2014’te neler yaptım?

2014 bitti. Hem dönüp bu geçen yılda neler yapmışım, hem de hedeflerimde ne kadar ilerleyebilmişim değerlendirmenin zamanı geldi.

Bu yıl birçok kilometre taşını geride bıraktım. Geçtiğimiz Ocak ayında Bilkent‘ten sonunda mezun oldum. Artık Bilgisayar Mühendisi adı altında bir ünvanım var. Hemen ardından 1 Şubat’ta 7. yılımıza yaklaşırken nişanlandık. Mart ayında Yetenek.li ilk defa haber oldu: Webrazzi’de haberimiz çıktı. Haberin etkisiyle 1000 kullanıcı barajını geçtik. Yaz aylarında büyümeye başladık ve Kasım’daki Web Summit‘e davet edildik. Röportajımız yapıldı, Yetenek.li olarak tekrar haber olduk. Tuğçe’yle beraber Türkiye’yi gezmeye başladık, annem ve kardeşimle (Özgür) beraber Yunanistan’a gittik. Özgür üniversiteyi kazandı ve İstanbul’a geldi.

Peki ilk defa listelediğim hedeflerde ne durumdayım?

Kişisel

  • 12 kitap oku 24/12
    • Bu yıl aynı zamanda kitapları orijinal dilinde okumaya başladığım yıl da oldu. Çeviri kitaba mahrum kalmak, Türkçe çevirmenlerin kalitesi yüzünden oldukça kötü. Tabii İş Bankası, Can, YKY gibi yayınları tenzih ederim. Özellikle İş Bankası’ndan çeviri yayın okumak hala büyük bir zevk benim için. – 100%
  • 82 kiloya düş 81.9/98
    • Önce ketojenik diyetle (Yiğit sağ olsun), sonra biraz sporla, sonra da beslenmeme dikkat ederek hedefime ulaştım, mutluyum. Medium bedene düştüm. 🙂 – 100%
  • IMDb ilk 250 listesinden 50 film izle 12/50
    • Hedefin şeklinde sıkıntı olduğuna kanaat getirdim. Sayması oldukça zor oldu, bir yerden sonra da bıraktım. Listeden 50’den fazla film izlemişimdir. Ama eski izlediklerimi saymıyordum. Yeni yıl için böyle bir hedef ekler miyim bilmiyorum. – 24%
  • İlk kitabını yaz
    • Bitmedi ama başladım! Başlamak bitirmenin yarısı derler. Biraz mühendis kafasıyla yazdığım için de önce kitabın taslağını ve hikaye akışını kurguladım. – 25%
  • Orta seviyede Fransızca öğren
    • İlk aylarda Duolingo ile bir miktar ilerleme kaydetmiştim ama “orta seviye” çok göreceli bir kavram olduğu için bu madde beni yeterince motive edemedi. Fransızca öğrenmeyi hala istiyorum. Yeni yıl için farklı bir hedefim olacak. – 10%
  • Orta seviyede Yan Flüt öğren
    • Yan flütüm yamuldu ve sonrasında da paslandı. O yüzden bırakmak zorunda kaldım. Henüz yenisini almadım, bu yıl almayı da düşünmüyorum. Bir yıl ara vereceğiz anlaşılan. Oysa Mamak Türküsü’nü çalmaya başlamıştım. 🙂 – 10%
  • 10 rüyanı yazıya dök 0/10
    • Bu hedefi sonradan koydum. Sanırım üşengeçlikten ve kalan zamanın kısalığından dolayı 1 tane bile yazmadım. Rüyalarımı yazmak bana farkındalık kazandırıyordu. Tekrar deneyeceğim. – 0%

Kategori yüzdesi: 51%

Günlük

  • Telefonunu yanına almadan tüm bir gününü dışarda geçir
    • Planladım ama yapamadım. Ne acı değil mi? Aslında bir benzerini bu yıl Hacıllı’da kamp yaparken başarmıştım ama onu saymıyorum. Sonradan bu maddeyi Tuğçe’yle yapmaya karar verdik, Gülfemin’in önerisiyle de günümüzü Balat’ta geçirmekte karar kıldık. Ama çok geç kaldık, yıl bitti. Bu benim bu yılki en büyük başarısızlığım. 1 günümü bu hedefimi tamamlamak için ayırmadım. – 0%

