İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 2. Gün

İlk günümüzü yayınlamamdan bu yana iki ay geçti. Devam etmenin zamanıdır. En son Bologna’da kalmıştık. Burdan Floransa’ya geçiyoruz. Bologna’dan Floransa’ya araçla gitmek için birkaç yol var. Bunlardan en hızlısı otoban – ki İtalya’nın zengin kuzey kesimindeki otobanların dahi çoğunluğu çift şeritli; iki gidiş iki geliş. Varın diğer yolları siz düşünün. Biz tabii ki diğer yolları tercih ettik. 😀 Çünkü aklımızdan zorumuz vardı ve macera arıyorduk. Önceleri 2 saatlik yolu 4 saate çıkaran bu otoyolu seçtiğimize pişman olsak da, sonradan sözlerimizi geri aldık.

Bologna’dan çıkmadan önce bol bol banka aradık. Sebebiyse Berkan ve Pınar’da birer tane 500 Euroluk banknot olması ve hiçbir dükkanın bu banknotları bozmamasıydı. İşin ilginç tarafı, girdiğimiz hiçbir banka da bu banknotları bozamadı. Küçük bir dipnot olarak ekleyelim, eğer elinizde bu denli büyük meblağda bir banknot varsa “Banca di Bologna” bu banknotları güzelce bozuyor – her ne kadar “bu parayı nerden buldunuz?” deseler de.

Para bozdurma işlemi bitti, daha Bologna’dan çıkamadan Bologna-Floransa yolu üzerinde bir pizzacıda duralım da kahvaltı yapalım dedik. Ristorante Kris diye bir mekan gözümüze güzel göründü, baktık ki fiyatlar da fena değil: Pizza başına 5-6 Euro vererek kurtulabiliyoruz. Arabayı uygun bir yere park ettik, bir kısmımız pizza sipariş etti, diğer bir kısmımız yakındaki bir marketten kola almaya gitti. Pizzalar fırından çıktığında “yola devam ederek mi yesek,” diye düşünürken kendimizi pizzaları hacılarken bulduk. Yok böyle bir pizza. İtalya’da da yok. 4 günlük gezimiz boyunca daha iyisini yemedik. Belki Lucca’daki hariç ama daha ona geleceğiz, ordaki pizzanın özel bir yanı vardı.

Bologna'da pizza Ristorante Kris'ten sorulur
Bologna’da pizza Ristorante Kris’ten sorulur

Pizzaları hüplettikten sonra yola devam ettik. Yolun yemyeşil olduğunu özellikle söylemek istiyorum, ağaçlar üzerimize üzerimize geliyordu. Yol üstünde çeşitli yerlere de araçların girip bekleme yapabilmesi için çıkıntılar yapmışlar. Hem dinlenelim, hem de şöför değiştirelim diyerekten biz de bu çıkıntılardan birine girdik. Hava soğuk olmamasına rağmen etrafın çiy dolu olması bize etrafın dokusunun ellenmemiş olduğu hissiyatını verdi. Durduğumuz yerde Berkan’ın da özel bir fotoğrafını çektik. Araba altında, kız yanında. :p

Pınar, Berkan ve Fiat Punto.
Pınar, Berkan ve Fiat Punto.

Bu arada yola devam edip uzun bir süre direksiyon salladıktan sonra aşağıdaki manzarayla karşılaşmış olmamız bize az kaldı sinir harbi yaşatacaktı.

Floransa'ya 71 km kala.
Floransa’ya 71 km kala.

Tabii ki bizi deli eden tek şey Bologna’dan sadece 30 km uzaklaşabilmiş olmamız değildi. Sağlam bir 10 dakika boyunca önümüze 4-5 tane tabela çıktı ve kimi tabelada Bologna’dan 30 km uzaklaşmış olduğumuz yazarken, kimisinde 29 km yazıyordu. Adeta yol alamıyorduk! Burdan da şunu anlıyoruz ki, bu İtalyanların tabelalarına güven olmaz. Biz bu tabelayı gördükten sonra da bayağı bir devam ettik ama bayağı devam ettik. Sonra durduk tekrar bir mola verdik, molada müzik dinledik, nostaljik haritamızı açtık, yollara baktık. Panoramik fotoğrafımızı çekildik. Tekrar yola koyulduk ve yine bayağı bir süre gittikten sonra hala ve hala otobana girişin yolunu arıyorduk. 🙂 En son otoban girişini bulduğumuzdaysa Floransa’ya oldukça az kalmıştı. Biz de vazgeçtik ve kalan yolun da keyfine varmaya karar verdik. Tavsiyem, eğer aceleniz yoksa otobanı değil de bu yolu tercih edin. Çevrenin güzelliklerine doya doya, çok fazla arabayla karşılaşmadan temiz bir yolculuk yaparsınız.

Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Floransa'ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.
Floransa’ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.

Vee Floransa. 🙂 Floransa’ya dair anlatmak istediğim ilk şey, arabamızı park edişimiz. Daha önceki yazımda söylediğim gibi, İtalya’da araçların park edebilecekleri yerler çeşitli renklerle belirtiliyor ve mavi park yerleri sıradan araçlar için yapılmış ve herhangi özel bir sebeple park etmek için değil. Floransa, Bologna’dan daha turistik ve büyük bir şehir olduğu için, park yeri bulmak da daha zor göründü. Ama bu sefer şehrin direkt olarak içine, turistik tarafına hiç girmemeyi, arabayı daha dışarda bırakmayı tercih ettik ve mavi bir park yeri bulmamız çok da zor olmadı. Yine de, bir otobüs durağının hemen arkasında bulduğumuz yeri, “arabaya bir şey olur mu?” düşünceleri içinde olsak da bırakmak istemedik.

Asıl olay burda başladı. Park tabelasına göre henüz ücretsiz otopark hizmetinin başlamasına 3-4 saat vardı ve bilet almamız gerekiyordu. Sistem Bologna ile aynı da olsa, küçük farklılıklardan dolayı parkmetreye gitmek yerine hemen karşıda gördüğümüz Tobacco Shop’a yollandık. İçerde bizi gayet güzel İngilizce konuşan bir kadın karşıladı. Tam İngilizce bilen birine rastladığımız için sevinirken, kadın bize elinde park bileti olmadığını söyledi. Sonra da hiçbir yerde de bulamayacağımızı ekledi. Ardı ardına şoklar yaşarken bizi, “şehir meclisi şehirdeki otopark hizmetini yürütmede başarısız oldu, bilet sistemi çöktü, kimse kullanmıyor,” diyerek şokun doruklarına ulaştırdı. Kadının söylediğine göre bilet almamıza da gerek yoktu ve bu bizi otoparka vereceğimiz ekstra paradan da kurtarıyordu. “Mükemmel!” Öyle değil mi? Değil işte. O kol gibi cezaları düşününce biz yine de emin olamadık ve parkmetreye gittik, “en azından şöyle 1-2 saatlik bir bilet alıp koyalım da, biri kontrole gelirse hiç olmadı çabaladığımızı görmüş olsun,” diye düşündük. Boşunaymış. 🙂

Aklın bir kısmını arabada bırakarak, eski şehire doğru yollanmaya başladık. Floransa’daki büyük pişmanlıklarımdan biri, buraya çok çok az zaman ayırmış olmamız. Sanırım 3-4 saatten fazla kalmadık ve İtalya’da yiyebileceğimiz en kötü pizzayı da burda, Duomo’nun yanında yedik. Fakat Duomo’ya gelene kadar bir sürü güzel parkın ve upuzun bir sokak çarşısının içinden geçtik. Bu sokak çarşısında herhangi bir turistik muhitte ne satılıyorsa onlar satılıyordu: Magnetler, tişörtler, çantalar, biblolar vs. Bu sokak da olduğu gibi Duomo’ya çıkıyordu – ki Floransa’nın turistik merkezi burası. Merkez olma özelliğini de sonuna kadar hak ediyor.

Duomolar, İtalya’nın her şehrinde bulunuyor mu bilmiyorum ama gidebileceğiniz çoğu İtalyan şehrinde bir Duomo bulunduğunu biliyorum. Biz de gezdiğimiz şehirler boyunca birkaç tane Duomo gördük ve gerçekten mimarileri çok ama çok güzeldi. Fakat Floransa’daki Duomo… Burası, benim 23 yıllık kısa hayatımda gördüğüm en güzel mimari eser. Dedim ya, Floransa’daki pişmanlığım burda 3-4 saat gibi kısa bir süre geçirmek. İşte bunun temel sebeplerinden birisi şehri yeterince görememekse, diğeri de saatlerce gözümü bile kırpmadan Duomo’yu izleyememiş olmak. Uzaktan çekilmiş fotoğraflarında belli olmuyor (içine zaten giremedik) ama dış duvarları boydan boya, yerden tavana kadar işlemeyle dolu. Hem de öyle böyle bir işleme değil; melek figürleri, bebek suratları, çeşitli semboller… Tek tek, orta çağda elle işlemişler. Yok böyle bir güzellik. Her birine tek tek bakmayı, bunlardan anlamlar çıkarmayı o kadar çok istiyorum ki.

