TEDxİstanbul 2015 İzlenimlerim: Noktaları Birleştirmek

Başta söylemek istediğim bir şey var: Konu çok güzeldi. Gönüllülerden Özge Yılmaz (bugün de düğünü varmış; mutluluklar!), Steve Jobs’ın bir konuşmasından alıntılayarak günün konusunu oluşturmuş. Konuşmayı daha önceden sayısız kere dinlediğim için, konuyu duyar duymaz bende bir Steve Jobs çağrışımı olmuştu. Eğer 15 dakikalık bu ilham verici konuşmayı izlemek isterseniz, burdan buyrun (Türkçe altyazısı mevcut):

21 Kasım 2015’te yapılan TEDxİstanbul’un videoları henüz yayınlanmadı. Yine de ben izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Fakat bundan hemen önce söylemek istediğim bir şey daha var. Konu: Noktaları Birleştirmek. Esinlenilen kişi: Steve Jobs. Daha önce de örneğin (Harry Potter serisinin yazarı) J. K. Rowling’i komik şekilde küçümseyenler (örneğin Yalvaç Ural) gibi, TEDx’te de bazı konuşmacılar Steve Jobs’ı küçümsedi. Sinirime dokunan şey Steve Jobs hakkında ileri geri konuşulması değil; onu herkes yapıyor. Fakat ileri geri konuşurken, Türklerde bir algı var: Ben Steve Jobs’tan daha iyiyim. Değilsin. Çok daha iyi fikirlerin olabilir, elinin altındakileri çok daha iyi yönetiyor olabilirsin, ondan daha iyi bir insan olabilirsin. Ama ondan daha iyi değilsin. O günkü konuşmalarda dahi küçük de olsa verilmeye çalışılan bir mesaj vardı: Harekete geç. Uygulama olmadan fikirlerinin de bir önemi yok, zekânın da. İşte bu yüzden daha iyi değilsin. Kim olursan ol. Steve Jobs, kim ne derse desin bir nesle hâlâ ilham veriyor. Jack Welch’in kitaplarını da hâlâ okuyoruz. Steve Jobs’ı da tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz. Onun yaptıklarını ezbere yapmak için değil; farklı düşünebilmek için.

Konuşmacılara değinmeden önce çok kısa bir de ÖZET geçeyim. Genel seyirci açısından bakacak olursam, günün en beğenilenleri Ahmet Naç ve Karsu‘ydu. Karsu kesinlikle listemde olmakla beraber, Emre Soyer ve Mehmet Aksel benim için günün sürprizleriydi. Ece Temelkuran ve Ezel Akay ise benim için hayal kırıklığıydı; belki de çok daha fazlasını beklediğim için. Bir de tabii sevgili moderatörümüz Aslı Şafak‘ı görmek de güzeldi. Bloomberg HT’nin sunucusu, ekonomi programlarının aslında sıkıcı olmayabileceğini sayısız kez göstermiş bir insan. Aynı tavrını TEDx sırasında da gösterdi; fakat o günden aklımda kalan şey, bir konuşma arasında, birlikte olduğu kurbağadan prens yaratmaya çalışan kadınların ellerini kaldırmasını istemesi olacak. 🙂

Emin Çapa ile başlayalım. Yine 2015’te yapılan, bir önceki TEDxİstanbul’daki konuşması ile tanıdım onu. Eminim ki birçoğumuz da o videoyla tanıdı:

Konuşmasını sevdim. Sonrasında ise ufak ufak da olsa kendisini takip etmeye başladım. Son bir yıldır ekonomiye inanılmaz bir ilgi duymaya başladığım için CNNTürk’ün Ekonomi Müdürü olması benim için de bir artı oldu. Emin Çapa yine benzer bir konuşma yaptı. Benzer dediysem, konuşmanın içeriği değil, yönü benzerdi. Bu kez tarih öncesinden başladı ve günümüze kadar geldi, sonra da gelecekte nelerin mümkün olacağını anlattı. Tarih öncesi için verdiği bilgiler, Yuval Noah Harari’nin kitabı ve Coursera dersi olan A Brief History of Humankind‘dakilere çok benziyordu. Nedense konuşmayı dinlerken kendisinin bu kitabı okuyup bir derleme yaptığını düşündüm. 🙂 Günümüze doğru gelirken ve gelecek hakkındaki verdikleri bilgilerse az çok bildiğim şeylerdi. Fakat güzel bir derleme olmuş; iyi araştırılmış olduğu da belliydi. Kendisini ayrıca konuşmaya çok sıkı şekilde hazırlandığı için kutluyorum. Sahneyi hak ettiğini kanıtlıyor.

Emin Çapa hakkında son bir şey daha söylemek istiyorum. O, harekete geçmiş bir insan. Kendisine sık sık ekonomist olduğu hatırlatılıp, neden bilim programı yaptığı soruluyormuş. Cevabı şöyle: “Başka yapan mı var? Birilerinin bunu yapması gerekiyor.” Evet! Birilerinin yapması gerekiyor. Emin Çapa başlayacak ki, daha donanımlı birileri ilerde bunu devam ettirebilsin. İnsanoğlu olarak tembeliz. Oysa tek yapmamız gereken şey başlamak!

Gelelim Ahmet Naç‘a. Kendisi, kısa bir süre önce yeni nesil öğretmen sıfatıyla tanınmış, otuzlu yaşlarında bir öğretmen. Ben kendisinden TEDx’te konuşmacı olana kadar haberdar değildim. Yine tanımayanlar için özet geçmek gerekirse; şu anda 1. sınıfı okutan bir sınıf öğretmeni, sınıfını öğrencilerinden birinin dedesiyle beraber boyuyor ve sonrasında da baştan yaratıyor. Öğretim teknikleri okumaya, araştırmaya ve düşündürmeye dayalı. Süper! Zaten salondaki herkes de kendisini yaptıklarından dolayı ayakta alkışladı. Bense söylediği farklı bir şeye takıldım. Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl mesleğinin öğretmenlik olduğundan dem vurdu ve Atatürk’ün çok da öğretilmeyen farklı yönlerine dair hikayeler anlattı. Annesini, babasını, doğduğu evi anlatmaktansa, fikirlerini anlattığını söyledi ve Atatürk’ü idol olarak gördüğünü de açıkça belli etti. Şöyle bir şey söyledi: “Ben, böyle bir ülkede manşet olmaktan utanıyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmen sıfatına sahip olduğu bir ülkede, benim yaptıklarım bugün sadece doğal olan olmalıydı.” Katılıyorum. Ahmet Naç’ın manşet olmaması gerekiyordu. Doğru öğretim tekniklerini kullandığı için televizyonlarda, gazetelerde yüceltilmemesi gerekiyordu. Çünkü normal olan zaten bu olmalı.

