sunum becerisine hayran kaldığımız müze görevlisi 18 yaşında idam edilen bir isyancıdan bahsederken durumun vehametinin altını çizmiş olsa da, bu tarz olaylar bize de çok uzak değil. Keza kendisi 1900lerin başından bahsediyor ve bu bile, İrlanda’da, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele vermiş 18 yaşındaki bir gencin ölümü bile 100 yıl sonra benim yüreğimi dağlayabiliyorken, daha yakın geçmişimizde yaşı büyültülerek idam edilmiş Erdal Eren’in acısı içimi parçalıyor. Zaman ve mekan fark etmiyor, Kilmainham Gaol insanların ne denli acımasız olabildiğinin kanıtı niteliğinde.

Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış

Gelelim Web Summit’e. Genel olarak stand açan start-upları gezmeye ve 3 gün boyunca birkaç farklı sahnede devam eden konuşmaları dinlemeye çok fırsatımız olmadı. Tüm zamanınızı bunlara ayırsanız dahi her şeye yetişemiyorsunuz. Keza 2000’den fazla start-up stand açtı; konuşmacılarsa farklı sahnelerde yer aldı. Biz de stand açan start-uplardan biriydik. Etkinliğin 2. günü olan çarşamba günü, ana sahnenin bulunduğu yerde “sosyal ağlar” kısmında Yetenek.li standımızı açtık. Standa gelip giden belki 100’ün üzerinde ilgiliyle (diğer start-uplar, yatırımcılar, partnerler, katılımcılar vs.) görüştük. Güzel yorumlar aldığımız kadar yapıcı eleştiriler de aldık ve grup olarak belki 1 yılda öğrenemeyeceğimiz şeyler öğrendik. Aynı gün Webrazzi ekibi de Türk girişimlerini tanıtmak için oradaydı ve Yetenek.li olarak bizle de röportaj yaptılar. Haberi okumak ve röportajı dinlemek için http://webrazzi.com/2014/11/06/web-summitte-yerli-girisim-turu-2/ linkine gidebilirsiniz.

Genel olarak dinleyebildiğim konuşmacılar arasında en etkileyicileri Peter Thiel, Dave McClure ve David Tisch oldu. Peter Thiel ununu elemiş, eleğini asmış; artık günümüzün ötesinde gerçekleşecek girişimlere doğru yol almış görünüyordu. Uzay seyahati ve ölümsüzlük üzerine konuştu. Dave McClure ve David Tisch ise günümüz mobil ve giyilebilir ürünlerinden oluşmaya başlayan start-up ekosistemine yeni giren oyuncular için çok değerli tavsiyeler verdi; özellikle David Tisch sözünü sakınmadan yapılması gerekenleri söyledi.

Bunlar dışında Machine Summit kısmında gördüğüm kadarıyla Drone teknolojisinde büyük gelişmeler var. Aynı şekilde Thalmic Labs’ın çıkardığı Myo Gesture adı verilen giyilebilir cihaz oldukça umut vaadediyor. Kolunuza taktığınız cihaz, kas kasılmalarını algılayarak kolunuz ve elinizle yaptığınız hareketleri anlamlandırıyor. Mobil cihazların artık bilgisayarları arkaplanda bıraktığı günlere doğru ilerliyoruz. Bunu da Web Summit’in genelindeki yönelimlerden çıkarmak mümkün.

Son olarak, direkt olarak röportaj videosunu izlemek isterseniz sizi böyle alalım:

Yılbaşı ve Gözyaşı

16 Temmuz 2010’da Facebook üzerinde not olarak yazdığım rüyamı buldum, buraya da koymak istedim:

Yeni bir yılbaşı daha yaklaşıyordu. Havalar Ankara’da çoktan soğumuştu ve güneşin batışına yakın bir saatte Bilkent Üniversitesi’nin yemyeşil çimleri üzerinde belirli belirsiz kar taneleri yuvarlanıyordu. Üniversitenin en tepesine birer mum gibi dikilmiş sıra sıra yurtların hemen önünde bulunan yurtlar durağında onlarca öğrenci, birazdan gelecek olan şehir servisinin yolunu gözlüyordu. Durağın hemen yukarısında ise, siyah saçlı ve yarı üzgün görünen 20 yaşlarındaki bir erkek, yanında çimlere oturmuş aynı yaşlardaki kızı izliyordu. Kız çok kalın giyinmemişti ama nedense üşümüyordu. Herhangi bir zaman kıza sarılsa hissedeceği teni ve duyacağı kokusu genç adama huzur veriyordu. Minik elleri sanki onun için hayatın birer güvencesiydi; onlar olmadan yapamayacağını onu tanıdıktan sonraki her an acı-tatlı bir biçimde hissetmişti.