Kategori yüzdesi: 0%

Sevgiliyle Birlikte

  • 2 farklı ülkeye git 1/2
    • Pek gitmiş sayılmayız, bu yıl yurtdışı açısından verimsiz bir yıl oldu. Alaçatı’yı ziyaret ettiğimizde Yunan adalarından Chios’u (Sakız) günübirlik ziyaret ettik. Yunanistan topraklarına bastık mı bastık. 🙂 – 50%
  • Türkiye’de daha önce gitmediğin 3 farklı yere git 3/3
    • Bu da bu yılki en büyük başarılarımızdan olabilir. Sırasıyla Hacıllı’da Berkan ve Pınar’la kamp yaptık, Alaçatı’da 7. yıldönümümüzü aylak tatil yaparak kutladık ve Bozcaada’da Gülfemin, Mithat ve Özgür’le nefis zaman geçirdik. Sırasıyla Nisan, Mayıs ve Haziran aylarına sıkıştırmış olsak da hepsi birbirinden güzeldi. – 100%
  • Postcrossing’den 52 kartpostal al 0/52
    • Yapmadık. Daha doğrusu ilk 5 kartpostalı göndermek için hazırladık ama bir türlü postaneye götüremedik. Başkalarından kartpostal alabilmek için önce sizin atmanız gerekiyor. Sonrasında da sıkıldık, yani en azından ben sıkıldım. O kadar güzel bir madde gibi gelmemeye başladı. – 0%

Kategori yüzdesi: 67%

Spor

  • Toplamda 250 km koş 171.78/250
    • Bitiremedim. Çok iyi gidiyordum, yaz ayları bitmeden bu seviyeye ulaştım. Sonradan çok sevdiğim Ataşehir’den Tuzla’ya taşınınca elimde olan ortam kayıp gitti. Koşacak morali bir türlü bulamadım. Şimdi koşmaya devam etmek istiyorum ama ancak arabayla sahile inerek yapabileceğim gibi. – 68%
  • Avrasya Maratonu’nda 15 km koş
    • Kayıtları kaçırdım desem? Erteleye erteleye kaçtı iyi mi. – 0%
  • Bungee Jumping yap
    • Yapacak yer bulamadım. Gerçekten. Fakat Nisan’da İspanya’ya gidiyorum, orda bungee değil de bridge jumping yapılan bir yer buldum. Pınar’la atlayacağız umarım. 🙂 – 0%

Kategori yüzdesi: 34%

Programlama

  • 52 Project Euler problemi çöz: 6/52
    • Haftada bir tane hedef koymak çok mantıklı değilmiş. Hedefi çok yukarı çekmişim; bitmeyeceğini içten içe bildiğim için de devam etmemişim. Sorular gittikçe zorlaşıyor, ilk 50 sorunun basitliği yok. – 11%
  • Python ile bir uygulama geliştir
    • Bir miktar Python öğrendim. Sonra bir şeyin farkına vardım: Python’ın bana şu an için hiçbir getirisi yok. Ben de Python yerine Objective-C öğrenmeye başladım ve iki tane basit uygulama geliştirdim. Şimdi Yetenek.li’nin iOS uygulamasını yapanlardan biriyim. Hatanın neresinden dönsen kârdır. – 75%
  • NodeJS öğren
    • Öğrenmeyi çok istiyordum. Öğrendim. Uygulama bile geliştirdim: http://www.natokafa.com – 100%
  • AngularJS öğren
    • Fırsat olmadı. Mobil işlere kaydığım için de şimdilik gerekli görmüyorum. – 0%
  • xx satır kod yaz: 0/xx
    • Fark ettim ki çok saçma bir hedefmiş. Kaç satır kod yazdığının önemli olduğu bir yer varsa o da ne kadar az yazdığın; daha doğrusu ne kadar az yazarak ne kadar çok iş hallettiğin. Bu madde için bir istisna uygulayacağım ve değerlendirmeye almayacağım.

Kategori yüzdesi: 62%

Kariyer

  • Yetenek.li‘nin 100 bin üyeye ulaştığını gör 32269/100000
    • Büyümeye devam ediyoruz. Yetmez ama evet! – 32%

Kategori yüzdesi: 32%

Akademik

  • Coursera üzerinde 6 ders tamamla 3/6
    • Listedeki favori maddelerimden biri. Daha fazla ders de bitirebilirdim, hatta 2 farklı dersin de yarısındayım. Gamification, Game Theory ve Model Thinking derslerini tamamladım. Üçünden de sertifikamı aldım. – 50%
  • GMAT sınavından 700 puan al
    • GMAT için çalışmaya başladım. Malum bu yıl yüksek lisansa başlamayı düşünüyorum. Ama sınava giremedim çünkü kendimi $250 vermeye hazır hissedemedim. 🙂 Deneme sınavında bu puana yaklaştım ama artık 700 değil daha yüksek bir puan almayı hedefliyorum. – 35%

Kategori yüzdesi: 45%

Toplum

  • 10 TEDTalk çevir 4/10
    • Bir süre sonra sıkıldım ve bıraktım. Toplamda 10’dan fazla çevirim var. Devam edecek miyim henüz bilmiyorum. – 40%

Kategori yüzdesi: 40%

2014 yüzdesi: 48%

Dipnot: Hesaplamaları nasıl yaptım? Her kategorideki maddeleri önem sırasına göre dizip ağırlıklı ortalamalarını aldım. Sonra da aynı işlemi kategoriler arasında yaptım.