Il Duomo di Firenze
Il Duomo di Firenze

Duomo’nun etrafında yine de oldukça zaman geçirdik. Ardından etrafta başka neler olduğunu görmek üzere yürümeye başladık. Çok geçmeden Uffizi’nin dışındaki Davut heykeli replikasını gördük. Replikası bile şahane duruyor. Daha önce Paris’teyken zaman kısıtından dolayı Louvre’a girememiştik; Louvre için fazla üzülmemiştim. Ama Uffizi’ye giremediğime çok üzüldüm. Louvre’daki eserlere kıyasla Uffizi’dekilere daha çok aşina olduğum içindi belki. Uffizi’ye giremesek de dışında bulunan heykellere göz atma şansımız oldu. Floransa tarihinden birçok insanın heykelini görebildim, bunlardan biri de bir düşünce adamı olarak fikirlerini ilginç bulduğum Machiavelli’ydi. Bir diğeri de Floransa’nın böylesine bir sanat şehri olmasına ön ayak olan Lorenzo Il Magnifico idi.

Uffizi’nin yanından ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Arno Nehri’nin dibine kadar gelmiştik. Sonrasında Dan Brown’ın Cehennem’inde okuduğum kadarıyla artık burayı gözümde çok iyi derecede canlandırabiliyorum. 🙂 Nehrin üzerindeki köprülerde bugün mücevherat ve takı satan kuyumcular bulunuyor. Köprülerin yan taraflarında ise bu dükkanların pencereleri var. Yapı gerçekten ilginç. Köprünün üstündeki çarşı ise cıvıl cıvıl. Çok da ucuza bir şey bulamayabilirsiniz ama bakması dahi güzel.

Arno Nehri'nin üstündeki köprülerden biri
Arno Nehri’nin üstündeki köprülerden biri

Köprüden karşıya geçtikten sonra artık ufak ufak Floransa’yı terk etmemiz gerektiğini düşünmeye başladık. Aklımız Floransa’da kalacak olsa da henüz kalacak yer dahi bulamadığımız için ufaktan yusuflanmalar başlamıştı. 🙂 Arabaya giden yolumuz üzerinde Tiramisu yemeye karar verdik; bu nedenle açtık Foursquare’i. Adını şu anda hatırlayamadığım bir cafe bulduk, tiramisuları için özellikle güzel deniyordu. Biz de düştük yola. Düştük düşmesine de, cafeye vardığımızda üzülmemiz de aynı hızla oldu. Bir tiramisu için 8 euro istiyorlardı ve o an o parayı bir tiramisu için verebilecek durumda değildik. Biz de tiramisudan vazgeçip dondurma yemeye karar verdik…

Kuyumcular çarşısı :)
Kuyumcular çarşısı 🙂

Ama ne dondurma! İyi ki vazgeçmişiz tiramisu yemekten. Yine Foursquare’den bulduğumuz Grom adında bir dondurmacıya girdik. Dondurmaları inanılmaz güzeldi ve bir sorbet yapıyorlar ki sanırsın püre meyve yiyorsun. Yediğin meyve de tertemiz bir tarlada yetişen meyvelerin en güzeli. Türkiye’ye döner dönmez franchise başvurusu yaptık ama Grom ille de daha önce kurumsal yemek işinde çalışmış bir şirket olmamızı istedi. 🙂 Burdan büyük firmalara duyurulur; siz getirmezseniz bir gün illa ki biz getireceğiz. 🙂

Grom’dan sonra yola çıkmadan yolculuğumuzun gayriresmi sponsoru olan McDonald’s’a uğrayıp ufak bir iki hamburger yemeye ve tuvalete girmeye karar verdik. Uzunca bir cadde üzerinde, arabaya giden yolumuzun üstünde bir tane bulduk ve içeri girip yola hazırlandık. Hemen yanında da sonrasında da çok severek kullandığım Mancini atkımı aldım. 🙂

Arabaya ulaşmadan önce aklımızda arabamızın çekilmiş olup olmadığı düşüncesi vardı. Ulaştığımızda korkumuzun yersiz çıktığını ve Tobacco Shop’taki kadının haklı olduğunu gördük. Arabaya hiçbir şey olmamıştı. 🙂 Arabaya yerleştik ve aklımız Floransa’da, kalacak yer bulma derdiyle Siena’ya doğru yola çıktık. Amaç Siena’ya gitmek olsa da, yolda gördüğümüz uygun otellerin kapısında durup konaklama seçeneklerini sormayı, CouchSurfing’den, Airbnb’den çeşit çeşit yerleri taramayı ihmal etmedik. Akşam saati olmasına rağmen yer bulamamış olmamız, yer bulma ihtimalimizi de azaltıyordu. İnternetten yaptığımız CouchSurfing ve Airbnb başvurularına ya red geliyordu ya da hiç cevap gelmiyordu. Aldığımız cevaplar genelde, çok geç haber verdiğimiz için uygun olmadıkları yönündeydi.

Böyle böyle Siena’ya doğru yollanmaya devam ettik. Yolda durduğumuz iki farklı otelden geceliği 4 kişi toplam 85 ila 100 Euro arası ücret teklifi aldık. Biz hem konaklayacak ucuz bir yer arıyorduk, hem de konaklayacağımız yerin sabah gezeceğimiz yere yakın olması gerekiyordu. Floransa etrafında da kalabilirdik, böylece Floransa’yı gezerdik. Ya da Siena yakınlarında kalmamız gerekiyordu ki sabah rahat edebilelim. Bu iki otelle birlikte Floransa şansımızı yemiş olarak yolumuza devam ettik. Saat iyice ilerlediği için yeni bir sorun baş gösterdi: Otellerin check-in saatleri bitiyordu. Dönem dışı gittiğiniz bir yerde otellerin akşam 9-10’dan sonra müşteri kabul etmemesine alışık olmanız gerekiyormuş, bunu öğrendik. Önünde durduğumuz üç farklı otelin kapısına abanmamıza rağmen hiçbirinden adam çıkmamış olması bunu gösteriyor.

Ucuz ve açık bir otel bulamayınca, daha öncesinde kişi başı yaklaşık 8 Euro’ya kalabileceğimiz bir tesis olan, Poggibonsi yakınlarındaki La Moraia’ya bakmaya karar verdik. Poggibonsi tam olarak Floransa ile Siena arasındaydı. La Moraia’ya ulaşamıyorduk ama check-in saatine yetişebiliyorduk ve her ne kadar sabah uyanıp Siena’ya bir miktar daha araba sürmemiz gerekecekse de bizim için bulunmaz fırsattı. Arabada uyumayı göze aldığımız için düşünmeden La Moraia’ya doğru sürmeye karar verdik.

Şimdi anlatacağım hikayeyi yaşarken ne yazık ki hiçbirimizin telefonunun şarjı yoktu. O nedenle çekmek istediğimiz fotoğrafların hiçbirini çekemedik ve birazdan anlatacağım üzere yapmak istediğimiz birçok şeyi de yapamadık. Bu beni gerçekten çok üzüyor. 🙂

Floransa’dan Siena’ya giderken aldığımız yol iki şeritliydi. İtalyanlar gerçekten çok hızlı araba kullanıyorlar. Bizim altımızdaki araba da Fiat Punto olunca ve de hız sınırlarına uymaya özen gösterince haliyle arkamızda kuyruk oluyorlar ve her geçen araba da kornaya abanıyor. Kusura bakmasınlar ama yine olsa yine aynını yapardık. Bu karşılıklı ikişer şeritli yol, Poggibonsi çıkışını aldığımızda yine karşılıklı birer şeride düştü. Öncelikli olarak Poggibonsi şehir merkezine girdik. Burası küçük bir kasabayı andırıyordu ama adı sanı duyulmamış olmasına rağmen hayat vardı. Az çok kalan şarjımızı kullanarak, arabayı kenara çekip La Moraia’ya giden yola baktık. Gerisin geri dönerek geldiğimiz kavşağa girdik ve farklı bir çıkışı alarak otelimize doğru yol almaya başladık. Yol karanlıklaşmaya başladı.

