Girişimcilik nedir? Ne değildir?

Bugün birebir yaşadığım bir örneği üstünden zaman geçmeden yazmak istiyorum. Aslında bu hikayeyi İlker’e bırakmalıydım ama dayanamadım. 🙂 Önce girişimciliğin ne olmadığını yazarak başlamak istiyorum.

Girişimcilik ne değildir?

Bir start-up için ana sayfa yaratılırken, sosyal ağ olduğu için ana sayfaya 3 adet örnek profil konulmaya karar verilir. Profesyonel örnek için, bağlı olunan şirketin profesyonelliği simgeleyebilecek çalışanlarından biri eklenmek istenir. Bir dizi telefon trafiğinin ve tam 3 günlük bekleme sürecinin sonunda OLUMSUZ yanıt gelir.

Girişimcilik nedir?

Aynı gün, ofiste yemeğe çıkarken lobide müzik yapan birkaç eleman görülür, yan flüt çalan elemanın imajı çok iyidir, güzel de çalmaktadır. Yanına gidilir, o çalarken onu rahatsız etmemek için telefona “kaça kadar burdasınız?” yazılır ve elemana gösterilir. Eleman müziğine ara vermeden parmağıyla cevap verir. Resital sona erince elemanla tanışılır, ofise davet edip proje gösterilir, ana sayfada yer almak isteyip istemediği sorulur, anında OLUMLU yanıt alınır, hemen lobiye inilip fotoğraflar çekilir, iletişim için telefon numaraları değiş-tokuş edilir.

Girişimcilik ne değil 3 gün, girişimcilik 1 saat, kurumsal kafaysa paha biçilemez.

Günübirlik İznik

Küçük bir işimizi halletmek için İlker’le bir cumartesi günü İznik’e gittik. Kartal’dan İDO ile Yalova’ya, Yalova’dan da dolmuşa binerek İznik’e ulaştık. İDO 40 dakikada getirdi, dolmuşsa yaklaşık 1 saatte. Yazıda anlatacağım şey halletmiş olduğumuz iş değil, İznik’i beklemediğim kadar güzel bulmuş olmam.

Anlatılana göre, İznik’in altında gömülü kalmış koca bir Roma şehri mevcut. Eskiden hamam olarak kullanılan bir yerleşkeyi gün yüzüne çıkarmak için 3-4 metre kadar derine kazmışlar ve açıkça görülüyor ki, İznik’e eskiden yerleşmiş olan kimseler şu andakinden 3-4 metre daha aşağıda yaşıyormuş. Hamamın hemen yanında buldukları kocaman taşlarla bezenmiş, eski yazıtlarla dolu taş sütunları olan yol da bunun diğer bir kanıtı. Öğrendiğime göre İznik’te herhangi bir inşaat yapılmadan önce 3 metre kazı yapma kuralı varmış – eğer kazı sırasında ortaya bir şeyler çıkarsa, inşaata da izin çıkmıyormuş.

Hamam dışında İznik’te şu anda kazı çalışması devam eden bir Roma Tiyatrosu var. Bunun haricinde, zamanında şehri surlarla çevirmişler ve bu surlar da halen varlıklarını koruyor. Saçma bir düşünce olabilir, ancak fark ettiğim kadarıyla eskiden İznik Gölü’nün derinliği daha fazlaymış. Çünkü gölü dışarıya hapsetmek için yapılan surlar artık karanın bir nebze içerisinde kalıyor. Daha ilginç olanı ise, şehir normalde 3-4 metre aşağıda yaşıyorken, göl sularının çok daha yukarda olmuş olma olasılığı. Bu da bana surların göl sularının şehre girmesini engellemek için mi yapıldığı sorusunu sordurdu. Konunun uzmanı biriyle konuşamadığım için bunu henüz bilemiyorum ama eğer böyle birini bulursam, buraya notumu almış olayım, soracağım.

İznik’te (gölden başka) bir şey daha vardı ki, ilgimi fazlasıyla çekti. Romalılar, zamanında şehri surlarla çevirirken dört tane kapı yapmışlar. Bu dört kapıyı ise, surlara şehrin içinde bir haç oluşturacak şekilde  dağıtmışlar. Biliyorum daha piramitlerin bile nasıl yapıldığına dair efsaneler dolaşıyor ama daha o zamanlardan böyle basit bir kapı yerleşimi için bile oturup düşünmeleri, bunu planlamaları ve gerçekleştirmeleri çok hoşuma gitti. Yanlış anlaşılmasın, dinin ve hristiyanlığın iyi olduğunu savunmuyorum; böyle bir yolun düşünülmüş olmasını hoşnutlukla karşılıyorum.