2015 hedeflerim burda: http://e-k.in/hedefler-2015/

Son zamanlarda izlediğim sinema filmleri

Not: Çeşitli spoilerlar içerebilir. Okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

The Dictator (2012)

IMDB puanı: 6.4
Metascore: 58
Puanım: 5/10

Sacha Baron Cohen’i itici buluyorum ve bu filmi de çerez niyetine izledim. İçerisinde klişe olmayan bazı güzel mesajlar olsa da, bana Amerikan milliyetçiliğinin klasik bir ürünü gibi geldi. Ciddi bir şeyler aramıyorsanız ve ne kadar güldüğünüz o kadar da önemli değilse izlenebilir.

Ted (2012)

IMDB puanı: 7.0
Metascore: 62
Puanım: 7/10

Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane’in mizah anlayışını severim. Her ne kadar dizinin son sezonlarında kötü yönde biraz abartsa da diziyi izletmeyi başarıyor. Ted’i, Family Guy’dan biraz soğumuşken izlediğim için beklentim düşüktü; fakat beklentim boşa çıktı ve filmi çok beğendim. Erkeğin çocukça davranması, kadının ciddiyet beklemesi gibi klişe konuları bir kenara bırakacak olursak “oyuncak ayının canlanması” fikri ve bu ayının “super best friends” tarzı değil de kan kardeşi tarzında bir arkadaş olması filmi güzel kılmış. Özellikle parti sahneleri çok güzeldi.

Warm Bodies (2013)

IMDB puanı: 6.9
Metascore: 59
Puanım: 7/10

Zombilere ve kıyamet senaryolarına hayranım. Zombili film diye izledim, bambaşka bir şey çıktı! Filmin başında parlak zombi oğlanı görünce dedim, “kesin saçma sapan bir şeyler çıkacak.” Çıkmadı; yani saçma sapan çıkmadı. Filmde bu kez zombilerin tarafındayız ve olayı onların gözünden görüyoruz. Bir tutam da insancıllaşma var. Herhangi diğer zombi filmlerini benim gözümde geçemez ama izlemesi farklı bir tecrübeydi.

World War Z (2013)

World War Z

IMDB puanı: 7.1
Metascore: 63
Puanım: 8/10

Zombileri seviyorum demiştim, değil mi? Brad Pitt’i de severim. Bu filmi de sevdim. Film ilk çıktığında çok fazla olumsuz yorumla karşılaşmıştım. Ancak ordunun “kurtarıcı” olarak gösterilmemesi, beklenmedik ölümler, zombileştiren virüsün zayıf noktasının bulunması ve yeteri derecede aksiyon filmi güzel kılmış. Hele o İsrail neydi öyle! İsrail’in nasıl olup da zombi istilasından kurtulduğuna yönelik geçen konuşma bambaşka güzellikteydi:

“1930’larda Yahudiler, toplama kamplarına gönderileceklerine inanmayı reddettiler. 1972’de olimpiyatlarda katledileceğimizi anlamayı reddettik. 1973 Ekim’inden önceki ay, Arap askeri hareketlerini gördük ve oybirliğiyle bir tehdit olmadığını düşündük. Ama bir ay sona Arap saldırısı bizi denize döküyordu. Biz de bir değişiklik yapmaya karar verdik: Onuncu Adam. Dokuzumuz aynı bilgiye bakıp aynı sonuca varıyorsak, onuncu adamın görevi karşı çıkmaktır. Ne kadar olanaksız görünürse görünsün, onuncu adam diğer dokuz kişinin yanıldığı varsayımını araştırmalıdır.”

O kadar güzel ki…

The Internship (2013)

IMDB puanı: 6.3
Metascore: 42
Puanım: 3/10

Filmi satabilmek için Google’ı kullanan, vasat ötesi bir film. Daha fazla söyleyecek bir şeyim yok.

Pacific Rim (2013)

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 64
Puanım: 6/10

Çok daha kötü bir film beklemiştim ama kıyamet sonrası bir senaryoya sahip olduğunu öğrenince, içinde geçen kocaman robotlara rağmen izleyeyim dedim. Her ne kadar bir Amerikan başarı hikayesi olsa da, izlenebilir düzeyde bir film.