Uzunca bir yol gittikten ve arkamızda terk edilmiş gibi görünen yapılar, fabrikalar bıraktıktan sonra yavaş yavaş bir yerleşim yerine doğru girdiğimizi hissetmeye başladık. Tahmin ettiğimizden daha uzun bir yol gittiğimiz için artık sabırsızlanıyorduk. Yerleşim yerine geldiğimizde yol iyice tek şeride düştü. Karşıdan bir araba geldiğinde kenara iyice yanaşıp arabanın geçmesini beklememiz gerekiyordu. Yanlış yolda mıyız acaba diye düşünürken o tabelayı gördük: La Moraia –> 2 km! İşte, çok yaklaşmıştık. Yolumuza devam ettik ve tabelanın gösterdiği yönü izledik. Evlerin çoğunun ışığı yanmıyordu. Bu durumu saatin geç olmasına yorsak da biraz daha ilerdeki bir evin önünde gördüğümüz tonlarca araba, tüm kasabanın şu anda o evde olduğunu anlatıyordu adeta bize. 🙂 Nedenini hala çözememiş olsak da muhabbetini bayağı yaptık ve cenazeden tutun da komplo teorilerine, seks partilerine kadar birçok fikir ortaya attık. 🙂

Yolumuza biraz daha devam ettiğimizde giriş kapısı açık, küçük bir bina gördük. İçerinin ışığı yanıyordu ve bir sürü insan vardı. Sonunda geldiğimizi düşünerek arabayı park ettik, kızları arabada bıraktık ve Berkan’la çıkıp doğru yere gelip gelmediğimizi öğrenmeye karar verdik. Kapı sonuna kadar açıktı ve içerdeki insanlar bir masanın etrafında toplanmış yemek yiyor, şarap içiyor ve muhabbet ediyorlardı. Mükemmel bir ortamdı! Sessiz sakin bir kasabanın ortasında böyle bir yerde kalmak rüya gibiydi. İçeri doğru bir adım atana kadar kimse dönüp bize bakmadı. Büyük bir mutlulukla buranın La Moraia olduğunu sorduğumuzda içerdekilerden birisi paçaları sıvanmış, elindeki şarapla yanımıza geldi ve gülerek burasının La Moraia olmadığını, La Moraia’nın az ilerde olduğunu söyledi. Biraz hüzünlü bir şekilde ama La Moraia’yı da artık az çok bulmuş olarak ordan ayrıldık ve arabamıza geri binerek tekrar yola çıktık.

Yol daha fazla daralamazdı aslında ama daraldı. Etraftaki evlerden eser kalmamaya başladı. Sağımızı solumuzu tekrardan ağaçlar sarmaya başladı derken asfalt yol sona erdi! Önümüzde toprak yol, etrafımız komple ağaçlık, iyiden iyiye yanlış yola girdiğimizi düşünürken adamın bize tarif ettiği yol üstünde farklı bir sapak olmadığını hatırladık. Burası olmalıydı ama aynı zamanda burası olmamalıydı da! Az ileride terk edilmiş değirmen gibi bir yapı gördük, önü zifiri karanlıktı. Önümüze bir yerlerden ayı atlasa hiçbir şey yapamazdık. Geçtiğimiz yoldan kaldırdığımız toz dışında bir hareket yoktu, motorumuzun yaptığı ses dışında da başka bir ses. Tam geri dönmeye karar verecekken bir yol ayrımına geldik. Sol taraftaki yol aşağı doğru iniyordu. Sağ taraftaki yol ise yukarı doğru çıkıyordu ve A4 boyutlarında, yere çakılmış tahta bir tabelanın üzerinde yazan La Moraia yazısı sağdaki yolu gösteriyordu. İşte böylece, genişliği arabamızın genişliğinden sadece birazcık daha büyük olan bir yola girdik. Geri dönmeye kalksak geri geri gitmek zorundaydık; çünkü arabayı ters çevirmeye kalksak ya bir kayaya, ya bir ağaca bindirecektik. Üstelik toprak yoldaki tümsekler de arabanın gücünü iyice zorluyordu; neticede altımızdaki bir 4×4 değildi.

Artık yola girmiş olmanın ve daha doğrusu onca yol gelmiş olmanın verdiği zorlayıcı etkiyle, yolumuza devam ettik. Çok kısa bir süre sonra içimizi bir nebze rahatlatan, büyükçe tahta bir tabela gördük. İki ayağı yere çakılmıştı ve üstünde yine tahtadan yapılmış harflerle LA MORAIA yazıyordu. “Hiçliğin ortasında dört genç, belalarını bulmak için zifiri karanlıkta, tepedeki otele doğru yaklaşırlar.” Tuğçe, tabelayı geçtiğimiz gibi rüzgarın tabeladaki harflerden birini yan yatırdığını ve tabeladan gıcırdama sesleri çıktığını iddia ediyor, aynı korku filmlerindeki gibi. İşte, La Moraia’ya varmıştık; fakat La Moraia’da bir iki sokak lambası dışında ışık görünmüyordu. Öndeki havuz boştu ve dışarı konulan masa ile sandalyelerde kimse oturmuyordu. Burası da terk edilmiş gibiydi.

Arabayı park etmemizle beraber, daha önce diğer otellerin kapısında gördüğümüz A4’e yazılmış check-in saatleri konusunda bilgilendirici notlara benzeyen bir A4’ün kapıya yapıştırılmış olduğunu gördük. Lanet! Burda da mı kalamayacaktık yoksa, üstelik o korkunç yolu geldikten sonra. Kızları tekrar arabada bıraktık, bir de arabayı üstlerine kilitledik ve Berkan’la yazıyı okumaya gittik. Vardığımızda üzerinde “<– EDUARDO” yazdığını gördük. Sol tarafı işaret ediyordu. Kapı camdan yapılmıştı ve içerde kimse görünmüyordu. Kapı da kilitliydi. Tesisin etrafı tamamen ormanlık alandı ve bina arkaya doğru büyüyordu. Ormanlık alana gelmeden yeni bir A4 daha gördük: “^– EDUARDO”. İşaret bu sefer arka tarafı gösteriyordu. Bakmaya devam ederek gittik. Küçük bir verandayla ve kapıyla karşılaştık. Kapının üstünde bu sefer sadece “EDUARDO” yazıyordu, herhangi bir yön işareti yoktu. Kapı, verandadan süzülen ışıkla aydınlanıyordu ve kilitin üstünde bir anahtar vardı. Anahtar bağlı da bir anahtarlık. Berkan’la birbirimize baktık.

Kapıyı açmak yerine önce tıklatmaya karar verdik; fakat ses gelmedi. Kapıya daha hızlı vurduk, yine ses gelmedi… derken sağ taraftaki ormanlık alandan bir hışırtı sesi gelmeye başladı. Sanki çalıların arasında birileri vardı ve belki de tüfeğiyle birlikte avdan dönüyordu. Eduardo olabilir miydi? Yaprak hışırtılarını duyar duymaz Berkan’la ikimizin de kafası o tarafa doğru çevrildi. Ne olacağının bilinmezliğiyle bir miktar geri çekildik ama gelen giden olmadı. Sonra da Berkan’dan o 100 puanlık soru geldi: “Açalım mı ya?”

Açalım tabii, açalım. Belamızı bulalım. Ben paspastan geriye doğru çekildim. Tuzak olabilirdi ve paspasın altında gizli bir kuyu saklıyor olabilirlerdi. Sonradan konuştuğumuzda Berkan’ın da söylediğine göre o da aynısını düşünerek paspasa basmamış. Berkan elini anahtara doğru uzattı ve anahtarlıkla oynamaya başladı. Sonra elini anahtara doğru götürdü, tam benim aklımdan içerde olabilecek bir silah düzeneği, kapı açılınca ateşlenecek bir silah düzeneği fikri geçerken Berkan anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı. Neyse ki silah ateşlenmemişti. İçerisi yine zifiri karanlıktı. Berkan hafifçe kafasını içeri uzattı ve “kimse var mı?” diye bağırdı. “Lan oğlum ne bağırıyorsun, manyak mısın?” demeye kalmadan içeri girsek mi girmesek mi muhabbetine başladık – ki bu muhabbet de çok uzun sürmedi; usulca kapıyı kapattık ve halen başımıza bir şey gelmeyişinin tedirginliğiyle arabaya doğru koşmaya başladık.

Bir hışımla arabanın kilitlerini açtık. Kızların soran bakışlarının altında, onlara “durun bi durun,” diyerek cevap vermeyi de geciktirerek arabayı ters yöne çevirdik ve mekandan topuklamaya koyulduk. Girdiğimiz yolla birlikte son cep telefonumuzun son şarjı da öldü ve o anda ya araba o yokuşu alamazsa ya da ya önümüze bir ayı çıkar da arabayı çalışmaz hale getirirse ne yaparız diye düşünmeye başladık. Kızlara durumu açıklamaya çalışırken hala kaçmaya çalışıyorduk ve önce toprak yoldan çıkana kadar, sonra da önceki küçük yerleşim yerine varana kadar üç buçuk atmaya devam ettik. Ordan da Poggibonsi’ye doğru yol alırken, o ıssız yolda arkamıza bir araba takılması bizi iyice korkuttu; çünkü nedense kendimizi, bizi Eduardo’nun takip ediyor olabileceğine inandırmıştık. Bir hışımla geçtiğimiz eski fabrikadan sonra Poggibonsi’ye varınca yaşadığımız rahatlığı şu anda size imkanı yok anlatamam.