Yaptığı güzel şeyler bir yana, kendisine naçizane bir tavsiyem var. İddialı olmak güzeldir; hırsını, isteğini gösterirsin. Fakat saçma iddialara da gerek yok. “Benim geçen yıl mezun ettiğim bir sınıf var. Bugün, bütün dünyada bu sınıftan daha iyi bir sınıf gösterin, hemen istifa ederim.” dedi. Çünkü onu yönlendiren kişi Mustafa Kemal Atatürk’tü, bunu da ekledi. Ben bu milliyetçilik damarına anlam veremiyorum. Evet; Atatürk önemli bir askeri dehaydı, eğitime inanılmaz önem veriyordu. Ama tüm bunlar onun gelmiş geçmiş en iyi lider olduğunu göstermez, gösteremez. Sen onun yönlendirmesiyle bir sınıf mezun etmişsin; bu da senin sınıfının en iyisi olduğunu göstermez. Atatürk’ün sadece Anıtkabir’deki kitaplığında 3000 kitabı olduğunu söyleyen birisi, daha otuzlu yaşlarında, okuyacak, görecek çok şeyi varken bu kadar kötü varsayımlar yapmamalı. Bırak Ahmet Naç’ı; yüzyıl yaşamış, nice kitap devirmiş, dünyayı karış karış gezmiş biri dahi böyle varsayımlar yapmamalı. Bunun tek sonucu kibir ve gerilemedir. Yıkıcı değil, yapıcı eleştiri yapmaya çalışıyorum; çünkü Ahmet Naç gibi insanlara hepimizin ihtiyacı var.

Sırada Gönenç Gürkaynak var. Kendisi bir avukat. Fakat sahneye bir avukat olarak değil, başarılı bir konuşmacı olarak çıktı. Kendi oğlu Mehmet ile, II. Murat’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet arasında bir karşılaştırma yaparak konuşmasına başladı: Hangi Mehmet daha yüksek bir refaha sahip? Bill & Melinda Gates Vakfı’nın sıklıkla tekrarladığı üzere, verilere baktığımızda dünya aslında gittikçe iyileşiyor. Açlık azalıyor, savaşlar azalıyor, bebek ölümleri azalıyor vs. Ulaşım ve iletişimdeki inanılmaz buluşların neticesinde artık dünyanın herhangi bir noktasına ve buradaki kaynaklara erişim mümkün. Gönenç Gürkaynak da çok basit bir örnekle bunu anlattı: Fatih Sultan Mehmet, hayatında hiç domates yemedi; çünkü domatesin ne demek olduğunu bile bilmiyordu.

Bu karşılaştırmadan sonra da, hayatını anlatmaya başladı. Nasıl anlatacağım bilmiyorum, o yüzden yaptığı güzel şeyleri anlattı diyeyim. 🙂 Steve Jobs’ın noktaları birleştirmek hususu üzerine direkt eğilen belki sadece kendisiydi. Geçmişe dönüp baktığına birleştirebildiği noktaları, birbirinin oluşumuna sebebiyet veren kırılgan eylemleri, işin henüz başındayken göremediğini ve buna da zaten imkân olmadığını anlattı. Konuşma şekli de ayrıca güzeldi.

Ece Temelkuran çıktı sonra sahneye. Diğer konuşmacılara göre sahnede kısa kaldı. Elinde not defteriyle, sosyalizmden bahsetti. Sosyalizm kelimesinin nasıl öcü gibi gösterildiğinden, ama günümüzde kapitalizmin en üst basamaklarında bulunan iş adamlarının (Bill Gates’ten Ali Koç’a değin) sosyalizmden konuşmaya başlamasıyla artık bir şeylerin değiştiğini söyledi. Büyük bir X‘ten bahsetti. Bu X’in bir çizgisinin köşelerinde kapitalizm ile sosyalizm, diğer bir çizgisinin köşelerinde ise doğu ile batının olduğunu, X’in tam ortasının ise ulaşmamız gereken yer olduğunu söyledi. Önümüzdeki yüzyılda, giderek daha fazla sosyalizmden konuşacağımızı iddia etti.

İddiasına az çok katılsam da, bu fikir yeni değil. Ha-Joon Chang‘in Economics: The User’s Guide adlı kitabında anlattığı üzere, 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm ile sosyalizmi birleştirmeyi başarmış Avrupa Devletleri’nin bugün refah düzeyi en yüksek devletler olduğu yazar. Yani Avrupalılaşma hikâyesi ekonomik anlamda aslında bundan ibaret. Bir nevi sosyal demokrasi.

Bunun dışında, Ece Temelkuran konuşmasına başlamadan önce, TED’in (Amerikanvari) belli standartları olduğunu, aslında ilgi çeken bir konuşma yapması gerektiğini, elinde notlarla sahneye çıkmaması gerektiğini ama bugün bunların içinden gelmediğini söyledi. Eh, bu standartlar bir amaca hizmet ediyor. Elde notla konuşma yapmak, konuşmacı ortaya veri dökme niyetinde değilse, konuşmacıyı hazırlık yapmamış gibi gösterir. Keza bende de öyle bir izlenim oluştu ve birçok diğer konuşmacının aksine, bana kendimi önemsiz hissettirdi.

Gelelim ilk oturumun sonuncu konuşmacısına: Judith Liberman. Bir masal anlatıcısı. Hem de son 7 yılını Türkiye’de bu mesleğin tohumlarını ekmeye adamış. Eskinin meddahları, âşıkları, Dede Korkut ya da Nasreddin Hocaları gibi o da masal anlatıyor. Bize de kendi hikâyesini, nasıl da unutulmaya yüz tutmuş bir mesleği seçtiğini anlattı ve masalların aslında kendimizi ifade etmemizin bir yolu olduğunu söyledi. “İşinizden çıkıp akşam eve gittiğinizde gününüzü anlatırken dahi masal anlatıyorsunuz,” dedi. O noktada da aslında “nasıl daha iyi masal anlatırız?” diye düşündürttü.

Kendisi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok şehrinde masal anlatıyor. Bir gün etkinliğine gitmek, belki açık havada uzanıp, gözlerimizi kapayarak dünyayı gezmek şart oldu. 🙂

İkinci oturuma, davranış bilimcisi Emre Soyer başladı. Konuşması temelde fırsatlar ve fırsatları kaçırmama üzerineydi. Harry Potter’ı basmayı kabul etmeyen yayınevlerinden, 400 milyar dolarlık Google’ı zamanında 1 milyon dolara satın almayı elinin tersiyle iten Yahoo’dan bahsetti. Tabii ki zamanında bu fırsatları bu kadar açık seçik görmek mümkün değil. Ama fırsatları kaçırmamak için yapılabilecek üç şey olduğunu söyledi ve “Tüh be” dememek için neler yapılması gerektiğini anlattı. Bunlardan en önemlisinin, farklı düşünmeye çalışmak olduğunu söyleyebilirim.

Emre Soyer inanılmaz bir konuşmacı. Çok heyecanlı, çok güzel konuşuyor. TEDx’in bana kazandırdıklarından birisi oldu.

Sonrasında sahneye Şahin Tulga çıktı. Açıkça söylemek gerekirse, konuşması üzerine söyleyecek fazla bir şeyim yok. Liderlik hakkında danışmanlık yapıyor. Bunu uzun süre yaptığına ve birileri de kendisine danıştığına göre işinin ehli olsa gerek. Fakat sahnede yaptığı konuşma, sıkıştırılmış liderlik eğitimi gibiydi. Kendi dahi söyledi: Liderlik verilmez, kazanılır. Bana göre günün temposu en düşük ve en az ilgi çekici konuşmasıydı.