Genç adam, yanındaki kızın yüzüne baktı ve yanağına çabuk bir öpücük kondurdu. Ayağa kalktı ve “birazdan görüşürüz,” diyerek gülümsedi. Kızı arkasında bırakarak yurtlar durağına daha yakın bir yere kurulmuş olan birkaç arkadaşının yanına doğru yürüdü. Bir yılbaşı partisi planlıyorlardı ve her şeyin mükemmel derecede güzel olması için çok çalışmışlardı.

Aralarından gözlüklü olanı tüm gruba seslenir gibi konuştu ve, “parti Ekin’lerin dairesinde, biliyoruz,” dedi ve gruptaki her bir elemanı, plandaki iş bölümünden aldıkları görevlerin tam olarak yerine getirilip getirilmediği hakkında teker teker sorguladı. En sonunda gülümseyerek ayağa kalktı ve Ekin’e dönerek, “eh, görünen o ki artık şehre inebiliriz,” dedi ve ardından grupla olan konuşmasına geri döndü.

Ekin bunu bekliyordu; servis durağında sıraya girmek yerine orada oturup sonunda boş bir servisin gelip onları almasını bekleyeceklerdi ama o sabırsızdı. Her şeyden çok sevdiği sevgilisini kollarına almak ve tüm gece bırakmamak niyetindeydi. Onu zaten bir saatlik uzak kalışlarda bile özlüyordu. Şimdiyse her şey daha farklı görünüyordu; daha yanından ayrılalı birkaç dakika olmasına rağmen içini büyük bir özlem duygusu kaplamıştı. O anda onu gördü: tamı tamına 6 koltuğu boş kalmış bir servis. Şöför otobüsü hareket ettirmek üzereydi, bu yüzden hızlı davranmalıydı. Hemen, az önce yanından geldiği sevgilisinin biraz önce oturduğu yere doğru koşmaya başladı ama onu orada göremedi. Yukarıya bir şeyler almaya çıkmış olmalıydı. Yapması gereken tek şey, şöföre doğru koşup biraz beklemesini söylemekti; böylece yılbaşı partisi o gece erkenden başlayabilirdi.

Önünde iki kişiyle daha servise bindiğinde, şöför hemen arkasından kapıyı kapattı ve daha Ekin, gördüğü boş koltukların ikisinin az önce hemen önünde servise binen kişilerce kapıldığını göremeden, otobüs hareket etmeye başladı. Ekin bir an ne yapacağına karar veremedi. Şöföre biraz beklemesini veya durmasını söylemek üzere düşünürken, otobüs yurtlar tepesinden aşağıya doğru çoktan hareketlenmiş ve ilk virajı almıştı. Şimdi yurtlar daha da tepede görünüyordu ve az önce başını Eren’in çektiği parti grubunu artık göremiyordu. Çok geçti; artık şöförden ne beklemesini istemek mantıklıydı, ne de aşağıdaki ilk durağa kadar otobüsten inebilmesi mümkündü. Planını yaptı: İnebildiği ilk durakta inecek ve tekrar yukarıya çıkabilmek için bir servis aracının gelmesini bekleyecek — hayır, hayır, tepeye doğru koşacaktı. Bu, yapabileceği en güzel planmış gibi göründü. Ayakta kalması gereksizdi. Böylece, boş gördüğü koltuklardan birine oturdu.