The Book of Eli (2010)

IMDB puanı: 6.8
Metascore: 53
Puanım: 4/10

Ben bu filmin çok yüksek bir puan aldığını sanıyordum, meğerse almamış. Film biterken boşa geçen 2 saatime küfrediyordum. Kitabın hristiyanların kutsal kitabı olduğunu nasıl tahmin edemedim ki? “The Book” sonuçta. Filmin tek güzel tarafı, Carnegie’yi oynayan Gary Oldman’ın kitabı arama amacıydı: Toplulukları kontrol etmek. Onun dışında tüm film tanrı tarafından görevlendirilmiş bir adamın 30 yıl boyunca kıyamet sonrası bir senaryoda, tüm dünyada sağlam kalmış tek İncil’i, ABD’nin doğu yakasından batı yakasına, kurulan büyük kütüphaneye götürmeye çalışmasını anlatıyor. Verdiğim 4 puanın 3 puanı Gary Oldman’ın repliğine, kalan 1 puanı da aksiyon sahnelerine veriyorum. Berbat bir filmdi.

The Croods (2013)

The Croods

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 55
Puanım: 8/10

Hayatımda izlediğim en güzel masallardan biri olmaya aday. Güldüm, ağladım, animasyonun yapılışına ve filmin çeşitli noktalarına serpilmiş detaylara hayran kaldım. Ateşin bile yaygın olmadığı zamanlarda, kıtaların birbirinden ayrılmaya başlamasıyla değişen dünyada hayatta kalmaya çalışan 6+1 ilkel insanın anlatıldığı filmde bolca sevgi var. Guy’ın ateş yakma gibi konulardaki pratikliği ve Grug’ın fotoğraf çekme (?) gibi ilginç fikirleri var. Filmin sonunda ise o 6+1’e eklenen başka +1’ler var. Çok güzeldi, çok.

12 Angry Men

İnanılmaz bir film. IMDb’nin Top 250 listesine olan güvenim böyle filmler sayesinde artıyor. Daha önceden bu kadar eski bir filmi izleyebileceğimi düşünmezdim, dile kolay 56 yıl önce çekilmiş. Sırf görüntü kalitesi, siyah-beyaz çekimler ya da teknolojinin geriliğinden değil, o zamanlar dünya da bambaşka bir yerdi. Ancak dünyayı anlamaya çalışan, yeryüzündeki küçük birer nokta olarak bizlerin geçmişimizi de iyi bilmesi gerekiyor. Bu ister Türkiye’ninki olsun, ister alakasız bir yerinki. Filmden çıkardığım sonuç şu oldu: Sistem her zaman için güçlüden ve avantajlıdan yana; sistemin asıl amacı bu olmasa bile. Ve pek tabii, yıllar geçse de pek bir şey değişmiyor.

Yazının bundan sonrası film hakkında spoiler içeriyor, okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Filmin neredeyse tamamı bir odada geçiyor. Ayıla bayıla izlediğim The Man from Earth adlı filmden sonra bu film, sadece konuşma üzerine geçen izlediğim ilk film oldu. ABD’nin yargı sisteminde jüriliğin yerini az çok biliyoruz. Bizde nasıl askerlik görevi varsa, ABD’de de insanların jüri görevi var. Bildiğim kadarıyla rastgele bir zamanda tamamen ilişiksiz bir davada jüri olmaları isteniyor. Kaç jüri gerekiyor bilmiyorum ama bu filmde 12 jüri vardı; hepsi de beyaz erkeklerden oluşuyordu. İşte bu, o zamana göre çok normal olan görüntü bugün oldukça tuhaf görünüyor. Cinayetten yargılanan genç bir çocuk hakkında bir karar vermeleri isteniyor. Jürilerden 11’i, mahkemede savcının açıkladığı delilleri yeterli bulup ikinci kez düşünmeksizin “suçlu” oyu veriyorlar. Ancak başroldeki Henry Fonda’nın karakteri çocuğun bu kadar hızlıca elektrikli sandalyeye gönderilmesine göz yumamıyor ve “suçsuz” oyu veriyor. Filmin kırılma noktası şu: Verilen karardan kesinlikle dönüş olmayacak. Suçluysa elektrikli sandalyede idam edilecek. Karar ise oy birliğiyle alınmalı: Ya herkes suçlu beyanında bulunacak ya da suçsuz diyecek.

Film başından da anlaşılabileceği üzere Henry Fonda’nın içinde bulunduğu belirsizlik haliyle kalan jüri üyelerini çocuğun suçsuz olabileceğine ikna etmesine yönelik konuşmalarla geçiyor. Güzel olan, odada sadece beyaz erkekler olsa dahi çeşit çeşit insan bulunduğu. Irkçısından tutun da oğluyla sorun yaşayanına, korkağından tutun da kendini yargılanan çocuğun yerine koyana, çok yaşlısından tutun da gencine, nefret dolu duygularla çocuğu öldürmek isteyeninden tutun da bir an önce jüri işini bitirip akşamki maça yetişmek isteyenine kadar çeşit çeşit insan. Henry Fonda’nın tek yaptığı, davadaki belirsizlikleri göstermeye çalışmak. Bunu da mantık çerçevesinde yaptığı için, işler iyi gidiyor ve tek tek de olsa insanları kendi tarafına çekebiliyor.