Veeeee Ezel Akay. Noktaları Birleştirmek konusunun kendisi gibiler için geçerli olmadığını, film anlatıcılarının geleceği tahmin etmeye çalıştıklarını anlattı. Konuyu nasıl oraya getirdi de o lafı etti bilmiyorum ama konuşmasından aklımda kalan tek bir şey var: “Bir makine olsaydı ve gazetecilerin tek tip hikaye (doğruları) yazmasını sağlasaydı, bütün gazetecileri o makinenin içine atıp Silvan’a göndermek isterdim.” Bir ara paralel evrenlerden de bahsetti. Ama sürekli telefonuna baktı. Pür dikkat birini dinlemeye çalışırken, konuşmacının elini cebine atıp, ne konuşacağına bakması, 10-15 saniye sus pus olması dinleyici açısından pek hoş değil. Belki de bu yüzden anlattığı hiçbir şey aklımda kalmadı. Konuşması çok kopuktu ve özensizdi.

Sırada Capital Turkish Connections var. Sahneye kurucularından ve aynı zamanda IMF’te ekonomist olarak çalışan Ferhan Salman çıktı. Kısaca hikâye şöyle: Ferhan Salman bir gün avukat bir arkadaşıyla beraber oturuyor, her Türk’ün yaptığı gibi “Ne olacak bu memleketin hâli?” diyor. Sonrasında bu iki arkadaş işi orda bırakmak yerine ileri götürmeye karar veriyorlar ve dünyanın her bir köşesinde alanının uzmanı olmuş Türkler olduğunu keşfediyorlar. Kısa sürede sayıları artıyor ve 2 yılın sonunda, Cumhuriyet’in 92. yılında, Türkiye’yi kısa sürede ilk 10’a sokmak için 92 öneri toparlıyorlar. Önerileri görmek için burayı ziyaret edebilirsiniz: http://www.92oneri.org/

Harekete geçtikleri için kendilerini kutluyorum. Fakat aradayken tanıştığım, 92 Öneri’nin üyelerinden Rana Birden’e de sorduğum gibi, uygulamaya geçmek daha önemli. Rana Birden’in aktardığına göre bugüne dek bu fikirlerin bir kısmını CHP bildirgelerine taşımayı başarmışlar. Ama tarafsızlar ve her türlü siyasi partiyi ikna etme girişimlerinde bulunuyorlar. Ben hâlen devlet eliyle değişimin uzun süreceğini düşünüyorum. Daha somut öneriler getirmeden veya bu konuda harekete geçmeden eleştirmem belki de doğru olmaz. 🙂 Ancak benim fikrim, ülkenin kalkınmasının girişimlerden ve girişimcilerden geçtiği yönünde. CTC de aslında girişimci insanlardan oluşuyor, sonuçta böyle bir girişimi başlatmışlar. Fırsat olur da elimden gelirse ben de yardım etmek isterim. Özellikle de daha somut uygulamalara geçmeleri konusunda yardımcı olabilmek beni mutlu eder.

Sırada ikinci oturumun son konuşmacısı ve beklemediğim şekilde günün yıldızı bir isim var: Karsu Dönmez. Ne zaman Amsterdam’a gitsem onun afişlerini gördüm. O Amsterdamlı bir müzisyen, daha 25 yaşında, Türkçe öğreniyor ve söylediğine göre hedeflerine başarıyla ulaşmış. Ben burda onun hikâyesini anlatmayacağım. Çok kısaca söylemek gerekirse, önceleri uzak olduğunu sandığı bir mesleğe sonradan bağlanan ve otoritelerin söylediklerine kulak asmayıp çalışan, sonunda da başarılı olan, beğenilen bir müzisyen. Sesi de çok güzel. Artık zaman zaman dinlerim diye düşünüyorum.

Kendi hikâyesi ve Türkçe öğrenme macerası (bir yere başvurmaktan başına vurarak bahsetmesi ve sonrasında özür dileyip, Türkçe’yi böyle öğrendiğini söylemesi) dışında, Karsu’nun farklı bir yönü daha var. O, hedeflerine ulaştığı için topluma ne verebilirim diye düşünen bir insan. Bunu da milliyetçilikle sınırlamıyor, uluslararası düşünüyor ve şu anda da Suriye’den Hollanda’ya gelen mültecilere yardım etmeye çalışıyor. MasterPeace adlı grubun üyesi. Şu sıralar ise Amsterdam’a gelen mültecileri tren garında karşılıyorlar, onlara sıcak yiyecek ve giyecek veriyorlar, yardımcı oluyorlar. Belki de bizim Türkiye’de yapamadığımızı, o Hollanda’da yapmaya çalışıyor. Ne de güzel yapıyor.

Tüm bunları yaparken, artık arkadaşları olan bu insanların “sesimizi duyur Karsu demesiyle ne yapabilirim diye düşünen Karsu, bir de müzik yazmış/bestelemiş. Konuşmasını bitirdikten sonra da piyanonun başına geçti ve (sadece ben değilimdir herhalde) bizi ağlattı.

Sonra da ayakta alkışlandı…

Üçüncü oturum Düşler Akademisi Kurucusu Ercan Tutal‘ın konuşmasıyla başladı. Kendisi, engelli bireylerle iletişimde kullanılan yanlışları ve bu yanlışların doğrularını anlattı. Hemen öncesinde ise, iki genç kızın piyano ve vokal resitalini dinledik. Hemen sonrasında Kolektif Yaratıcılık Başkanı Cem Topçuğlu sahneye çıktı ve Nazım Hikmet Ran’ın, Piraye’den olan oğlu Mehmet Fuat’ı anlattı. Edebiyatla içli dışlı olmasına rağmen, sporu da çok sevdiğini ve mahalle takımlarına, o zamanlarda (1970’ler) bulunmayan taktikleri getirmek için canla başla araştırma yaptığını, bol bol okuduğunu söyledi. Hemen sonra ise yine Davranış Bilimci Azra Kohen yine tanıdık olduğumuz bir konuya, yüzyıllar içerisinde refah seviyemizin artmış olması konusuna yöneldi. Bunu daha da ileri götürmek için daha yeşile, yeşil enerjiye yönelmemiz gerektiğini anlattı.

Sonra da sahneye Oy ve Ötesi‘nin kurucu üyesi Sercan Çelebi çıktı. Oy ve Ötesi’ni artık bilmeyenimiz yok. 2 yıl içerisinde tarafsız, büyük ve güçlü bir topluluk oldular. Seyircilerden kimlerin Oy ve Ötesi’ne dahil olduğunu sorduğunda, çok fazla el kalktı. Bugüne dek imrenmiş, ama dahil olmamıştım. Sanırım bir sonrakinde ben de olacağım. Sercan Çelebi, günün konusuna da uygun olarak bu noktaya nasıl geldiklerini anlattı; bir bir dönüm noktalarından bahsetti. Her seferinde doğru olanı seçip bu noktaya gelebildiklerini söyledi. Güzel bir sunumla, güzel bir konuşma yaptı. Sahneye hâkimiyeti çok iyi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. 2 yıl öncesinde, insanları Oy ve Ötesi’ne ikna ederken de böyle güzel konuşuyor muydu, merak ettim. 🙂 Eğer bir nebze dahi öyleydiyse, eminim takipçilerinin olmasında bunun da etkisi olmuştur. Bir de tabii ki, söylemeden geçilmemesi gereken bir şey daha var: O da harekete geçenlerden. İlk dönüm noktasında kendisinin de söylediği gibi: Bu işe hiç kalkışmayabilirdik...” Ama bakın, küçük bir girişim nelere yol açtı.