Bu korkunç macerayı atlattıktan sonra, hala yatacak bir yer bulamamış olmamız gerçeği kafamıza dank etti ve artık olmadı arabada yatarız diyerek Siena yoluna koyulduk. Ne olursa olsun, artık Siena’ya gidecektik. Bu ıssız yerden bir an önce kurtulmamız gerekiyordu. Yol üstünde bir iki yere daha baktıysak da, konaklayacak bir yeri yine bulamadık. Artık arabada konaklama işini daha ciddi düşünmemiz gerekiyordu. Bu düşünce üzerine arabayı koyabileceğimiz güvenli bir yer aramaya koyulduk. Elimizde cep telefonu yoktu, internet yoktu; şimdilik tek yapabileceğimiz şey Siena’ya doğru gitmekti.

Siena’ya iyice yaklaştığımızda, yolculuğumuzun en büyük kurtarıcısı olan McDonald’s’ın bir şubesini gördük. 🙂 Tam McDonald’s’a doğru kırarken, hemen yakında ise bir karavan parkı vardı. Artık en kötü ihtimalle arabayı karavan parkına çekecek ve orda sabahlayacaktık. Duş, tuvalet gibi hayaller artık hak getire. 🙂 McDonald’s’a koştuk ve tüm telefonları şarja taktık. Yine her zamanki gibi bir iki hamburger aldık ve mekanın internetini sömürmeye başladık. Priz sayısı az olduğu için hepimiz farklı bir masada oturuyorduk. Yaptığımız şeyse yine kalacak yer bakmak oldu. İletişimimiz, farklı masalarda olduğumuz için biraz zor oluyordu ama o gece hayatımızı kurtaran hostelin adını Foursquare’de bulunca ve hemen ardından arayıp hala check-in yapabileceğimizi öğrenince yüzlerimize bir gülümseme yayılmadı desem yalan olur. Hostel açıktı, bizi bekliyordu ve toplam ücreti 60 Euro gibi bir şeye tekabül ediyordu. Hem diğerlerine göre çok daha ucuzdu, hem de gitmek istediğimiz şehrin içindeydi. Süperdi!

Siena, büyük duvarlarla çevrili bir kale şehri. Bu nedenle içeri girene kadar bir miktar etrafında dolanmamız gerekti. İçeri girdiğimizde bulduğumuz ilk yere park ettik, bavulları arabada bıraktık ve hosteli aramaya koyulduk. Kalenin içinde olduğumuz için pek fazla araç yolu yoktu ve her yer yokuştu. Bir ton merdiven çıktık, yokuş yürüdük ve sonunda bulduk. Resepsiyondaki hafifçe yaşlı görevli büyük bir sevimlilikle bizi karşıladı; daha önce İtalya’da böylesini duymadığımız İngilizcesiyle içimizi ısıttı ve bizle güzel bir muhabbet kurdu. Sonrasında kendisiyle muhabbet ettiğimizde aslında İngiliz olduğunu ve İtalya’ya aşık olduğu kadının arkasından geldiğini öğrendik. Bize odamızı ayarladı, yabancı araçların Siena kale sınırlarının içerisinde yasak olduğunu söyledi ve sabah 8’e kadar arabanın içerde kalmasını sağlayabileceğini belirterek bizden plakamızı aldı. İçeri çoktan girmiş olduğumuz için plakamızı verdik vermesine ama sabah 8’de uyanıp aracı kale sınırları dışına çıkarmamız gerekiyordu. Kendimize güvenemediğimiz için en yakın otoparkın yerini sorduk, bize ücretsiz bir otoparkın tarifini verdi. Biz de Tuğçe ve Pınar’ı hostelde bırakarak hem arabayı otoparka çekmeye hem de bavulları getirmeye gittik.

Merdivenlerden inerken resmen Siena gençliği ile tanıştık. İnsanlar barlarda ve göremediğimiz başka yerlerde içiyor, bağırıyor, eğleniyorlardı. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle, Berkan’la çok güzel bir ortamın içine düştüğümüzü hissettik. Aklımıza bir an önce arabayı otoparka çekme ve bavulları getirme işlerini halledip sokağa çıkma fikri düştü. Yarım saatlik bir süreçten sonra hostele döndüğümüzde Pınar ve Tuğçe’yi odamıza çıkmış bulduk. Saat herhalde 1’e geliyordu ve herkes gerçekten çok yorgundu. Biz erkekler olarak dışarda olanları anlatıp dışarı çıkmak istediğimizi söylüyorduk, kızlarsa yorgun olduklarını, yatıp uyumak istediklerini söylüyordu. Dışarı çıkmaya niyetleri yoktu ama biz de yalnız başımıza çıkmak istemiyorduk. Bir uğraş verdik ve sonunda o yorgunlukla, gecenin o saatinde onları dışarı çıkmaya ikna ettik. 🙂 Çıkmadan da Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan getirdiği bir şişe fındık votkayı patlattık. Nefisti. 🙂

Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. :)
Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. 🙂

2013-12-14 01.48.22

Belki o odadan saat 1’de çıktık ama dışarısı o kadar güzeldi ki, insanlar öyle güzel eğleniyorlardı ki ve dördümüz de öyle çok “iyi ki yatıp uyumamışız, iyi ki dışarı çıkmışız,” dedik ki, tüm Siena’yı yatağına yollamadan kendi odamıza dönmedik.

İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
Piazza del Campo'da aşk yaşamak. :)
Piazza del Campo’da aşk yaşamak. 🙂
Gece gece pizzamızı da yedik.
Gece gece pizzamızı da yedik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Şarabın mantarına imzamızı da attık. :)
Şarabın mantarına imzamızı da attık. 🙂

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 1. Gün

Ahh İtalya… 2011’de ilk defa yurtdışına çıktığımızda ilk gördüğümüz yerdi İtalya. Nasıl da hor görmüştük, beğenmemiştik… Ne kadar da yanılmışız! Sadece 4 günlük bir road trip, bize İtalya’yı öyle çok sevdirdi ki, şu anda Avrupa’da nereye gitmek istersin deseler İtalya’yı ilk sıraya koyabilirim. Hayatımızın gezisiydi, planlarken dahi bu kadar güzel olacağını tahmin edemezdik. Bu nedenle de diğer gezi yazılarım gibi uzun bir süre içerisinde yazarak tek parça halinde yayınlamaktansa, İtalya gezisini bölüm bölüm, gün gün anlatmaya karar verdim. Keza herhangi diğer bir gezi yazımdan çok daha uzun olacağı aşikar.

1. Gün diğer günlerden daha kısa bir gündü; ancak tabii ki gezinin bir de plan aşaması var. Tuğçe’yle birlikte, Eylül’de Polonya’ya Erasmus’a giden Pınar ve Berkan’ı ziyaret etmeyi planlamıştık ama Polonya’ya giden uygun fiyatlı bir havayolu şirketi bulamadık. Biz de ortada buluşmaya karar verdik. Ucuz bir rota ararken Bologna’yı bulduk ve 3-4 günlüğüne Bologna’yı gezebileceğimizi düşündük. Çift kişilik gidiş dönüş bileti Pegasus’ta yaklaşık 500 liraya denk geliyordu; bu da bizim için herhangi farklı bir rotadan daha ucuz bir seçenek demekti. Skype üzerinden yaptığımız planlarda bırakın araba gezisini, Bologna’dan ayrılmak bile yoktu. Bunun üzerine bir ortaçağ İtalyan şehri olan Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir, nereleri görmek gerekir araştırmaya başladık.

Çok geçmeden, Berkan’dan çevre şehirleri gezme fikri geldi. Bologna yeri itibariyle çevresinde birçok güzle şehri barındırıyordu ve hepsine de çok yakındı. Yollar 200 km’den fazla değildi ve sabah trenle çıkıp, çevre bir şehri gezip akşam dönmeye oldukça uygundu. Akşamları da Bologna’yı gezebilecektik. Rotamıza Verona, Floransa, Parma gibi şehirleri aldık. Bu sefer de bu şehirlerde neler yapılabilir, onları araştırmaya başladık. Sonrasındaysa, yolculuğumuzu baştan aşağı değiştirecek bir karar aldık: Rentalcars.com üzerinde gördüğümüz üzere İtalya’da araba kiraları günlüğü 10 euro’dan başlıyordu! Günlük 10 euro’ya (Firefly adlı şirketten) Ford Fiesta kiralayabileceğimizi gördük, kısa bir araştırmadan sonra ehliyetimizin İtalya’da geçerli olduğunu öğrendik, Rentalcars.com’a günlük bir 10 euro daha ödersek yol boyunca sigortamız olacağını da öğrendik ve dedik ki, neden olmasın!