Filmdeki asıl sorun, sistemin nasıl da kolay suistimal edilebileceği. İnsanlar böyle önemli bir görevde dahi, “işimi bitirsem de gitsem,” modunda olabiliyor. Film belki hayal ürünü ama bu tür insanların varlığından hepimiz haberdarız. Bu da, her ne kadar iyi niyetli de olsa sistemin zayıf yanını gözler önüne seriyor. Gerçi ben idama kesinlikle karşıyım ve ABD’nin bu kadar kesin kanunlarla insanları elektrikli sandalyeye yollayabildiğini bilmek beni iğrendiriyor. Ancak orda var olan jüri sisteminin karar alma mekanizmasında bir nebze daha insancıl olduğunu düşünüyorum. Henry Fonda’nın karakteri gibi iyi insanların var olması bu mekanizmayı güçlendiriyor.

Karakterler, oyuncular ve senaryo her şeyiyle oldukça güzeldi. İzlerken kafa patlattığım için ben de büyük keyif aldım ve herhangi bir insanın, sırf alışılagelmiş bir düzene ayak uyduran 11 insana nasıl da kolay karşı gelebildiğini gördüm. Biraz cesaret, bütün gereken bu.

Pulp Fiction

Şimdi ben Pulp Fiction’ı ilk defa henüz izlediğimi söyleyeceğim ve bazıları aklını kaçıracak. Ama yapacak bir şey yok, sırf IMDB’de (6 Temmuz 2013 itibariyle) tam 773,415 kişinin oyuyla 10 üzerinden 9.0 puanla 4. sırada yer alan bir film diye sıkılmadan, ağzım açık izleyeceğimi düşünmemiştim. Fakat öyle oldu. Quentin Tarantino’nun daha önce başka filmlerini de izledim ve bence onlar da en az Pulp Fiction kadar kaliteli filmlerdi. Ancak nerdeyse 20 yıllık, artık kült olmuş bir filmin insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi bırakmaları henüz zor. Aşağıdaki yazı bolca spoiler içereceğinden, okumak sizin inisiyatifinizde. Filmden aklımdan kalan birkaç şey paylaşacağım. Hala izlememiş olanlarınız varsa şiddetle önce gidip izlemenizi, sonra gelip yazdıklarımı ortak bir duygu seliyle okumanızı tavsiye ederim.

Kan… kan… kan… Quentin Tarantino, filmlerinde kullandığı bolca kan ile meşhur. Pulp Fiction diğer bazı filmleri kadar kan barındırmıyor olsa da, size yine de kan tadını veriyor; her ne kadar siz yüzünüze püskürtülen domates suyunun organik olmadığını bilseniz de. Filmde beğendiğim en kan dolu sahne, Marvin’in beklenmedik biçimde arabada vurulma sahnesiydi. Tarantino beklenmedik yerden vurmayı gerçekten çok iyi biliyor. Jules Winnfield’ı daha filmin başında, Marsellus ile Butch’un bar sahnesindeki konuşmasında gördüğümü unutup film boyu bir nokta yakaladığımı sanarak “Jules nasıl ölecek?” diye bekledim durdum. Film boyunca Jules’u pek göstermediği için bu düşüncem pekişti, filmin başını iyice unuttum. Filmin sonuna doğru ise hem banyoya saklanan adam sahnesinde, hem de kahvaltı mekanında vurulacağını düşünerek heyecandan dudaklarımı yedim. Ancak Jules “cool” bir şekilde zarar görmeden doğru yolu buldu.

Kahvaltı sahnesinden bahsetmişken, filmin giriş sahnesine gelelim. Tarantino’nun filmlerindeki konuşmalar her zaman için hoşuma gidiyor. Bu konuşmaların kesinlikle farklı bir tadı var ve ben Platon okurkenki ruh halime girip de bu konuşmaları dinlerken sıkılmıyorum. Bu adamın kamerayı öylece tutup iki adamın karşılıklı konuşmasını izletmesi, “The Man from Earth” filminden sonra en can sıkmayan durağan sahnelerden olabilir. Bu sadece Jules ve Vincent için geçerli değil, filmin başındaki Ringo ve Honey Bunny için de geçerli. Muhabbetleri hoşuma gitti ve film jeneriğe girmeden önce gaza gelip mekanı abluka altına almaya başlamaları kesinlikle keyif verdi. Beni de filmin sonuna kadar “eee hadi ama kahvaltı sahnesi nerde?” diye heyecanla bekletti.