Üçüncü oturumun ve de günün son konuşmacısı, Mutfak Sanatları Akademisi Mehmet Aksel‘di ve konuşması sohbet havasında geçti — ve de çok ilgimi çekti. Başka bir girişimcinin 20 yıla yayılmış hikâyesini dinlemek ve başarılı olduğunu görmek çok güzel. Onun da hikâyesinde dönüm noktaları var ve kendisinin de belirttiği üzere Dünya’nın en iyisi Mutfak Sanatları Akademisi’ne ulaşana kadar belli başlı dönüm noktalarından geçmiş. Verdiği en önemli mesaj, bence “annenizi, babanızı bile dinlemeyin; ne istiyorsanız onu yapın”dı. Bir insan bu hayatta kendini bulmak istiyorsa, kendi içinden geleni yapmalıdır.

Tavsiye Ettiğim Konuşmalar

Emin Çapa
Gönenç Gürkaynak
Judith Liberman
Emre Soyer
Karsu
Sercan Çelebi
Mehmet Aksel

Videolar yayınlandığında linklerini de ekleyeceğim. 🙂

Dublin ve Web Summit 2014

Yoğun geçen ayların ardından birikmiş taslakları yazıya çevirmeye karar verdim. Buna da henüz taslağı hazır olmayan Dublin gezisiyle ve doğal olarak Dublin’deki Web Summit 2014’teki gözlemlerimle başlamak istiyorum. Sıcağı sıcağına, unutmadan. 🙂

2-8 Kasım tarihleri arasında Dublin’deydim ve 4-5-6 Kasım tarihlerinde sabahtan akşama kadar Web Summit alanındaydım; sonrasında da mümkün oldukça Pub Crawl adı verilen gece etkinliklerine katıldım. Fırsat buldukça Dublin’i gezmeye de çalıştım. Dublin’de ilgimi çeken ilk iki şey halkın İngilizce’den farklı bir dil olan İrlandaca adlı bir dili de kullanıyor olmaları ve evlerin sağlam tuğla yapılı olması oldu. Anladığım kadarıyla İrlanda halkı çoğunlukla keltlerden oluşuyor ama vikinglerle bir akrabalıkları da olabilir. Şehrin çeşitli yerlerinde bunu ima eden şeyler gördüm. Evler ise şahane.

Dublin Şehir Merkezi'nden
Dublin Şehir Merkezi’nden

Gittiğim ülkelerde market gezmeyi çok seviyorum. Burda da daha ilk günden bir markete girdim. Yurtdışına çıkmanın benim için en iyi yanlarından biri domuz ürünleri tüketebilmek. Ribs bir yana bacon, sosis, ham gibi şarküteri ürünlerini özellikle çok seviyorum. Markette de şarküteri reyonunu ve Türkiye’ye kıyasla ucuz fiyatlar görmek insanı mutlu ediyor. Fakat bu sefer karşılaştığım balık manzarası ilginç geldi. Adamlar şarküteri reyonunda açıktan balık satıyorlar. Ben reyona bakarken teyzenin biri geldi, eliyle balığı alıp sepetine koydu.

Şarküteri reyonu
Şarküteri reyonu

Dublin şehir merkezinin ortasından bir nehir geçiyor ve bu nehrin Phoenix Park’a yakın tarafındaydı otelimiz. Phoenix Park’tan birazdan bahsedeceğim. Otel ise Luas denen bir tramvay hattının üzerinde bulunuyordu. Heuston ve Museum duraklarının ortasında. Tramvayların çoğunda durak isimleri İngilizce olarak değil de İrlandaca şekliyle yazılıyor. Heuston aynı şekilde yazılıyor, Museum da Ard-Mhusaem; ama durağın adı Smithfield’da ineceksek “Margadh na Feirme” ya da Four Courts’ta ineceksek “Na Ceithre Cuirteanna” olabiliyor. Gide gele ezberledim tabii bunları. Özellikle Museum-Jervis arasını bolca teptik. Jervis’te inip nehrin öbür tarafına geçince ünlü Temple Bar’a çıkıyorsunuz. Orda kırmızı tabelasıyla Temple Bar’ı görebilirsiniz; ancak Temple Bar artık bölgeye ismini vermiş. Her türlü dükkan kendi ismine bir şekilde “Temple Bar”ı eklemiş; üstelik dükkanın bar olup olmaması fark etmiyor. Asıl bara girdiğimizde İrlanda’da okurken bir yandan Temple Bar’da garson olarak çalıştığını öğrendiğimiz ve bize gidilecek yerler konusunda bilgi veren Elif’e burdan selamlar. 🙂

Dublin’in şehir merkezindeki diğer bir önemli yer ise Trinity College. 1592’de kurulan bu güzide eğitim yuvasının mezunları ve hocaları arasında Isaac Newton, Francis Bacon, Niels Bohr, Bertnard Russell, Ludwig Wittgenstein gibi isimler var. Kampüsün içine giriş serbest; hatta içerde müzeler dahi mevcut. Kampüs şehrin oldukça merkezinde. Bir kapısı, Dublin’in İstiklal Caddesi olan Grafton Street’e bağlanıyor dersem ne kadar merkezi olduğunu anlarsınız. Buna rağmen içerisi yemyeşil. Binalar ise güzelce korunmuş.

Trinity College Kampüsü'nden
Trinity College Kampüsü’nden

Trinity College içerisinde, yıllardır gitmek istediğim bir yer vardı: The Old Library. Dublin’de olduğunu bilmiyordum ve Trinity College’a gidene kadar da bunun farkına varmamıştım. Farkına vardığımda yaşadığım mutluluğu, içeri girdiğimde gözümün nasıl döndüğünü anlatamam. Kütüphaneleri oldum olası sevmişimdir: Sadece içerisinde kitapları barındırdığı için değil, aynı zamanda bana huzuru ve rahat çalışmayı hatırlattığı için de. “The Long Room” olarak adlandırdıkları o yere girdiğimde her ne kadar artık kütüphane olarak kullanılmasa da içime bir huzur doldu.

The Long Room
The Long Room
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var
Yanlardaki büstlerde çok önemli isimler var

Kütüphanedeki her santimi karışlarken köşede duran camekan içindeki arp ilgimi çekti. Yaklaşıp içindeki yazıyı okuduğumda, İrlanda’da neden her yerde arp gördüğümü anladım. Sonradan öğrendiğime göre Britanya’da arpların önemli bir yeri var. Ancak Trinity College’da gördüğüm arpın ismi “Brian Boru Harp” olarak geçiyordu. Bu arp, yaklaşık 1000 yıl önce İrlanda’nın yüksek kralı olan Brian Boru’ya aitmiş. 18. yüzyılda ise Trinity College’a gelmiş. Bu arp, İrlanda’nın resmi sembolü imiş. Guinness’in dahi sembolü bu arp.