Otobüs durmadı. Şehrin kalabalığının içine çoktan girmişti ve insanlar cıvıl cıvıl gezerken, otobüs de onların arasından sıyrıla sıyrıla yolunu bulmaya çalışıyordu. Özel bir gündü tabii, kalabalık normaldi. Güneş tüm parlaklığıyla gözünün içine içine girerken, Ekin’i büyük bir sinir dalgası kuşattı. Yanındaki boş koltuk da dolmuştu ama Ekin buna anlam verememişti. İçindeki hasret kabarmıştı, yanındaki koltukta görmeyi beklediği insan şu anda yanında oturan, tanımadığı bu kişi değildi. Cebinden çıkardığı cep telefonuna sarıldı ve hanımından gelen bir adet mesaj gördü: Ne yazık ki içi boştu. Telefonunun ana ekranına dönerek hanımının her zaman için sayılarla hoş bir tesadüf yaşadığını ve bunun onu her zaman için gülümsettiğini düşünerek ama gülümsemeden, onun o tesadüfi güzellikteki telefon numarasını tuşladı ve aradı. Açan olmadı. Bunu en az beş kere tekrarladıktan sonra Ekin, rehbere dönerek Eren ismini buldu ve arama tuşuna bastı. Telefon bir süre çaldı ve en sonunda karşıdan bir ses duyuldu. Bu, Eren’in “Alo?” sesiydi.

Eren’in telefona cevap vermesinin getirdiği sükûnet, Ekin’in içinde bulunduğu sinir hâlinin geçmesini sağlayamamıştı ama Ekin yine de sakin konuşmaya çalıştı. “Tuğçe nerde?” diye sordu, üniversiteden çıkarken onu yerinde göremediğini düşünerek.

“Bilmiyorum.”

“Bilmek zorundasın, Tuğçe nerde?”

“Bilmiyorum dedim ya.”

“Yanındaki başkaları da mı bilmiyor?” Şu an üniversitede, çimenlerin üstünde oturan gruptaki insanların en az bir tanesinin, Tuğçe’nin nerde olduğunu bildiğine emindi. Üstelik bu kişinin Eren olduğuna dair büyük bir inancı vardı.

“Hayır,” dedi Eren.

“Bak, sinirlenmeye başlıyorum, bana Tuğçe’nin nerde olduğunu söyle!”

“Olmaz!”

“Ne?!”

“Olmaz, bu bir sürpriz.”

“Saçmalama, sürpriz falan istemiyorum, bana onun yerini söyle, burda delirmemi mi istiyorsun!”

“Ama bu bir sürpriz ve sürprizlerin söylenmemesi gerekir. Zamanı gelince kendiliğinden onu göreceksin zaten.” Eren gülümsedi, ama Ekin’in telefon aracılığıyla bunu hissettiğinden şüpheliydi.

“Eren, sinirleniyorum. Eğer Tuğçe yanındaysa söyle ona, o bilir, o sürprizlerden nefret eder, ben sevsem bile, sevgilimi göremediğim sürprizlerden nefret ediyorum. Tuğçe bilir. Beni eğlendirmek için yapıyor olabilirsiniz ama yanlış yoldasınız. Lütfen! Bana yerini söyle ya da söyle Tuğçe’ye beni arasın. Çok kötü durumdayım!”

“Üzgünüm.”

“Şaka yapmıyorum, bana yerini söyle!”

“Beklemek zorundasın,” dedi Eren ve telefonu kapattı.

Bu konuşmanın üzerine Ekin daha fazla dayanamazdı. Bunu otobüs daha Bilkent’ten çıkmadan yapması gerektiğini düşünerek koltuğundan kalktı ve şöförle konuşmaya gitti. Az sonra bir köprünün üzerindeydi, otobüsten inmişti. Köprü, altındaki yolu dik bir şekilde kesen ikinci bir yoldu. Otoban izleri taşıyordu ama Ekin buranın şehir içi olduğunu biliyordu. Hatta köprüden aşağıya bakmayı akıl ettiğinde tanıdık bir yer gözüne çarptı. Tuğçe orada olabilir miydi?

Köprüden aşağı atlamak şu durumda Ekin’in gözüne hiç de büyük bir şey gibi görünmüyordu. Tuğçe’yi oraya sakladıklarına dair içine inanılmaz bir his doğdu. Köprüden aşağı doğru atladı ve ayaklarının üstüne düşerken bir toz tabakası yukarı doğru yükseldi. Burayı hatırlıyordu ama bulunduğu yerde bulunuyor olması ona biraz mantıksız gelmişti. Kapıyı araladı ve içeriye girdi. Büyük bir havuzun etrafında ve içerisinde insanlar vardı. Banyo yapıyor gibiydiler ama havuzun suyu oldukça berraktı. Ekin burayı nerden hatırladığını anladı. Daha önce buraya bir kez gelmişti; “Tuna ileydi,” diye hatırladı. Onunla gelmiş olduğu yer burası mıydı?