Rentalcars.com ile yaşadıklarımıza sonradan tekrar değineceğim ve araba kiralama konusunda birkaç tavsiyem olacak. Ancak önce vize konusuna değinmek istiyorum. Ne de olsa vize hususunu merak edip okuyan kimseler de olabilir. İtalya vizesi halen iData aracılığıyla alınıyor. İstanbul’da Harbiye’ye gitmeniz gerekiyor ve eğer Ataşehir tarafında oturuyorsanız 256 numaralı otobüs tam olarak sizi iData’nın önüne kadar götürüyor. Benden istedikleri bir ton belgeyi (http://www.eksiduyuru.com/duyuru/685892/italya-vizesi-icin-gerekenler) tamamlayıp başvurduktan sonraki gün sitelerinde yaptığım sorgulamada vizemin çıktığını gördüm. İtalya’nın çok kolay vize verdiğini biliyordum, ancak bu kadarını beklemiyordum. 5 günlük vize istememe rağmen bana 6 aylık bir süre içerisinde 30 günlük, çoklu giriş çıkışlı Schengen vizesi vermişler. Verdiğim vize ücretine değdi mi desem artık bilmiyorum, Haziran’a kadar Schengen’imiz var, bakalım. 🙂

Vize, araba kiralama gibi işlemler bittikten sonra sadece bekleme kısmı kaldı. 12 Aralık yaklaştıkça heyecanımız artıyordu ve görünen o ki hava şartları da zorlaşmaya başlıyordu. Uçağımıza iki gün kala hava iyice kötüleşmeye, İstanbul ve başka çeşitli illerde de kar fırtınaları çıkmaya başladı. Yurtiçi uçuşlarda iptaller, yurtdışı uçuşlarda rötarlar duyulmaya başlandı. Haliyle bizde de, birbirimize belli etmesek de ufak bir tedirginlik baş gösterdi. Neyse ki uçağımız yalnızca 1 saatlik bir rötarla kalkabildi. Aynı şekilde Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan kalkan uçakları da bir miktar rötarla kalkmıştı; ancak şansa bakın ki birbirimizi bagajlarımızı aldıktan hemen sonra, hiç beklemeden bulabildik. Adana Havalimanı’ndan bozma, biraz daha büyükçe bir havalimanı olan Guglielmo Marconi Havalima’nına inmiş, Pınar ve Berkan’la buluşmuştuk. Gezimiz başlıyordu!

Arabamızı almak için Firefly standına gittik, bir süre sıra bekledikten sonra dakka bir dedik ve golü yedik. Rentalcars’a verdiğimiz sigorta ücreti Firefly’da görünmüyordu. Anlaşılan o ki, Rentalcars’dan aldığımız sigorta Firefly’ın kendi sigortası değilmiş, üçüncü parti bir sigorta sayılıyormuş. Normalde ekstradan sigorta almamıza gerek yokmuş; fakat kredi kartımızdan 1500 euroluk bir bloke vermemiz gerekiyormuş. Olası bir kaza durumunda Firefly bu ücreti kartımızdan çekecekmiş, Rentalcars ise sonradan bunu bize iade edecekmiş. Ama bizde o kadar kredi kart limiti ne gezer? Euro biz İtalya’ya giderken 2.80 lira idi ve bu 1500 euro da yaklaşık 4200 liraya denk geliyordu. Haliyle görevlinin bize sunduğu diğer seçeneği kabul etmek zorunda kaldık: Günlüğü 22 eurodan yeni bir sigorta satın aldık ve kredi kartımızdan 300 euro bloke verdik. Bu blokajı yapmalarının sebebi ise trafik cezaları ya da bunun gibi ekstralar. Gezimizin sonunda blokajın bir sorun çıkmadan kaldırıldığını şimdiden söyleyebilirim. Ancak Rentalcars’ın yaptığı sigortanın üçüncü parti bir sigorta olduğunu açıkça söylemeyişi bize ekstradan 40 euro’ya mal oldu. Bunu belirtmekte fayda var.

Varır varmaz böyle bir olay yaşamamız, fazladan 88 euro ödemiş olmamız bizi üzdü ve gezide bir miktar daha az para harcamamız konusunda hemfikir olmamızı sağladı. Tüm gezide kişi başı 22 euro daha az harcamamız gerekecekti. Az görünüyor aslında ama bu tarz ekstraların yine çıkabilecek olma olasılığı bizi tedirgin ediyordu. Bu düşünceler arasında araba anahtarımızı aldık, görevlinin bize tarif ettiği yolu yürümeye başladık. Arabayı bulmamız biraz uzun sürdüğü için, Bologna’da havalimanından araba kiralayacaklar için kısa bir tarif vereyim: Kapıdan çıkar çıkmaz sola dönüp kaldırımı takip ediyorsunuz, hafif kavislenen kaldırım taksilerin ve otobüs duraklarının olduğu yere geliyor. Çarpraz biçimde o alanı geçip yaya yolundan yürümeye devam ediyorsunuz. İlerde üstü kapalı bir otopark göreceksiniz. İşte orası bütün kiralık araçların barındığı otopark. Görevlinin size verdiği otopark numarasını bulmanız yeterli olacaktır.

Aynen bu şekilde gittiğimiz otoparkta aracımızı bulduk. Görevli Ford Fiesta yerine Fiat Punto vermişti ama araç beklediğimizden genişti. Bagajlarımızı yerleştirdik; erkekler öne, kızlar arkaya şeklinde bir oturma düzenini kurduk ve o da ne… ikinci golü yedik! Sağ arka kapı kapanmıyordu! Haydii… Berkan çıkıp kontrol etmeye başladı, derken yanlışlıkla manuel olarak kilidi aşağı indirmesin mi 🙂 Yaklaşık 15-20 dakika kadar kapının kilidine yapmadığımızı bırakmadık. İp sokup çekmeye mi çalışmadık, anahtarla kilidi oynatmayı mı denemedik… Olmuyor, kapı kapanmıyor. Kredi kartına koyduğumuz 300 euroluk blokaj, arabanın tamire gitme olasılığı, araba tamirde yatacak diye ekstradan ödeyeceğimiz paralar… Tüm bu düşünceler eşliğinde, araba kiraladığımıza “nalet” etmek üzereyken Berkan’la kaptırıp mecburi olarak görevliyle konuşmaya gittik.

Görevliyi görebilmek için yine sıra bekledik (Firefly en ucuz şirket olduğu için ve tek eleman çalıştırdıkları için sürekli sıra vardı –sanırım Hertz’in yan kuruluşu olarak çalışıyorlar.). Sonunda konuşup durumu tam olarak anlatabildiğimizde telefonuna sarıldı ve birilerine durumu anlattı. Telefonu kapattığında bize döndü ve teknikerlerinden birini arabanın olduğu yere yönlendirdiğini söyledi. Teşekkür edip arabaya dönerken yönlendirdiği adamın adını sordum, Juan, dedi. İyi dedik. Arabaya doğru yürürken ters istikamette yürüyen birini gördük, Juan’ın o olduğundan emin gibiydik, o nedenle arabaya kadar gidip kızlara bir heyecanla “sorun çözüldü mü yoksa?” diye soruverdik. Onlar da bize “ne oldu, ne yaptınız?” diye soruverdiler. 😀 Meğerse adam arabaya kadar gelmiş, sonra geri dönmüş.

Ben adamın arkasından koşup Juan olup olmadığını sordum ve adamın İngilizce bilmediğini ama Juan olduğunu öğrendim. 🙂 Arabaya doğru büyük bir heyecanla yollandık. Sağ arka kapının sorunlu olduğunu bir şekilde anlattık, sonra adamın İngilizce bilmediğini bilerek ama yine de bir heyecanla adama kapıyla olan münasebetimizi anlatmaya koyulurken adam kapıyı kapattı. Evet. Sonra da suratımıza kafası yan dönmüş biçimde, ağzı açık ayran delisi gibi bakmaya başladı. Bakışını bozmadan kapıyı açtı ve tekrar kapattı. Açtı. Kapattı. İngilizce bilmese de bize adeta gözleriyle “bak nasıl da açıp kapıyorum, hiç sorun yok ki kapıda, ne menem adamlarsınız la siz” diyordu. Duyduk biz onu. Arkasından teşekkürler yağdırarak, “ne kadar da salakmışız” diye methiyeler düzerek adamı uğurlarken Juan’a bir sarılmadığımız kalmıştı. İşte Juan ismini gayet net hatırlamamın sebebi bu melek gibi adamdır. 🙂

Sonunda arabamıza kavuşmuş, havalimanını terk etmeye hazırdık. Ferhat’tan aldığımız İtalyan Vodafone hattımıza para yükleyip, telefonlarımız sayesinde internete girerek GPS ve Foursquare kullanacaktık. Ancak uzun yollar için Berkan bir nostalji eseri olan kocaman yol haritalarından getirmişti. Henüz internetimiz olmadığı için de biraz tabela, biraz harita yardımıyla önce şehir merkezini bulacak, arabayı uygun bir yere park edecek, internetini kullanabileceğimiz bir cafe bulup Bologna’da geçireceğimiz tek gecede evinde konaklayacağımız Monica ile iletişime geçecektik. Saatler öğleden sonra 4’ü gösteriyordu ve eve yerleştikten sonra geceye kadar Bologna’yı gezmek gibi bir niyetimiz vardı.