Irish Breakfast
Irish Breakfast

Yukarıdaki fotoğrafta görülen kahvaltı tabağı, İrlandalıların yaptığı kahvaltının bir kısmı. İçinde yumurta, bacon, sosis, fasülye ve black pudding dedikleri şey var. Baconları daha önce yediklerime göre daha kalındı. Markette bakındığımda gördüğüm kadarıyla genellikle kalın bacon tüketiyorlar. Kalın sosislerinin içinde etten başka şeyler de var, tadını patatese benzetmiştim ama ne olduğunu bilmiyorum. Fasülyeleri ise mükemmel. Bizdeki tadı ağır kuru fasülyeler gibi değil. Bizdeki kuru fasülyeye de bayılıyorum, yanlış anlaşılmasın. Etli kuru fasülye en sevdiğim yemeklerden biridir. Ancak tahmin edersiniz ki o fasülye kahvaltıda yenmez. 🙂 Bu yeniyor. Oldukça hafif, küçük taneli ve lezzetli. Ancak gel gelelim black puddinge. Ne olduğunu az çok biliyordum, ancak yine de bir tadına bakmak istedim. Keza İlker pek beğendi. 🙂 Tadı fena değil. Ancak içinde kan (domu kanı) olduğunu bilmek yememin önünde çok büyük bir engel teşkil etti. Sanırım o kadarını midem kaldırmaz. Black pudding de eksik olsun.

Duvar yazısı: "Solidarity with Kobane"
Duvar yazısı: “Solidarity with Kobane”
Arp şeklindeki köprü
Arp şeklindeki köprü
Google Dublin'in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası
Google Dublin’in en üst (sanırım 13.) katından şehir manzarası

Dublin’de bulunduğum süre içerisinde Google, Facebook ve SkillPages ofislerini ziyaret ettik. Google’a Türk bir tanıdığımız sayesinde girdik. Facebook’u ise Etohum toplantısı sayesinde gezebildik. Google inanılmaz kalabalık. 5 koca binaya sahipler ve 3000’in üzerinde çalışanları var. Öğle yemeği saatinde gittik ve içerisi oldukça bunaltıcıydı. Yine de baristaları çok güzel kahve yapıyor ve binalar içinde sakin mekanlar bulabilmek de mümkün. Sanırım yemek saatinde gördüğüm için biraz bunaltıcı geldi. Facebook ise Dublin’de 500’den fazla çalışana sahipmiş. Google’a yakın bir konumda bir binaya sahipler ve binaları oldukça güzel. Skillpages içinse banliyöyü kullanarak şehrin az dışında, Blackrock adında bir yere gitmemiz gerekti. Dublin’in 2 milyonluk bir şehir olduğu düşünülürse ve Google’ın bulunduğu bölgeye kalabalık diyorsam, bir de Skillpages’in bulunduğu banliyönün boşluğunu düşünün. Tam yaşamalık yer! Kasaba evleri, evlerin ortasına ikişer üçer katlı çalışma alanları yapılmış. Skillpages ise bu katlardan birine sahip. Dublin ofislerinde 42 kişi (Skillpages CTO’su Mike McCharty’nin Douglas Adams’dan alıntıladığı üzere “Hayatın Anlamı”) çalışıyormuş. İnanılmaz bir mütevazılıkla, çatkapı gelen bizi kabul etti, açık mutfağa davet etti ve bize kahve hazırladı. Dublin’de tanıştığımıza memnun olduğumuz insanlardan biri kendisi. 1 saatini bize ayırdı ve karşılıklı olarak Yetenek.li ve Skillpages’ten bahsettik. Müthiş bir deneyimdi. Tabii bu deneyimden sonra Türkiye’deki start-up ekosisteminin bile daha çok yol kat etmesi gerektiğini bir kez daha görmüş olduk.

Blackrock kıyıları
Blackrock kıyıları
"Think Users First"
“Think Users First”
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat
Facebook Dublin duvarına işaretimizi bıraktım; sol alta dikkat

Dublin’in benim için en büyük sürprizlerinden biri Phoenix Park’taki geyiklerdi. Normalde dağlarda yaşayan geyikler, yılın belli zamanlarında şehre inip parkın içinde takılıyorlarmış. Bu da benim Dublin’de bulunduğum tarihlere denk geldi. Burda geyikler tamamen özgür. Sonbahar aylarında özellikle Phoenix Park civarında oluyorlar. İnsanlara saldırmıyorlar ama insanların çok yaklaşmasından da çekiniyorlar. Korkutmadan 1-2 metre yakınlarına kadar varabildik. Gerçekten güzel olan tarafı, hapsedilmemiş olmaları. Phoenix Park’ta Avrupa’nın en büyük hayvanat bahçesi de mevcut ama bence geyiklerin durumu çok daha ilginç ve güzel.

25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi
25 metre öteden yaklaşırken her adımımı izledi

Phoenix Park dışında, içinde St. Patrick kilisesinin de bulunduğu, Harry Potter’dan fırlamış gibi duran iki kiliseyi ziyaret ettik. İçlerine giremedik ama zaten bu yapıların içleri beni çok alakadar etmiyor. Dışarıdansa o kadar güzeller ki… Tuğla mimarisi çok hoşuma gidiyor ve yüzyıllar önce yapılan bu yapıların tek parça ve tüm ihtişamıyla bugünlere kadar gelmesi beni etkiliyor. Kilise dışında ise öyle bir yere gittik ki, kesinlikle Dublin’e gidenlere ziyaret etmelerini öneririm: Kilmainham Gaol. Burası, 200 yıldan uzun bir süre hapishane olarak hizmet vermiş bir yapı. Şehrin merkezinde. Burayı önemli kılan şey ise, özellikle siyasi suçluları barındırmış olması. İrlanda, Britanya İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi başına bir cumhuriyet olmayı çok kez denemiş. Bunu başarmalarından öncesindeki başarısız denemelerinde ise isyan çıkartanlar buraya kapatılmış ve idam edilmiş. Her ne kadar idam edilenleri anlatırken, sunum becerisine hayran kaldığımız müze görevlisi 18 yaşında idam edilen bir isyancıdan bahsederken durumun vehametinin altını çizmiş olsa da, bu tarz olaylar bize de çok uzak değil. Keza kendisi 1900lerin başından bahsediyor ve bu bile, İrlanda’da, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele vermiş 18 yaşındaki bir gencin ölümü bile 100 yıl sonra benim yüreğimi dağlayabiliyorken, daha yakın geçmişimizde yaşı büyültülerek idam edilmiş Erdal Eren’in acısı içimi parçalıyor. Zaman ve mekan fark etmiyor, Kilmainham Gaol insanların ne denli acımasız olabildiğinin kanıtı niteliğinde.

Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
Müze görevlisi inanılmaz bir sunum kabiliyetine sahipti
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış
İdamlar balkonun bulunduğu yerde, kamuya açık şekilde, suçluların asılmasıyla yapılırmış

Gelelim Web Summit’e. Genel olarak stand açan start-upları gezmeye ve 3 gün boyunca birkaç farklı sahnede devam eden konuşmaları dinlemeye çok fırsatımız olmadı. Tüm zamanınızı bunlara ayırsanız dahi her şeye yetişemiyorsunuz. Keza 2000’den fazla start-up stand açtı; konuşmacılarsa farklı sahnelerde yer aldı. Biz de stand açan start-uplardan biriydik. Etkinliğin 2. günü olan çarşamba günü, ana sahnenin bulunduğu yerde “sosyal ağlar” kısmında Yetenek.li standımızı açtık. Standa gelip giden belki 100’ün üzerinde ilgiliyle (diğer start-uplar, yatırımcılar, partnerler, katılımcılar vs.) görüştük. Güzel yorumlar aldığımız kadar yapıcı eleştiriler de aldık ve grup olarak belki 1 yılda öğrenemeyeceğimiz şeyler öğrendik. Aynı gün Webrazzi ekibi de Türk girişimlerini tanıtmak için oradaydı ve Yetenek.li olarak bizle de röportaj yaptılar. Haberi okumak ve röportajı dinlemek için http://webrazzi.com/2014/11/06/web-summitte-yerli-girisim-turu-2/ linkine gidebilirsiniz.