Jeneriğe girerken kullandıkları müziğin beni direkt olarak filmin içine çektiğini söyleyebilirim. Tek başıma film izlemeye başladığımda eğer araya jenerik giriyorsa genelde filmi bir durdurur, 4-5 dakika internette gezinir, filme sonra devam ederim. Ama müzik beni öyle bir havaya soktu ki, bomboş jeneriği (ki bu filmdeki gibi daha baştan 5 dakika boyunca siyah ekran üzerinde isim gösteren jeneriklerden nefret ederim) izletti. Film boyunca kullanılan müzikler de eşit derecede güzeldi. Müzikleri de kendisi mi seçiyor bilmiyorum ama bu filmde de olduğu gibi, seçilen müzikler filme çok yakışıyor. Zaman zaman ise bence izleyiciye çok yerinde bir gaz veriyor.

Filmin çeşit çeşit sahnelere ayrılmış olması hoşuma gitti. Bu tarz birbirinden bağımsızlaştırılan ama bir şekilde birbirleriyle etkili olan sahneleri izlemeyi severim. Aynı şekilde “City of Gods” filmindeki sahneleştirmeyi de beğenmiştim.

Sahneler arasından Vincent ile Mia arasındaki sahneye geçelim. Uma Thurman’dan oldum olası hoşlanmamışımdır ama anladığım kadarıyla kendisini üne kavuşturan film bu olmuş. Eğer gerçekten öyleyse, haklı bir üne kavuştuğunu düşünüyorum. Çünkü bu filmde oldukça iyiydi. Mimikleri ve canlandırdığı karakter de oldukça oturmuştu. Bu filmle de birlikte muhtemelen pek çoğunuzun bildiği ama benim yeni anlamış olduğum bir gerçeği de söylemek gerek: Helena Bonham Carter ile Johnny Depp, Tim Burton için ne ifade ediyorsa, sanırım Uma Thurman da Quentin Tarantino için benzer bir şey ifade ediyor. Aralarında bir şey var mı? Bilmiyorum. Böyle şeyler beni pek ilgilendirmiyor.

Mia dışında Butch’un kız arkadaşı Fabienne çok hoşuma gitti. Fransız karakterin suratındaki masum ifadeyi çok güzel yansıtmış. Her ne kadar Butch’un motorsikletle geldiği sahnede Fabienne’ın şımarıklık edip bir türlü motorsiklete binmemesi Butch kadar beni de deli etmişse de, suratındaki eşsiz mimiklerin hakkını vermek gerekiyor. Ayrıca Butch’un kahramanlık yapıp Marsellus’u kurtardığı sahneyi de ağzım açık izledim. Arkadaş, böyle güzel bir kafa olamaz. O Zed ile Maynard’ın kafası çok acayipti.

Tekrar Vincent ile Jules’a dönersek, artık fazlasıyla kült olmuş bir sahneden bahsetmemek olmaz. Daha filmin başında, “I dare you, I double dare you motherfucker!” demesiyle içim gıcıklanmadı değil. Tam bir “dürüst mafya adamı”nı oynamış Jules. Tekrar tekrar izlemek için haydi o sahneyi buraya koyalım:

Son olarak, beklenmedik sahnelerin adamı Tarantino’yu bir de “babasının saati” hikayesi için alkışlıyorum. Butch henüz bir çocukken, babasının arkadaşının gelip bu saatin önemini büyük bir ciddiyetle anlatması, büyük büyük babasından tutup kendisine gelene kadar olan hikayeyi anlatması önce bende “daha küçücük çocuğa ne ciddi şeyler anlatıyor yahu,” hissiyatı uyandırdıysa da, hemen arkasına gelen “kıçında saklama” muhabbeti yarım yarım yardı. Arkadaş, o kadar ciddi bir konuşmadan, hiçbir şekilde ciddiyetini bozmadan sen o saati Butch’un babasının 5 yıl sakladığını nasıl söyleyebildin? Hadi onu söyledin, “2 yıl da ben sakladım,” nasıl diyebildin?

Helal olsun.

Zaman Makinesi: Film ve Kitap

Zaman Makinesi’nin 2002 yapımı filmi, benim için çocukluğumun bilim kurgu şaheserlerinden biriydi. Gelecekle ilgili her türlü yorumu izlemeyi veya dinlemeyi inanılmaz keyifli bulurum. Her ne kadar Geleceğe Dönüş serisi benim için bu bağlamda daha önemli bir yere sahipse de, Zaman Makinesi’nin de kendine has bir yeri var. H. G. Wells’in aynı adlı kitabını okuma şansına yeni eriştim ve belki de şu anda Guy Pearce’ın başrolünü oynadığı bu uyarlama filmin IMDB puanının neden 5.8 olduğunu anlamış bulunuyorum. Film, uyarlama değil, adeta kitabın katledilmesi olmuş!

Yazının bundan sonrası hem 2002 yapımı film hakkında, hem de H. G. Wells’in The Time Machine adlı kitabı hakkında spoiler içerir. Okumak sizin inisiyatifinize kalmış.