Bir aydınlanma yaşayabilirmiş düşüncesiyle suya girmek istedi. Yanında fazla eşyası yoktu ama insanların suya her şekilde, çıplak veya giyinik, girdiğini görünce yaptığından utanmayarak üstündeki tişörtü çıkardı ve suya atladı. Havuz genel olarak biçimsiz insanlarla doluydu. Ya bir ayağı bir diğerinden inceydi, ya aşırı kiloluydu, ya aşırı sıskaydı… normal birisi görünmüyor gibiydi – derken yanından yüzerek geçen kaslı bir zenci gördü. Yüzünü görememişti ama havuzun diğer tarafında onun antrenörüymüş gibi görünen yaşlı bir adam vardı. Zenci adam karşıya vardığında ona sudan çıkmasını ve yandaki kabine girmesini emretti. Ekin aptalca bir şey yaptığını düşünerek sudan çıkarken, zencinin kolunda metal bir hapsetme zinciri gördüğüne yemin edebilirdi.

Beyaz pantolonu ıslanmıştı. Onu yakında bulunan bir çamaşır ipine astı. Anlaşılan insanlar bu çamaşır ipini oldukça sık kullanıyorlardı. Pantolonu kuruyadursun, Ekin de üzerindeki ıslak iç çamaşırıyla gezinerek, biraz önce çıkardığı tişörtünü arıyordu ama bulamıyordu. Salaklığına yanarak, bunca insanın bulunduğu bir mekânda ortalığa koyduğu bir şeyi elbette bulamayacağını düşündü. Bir süre sonra güneşin ne kadar parlak ve ısıtıcı olduğunu hatırladı ve kurumuş pantolonunu, ıslak iç çamaşırını çıkardıktan sonra giyerek dışarıya bu şekilde çıkmaya karar verdi. Bir sorun olmayacağını düşünmüştü ve yanılmamıştı.

Bir otobüs durağı bulmalı ve eve gitmeliydi. Tuğçe orda olmalıydı. Sıkılmıştı ve onu görmeyi çok istiyordu. Eren’e söverek karşıdan karşıya geçti ve turuncu otobüslerin kalktığı bir durak gördü. Oraya doğru yönelirken, karşıdan karşıya geçmekte olan iki kişiye çarpmak üzere olan bir taksi gördü ve önüne değil de, yanına koymuş olduğu televizyona bakmakta olan taksiciye bağırmaya çalıştı. O daha bağıramadan taksi yavaşladı ve karşıdan karşıya geçmekte olan anne kızın sağ salim kaldırıma varmalarını sağladı. Bu esnada taksici önüne bir an olsun bakmamıştı. Taksi tekrar hareket ederken Ekin’in gözleri faltaşı gibi açıldı: Taksici aslında kafasını çevirmemişti, bir kaza sonucunda böyle olduğu belliydi. Kafası yana yatmıştı ve biraz da ezilmiş gibi görünüyordu; emin olamadı. Yanına koydukları televizyon gibi ekrandan yolu görüyor olmalıydı. Şoku atlatan Ekin, bunun gerçekten güzel bir davranış olduğunu düşündü. Birileri ona bu özel sistemi hazırlamıştı; böylece taksici işine devam edebilecekti. Gülümsedi.

Otobüslere doğru yürürken yanında para bulunup bulunmadığını düşünmeye başladı. Cepleri boş görünüyordu ama bir otobüse binip eve gitmek zorundaydı. Bu yüzden ufak bir heyecanla da olsa otobüse adımını attı. Otobüs neredeyse boştu. Daha muavin de gelmemiş olmalıydı. Belli ki bir süre ona para soracak kimse olmayacaktı. Bu düşünceyle rahatladı ama hâlâ içini kemiren bir şeyler vardı. Bir anda aklında bir şimşek çaktı. İnsanlara telefonla ulaşamıyorsa, yüzlerce insandan bir anda haber alabileceği bir sisteme bağlanmalıydı: Facebook’a. Büyük ekranlı cep telefonundan Facebook’u açtı ve giriş yaptı. Cep telefonundan girdiği için sayfanın bazı kısımları bozuk görünüyordu ama zaten Ekin’in aradığı şeye engel olmuyordu. Yeni haberleri kurcalarken, az sonra neden böyle bir şey aradığını bilmese de aradığı şeyi bulduğunu anladı. Üniversiteden ayrılmadan önce içinde bulunduğu gruptan biri, “Seyit ölmüş mü?” diye bir ileti paylaşmıştı. Ekin’in boğazına patates büyüklüğünde bir yumru oturdu. Tıkandı. Gerçeklik payı olabilir miydi? Herkesin ortadan kaybolmasının nedeni bu olabilir miydi?