Genel olarak dinleyebildiğim konuşmacılar arasında en etkileyicileri Peter Thiel, Dave McClure ve David Tisch oldu. Peter Thiel ununu elemiş, eleğini asmış; artık günümüzün ötesinde gerçekleşecek girişimlere doğru yol almış görünüyordu. Uzay seyahati ve ölümsüzlük üzerine konuştu. Dave McClure ve David Tisch ise günümüz mobil ve giyilebilir ürünlerinden oluşmaya başlayan start-up ekosistemine yeni giren oyuncular için çok değerli tavsiyeler verdi; özellikle David Tisch sözünü sakınmadan yapılması gerekenleri söyledi.

Bunlar dışında Machine Summit kısmında gördüğüm kadarıyla Drone teknolojisinde büyük gelişmeler var. Aynı şekilde Thalmic Labs’ın çıkardığı Myo Gesture adı verilen giyilebilir cihaz oldukça umut vaadediyor. Kolunuza taktığınız cihaz, kas kasılmalarını algılayarak kolunuz ve elinizle yaptığınız hareketleri anlamlandırıyor. Mobil cihazların artık bilgisayarları arkaplanda bıraktığı günlere doğru ilerliyoruz. Bunu da Web Summit’in genelindeki yönelimlerden çıkarmak mümkün.

Son olarak, direkt olarak röportaj videosunu izlemek isterseniz sizi böyle alalım:

Son zamanlarda izlediğim sinema filmleri

Not: Çeşitli spoilerlar içerebilir. Okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

The Dictator (2012)

IMDB puanı: 6.4
Metascore: 58
Puanım: 5/10

Sacha Baron Cohen’i itici buluyorum ve bu filmi de çerez niyetine izledim. İçerisinde klişe olmayan bazı güzel mesajlar olsa da, bana Amerikan milliyetçiliğinin klasik bir ürünü gibi geldi. Ciddi bir şeyler aramıyorsanız ve ne kadar güldüğünüz o kadar da önemli değilse izlenebilir.

Ted (2012)

IMDB puanı: 7.0
Metascore: 62
Puanım: 7/10

Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane’in mizah anlayışını severim. Her ne kadar dizinin son sezonlarında kötü yönde biraz abartsa da diziyi izletmeyi başarıyor. Ted’i, Family Guy’dan biraz soğumuşken izlediğim için beklentim düşüktü; fakat beklentim boşa çıktı ve filmi çok beğendim. Erkeğin çocukça davranması, kadının ciddiyet beklemesi gibi klişe konuları bir kenara bırakacak olursak “oyuncak ayının canlanması” fikri ve bu ayının “super best friends” tarzı değil de kan kardeşi tarzında bir arkadaş olması filmi güzel kılmış. Özellikle parti sahneleri çok güzeldi.

Warm Bodies (2013)

IMDB puanı: 6.9
Metascore: 59
Puanım: 7/10

Zombilere ve kıyamet senaryolarına hayranım. Zombili film diye izledim, bambaşka bir şey çıktı! Filmin başında parlak zombi oğlanı görünce dedim, “kesin saçma sapan bir şeyler çıkacak.” Çıkmadı; yani saçma sapan çıkmadı. Filmde bu kez zombilerin tarafındayız ve olayı onların gözünden görüyoruz. Bir tutam da insancıllaşma var. Herhangi diğer zombi filmlerini benim gözümde geçemez ama izlemesi farklı bir tecrübeydi.

World War Z (2013)

World War Z

IMDB puanı: 7.1
Metascore: 63
Puanım: 8/10

Zombileri seviyorum demiştim, değil mi? Brad Pitt’i de severim. Bu filmi de sevdim. Film ilk çıktığında çok fazla olumsuz yorumla karşılaşmıştım. Ancak ordunun “kurtarıcı” olarak gösterilmemesi, beklenmedik ölümler, zombileştiren virüsün zayıf noktasının bulunması ve yeteri derecede aksiyon filmi güzel kılmış. Hele o İsrail neydi öyle! İsrail’in nasıl olup da zombi istilasından kurtulduğuna yönelik geçen konuşma bambaşka güzellikteydi:

“1930’larda Yahudiler, toplama kamplarına gönderileceklerine inanmayı reddettiler. 1972’de olimpiyatlarda katledileceğimizi anlamayı reddettik. 1973 Ekim’inden önceki ay, Arap askeri hareketlerini gördük ve oybirliğiyle bir tehdit olmadığını düşündük. Ama bir ay sona Arap saldırısı bizi denize döküyordu. Biz de bir değişiklik yapmaya karar verdik: Onuncu Adam. Dokuzumuz aynı bilgiye bakıp aynı sonuca varıyorsak, onuncu adamın görevi karşı çıkmaktır. Ne kadar olanaksız görünürse görünsün, onuncu adam diğer dokuz kişinin yanıldığı varsayımını araştırmalıdır.”

O kadar güzel ki…

The Internship (2013)

IMDB puanı: 6.3
Metascore: 42
Puanım: 3/10

Filmi satabilmek için Google’ı kullanan, vasat ötesi bir film. Daha fazla söyleyecek bir şeyim yok.

Pacific Rim (2013)

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 64
Puanım: 6/10

Çok daha kötü bir film beklemiştim ama kıyamet sonrası bir senaryoya sahip olduğunu öğrenince, içinde geçen kocaman robotlara rağmen izleyeyim dedim. Her ne kadar bir Amerikan başarı hikayesi olsa da, izlenebilir düzeyde bir film.

The Book of Eli (2010)

IMDB puanı: 6.8
Metascore: 53
Puanım: 4/10

Ben bu filmin çok yüksek bir puan aldığını sanıyordum, meğerse almamış. Film biterken boşa geçen 2 saatime küfrediyordum. Kitabın hristiyanların kutsal kitabı olduğunu nasıl tahmin edemedim ki? “The Book” sonuçta. Filmin tek güzel tarafı, Carnegie’yi oynayan Gary Oldman’ın kitabı arama amacıydı: Toplulukları kontrol etmek. Onun dışında tüm film tanrı tarafından görevlendirilmiş bir adamın 30 yıl boyunca kıyamet sonrası bir senaryoda, tüm dünyada sağlam kalmış tek İncil’i, ABD’nin doğu yakasından batı yakasına, kurulan büyük kütüphaneye götürmeye çalışmasını anlatıyor. Verdiğim 4 puanın 3 puanı Gary Oldman’ın repliğine, kalan 1 puanı da aksiyon sahnelerine veriyorum. Berbat bir filmdi.

The Croods (2013)

The Croods

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 55
Puanım: 8/10

Hayatımda izlediğim en güzel masallardan biri olmaya aday. Güldüm, ağladım, animasyonun yapılışına ve filmin çeşitli noktalarına serpilmiş detaylara hayran kaldım. Ateşin bile yaygın olmadığı zamanlarda, kıtaların birbirinden ayrılmaya başlamasıyla değişen dünyada hayatta kalmaya çalışan 6+1 ilkel insanın anlatıldığı filmde bolca sevgi var. Guy’ın ateş yakma gibi konulardaki pratikliği ve Grug’ın fotoğraf çekme (?) gibi ilginç fikirleri var. Filmin sonunda ise o 6+1’e eklenen başka +1’ler var. Çok güzeldi, çok.