Nerden başlasam bilemiyorum, filmle kitap arasındaki benzerlik %1’i geçmeyebilir. En baştan başlayayım. Kitabın anlatımını, diğerlerine nazaran genç bir kimse yapıyor ve kitap, zaman gezgininin anlattıklarından oluşuyor. Zamanın birkaç beyefendisini tütün odasında toplayan zaman gezgini, bir haftalık yokluğunda 802,701 yılına yaptığı yolculuğu ve daha sonrasında da bundan 30 milyon yıl sonrasına doğru giderek durduğu birkaç zaman noktasındaki kısa gözlemlerini aktarıyor. Zaman gezgininin neden böyle bir makine icat ettiği, hangi nedenden dolayı zaman yolculuğuna çıktığına dair herhangi bir bilgi verilmiyor. Oysa film, belki klasik bir Hollywood yapımı gibi bir kadının etrafında dönüyor. Emma adlı bir kadına aşık olan doçentimiz Alex, onu kaybetmesinin ardından onu geri getirmek için bu makineyi yapıyor. Geçmişe gidip Emma’yı kurtarmayı deneyip başarısız olduktan sonra da geçmişi neden değiştiremediği üzerine bir cevap bulmak için geleceği ziyaret ediyor. Kitapta Alex son derece aklı yerinde, araştırmacı ruha sahip bir bilim adamıyken, filmde sapkın bir aşık olarak gösterilmiş. Kitabı okuduktan sonra bu tanımlamayı oldukça rahatsız edici bulduğumu söylemeliyim.

Filmde, direkt olarak 802,701 yılına gitmektense önce geçmişe giden Alex, sonrasında bir defa da 2037 yılına gidiyor. Bu sahneler de tamamen kitaba sonradan eklenmiş sahneler. 2037 yılının dünyasından bir görünüm, o zamanın insanlarından birkaçıyla iletişimi, o harikulade müzeyi ve bu müzede bir nevi arama motoru olarak görev yapan insan arayüzüyle konuşması, kısa süre sonra ayın parçalanışı… Evet, bir film olarak bunlar bence güzel ayrıntılar; keza geleceğe bir bakış atmanızı sağlıyor. Fakat kitapla alakası olmayan şeyler.

Daha kitabın başından 802,701 yılına gidiyoruz, ancak filmde bu noktaya ancak gelebildik. Sonunda Eloiler ve Morlocklara bir göz atabileceğiz. Kitabı okumuş ya da filmi izlemiş olanlar bilirler, o tarihte insan ırkı iki farklı şekilde evrimleşmiş. Kitaba göre bu evrimin sebebi, Alex’in tahmini üzerine ekonomik bir açıdan inceleniyor. Zamanla toplumun iki kutpunun iyice zıtlaşması, zengin ve refahı yüksek sınıfın güvenlik, barınma ve yiyecek gibi hiçbir derdinin kalmaması; fakir ve işçi sınıfın bir sebepten yeraltına taşınması ve yüksek sınıfın ihtiyaçlarını gideriyor olması ama en sonunda tükenen kaynakların fakir sınıfı iyice yerinden ederek insan etine yöneltmesi. Tüm bunlar kitapta oldukça güzel bir toplumsal teoriyle açıklanmış. Oysa filme bakacak olursak Eloiler ayın parçalanışından sonra bir şekilde yeryüzünde yaşamayı başaranlar, Morlocklarsa yeraltına sığınarak bir daha güneşe çıkamayacak şekilde evrimleşenler. Evet, Morlocklar kitapta da ışığa inanılmaz hassaslaşmış şekilde evrimleşiyorlar ama filmde bu evrim daha da tuhaflaşıyor: Morlocklar da iki farklı şekilde evrimleşmiş! Bu iki türden biri beyin gücünü inanılmaz seviyede artırmış ve güneşe çıkamıyorken, diğer tür kas gücünü geliştirmiş ve güneşe çıkabiliyor, güpegündüz Eloi avlayabiliyorlar.

Eloiler ve Morlocklar hakkındaki kitap ve film arasındaki farklara bakmaya devam edelim. Kitaba göre Eloiler boy olarak çok kısalmışlar, dertten ve tasadan yoksunlar, merak etmiyorlar, eskinin dünyasına dair hiçbir bilgileri yok, Alex’in dilini kesinlikle bilmiyorlar, tüysüz vücutları ve açık tenleri var; çocuk gibiler. Filmdeyse Eloileri normal insan şeklinde görüyoruz; hepsi esmer, sürekli bir korku içerisindeler, Alex’in zamanından kalma kalıntıları inceleyerek İngilizce’yi sökmüşler ve nesilden nesile bu bilgiyi öğretmeye devam etmişler, Alex’in 2037 yılında ziyaret ettiği müzedeki insan arayüzü hala sağlam ve Eloiler bunun yerini biliyorlar, geçmişe dair merakları var. Kitaptaki tanımlamalarından tamamen farklılar ve kitapta Alex’e uzun süre eşlik eden ve sonunda can veren Weena filmde yok! Onun yerine baş karakter olarak Mara adında bir kadın ile Kalen adında bir erkek çocuk eklenmiş; tabii ki ikisi de İngilizce’yi sular seller gibi konuşuyor, hem de aksansız.