Yola çıkmadan önce bahsetmek istediğim küçük bir şey daha var. İtalya’ya gitmeden önce okuduğum üzere yollarda Türkiye’ye göre alışılagelmedik bir kural varmış: “Döner kavşaklarda yol hakkı soldan gelenindir.” Ne kadar mantıklı bir kural olduğunu İtalya’ya gidip, orda araba kullanınca anlıyorsunuz pek tabii. Döner kavşakların hiçbirinde bizimki gibi trafik ışıkları yok ve bu nedenle trafik de tıkanmıyor. Kavşağa girerken solunuzdan gelen araca yol vermek zorundasınız, solunuz boş olduğunda ise kavşağa girebiliyorsunuz. Bir kere kavşağa girdiniz mi, kavşağa girmek isteyen bütün araçlar size yol vermek zorunda olduğu için istediğiniz yöne gitmeniz de çok kolaylaşıyor. Türkiye’de millet trafik ışıklarına rağmen birbirine yol vermeye yeltenmezken, kendine kırmızı yanarken bile trafikteki araçları taciz ederken İtalya’da böyle bir ortamla karşılaşmak yüzümüzü gülümsetti.

Bunun da bilincinde olarak arabayı çalıştırdık ve yola çıktık. Guglielmo Marconi Havalimanı ile Bologna şehir merkezinin arası çok da uzun değil. Ancak biz havalimanına indiğimizde 14.30 civarı olan saat şimdi 17’ye geliyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Keza biz şehir merkezindeki tren istasyonunu bulana kadar güneş battı ve hava karardı. Monica bize tren istasyonunun arkasında ücretsiz park yerleri olduğundan bahsetmişti ama biz bir türlü bulamadık. Şehirde inanılmaz bir park sorunu (sorundan kastım, her yer park yeri ve her yer dolu) olduğundan dolayı da, bulduğumuz ilk park yerine arabayı koymaya karar verdik. Madem park ettik, Bologna’nın ve hatta İtalya’nın park sisteminden bahsetmesek olmaz.

İtalyanlar güzel bir sistem geliştirmişler. Kaldırım kenarlarını tamamen mavi ve sarı çizgilerle otopark alanlarına bölmüşler. Sarı çizgiler, kısa süreli park alanlarını gösteriyor. Yani eczane gibi mekanların yanlarında, 5 dakikalığına aracı bırakıp işinizi halledebilmeniz için yapılmış. Böylece eczane ararken bir de arabayı park etmekle uğraşmıyorsunuz, her daim boş yer bulabiliyorsunuz. Mavi park alanları ise araçların genel olarak park ettiği alanlar. Bu alanlara aracınızı bıraktığınızda nerdeyse her sokakta bulunan otomatlara para atarak ya da akşam saat 6’ya kadar bir tobacco shop’tan bilet alarak park ücretini ödüyorsunuz. Park ücretleri saatliği 2 euro’ya kadar çıkıyor. Ancak çoğu yerde akşam 20’den sabah 8’e park yerleri ücretsiz.

Biz arabayı park ettiğimizde saatler herhalde 17.20’yi gösteriyordu. Park ettiğimiz alan da şansımıza akşam 18’den sonra ücretsizdi. Yakınlarda gördüğümüz birine nasıl bilet alabileceğimizi sorduk, o da bize tobacco shop’u tarif etti. Karşılaştığımız ilk rastgele İtalyan’ın İngilizce biliyor olması da ayrı bir güzellikteydi; çünkü İtalyanlar resmen İngilizce bilmiyor. Tobacco shop’un çalışanı da bilmiyordu ve derdimizi anlatana kadar kıçımızdan terler aktı. Bir de adamı sallamıyorlar ki ayrı bir delirme sebebi. Neyse ki biletimizi aldık ve bu sefer bileti nasıl kullanacağımızı çözmeye başladık. Biletin üzerinde yıl, ay, gün ve saati belirten, kazılabilir yerler bulunuyordu. Çözdüğümüze göre buraları kazıyarak varış saatinizi belirtiyorsunuz. Bilet örneğin 1 saatlikse, ondan sonraki 1 saat boyunca park ödenmiş ve size tahsis edilmiş oluyor. Tabii ki suistimal edilebilecek bir sistem, ancak yakalanma durumunda ceza yüksekmiş. O nedenle gördüğümüz kadarıyla herkes bu sisteme uyuyordu.

Aldığımız bileti, dönüp arabanın ön camına yerleştirdikten sonra biraz rahatlamış bir şekilde internetini kullanabileceğimiz bir cafe aramaya başladık. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir de ne görelim? Gezi boyunca çeşitli yollarla hayatımızı kurtaracak bir fast-food zinciri! Evet, doğru bildiniz, işte McDonald’s. Bedava wi-fi cenneti. Hop, girdik içeri. Birer (ikişer üçer) küçük hamburger söyledikten sonra kimimiz telefonunu şarja taktı, kimimizse internetini açtı. Ben de Monica ile iletişime geçmeye çalıştım. Mesajımı görmeyince, daha önceden belirtmiş olduğu adresi tam bir şekilde telefona kaydettim. İşimiz bitince de McDonald’s’a şimdilik elveda dedik. Monica’ya giderken kaybolmamak için arabayı almaya gitmemeye, eve kadar yayan gitmeye karar verdik. Doğru bir karardı – ki bunun sebebini yazının sonunda anlatacağım.

McDonald's'ta yorgun suratlar
McDonald’s’ta yorgun suratlar

İnternetimiz o an için artık yoktu, ancak telefonun haritasında görünen 20 dakikalık yol ekrana sığıyordu. Sadece GPS ile bile yolumuzu bulabilecektik. Geze geze Monica’nın evine doğru yollandık. Tuhaf sokak numaraları yüzünden bir ara Monica’nın evinin “aslında var olmadığını” düşünmeye başladıktan sonra, Google Maps’in o ilahi sokak numarasına kadar nokta atışı yapan adrese teslim GPS’i sayesinde kendimizi apartman kapısının önünde buluverdik. Kapı dediğime bakmayın, kale kapısından bozmaydı mübarek; büyük ve ağır.

Sonunda eve varabilmiştik. 🙂 Bizi Monica ve erkek arkadaşı Balint karşıladı. Balint Macarmış. Monica da darbukayı ve doğu kültürünü çok severmiş – ki zaten kendisinin evinde kalmamıza ön ayak olan da bir zamanlar ona ev arkadaşlığı yapmış olan Semih idi. 🙂 Monica arada dansöz olarak oynadığından da bahsetti ve bize darbukalarını gösterdi. Çok iyi çalamadığını söylese de oldukça ilgili olduğu her halinden belliydi. Ayakta fazla uzatmadan muhabbet etsek de bir saate yakın muhabbet ettik, Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir kendilerinden bir sürü tavsiye aldık. Onlar evi bize bırakıp gittiklerinde ise, evin çok yakınında tavsiye ettikleri bir mekan olan Osteria dell’Orsa’ya gitmeye karar verdik. Fazlasıyla acıkmıştık ve İtalyan yemeklerini sonunda hapur hupur götürebilecek olmanın verdiği sevinçle kendimizi gaza getirdik.

Osteria dell’Orsa’ya vardığımızda saat daha yeni 20’ye geliyordu; ancak içerinin tıklım tıklım olduğunu görünce birazcık moralimiz bozuldu. Oturacak hiç yer yoktu; keza Monica ve Balint buranın çok ucuza çok güzel yemekler yaptığını söylemişti ve biz de tam İtalyanların yemek saatinde (20.00) gelmiştik. Neyse ki aşağı katta birkaç boş masa vardı da, bizi oraya aldılar. Şimdi ben böyle uzun uzun yazıyorum ya, burayı da böyle ballandıra ballandıra, uzata uzata anlatmaktan çekinmeyeceğim sanırım. 🙂 Yemekten çok şarap ve ortam hoşuma gittiği için, bir de İtalya’da o ana kadar yediğimiz ilk düzgün yemek olduğu için bizde yeri bir ayrı oldu. Bir de tabii bizim masaya bakan garson Halil Sezai’nin yandan yemişiydi, onu da unutmadık. 🙂

Başlayalım. Öncelikle ortam çok bir öğrenci yemekhanesini andırıyordu. Garsonlar da muhtemelen üniversite öğrencileriydi zaten. İnsanlar da aşağıda bağıra bağıra konuşuyorlar, gülüşüyorlar, ortamı şenlendiriyorlardı. Normalde İtalyanların bağırması kulaklarımı tırmalardı ama daha önce hiçbir restaurantta bu denli sesli bir ortamı bu kadar çok sevmemiştim sanırım. Basbayağı sıcak ortam diye buna denir. Garsonlar da oldukça içtendi ve biri yanımıza gelip sipariş almak istediğinde ona ne tavsiye edeceğini sorduk. O da “Bolognese Tagliatelle” dedi. Eh, Bologna’dayız tabii, bolonez sos buraya ait. İyi, dedik, dört tane söyledik. Litrelik açık şarapları 7 euroydu. Bir şişe de şarap ekledik. Bir şişe de “still water”; bildiğimiz, gazsız su.