Cryptography I

Introduction to Data Science dersi devam ediyor, şimdi yine Coursera üzerinde Cryptography dersi başladı. Dersi Stanford University’den Dan Boneh veriyor. Derse güzel bir giriş yaptı, biraz da işin tarihiyle ilgili bilgiler verdi. Bunları paylaşmak da şimdi bana düşüyor.

Kriptografi, veri alışverişlerinde güvenliği sağlamak için kullanılıyor. Buna internet, GSM, Bluetooth, Wireless communicationları da dahil. Peki kriptografinin amacı ne?

  1. No eavesdropping (iletişimin dinlenmesini engelleme)
  2. No tampering (iletişimin kurcalanmasını/verinin değiştirilmesini engelleme)

Şimdi ortada iki adet algoritma bulunuyor. Bunlardan birisi encryption algoritması, diğeriyse decryption algoritması. Encode ve decode diyelim bunlara. Bu tarz algoritmalarda encryption algoritmaları kamuya açık şekilde dağıtılıyor; zaten burda korumayı sağlayan temel öğe “secret key” denen anahtar kelime. Bu anahtar kelime encode ve decode eden bilgisayarlar tarafından bilindiği ve iletişim sırasında açığa çıkmadığı için güvenli bir iletişim sağlanmış oluyor. Dan Boneh diyor ki, “bu tarz bir yaklaşıma (secret key) sahip olmayan cipherları kesinlikle kullanmayın.” Buna sebep olarak ise reverse engineering ile bu algoritmaların kolayca kırılabilmesi.

Konu üzerinden biraz atlama yapalım ve dijital imzalardan bahsedelim. Gerçek hayatta imzamız tek ve benzersiz. Ancak aynı yöntemi dijital dünyada kullanamıyoruz; çünkü böyle imzalar kolaylıkla kopyalanabilir. Bunun yerine dijital imzaların güvenliği, her seferinde imzanın değiştirilmesiyle sağlanıyor. Aranızda kullanan varsa mobil imzaların çalışma şeklinin buna bir örnek olduğunu fark edecektir. Mobil imza kullanırken bize her seferinde 32 karakterlik farklı bir alfanumerik kod gösterilir ve bu kodun server ve client üzerinde aynı olması beklenir.

Dan Boneh burda biraz seçim sistemlerinden bahsediyor. Kriptografi ile bireysel oylar açığa çıkmadan istatistiksel sonuçların verilebileceğini söylüyor. Sonra da benzer yöntemle kapalı sistem açık artırmalar yapılabildiğini anlatıyor. Bunu anlatırken benim hoşuma giden bir örnek verdi: Vickrey Auction. Bu açık artırma sistemine göre (ki GittiGidiyor da bu sistemi kullanmaktadır) en yüksek teklifi veren açık artırmayı kazanır ancak ödeyeceği miktar, en yüksek ikinci teklif kadardır. Seçim ve açık artırma sistemlerini kriptografiye bağlayan nokta, tüm bu sistemlerin bir trusted authority üzerinden çalışması; daha doğrusu az sonra söyleyeceğim üzere buna gerek olmaması. Siz bu trusted authority’ye güvenmek zorundasınız ki bu trusted authority gerekli sayımları yapacak ve size sonucu verecek. Ancak bu otoriteye her zaman güvenemezsiniz.

Kriptografi dünyasında bir teorem diyor ki: “Anything that can done with trusted authority can also be done without.” Yani diyor ki, trusted authority ile yapılan her işlem, onsuz da yapılabilir.

Bunları anlattıktan sonra, Google’ın iki üç yıldır kullanmakta olduğu deneysel bir arama algoritmasından da bahsediyor – ki gizliliği sağlamak ve hızı artırmak konusunda bence çok iddialılar. İstemci (client) arama yapmak istediği query’yi encrypted olarak Google’a yolluyor, Google bunu decrypt etmeden gerekli aramayı yapıyor ve aynı şekilde sonuçları da encrypted olarak istemciye geri yolluyor. Dan Boneh bu uygulama için crypto magic terimini kullandı. Ben mi çok basit düşünüyorum bilmiyorum ama Google’ın elindeki inanılmaz büyüklükteki datanın bu uygulamanın arkasındaki güç olduğunu düşünüyorum. Yine de çok farklı secret keyler olduğunu düşününce bu işlemler o kadar da kolay değil.

Kriptografinin üç adımı var:

  1. Precisely specify threat model
  2. Propose a construction
  3. Prove that breaking construction under threat model will solve an underlying hard problem

Encrypter’ın ve decrypter’ın ikisinin de aynı secret key’i kullandığı cipherlara symmetric cipher deniyor.

Buraya kadar oldukça karışık bir yazı yazmış olduğumu fark ettim, ancak elimde derste tuttuğum notlar bulunuyor ve bu notlara bakarak yazıyorum. Biraz derleme bir yazı olduğunun farkındayım ancak şimdi de kısa bir kriptografi tarihiyle devam edeceğim. Bahsedeceğim tüm yöntemler tarih boyunca çeşitli zamanlarda kullanılmış ve hepsi kırılmış yöntemler. Zaten Dan Boneh üstüne basa basa şunu söyledi: “Yeni bir kripto metodu yaratmaya çalışmayın; siz bunu kamunun analizi için açar açmaz birileri kırıp geri gönderecektir. Yıllar boyunca kırılmamış ve yüzlerce kişi tarafından test edilmiş hali hazırdaki metodları kullanmak çok daha yararlı olacaktır.”

İlk örneğimiz substitution cipher. Artık anaokullarında dahi öğretilen, basit yer değiştirme metodu. Bir harfi farklı bir harfle kodluyorsunuz ve şifrelemiş oluyorsunuz. Bunun bir benzerini Caesar yapmış, buna da Caesar cipher denmiş. Substitution cipher’dan daha da basit, çünkü herhangi bir key kullanmıyor. Substitution cipher’da herhangi bir harfe istediğiniz harfi atayabiliyorken, Caesar cipher’ın sabit bir key space’i var. O da tüm harfleri üç kere kaydırması. Yani A yerine D, B yerine E vs. koyuyor.

Bu noktada daha ilginç bir noktaya geliyoruz ve Dan Boneh İngilizce yazınında en çok kullanılan harfin 12.7% ile E harfi, ikincinin 9.1% ile T harfi, üçüncünün de 8.1% ile A harfi olduğunu söylüyor. Harflerin kullanılma oranlarının bilinmesi, mesajları kırma yolunda önemli bir adımmış. Bu üç harf dışındaki harflerin hepsi yaklaşık olarak aynı frekansa sahiplermiş – fakat Q ve X gibi nispeten az kullanılan harfler de varmış.

Bir substitution cipher’ı kırmak için bu frekanslardan faydalanıyoruz. Hatta ve hatta daha da ileri gidip digram denen ikili harflerin frekanslarını da kullanıyoruz. Boneh, örnek olarak yine İngilizce yazınında en çok kullanılan ikilileri “he”, “an”, “in” ve “th” olarak söylüyor.