Haç şeklinde dizayn edilmiş kapıları ve yollarıyla, İznik’in maket üzerindeki görünümü. Sağ üstte Roma Tiyatrosu da görülebilir.
Fındık. Sessiz, sakin, sevimli bir köpek. İznik’teki tek Shell istasyonuna giderseniz, kendisini görebilirsiniz. 🙂
Bu da İlker, the seagull whisperer. 😀

Bu arada bir de dipnot: İznik’in yoğurdu, zeytinleri ve süs biberleri çok lezzetliydi.

Adanalı Hasan Kolcuoğlu Ataşehir (Daymos Restaurant)

Adanalı dediğime bakmayın, bu restaurant Adana’da hizmet verse para kazanamaz. Adana’daki Hasan Kolcuoğlu’nun aynısı, aynı adamın restaurantı, fakat içinin Adana ile alakası yok. Gideli bir iki hafta kadar oluyor; fakat sinirim hala geçmedi. Kısaca anlatayım.

Aylardır Adana’ya gitmemişim, canım nasıl kebap çekiyor – ki bir Adanalı olarak kebabı çok seven birisi de değilim. İlker ve Güneş’i kandırdım, evin yakınındaki lüks görünümlü bu Kolcuoğlu’na götürdüm. Oturduk; daha dakika bir gol bir: Garson geldi (adı Ahmet olsun), sadece fix menü verdiklerini, bu menüye meze, ana yemek, içecek, meyve, tatlı ve çayın dahil olduğunu, fiyatın da 55 lira olduğunu söyledi. Ben karışık ızgara alıp alamayacağımı sorduğumda da ana yemeğin metrelik kebap ve karışık ızgaradan oluştuğunu, ortaya geldiğini ve sınırsız olduğunu söyledi. Sonra biz Ahmet adlı bu arkadaşımıza dedik ki, “bak emin misin, sınırsız et diyorsun, biz çok yeriz.” Bir kere dedik, onayladı; iki kere dedik, onayladı. “İyi bari,” dedik. Şu noktadan anlayacağınız üzere et sınırsız değildi, ama oraya sonra geleceğim.

Ahmet gitti. Şalgamımız geldi, masa mezeyle donatıldı. Mezeler gerçekten harikaydı, söylemeden edemeyeceğim. Çeşit oldukça boldu ve mezeler lezzetliydi. Mezeler bitmeye yakın bizim ana yemeği ocağa atmalarını söyledik ve yaklaşık 25-30 dk. sonra ortaya üç kişilik bir kebap, üçer adet tavuk kanat, kuzu pirzola vs. geldi. Tabii bitmesi 5 dk. sürmedi. 🙂 Ahmet’e el ettik, “sen bize bi tane daha attır,” dedik. Ahmet ciddi ciddi ne dese beğenirsiniz: “Ama abi mezeler bitmemiş.” “Yavaş yavaş Ahmet, yemekle yenecek onlar,” dedim, Ahmet de şefine iletmeye gitti. Biz yine bir 25-30 dk. daha bekledik, bu arada Ahmet ortalardan kayboluverdi.

Neyse, farklı bir garsona bakınmaya başlarken, “beklerken doymak” eylemini yaşayamadık, biz yine acıktık. Çünkü porsiyon yeterli gelmemişti. Az sonra garsonun biri ortaya “tek kişilik kebap” getirdi. Hadi bakalım. O arada Ahmet’i gördük, “bu ne?” dedim, “yeter mi bu? Sınırsız dediğin bu muydu?” diye de ekledim. Ahmet de “daha var abi et, merak etmeyin,” dedi. “İyi o zaman, bu biter şimdi, sen tekrar attır ocağa,” dedim. 2 dakika sürmedi bitmesi. Bizim üstümüzde bir sinir hali baş göstermeye başladı. En çok da bende. Adanalı olan benim, Kolcuoğlu’nu öven benim, gelen yemeğe bak. Ayrıca şimdi aklıma geldi bak, arka fonda da caz çalıyorlardı. Öyle kebapçı mı olur lan!

Neyse efendim, biz bi 20 dk daha bekledik. İnatla bekledik. Bu sefer de ortaya 2 kişilik bir kebap geldi; fakat o andan sonra Ahmet’i bir türlü ortalarda göremedik. Kebabı masaya koydukları gibi tatlı tabaklarını da masaya koydular. Al sana ikinci falso. Daha açık bir şekilde “daha yemeyin!” diyemezlerdi. Yemedik. İstemedik daha fazla üstüne; bakalım dedik ne olacak. Yine bol çeşit meyvemiz geldi, tatlımız geldi, çayımız geldi. Güzelce yedik, içtik. Benim tepem attığı için pek keyif alamadım ama neyse. Daha bitmedi. Dedik bir hesabı isteyelim.