Yemekleri beklerken getirdikleri ekmeklere Modena sirkesi mi banmadık, baharatları mı denemedik… Yemekler geldiğindeyse yanında gelen bir baharatlık dolusu parmesanın dibine darı mı ekmedik… İtalya’da en sevdiğimiz olaylardan biri de buydu: Her şeyin üzerine parmesan serpmek. Serpmek dediysek, koklatmak değil; bildiğin kepçeyle döker gibi döktük yemeklere. Yok böyle bir lezzet. Bir peynir her şeye mi yakışır. Bolonez soslu kıymalı tagliatelleye niye yakışmasın, değil mi? Yemekle birlikte içtiğimiz şarap da oldukça güzeldi. Bizim burda orta sınıf için kaliteli sayılan Terra şaraplarından bir tık daha güzeldi.

Pınar ve Berkan açken
Pınar ve Berkan açken
Bolognese Tagliatelle
Bolognese Tagliatelle
O enfes kırmızı şarap
O enfes kırmızı şarap

 

Pınar ve Berkan tokken :)
Pınar ve Berkan tokken 🙂

Aslında yemeğin üstüne güzel bir tiramisu da yemeyi düşünüyorduk, ama beklediğimizden fazla doyunca tatlıyı da başka yerde yeriz diye düşündük; hatta tiramisuyu sonra yeriz deyip Berkan’ın daha önce tattığı bir dondurmacıya gidebileceğimizi düşündük. Keza planımızı bu şekilde yaparak hesabı ödedik ve mekandan çıktık. Karnımız tok, sırtımız pek, oldukça mutluyduk. Artık şehri gezebilecek güzellikte hissediyorduk.

Bologna’yı gezecek sadece bir akşamımız olduğu için, çok da fazla araştırma yapmadan Monica ve Balint’in verdiği harita uyarınca şehirde yürümeye karar verdik. Barlar, restaurantlar ve dondurmacılar dışında pek açık mekan yoktu. Her ne kadar Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya gidiyor olsak da, yolda başka bir dondurmacı görünce dayanamadık ve oraya da girdik. Çıktıktan sonra yürüye yürüye Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya da gittik ve orda da dondurmamızı yedik.

Dondurmacıdan bir kuple
Dondurmacıdan bir kuple

Şehrin sokaklarını gezerken, yanılmıyorsam yine Berkan’ın söylediği üzere Neptün Heykeli’ne bakan avlulardan birinde mimari bir şaheser gizliydi. Aşağıda fotoğrafını koyduğum yapının karşılıklı çarpraz köşelerine geçip yüzünüzü duvara döndüğünüz zaman, fısıldasanız dahi birbirinizi net biçimde duyabiliyorsunuz. Böyle bir mimarinin daha önce Beyaz Saray’da kullanıldığını okumuştum; ancak yüzyıllar önce dikilmiş bir yapının böyle bir özelliği olmasını insan beklemiyor.

Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz :)
Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz 🙂

Yoruldum bre! Herhalde saatlerdir yazıyorum. Şu yazdıklarımın İtalya’da geçirdiğimiz sadece 5-6 saati özetlediğini düşünürsek yazacak daha çok şey var gibi görünüyor. Yine de yazıyı bitirmeden önce Bologna’daki son maceramızı da yazmadan edemeyeceğim.

Küçük dondurma turumuzu bitirdikten sonra ana caddede biraz zaman geçirdik, Apple Store’un dibine dibine yanaşıp internet aradık ama nafile. Etraftaki barlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra daha önce gitmeyi kararlaştırdığımız üzere çeşit çeşit bira yapan mekana gitmekten vazgeçtik ve günün yorgunluğunu atmak üzere artık gece 12’ye yaklaşan saati de hesaba katarak kızları eve bırakmaya ve Berkan’la gecelere akmaya karar verdik. 🙂 Şaka tabii; ama yatmaya gitmeden son bir pizza yemese miydik? Hem arabayı da evin önüne çekmek gibi bir niyetimiz vardı. Bu amaçla kızları eve bıraktık, Monica ve Balint’in bahsetmiş olduğu Pizzacı Toto’ya gitmek üzere önce istasyonun arkasına bıraktığımız arabamızı almaya doğru yollandık.

Pizzacı Toto (ya da Pizzeria Toto daha doğru bir ifade olabilir), şehrin öteki ucundaki bir pizzacıydı ve Monica ile Balint’in anlattığına göre öğrencilerin özellikle geceleri alkol aldıktan sonra takıldıkları bir mekandı. Dediklerine göre pizzaları da enfesti. Şehrin öteki ucunda olmasına rağmen, saat çok geç olduğu için yollar boştu ve eh, Bologna da o kadar büyük bir şehir sayılmazdı. Elimizdeki tek haritayı kullanarak Toto’yu bulmamız o kadar da uzun sürmedi. Mekanın önünden geçtikten sonra yakınlarda bulduğumuz ilk yere park ettik ve mekana yürüdük.

Toto’nun dışı çok sessizdi, o nedenle “acaba kapalı mı?” diye düşünedururken, içeri girmemizle beraber nerdeyse bütün masaların dolu olduğunu, çalışanların hararetle sipariş alıp pizza hazırladıklarını gördük. Şahane! Tezgahtar kızdan bir menü istedik ve sonradan enginarlı olduğunu öğrendiğim büyük boy bir pizzaya sadece 6 euro ödeyerek beklemeye başladık. Pizzanın fırından çıkması 5 dakika sürdü ya da sürmedi. Kesinlikle çok güzel kokuyordu ama kokuya aldanmayıp eve kadar beklemeyi kararlaştırdık; ne de olsa hep birlikte yersek keyfini daha çok çıkarabilecektik.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman kiplerini birlikte kullandığımı görüyorsunuz; sebebi aslında çok basit. Eve bir türlü varamadık ve pizzayı bir türlü yiyemedik! O an bunu bilmiyorduk ama Berkan ve benim için kabus gibi bir gece bizi bekliyordu. Biz Bologna’nın trafiğine ağız dolusu söverken, Tuğçe de bizi evde habersiz beklerken kafasında türlü senaryolar kuracak, Pınar ise o sırada uyumuş olduğu için geceyi en az hasarla atlatacak üyemiz olacaktı. 🙂

Her şey, benim geldiğimiz yoldan gitmeye çalışırken yanlış bir sapağa girmemle başladı. Dön desen dönemiyoruz, yasak. Yolda belki kimse yok ama kamera var mı, yok mu bilmiyoruz. İtalya’ya gelmeden önce binbir türlü şey okumuşum. İtalya’dan çıkana kadar trafik cezası gelmese bile bu ceza olmadığı anlamına gelmiyormuş, sonradan Türkiye’deki adresinize kadar yolluyorlarmış cezayı. İstersen ödeme, bir şey olmaz ama bir daha İtalya’ya zor girersin diyorlar vs. Trafik kurallarına mecbur uyacaksın ama Bologna öyle lanet bir trafik sistemine sahip ki, adeta bu konuda Ankara! Arkadaş, hiçbir sokağa dönemiyorsun, hepsi tek yön. Bir ilerikinden dönsen, bir öncekinden dönüp gideceğin yere gidemiyorsun. Hayır, elimizde GPS de yok, telefon var ama bir işe yaramıyor, internetimiz yok. Elimizde olan tek şey, basılı bir Bologna haritası.