Bunun ardından tarihte bir atlama yaparak rönesansa gidiyoruz. Bu tarihlerde Vigener cipher adında bir şifreleme metodu ortaya çıkıyor. Bu metoda göre, anahtarımız bir kelime. Aslında mantık çok basit ve güzel. Bir kelime seçiyoruz, mesela bu kelime “CRYPTO” olsun. Ardından bu kelimenin altına şifrelemek istediğimiz yazıyı yazıyoruz. Yazının üzerine, her bir harfe bir harf gelecek şekilde anahtar kelimemizi CRYPTOCRYPTOCRYPTO… şeklinde döşüyoruz. Burdaki mantık, harfleri değerleri 1-26 arasında değişen şekillerde (A=1, B=2, … , Z=26) toplamak ve mod(26) işlemiyle çıkan sonucu yine aynı harf-sayı kodlamasına dayanarak harflere çevirmek. Örneğin WHATANICEDAYTODAY cümleciği CRYPTO anahtar kelimesiyle ZZZJUCLUDTUNWGCQS gibi bir sonuç veriyor. Peki bunu kırmak için nasıl bir yöntem lazım? Açıkçası Dan Boneh bunu anlattı, fakat iki üç kez dinlememe rağmen tam anlayamadığımı söylemeliyim. Anlarsam bir update yaparım ilerde. 🙂 Boneh’nin bahsettiğine göre mod(26)’ya göre toplama yapmak çok parlak bir fikir ancak Vigener bunu zayıf bir şekilde uygulayabilmiş. Bahsettiğine göre dersin ilerleyen zamanlarında daha iyi bir uygulamasını gösterecekmiş.

Ve ufaktan 19. ve 20. yüzyıla geliyoruz. Sırada rotor makineleri var. Bu makineler artık mekanik bir şekilde işi otomatize ediyor. Single rotor olarak da adlandırılan Hebern machine, yazılan her harften sonra içerdeki key space’i bir yana kaydırıyor. Yani diyelim ki key space şu şekilde: A->K, B->U, C->P. Üç defa C harfine basacak olursak, encrypted hali PUK oluyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların kullandığı Enigma bu rotor makinelerine bir örnek. Enigma 3 ila 5 rotor kullanıyor. Bletchley Park’taki İngiliz kriptografların Enigma’yı kırması sonucu Almanların bilgileri deşifre oluyor.

20. yüzyıl ile birlikte artık mekanik yerini dijitale bırakıyor ve ABD’nin bu konuda bir standart istemesi sonucu IBM 1974 yılında Data Encryption Standard (DES) ile geliyor. Tabii ki artık DES de günümüzde kullanılmamalı, çünkü günümüzün güçlü bilgisayarları brute force ile bu kodları rahatça kırabiliyor, diyerekten tarih kısmını da kısaca bitirmiş oluyoruz.

Introduction to Data Science

Bugün Coursera üzerinde University of Washington’dan Bill Howe’un verdiği Introduction to Data Science dersini almaya başladım. Big Data ve bu datanın işlenebilirliğine çok uzun zamandır, daha Big Data kavramını duymadığım zamanlardan beri büyük bir ilgi duyuyorum. Bu ders de klasik Relational Algebra’dan başlıyor ve Big Data’dan, şu sıralar oldukça ilgili olduğum NoSQL veritabanlarından, MapReduce’den, Declarative Languages’den vs. devam ederek gidiyor. Bill Howe, öğrencileri derse ısındırmak için güzel bir giriş yapmış ve ben de bu girişte yer alan ve Data Science ile alakalı bilgileri buraya yazmak istiyorum.

  • Nate Silver, 2012’de ABD’nin başkanlık seçimi üzerine yaptığı çalışmada elde ettiği sonuçları doğru şekilde değerlendirerek (yanlış anlamadıysam) eyalet bazında tüm sonuçları doğru tahmin etmiş. İnanılmaz!
  • Google’ın insanlık tarihindeki tüm kitapları dijital ortama aktarma niyetinde olduğunu ve bu niyetine büyük bir kaynak ayırdığını biliyoruz. Bunun yanı sıra Google, Ngram Viewer adında bir tool geliştirmiş. Dijitalize ettiği kaynakları gram bazında (1 kelime = 1 gram) ayırıyor ve bu tool ile belirttiğiniz yıllar arasında arama yapmak üzere istediğiniz kelimelerin sıklığını birbirleriyle karşılaştırmalı olarak verebiliyor. Bayıldım desem yeridir. Burdan ulaşabilirsiniz: http://books.google.com/ngrams
  • Google’ın kitapları dijital ortama aktarma niyetinden bahsetmişken, Bill Howe’dan öğrenmediğim bir bilgiyi de paylaşmak isterim. Google orijinli captcha sistemi iki yönlü çalışıyor. Bir yandan hepimizin bilgiği gibi sunucuya gelen isteklerin makineden mi yoksa insandan mı geldiğini anlamakta kullanılıyor. Birçoğumuzun bilmediği ise, Google’ın captcha’yı kullanarak kitapları dijital ortama aktardığı. Captcha her gün milyonlarca insan tarafından kullanılıyor ve siz bilmeden de olsa Google’ın kitapları dijital ortama taşımasına yardımcı oluyorsunuz. Nasıl mı oluyor? Captcha’da her zaman iki kelime bulunur. Bu kelimelerden birisinin textual karşılığı Google’ın veritabanlarında zaten bulunurken, diğeri bulunmuyor. Textual karşılığı bulunan kelime sizin insan olduğunuzu tespit etmekte kullanılırken, diğer kelimeyi de yazarak o kelimeyi Google’ın veritabanına kazandırmış oluyorsunuz. Dahiyane.
  • 1900’den 2000 yılına kadar yayınlanan kitaplar arasında “joy (keyif)” ile “sadness (üzüntü)” kelimeleri taranmış ve “joy – sadness” gibi basit bir cebir işlemine dayalı z-scorelar bulunmuş. Bu grafiği aşağıda veriyorum. Görür görmez tüylerimi ürperttiğini söylemeliyim.joy_sadnessÖzellikle 1940’lı yıllarda yaşanan inanılmaz düşüşü görebiliyoruz. Bu düşüşün İkinci Dünya Savaşı’na denk gelmiş olması rastlantı değil. Diğer yandan, aynı sonucu Birinci Dünya Savaşı’nda göremememiz ise o kadar da ilginç değil. Bu tarama İngilizce yayınlarda yapılmış ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizce yayınlar çıkaran milletlerin bu savaştan etkilenmediği ya da bu savaşın çıkarlarına olduğu görülebiliyor. 2000’li yıllarla birlikte “joy” üzerine yine bir artış mevcut. Umalım da böyle devam etsin.
  • Son olarak paylaşacağım bir grafik daha mevcut. Joy ve sadness kelimeleri ile yaptıkları veri eşeleme işleminin aynını “emotional words (duygu içeren kelimeler)” ile de yapmışlar ve aşağıdaki grafiği “emotional words – random words” gibi basit bir cebir işlemine dayandırmışlar.emotion_random1900’lü yıllardan 2000’li yıllara doğru görebildiğimiz üzere genel olarak bir duygu azalması mevcut. Yine İkinci Dünya Savaşı sırasında kırmızı çizgiyle gördüğümüz “fear (korku)” artışı ve diğer tüm duyguları geri planda bırakıp 2000’li yıllara doğru yeniden artışa geçen “fear” üzerine belki düşünülebilir.