Daha başka bir haber varsa bunu kaldıramayacağını düşünerek internetten çıktı. Birden akşama parti olmayacakmış gibi bir düşünceye kapıldı. Zaten eğer haber doğruysa, parti yapmak pek de hoş olmazdı. Bu düşüncelerle birlikte sanki boşlukta ilerliyormuşçasına evine yollandı. Vardığında hava kararmıştı. Eve girerken içeride kimsenin olacağını beklemiyordu ve bu beklentisinde de haklı çıkmıştı. Oturma odasının ışığı açıktı. Kanepeye oturdu ve hanımının nerde olduğunu düşünerek kucağına bilgisayarını aldı. Daha bilgisayarın kapağını açamamıştı ki kafasında bir hayal canlandı. Uçaktalardı. Hanımıyla birlikte uçaktalardı ve yanlarında Eren’in de içinde bulunduğu parti grubu vardı. Tuğçe, her zamankinden biraz daha büyük görünüyordu ve elinde tuttuğu tabaktan aldığı sarımtrak, lezzetli peynir parçasını Ekin’in ağzına doğru uzatırken mutluluktan uçuyormuş gibi görünüyordu. Ekin de mutluydu, öylesine mutluydu ki, o an hiç bitmesin istedi; ama oturma odasına geri döndüğünde, hayalin bittiğine şaşırmadı.

Bilgisayarın kapağını açmaya yeltendi ama bu kez de bir dürtü, Eren’in, nedense Eren’in, yanında olduğunu hissetmesine yol açtı. Bir anda korkunç bir sürpriz bekler gibi arkasına döndü ama Eren orada değildi. Arkasında kimse yoktu. Karanlık gecenin önünde, bilgisayarına tekrar hamle yaparken bu kez, orda olmaması gereken birinin, tül perdenin arkasında duran balkonda ayakta ona baktığını gördü. Tuğçe’ydi, yalnızca, biraz önceki hayalindeki gibi daha büyük görünüyordu ve ona gülümsüyordu. Ekin’in içini tekrar büyük bir hasret ele geçirdi. Ona ulaşmak istiyordu ama Tuğçe, ondan gözlerini kaçırarak yanına baktı. O anda Tuğçe’nin orda yalnız olmadığını gördü. Eren ordaydı, Ferhat da öyle; nedense Seyit’in de orda, tülün arkasında olduğuna dair kuvvetli bir inanç vardı içinde. En sonunda balkon kapısını hafifçe açmak istediğinde, hemen balkon kapısından içeriye doğru bakan yerde onu gördü: Kırmızı, çok tatlı bir elbise içerisinde 5-6 yaşlarındaki bir kız çocuğu. Tuğçe’ye ulaşabilmek için can atıyordu ama bu küçük kız oldukça ilgisini çekmişti. O kadar tatlıydı ki, ona birilerini anımsatıyordu. Eğildi ve küçük kız çocuğunu ellerinden yakaladı. Çocuk ona gülümsüyordu. Ekin ise onun hizasına inmişti ve gözlerine kenetlenmişti– derken kızın ellerini bir anda bıraktı ve gerisingeri kanepeye doğru irkildi; kızınsa yüzündeki gülümseme adeta hayal kırıklığı yaşamışçasına silindi. Küçük kızı, otobüse binmeden önce gördüğüne yemin edebilirdi. Tekrar tülün ardındaki Tuğçe’ye baktı, onun gülümsemesi silinmemişti.

Tuğçe’nin gülen gözleri Ekin’e bakarken, Ekin’in içinde bir şeyleri eritmeyi başarmıştı. Büyük bir hıçkırıkla ağlamaya başlayan 20 yaşındaki Ekin, tekrar dizlerinin üzerine çömeldi ve önünde duran dünya harikasına gözlerini kenetledi. Görüşü göz yaşları yüzünden bulanıklaşıyordu ama önemli değildi; onun zaten tam olarak neye benzediğini çok iyi biliyordu. Biraz sonra kızı gibi, balkondaki sevgilisi ve diğer herkes gibi gülmeye başlayacağını çok iyi biliyordu. Bu uzun sürmedi ve kendini uçakta, biricik sevgilisinin karşısında, elindeki lezzetli peynirleri kapmaya çalışırken buldu. Mutluydu. Her şey tamdı, eksik değillerdi. Uçağın nereye gittiğini merak bile etmiyordu; her nereye gidiyor olursa olsun, o zaten evine gidiyordu…

Lan böyle rüya mı olur?! Sürekli kabus kabus kabus nereye kadar be. Korkuyorum artık.