Biraz da Morlocklardan bahsedelim. Kitapta güçsüz olarak tanımlanmışlar, en küçük kibrit ışığına karşı bile duyarlılar, tüylüler, hayvana benziyorlar ve beyinsizler. Etçiller ve geceleri yeraltından çıkarak Eloileri avlıyor, onları yiyorlar. Onların da boyu oldukça küçük ve birçok sefer Alex onları kolayca yumruklayıp devirebiliyor. Tenleri bembeyaz ve ateş/ışık tenlerine inanılmaz derecede zarar verebiliyor. Halbuki az önce bahsettiğim gibi filmde Morlocklar iki ayrı türde evrimleşmişler. Kas gücü olanlar yine hayvan gibi, tüylü ve grimsi yaratıklar. Boyları uzun ve inanılmaz kaslı, güçlüler. Işığa karşı hassasiyetleri yok. Onlara karşı koymak oldukça zor. Bir yandan beyin aktivitelerini geliştirmiş olan Morlocklar ise zihin kontrol edebilme yetisine sahipler, güneşe çıkamıyorlar, İngilizce biliyorlar 🙂 hem de aksansız konuşuyorlar. Beyin aktiviteleri o kadar gelişmiş ki, Alex var olan düzene zarar vermedikçe yoluna gitmesine izin veriyorlar.

Kitabın olay örgüsüyle filmin olay örgüsü arasında da dağlar kadar fark var. Kitapta Alex, zaman makinesinin ortadan kaybolmasını görmesiyle birlikte onu bulmaya çalışır ve bu yoldaki bir haftalık macerası anlatılır. Weena’yla birlikte sayısız geziye çıkarlar, Yeşil Porselen Sarayı adındaki yere giderler, ormanın içinden geçerler, ilginç bir müzeyle karşılaşırlar (filmdeki müzeye pek benzemese de). Bu yolda Morlocklarla karşılaşır ve dövüşürler; Alex bu sırada Morlockların ışığa hassasiyetlerinin ne kadar güçlü olduğunu görür. Bir çocuktan farksız olan Weena’nın tek dayanağı olan Alex, aynı zamanda Weena’nın hayatını kaybetmesiyle de boğuşmak zorunda kalır. Filmdeyse Morlocklar Mara’yı kaçırır ve Alex Morlockları kovalar. Sırf Mara’yı kaçırdıkları için Amerikanvari bir şekilde Morlockların beynini yok eder. Sonra geleceğe kısa bir yolculuk yaparak (sanırım 746 milyon yıl sonraya) Morlockların nasıl evrimleşerek dünyayı berbat bir yer yaptığını görür ve dönüp bir kahraman gibi zaman makinesini feda ederek Morlockların kökünü kazır ve dünyayı kurtarır. Kitaba bakacak olursak zaten 802,701 yılından sonra Alex, 30 milyon yıl ileri gittiğinde insana benzeyen hiçbir canlının yaşamadığı, ancak kocaman yengeçlerin yaşadığı cansız bir dünyanın var olduğunu görür ve en sonunda kendi zamanına geri döner. Kitabın sonunda da tekrar bir yolculuğa çıkar ve geri gelmez. Filmdeyse zaman makinesini dünyanın geleceği uğruna feda ettiği 802,701 yılında artık sevgilisi olan Mara ile yaşamaya başlar.

Film hala hoşuma gidiyor, ancak bir Hollywood yapımı, bir kitabı ancak bu kadar lekeleyebilirdi herhalde. Yanılmıyorsam kitapta Alex ismi geçmiyordu, 19. yüzyıl insanlarının hiçbirinin adından bahsedilmiyordu. Hepsi, kendi sıfatlarıyla anılıyordu. Zaman gezgini, tıp adamı, editör vs. gibi. Bu arada bahsetmediğim bir şey daha var, kitapta olaylar Londra’da ve Londra’nın bulunduğu alanda geçerken filmde Alex bir Amerikalı ve olay ABD’de geçiyor. 🙂 Filmi izlemeden Wells’in kitabını okumuş olsaydım herhalde filmden nefret edebilirdim. Her ne kadar uyarlamalar da hoşuma gitse de, farklı birer yorumlamadan keyif alabilsem de bu Amerikalılaştırma olayı hoşuma gitmiyor. Sonuçta film ile kitabı birbirinden bağımsız değerlendirmek gerek; çünkü film, kitabın uyarlamasından çok apayrı bir senaryo olmuş. Yine de bir zaman yolculuğu meraklısı olarak film hala hoşuma gidiyor. 🙂