Ahmet ortalarda olmadığı için farklı bir garsonu çağırdık. Çağırmamız da 5 dk sürdü. Garsonlar bir ilgili, bir ilgili ki anlatamam. İstedik hesabı, gelmesi de bir 5 dk aldı. Burda bir anlığına durup, bu vakit olayını kesinlikle abartmadığımı da söylemek istiyorum. Her seferinde fazlaca bekledik. Hesap geldiğindeyse ayrı bir şokla karşılaştık. Elemanlar sonradan getirdikleri 2. ve 3. kebapları da hesaba eklemişler. 165 lira gelmesi gereken hesap 200 lira gelmiş. Çağırdık hesabı getiren garsonu ve aramızda şuna yakın bir konuşma geçti:

– Yemek sınırsız değil miydi, hesaba diğer kebapları da eklemişsiniz?
+ Efendim şimdi bizim menümüz fix ama sınırsız değil.
– Nasıl sınırsız değil? Ahmet’i bulamıyoruz, onu çağırır mısınız?
+ (Etrafına bakar, göremez.) Şimdi burda değil galiba.
– Bakın Ahmet bize yemeğin sınırsız olduğunu söyledi. Biz ondan dolayı bu kebapları söyledik.
+ Şimdi normalde ilk gelen metrelik kebaptan sonrakini biz ücretsiz veriyoruz ama ne yazık ki sonrakileri ücretsiz veremiyoruz.
– İyi de Ahmet bize böyle söylemedi. Özellikle birden çok kez sorduk emin olup olmadığını.
+ Bir yanlış yapmış demek ki efendim.
– Ahmet’i bulur musun bize?
+ Şimdi bulamam. Ben bir şefimle konuşayım ama indirim yapabileceğimi sanmıyorum.
– Biz indirim istemiyoruz zaten, size yanlış yönlendirildiğimizi söylüyoruz. Ahmet’i de uyarın bu konuda.
+ Tabii efendim, uyarırız ama fiyatı çok indirebileceğimizi sanmıyorum.
– Yahu indirim istediğimizden değil, bize yanlış bilgi verildi, size onu söylüyoruz.
+ Ben bir şefimle konuşup geleyim efendim.

Nitekim garson şefiyle konuşur, gelir. Biz indirim istemediğimiz halde 200 lira olan hesap 165’e düşerse 35’i de bahşiş bırakır, gururumuzu yedirmeyiz ayakları yapıyoruz. Hesap bi geldi, arkadaş, 190’a düşürmüşler. Küfrediyorlar adeta. Ulan benim yerimde orda ağzı biraz kırık bir Adanalı olsa başlarına yıkardı orayı. Ben o 10 liralık indirimi küfürden farklı anlayamam. 3’e böl dedik, ödedik kartla üçümüz de. Hepimizden 65 çekti matematiği kuvvetli garson. Toplamda 5 lira indirim yaptı yani, sağ olsun.

Lezzet Adana ile bence aynı. Aylardır Adana’ya gitmediğim için tam bir karşılaştırma yapamıyorum ama güzeldi genel olarak lezzet.

Servis? Rezalet. Garsonların tavırları, masaya bakma sıklıkları tek kelimeyle rezalet. Ben Adana’da meze bittiğinde kendi gelip yenileyen garsona alışmışım. Böyle garson mu olur?

Fiyat? Mezesi, yemeği, tatlısıyla hep beraber düşününce normal. Biz yanlış yönlendirildiğimiz için fiyatta bu kadar sorun yaşadık. Adana’da aynını tabii ki daha ucuza yersiniz ama burası İstanbul.

Sonuç? Verecek bol paranız varsa, kalitesiz servise laf etmeden caz müzik eşliğinde lezzetli ama az miktarda kebap yemek istiyorsanız buyrun gidin. Ama sakın ha Adana kebap yedim demeyin. Adana kebap sadece yediğiniz şey değil çünkü. Vedat Milor’un ziyaret edip ambiyansa 5 üstünden 2 yıldız verdiği yerde yenir Adana kebap.

Olur da Kolcuoğlu’ndan birileri okuyacak olursa bunu: Kardeş sen yolunu yapmışsın, helal olsun. İsmin var, açmışsın bir restaurant, elit takılan İstanbullulara geçiriyorsun. Ama bir laf vardır bildin mi: Hemşehri hemşehriyi gurbette fişeklermiş. Son kelimeyi mecbur sansürledim ama sen anladın. Senden daha iyi anlayanı olmaz zaten; Hollanda’daki Türk taksici bile bu kadarını yapmamıştı lan. O masada beni dostlarıma utandırdın ya, aşk olsun.