İnsanlığın Bilişsel Devrimi

Bilişsel Devrim'in bir ürünü
Bilişsel Devrim’in bir ürünü

A Brief History of Humankind kitabının yazarı Dr. Yuval Noah Harari’den öğrendiklerimi aktarmaya devam etmek istiyorum. Bu sefer yazacağım maddeler, insanlığın, daha doğrusu Homo Sapiens’in bilişsel devrimiyle alakalı. Konuyla alakalı daha önceki yazımı okumak isterseniz: http://e-k.in/insangiller/

  • 70 bin yıl önce, homo sapiens Doğu Afrika’da ikinci kez ortaya çıktığında neandertalleri ve diğer insanların varlıklarını dünya üzerinden tamamen sildi ve Avrupa ile Asya’da yerleşmeye başladı.
  • 45 bin yıl önce ise homo sapiens denizi aşmayı başararak Avustralya’ya ulaştı.
  • 15 bin yıl önce ise Amerika kıtasına ulaştılar.
  • Homo Sapiens’in 70 bin yıl önceki başarısı, dünyaya yayılması ve değişik ekolojik şartlara kısa süre içinde (evrimsel) uyum sağlaması oldu.
  • 70 bin yıl önce homo sapiens yeni teknolojiler de üretmeye başladı. Bunun başında ise bildiğimiz “bot” geliyor. Botun icadıyla beraber denize açılmaya ve Avustralya dahil adaları keşfetmeye başladılar.
  • Arkeolojik kayıtlara göre 40-50 bin yıl önce, homo sapiens iğne kullanmaya başlamış. Böylece dikiş kullanarak kürkler, deriler, botlar, çadırlar yapmayı öğrenmişler.
  • O zamanlar taş vb. şeylerden gazyağı lambaları yapmışlar. Bu da mağara çizimlerine ve resimlere yol açmış. Dr. Harari bunu sanatsal devrim olarak nitelendiriyor.
  • 70 bin yıl öncesinden itibaren yeni teknolojiler ortaya çıkmakla kalmadı, bu teknolojilerin gelişimi zamanla gelişimi de gözlendi. Ayrıca mücevherat ve sanat gelişti. Kompleks toplumlar (yüzlerce insan) görülmeye başlandı. Bununla birlikte dinin ilk ortaya çıkışı da bu zamana denk düşmektedir.
  • 30 bin yıl önce Almanya’da başı aslan, vücudu insan olan bir heykel yapılmış. Bu, hayal gücünün o zamanki varlığının bir işareti.
  • 100 bin yıl önceki homo sapiens aynı bizim gibi görünüyordu ve üstelik bizimle aynı boyuttaki bir beyne sahipti. Ama çoğu araştırmacı, homo sapiens’in o zamanlar yeterli bilişsel yeteneklerinin olmadığını, bunların 70 bin yıl önce gelişmeye başladığını düşünüyor. 100 bin yıl önceki insanlar birbirleriyle iletişim kuramaz ve düşünmeyi hatırlayamazken, 30 bin yıl önce Almanya’daki o heykeli yapanlar aynı bizim gibi konuşarak (tabii ki kendi dillerinde) iletişim kurabilmiş ve düşünebilmişlerdir. Bu, bilişsel devrim. Tarihi başlatan devrim.
  • Bu bilişsel devrimin sebebine dair sadece spekülatif teoriler mevcut. Bunların en ağır basanıysa, önceden beynimizin sağ ve sol loblarının ayrı çalıştığı ve birbirlerine bağlanmalarıyla birlikte bu bilişsel yeteneklerin geliştiği.
  • Mitler, tanrılar, dinler bilişsel devrimle ortaya çıktı. İnsanların birbirleriyle dedikodu yapabilmeleri, yaklaşan tehlikeler konusunda iletişime geçebilmelerinden daha önemli bir etken.
  • Bildiğimiz kadarıyla başka hiçbir tür, olmayan şeyler hakkında konuşamıyor. Buna kurgusal dil diyoruz.
  • Kurgusal dil, homo sapiens’in başına gelmiş en iyi şeylerden biri ve büyük bir avantaj; çünkü sadece birey olarak düşünmemizi ve hayal etmemizi sağlamakla kalmıyor, bunu grup halinde yapmamızı da sağlıyor. Bizim türümüzü dünyanın efendisi yapan şey bu.
  • Karıncalar ve arılar, çok büyük sayılara varan türdeşleriyle işbirliği yapabilir ama yeni tehditlere ve olasılıklara karşı nasıl davranacaklarını bilemezler. Şempanzeler ve fillerde bu esneklik daha fazladır, ancak onlar da yalnızca küçük gruplar oluşturabilirler. Homo Sapiens, bu iki sorunu da eşzamanlı çözebilmektedir ve bu da dünyayı yönetebilmemizin en büyük sebebidir.
  • Şempanzeler kendi küçük gruplarında birbirlerini tanımak durumundadırlar. İnsanlarda da durum böyleydi ama bilişsel devrimle beraber dedikodunun yaygınlaşması daha büyük grupların oluşabilmesine imkan sağladı.
  • Ancak dedikodunun da bir sınırı var. Araştırmalar gösteriyor ki, bir insanın yakından tanıyabileceği insan sayısı 100’ü geçemiyor, dedikodu yapabileceği insan sayısı ise (ortalama) 150 civarında.
  • Bütün kurumlarda düzeni sağlanabilen gruplardaki kişi sayısı 150 ile sınırlı. Buna aileler, askeri kurumlar, şirketler de dahil. (Burda benim eklemek istediğim iki bulgu var. Facebook’ta yapılan bir araştırmaya göre insanların ortalama arkadaş sayısı 190. Aynı zamanda bu sayının medyanı ise 100. Diğer bahsetmek istediğim şey ise, GitHub adındaki yazılım şirketi. Bu şirketin, çalışanlarını yönetmesi için herhangi bir müdür pozisyonu bulunmuyor. Çalışanlar, kendilerini yöneten birileri olmadan çalışıyorlar ve Wikipedia’ya göre 2013 yılındaki çalışan sayısı 148.)
  • 150 kişilik bir grupta herkes herkesi tanıyabilir ama bundan daha büyük gruplarda bu oldukça zordur.
  • Bundan daha büyük gruplar, ancak ortak hayal gücü ile var olabilir. Bunun örnekleri ise din ve devlet (milliyetçilik) gibi kurumlar: Yani aynı şeye inanmak.
  • Hocus Pocus, latince “hoc est corpus meum” cümlesinden geliyor. “Bu benim bedenim” anlamını taşıyan bu cümle, katolik dogmaya göre uygun yerde ve zamanda, uygun şekilde giyinmiş bir rahip tarafından söylendiğinde, ekmek ve şarabı tanrının bedeni ve kanına çeviriyor.
  • Yalan ve inanç farklı şeyler. Yalan, gerçek bilindiği halde tersi söylendiğinde olandır. İnanç ise, fazla sayıdaki insanın aynı hayale inanmasıyla meydana gelir. (Yani daha önceden Türkiye’de olay olmuş “Allah yok, Din yalan” lafı, ateistler için bile yanlış bir söylem.)
  • İki türlü değişim mevcut: Genetik ve kültürsel.
  • İki şempanze türü var. Sıradan şempanzeler ve Bonobolar. Genetik değişikliğin toplumsal yapıyı etkilediğini bu iki tür şempanzeye bakarak görebiliriz. Sıradan şempanze toplulukları baskın bir erkek üye tarafından yönetilirken, bonobo toplulukları, dişi bonoboların ittifakıyla yönetilir. Bu genetiksel durum, kolay kolay değişmez.
  • Öte yandan, bir de topluluğun kültürsel değişim durumu var ki daha çabuk olabilir. Bundan 60 yıl önce Japonya’da Kushima Adası’nda bir deney yapılmış. Bu deneyde makak maymunlarına üstüne kum yapışmış olan tatlı patatesler verilmiş. Elleriyle kumu temizlemeye çalışan maymunlar başarıya ulaşamamış ama deneyi yürüten bilim insanlarının Emu adını verdiği dişi maymun, patatesi suya sokmayı akıl etmiş ve patatesi temizlemiş. Bu kültürsel gelişim nesilden nesile aktarılmış ve bugün dahi Kushima Adası’nın makak maymunları bu yöntemi biliyormuş.
  • Birebirde homo sapiens’in bir neandertale karşı şansı olamazdı; çünkü neandertal güçlüydü ve homo sapiens kadar da sofistikeydi. Ama iki tarafın kalabalık toplulukları karşı karşıya geldiğinde homo sapiens üstün geldi; çünkü homo sapiens’in bilişsel iletişim yetenekleri varken, neandertallerin yoktu.
  • Neandertaller ancak 3-4 kişilik grupları idare edebilirken, homo sapiens onlarca kişiyi aynı anda idare edebiliyordu.
  • Bilişsel devrimle neler değişti?
  1. Temel ihtiyaçlara yönelik, insanların birbirine haber verebilme yetisi gelişti.
  2. Dedikodu sayesinde insanlar arasında yüklü miktarda bilgi alışverişi başladı.
  3. Kurgusal dilin gelişmesiyle, insanlar aslında var olmayan şeyleri yaratmaya ve hayatlarını bu hayali ürünler üzerine kurmaya başladı. Bunlara ülkeler, insan hakları, şirketler, tanrılar da dahil.
  • Kurgusal dil, toplulukların sosyal davranışlarını çok hızlı bir şekilde geliştirebilmelerini/değiştirebilmelerini sağlıyor.