Ayrıca kebapçıda fix menü mü olur allasen? Ramazan’da mıyız, ne fix menüsü…

İyi Aile Çocuğu

Dün akşam Tuğçe’nin Ankara’dan gelmesini beklerken İlker ve Güneş’le tiyatroya gidelim dedik. Kozzy’de İyi Aile Çocuğu oynuyordu; Kandemir Konduk yazmış, Melda Gür ve Altuğ Yücel oynuyor. Kandemir Konduk isminin tanıdık gelmesi çok doğal, kendisi Mahallenin Muhtarları’nın yazarı. Melda Gür ve Altuğ Yücel de oldukça tanıdık iki isim. Oyunculuklarına zaten diyecek yok; fakat bunu az sonra aktaracağım.

Yazının bundan sonrası oyunla ilgili bilgi içerebilir; bu nedenle okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oyun aşağıdaki gibi bir duvar dekoruyla başlıyor. Ayrıca her ne kadar salon dolu görünse de bizim arkamızdaki sıralar tamamen boştu. Ortalama 100 kişinin oyunu izlemiş olduğu tahminini yürütebilirim.

iyiailecocugu

Soldaki de İlker’in ayağı. Ayaksız daha iyi bir poz çekemedim. 😀 Oyunun konusu kısaca şu: Rüya adında bir hayat kadını ile yine aynı mesleği yapan Emel adında bir travesti aynı evde yaşamaktadır. Bir gün işten dönerken solda gördüğünüz çöplerin arasında bir bebek bulurlar. Travesti olan Emel bebeğin kaderi kendisine benzemesin diye bebeği sahiplenip ona güzel bir yuva vermek isterken, Rüya ise bebeğe bakamayacaklarını düşünüp karakola teslim etmek ister. Oyun, işte bu iki karşıt düşüncenin savaşını anlatıyor. Fakat adamı çok sıkıyor. Özellikle birazdan anlatacağım üzere ikinci perde de araya güzel “yan skeçler” koymuş olsa da, Kandemir Konduk sanki yazacak bir şey bulamamış. İlk perdede Rüya’nın “Emel bak biz bu çocuğa bakamayız,” lafına karşılık Emel’in bir anda sinirlenip “Hayır, hayır, hayır, hayır!” diye bağırması kendini çokça tekrar ediyor. Bu da oyunu monotonlaştıran bir etken olmuş.

Oyuncular oyunun belki de en iyi kısmıydı. Seslerini kullanışları olsun, mimikleri olsun, büründükleri karakterlerin hal ve hareketleri olsun çok doyurucuydu. Travestiyi oynayan Altuğ Yücel’in bir anda içine girdiği sinir krizlerini çok başarılı buldum. Hayat kadınını oynayan Melda Gür’ün kullandığı farklı aksanlar da kulağı tırmalamadı. Haklarında söyleyecek gerçekten çok fazla bir şeyim yok – bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarının benim gözümde bir kanıtı.

Gelelim ışık ve dekorlara. Tek kelime: Berbattı. Işık ve dekoru ayrı ayrı anlatamıyorum, çünkü bu berbatlığı birlikte oluşturuyorlar. Ne zaman dekor değiştirilecek olsa sahneye birkaç görevli giriyor, bütün dekoru gözünüzün önünde değiştiriyorlar, arkada oyuncuların sahneye hazırlanışları görülüyor, adamın biri ordan elinde kumanda, dekordaki televizyonu açmaya çalışıyor. Neden her şey bu kadar göz önünde oluyor peki? Çünkü ışıklar açık! Uzun zamandır tiyatroya gitmiyor olsam “tiyatro böyle saçma bir şey miymiş, sanki sinemada sahne arkasını izliyorum,” diye düşünebilirdim. Dekor değişiklikleri inanılmaz göze battı ve bizi sahneden uzaklaştırdı.

Senaryo ilgi çekebilecek olsa da, belki böyle bir çiftin (çift değiller ama çift gibilerdi!) çocuk büyütmelerini izlemek daha iyi bir konu olabilirdi. Kandemir Konduk’un konuyu işleyiş şeklini de beğenmediğimi ekleyebilirim. Peki verdiği bir mesaj var mıydı oyunun? Belki. Yan skeçlerden bahsetmiştim. Oyuncular bu yan skeçlerde heteroseksüel bir(kaç) çiftin nasıl çocuk yetiştirdikleriyle ve nasıl birer aile olduklarıyla ilgili küçük diyaloglara girdiler. O role büründüler. Çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba ya da çocuğunun üstüne aşırı düşen bir ailede nasıl sorunlar çıktığını gösterdiler. Peki bizim izlediğimiz gibi, çocuğa sadece sevgisini vermek isteyen bir çiftin çocuk yetiştirmesi, bu tarz kötü yapılanmış ailelere baktığımızda gerçekten çok mu absürd olur? Vereceği bir mesaj vardı ise, işte o bu olabilir. Belki de senaryo, dediğim gibi bu yönde olmalıydı.

Aşırı spoiler vermiş olmamak için oyunun sonunun 70’lerin Türk filmlerine benzediğini söylemekle kalıyor ve nasıl bittiğini anlatmıyorum.