The Twilight Zone

Yok, bu bildiğiniz Twilight değil. Bu, benim çocukluğumun favori dizisi. 90’lı yıllarda TRT’de yayınlanırdı ve ben ancak denk geldikçe izleyebilirdim. Daha küçücükken senaryonun derinliğine ve fikrin güzelliğine aşık olmuştum. Belki bugün gördüğüm kurgu dolu rüyalarımın sebebi bu dizi bile olabilir. Dizinin çok fazla sayıda bölümü olduğunu ve bitirildiğini biliyordum ancak bugüne dek izleyebileceğim bir kaynak bulamamıştım. Dizimag’da ekli olmasına rağmen ne yazık ki bölümler mevcut değil. Şimdi biraz reklam yapmış gibi olacağım ama Türkiye’de olduğum için kullanamadığım Hulu adlı ABD kaynaklı hizmeti kullanabilmenin bir yolunu buldum. O da Hola. 🙂 Çok basit bir şekilde internet tarayıcınıza eklenti olarak yüklüyorsunuz ve eklentide kayıtlı olan siteleri “unblock” ederek görüntüleyebiliyorsunuz. Bir gün Facebook, Twitter vs. kapatılırsa yine bu hizmetle oldukça hızlı bir şekilde siteleri görüntüleyebilirsiniz. Proxyler gibi yavaş, garanti olmayan ve reklam dolu bir hizmet de sunmuyor üstelik.

Diziye dönelim. Yayınlanmış ilk bölümünü (Where is Everybody?) az önce izledim. İzlemeden önce küçük de olsa bir şüphe yaşamadım desem yalan olur. Çocukken izlediğim ya da tecrübe ettiğim çoğu şeyin tadı büyüyünce aynı gelmiyor çünkü. “Küçükken gözümde çok mu büyütmüştüm acaba?” diye düşündüm AMA BÜYÜTMEMİŞİM. Hala ilk izlediğim günlerki gibi güzel. Fikir yine beni öyle büyülememiş olmasa da gülümsetti. Bunu da senaristin dizideki tecrübesizliğine veriyorum, hem her beğenilen dizide kötü bölümler de olabilir. Adım gibi biliyorum ki insanın bakış açısını değiştirmeye zorlayan fikirlerle dolu bölümleri de mevcut. Sizi hiç beklemediğiniz bir yerden yakalıyor.

1959 yapımı olmasına rağmen çekim kalitesi de beklediğimden çok çok iyiydi. Şimdilik siyah beyaz ama ilerde renkli bölümleri de geliyor, biliyorum. Daha ilk bölümden aya göz kırpmaları çok hoş olmuş. Aya ilk ayak basıştan 10 yıl önce bir televizyon dizisinde bundan bahsediyor oluşları çok hoş. Düşünsenize bugün yayınlanan bir televizyon dizisinde şu an size imkansız görünen bir şeyden bahsedilse ve bundan 10 yıl sonra bu imkansız olmaktan çıkıp gerçek olsa? Ne hissederdiniz?