Derkeeen, ipsiz sapsız insanlar yaşıyormuş gibi görünen ve her bir yapısı kameralarla korunuyora benzeyen bir muhite girmeyelim mi? Korku başa bela, kural mural dinlemeyip U’yu çekip gerisingeri döndük. Çektik bir kenara, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sonunda bulunduğumuz yeri anladık, hatta akşamın daha erken saatlerinde yürüyerek gezdiğimiz yerlere kadar geldik ama eve bir türlü varamıyoruz. Arabayı koyacak yer desen, zaten yok! Girdik yine ara sokaklara. Barlarla dolu bir sokak, bütün park yerleri kapılmış. O da ne?! Boş, mavi bir park yeri. Biraz küçük mü ne? Baktık, arkadan az buz araba geliyor ama o park yerini bir denemek lazım…

1 dakika… 2 dakika… 3 dakika… Artık kafam ne kadar zaman geçtiğini algılayamıyor, park yerine giremiyorum ve arkamda arabadan kuyruk oluşmuş. En son dedik ki, bari saçma sapan bir şekilde girelim de en azından arkadaki arabalara yol verelim. Girdik. Arkamızdaki araba gelip yanımıza durdu, sandım ki sövecek. Herif genç bir adam, yanında da belli ki kız arkadaşı var. Bana baktı. Şöför koltuğunda benim taklidimi yaparak kahkahalar atmaya başladı eleman. Şok oldum, herif nasıl dalga geçiyor park yerine giremedim diye. Bastı gitti ama ben eve de varamıyor oluşumuzun etkisiyle nasıl sinir küpü olmuşum… Biz de bastık gittik.

O gece, bu kadar dolanmamızın sebeplerinden biri de aşırı pahalı olan ama eve bir nebze (10 dk yürüme mesafesinde) yakın olan ücretli otoparka girmek istemeyişimizdi. Oraya bırakırsak 20 euro ödeyecektik ki şimdi düşünürseniz nerdeyse 60 lira yapıyor. Abartmıyorum, 2 saati aşkın bir süre direksiyon salladık, şehir surlarının dışına 3-4 kere çıkıp girdik, aynı yolları dolandık, çöp kamyonlarının arkasına takıldık diye öyle sapa sokaklara girdik ki, biri çıkıp bizi kesse kimsenin ruhu duymaz. Onu da geçtim, Bologna’da belli saatler arasında araçların girişine yasak olan yerler var. Bu yerler de otomatik mantarlarla çevrilmiş. Bizim eve gitmeye çalıştığımız saatlerde bu mantarların hepsi yerdeydi, yani üstlerinden geçebiliyorduk.

Öhöm. Şimdi biz o çöp kamyonundan uzaklaşacağız diye böyle bir yere girdik – ama ne girmek! Çıkamıyoruz. Yolun sonunda bizi bir mantar karşılıyor, öteki tarafa geçemiyoruz! Ordan geri dönüyoruz, farklı bir tarafı deniyoruz, aynı görüntü. Sokaklar da bir arabanın ancak sığacağı genişlikte; geri gitmek de sıkıntı oluyor. İnsanlar bazı köşelere park ettiği için arabayı vurma tehlikesi de var. Yok arkadaş, dedik yasak bölgeye girdik, girdiğimiz yerdeki mantar da bunlar gibi kapandıysa sıçtık! Hem yüklü bir ceza ödeyeceğiz, hem de araba elimizde kaldık böyle. O sokaklarda rahat bir 15-20 dakika harcamışızdır. Geldiğimiz yolu nihayet bulduk. Mantar engeliyle karşılaşmadığımızda yüzümüzde oluşan ifadeyi size anlatamam.

En son ne mi oldu? Giren 20 Euro olsun dedik, yolunu zar zor bulduğumuz otoparka bırakalım da gidelim artık, kızlar meraktan ölmüştür dedik ve arabayı otoparka koyduk. Eve vardığımızda Bologna sokaklarını ezberlemekten başka bir işe yaramamış 2 saatlik bir araba gezintisi, uyuyan bir Pınar, korkudan beti benzi atmış bir Tuğçe ve soğuk bir pizzayla kabus gibi bir gecenin sonuna gelmiştik.

Ama İtalya gezintimiz bu kadar da sıkıntılarla dolu geçmedi, hatta ilginçtir, o kabus gibi geçen geceyi bile şimdi gülümseyerek anabiliyorum. Gezinin devamını merak ediyorsanız, beklemede kalın. Arkası çok yakında. 🙂

Düzeltme: Tuğçe’nin söylediğine göre arabanın kapısı kapanıyormuş ama çocuk kilidi varmış, Berkan onu düzeltmeye çalışıyormuş.

Belgrad’ın Ormanları

İstanbul’daki değil, Belgrad’da Kalemegdan’ın altında kalan kısımda bu ormanlar. 🙂 Haziran’da, Gezi Direnişi’nin patlak verdiği ilk günlerde, istemeye istemeye de olsa aklımızı burda bırakıp, aylar önceden planını yapmış olduğumuz gezi için Belgrad’a uçtuk. Gezi yazılarını uzun yazdığım için hep böyle geç yayınlıyorum; ama ne demişler: Geç olsun, güç olmasın.

Belgrad’ın en büyük özelliği, bizim için Tuğçe’yle baş başa çıktığımız ilk yurtdışı gezimiz olması oldu. İkimiz de tabanlarımız çatlayana kadar gezmeyi ve yeni tatlar denemeyi sevdiğimiz için, güzel de bir gezi oldu diyebilirim. Havaalanına iner inmez etrafı incelemeye başladık. Belgrad Sırbistan’ın başkenti ve bildiğim kadarıyla en büyük şehri. Nikola Tesla Havaalanı ise bu bilgiye göre en büyük havaalanı olmalı; fakat Türkiye’deki normal bir havaalanıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük ve sıradan kaçıyor. Güvenlik kontrolü sadece uçağa girerken var; bir de tabii ülkeye ilk giriş yaparken sizi kapıda polis karşılıyor, pasaportlarınızı kontrol ediyor. Sırbistan, Türkiye pasaportuna sahip kimselerden 90 güne kadar vize istemiyor ama önceden okuduğumuza göre pasaport görevlileri girişte sorun çıkartabiliyormuş. Biz böyle bir şey yaşamadık. Belki artık olmayan yeşil pasaportlarımız (Tuğçe’nin hala var tabii) sayesinde, belki de çift olarak geldiğimiz için; bilemiyorum.

Havaalanından çıkar çıkmaz taksi aramaya başladık. Yine daha önceden öğrendiğimiz üzere taksi Belgrad’da ucuz bir ulaşım türüymüş; fakat havaalanında bazı taksiciler turist avlıyormuş. Ortalama 20 Euro’ya şehir merkezine götürdüklerini öğrendik. Havaalanından çıkar çıkmaz da çeşitli taksicileri gördük ve onlara doğru yöneldik. Belgrad’daki taksicilerin ilgin yanı, belirli bir renkleri yok. Normal arabaları taksi olarak kullanıyorlar; tek yaptıkları aracın üzerine taksi olduğunu belirten bir aparat takmak. Birkaç adet taksi şirketi var ve neredeyse tüm taksiler bu şirketlere ait. Biz daha taksicilere fiyat soramadan arkamızdan bir adam bize seslendi ve 15 Euro’ya bizi istediğimiz yere götüreceğini söyledi. Önce şüpheyle yaklaşsak da (en az 50 yaşındaki) Sasa’nın taksisine binmek Belgrad’da verdiğimiz en iyi karar olabilir. Sasa inanılmaz konuşkan çıktı  ve bize adeta şehir turu yaptırdı.

Taksici Sasa’nın kartviziti. Giderseniz arayın, bizim de selamımızı söyleyin. 🙂

Sasa’dan ilginç bilgiler öğrendik. Ünlü tenisçi Novak Djokovic’in Belgrad’da büyük bir kafesi varmış ve kendisi de en kötü 2 ayda bir buraya gelerek yemek yermiş. Yanlış hatırlamıyorsam kafenin yeri stadyuma oldukça yakındı. Sırbistan’ın önceden SSCB’ye bağlı olduğunu bilirsiniz. Belgrad’ın SSCB içinde önemli bir yeri vardı ve Komünist Parti’nin bu şehirde büyük bir merkez binası bulunuyordu. Hala bulunuyor, ancak ironiye gelin ki bu bina şimdi bir AVM olmuş durumda. Bunun dışındaki eski devlet binalarının çoğu varlığını sürdürüyor; ancak Sasa’nın söylediğine göre bomboş duruyorlar ve kimse tarafından kullanılmıyorlar. Her ne kadar Komünist Parti’nin merkez binasını AVM yapmış olsalar da, Sırbistan bizim ülkemiz gibi bir AVM cenneti değil. Taksi yolculuğu boyunca gördüğümüz üzere oldukça yeşil bir kent.

Sasa bize Kalemegdan’ın kıyıya bakan taraflarını göstermek için yolu uzattıktan sonra sonunda konaklayacağımız evin bulunduğu sokağa geldik. Kalacağımız evi Airbnb (https://www.airbnb.com/rooms/398983) üzerinden kiralamıştık. Evin sahibi Ana o tarihlerde yurtdışında olduğu için kardeşi Stevan’ı bizi beklemesi için göndermiş. Taksi tam olarak Stevan’ın önünde durdu; merhabalaştık ve el sıkıştık. Sasa bir nevi bizi Stevan’a emanet ettikten sonra yoluna koyuldu ve bize de yukarıdaki görmüş olduğunuz kartviziti verdi.

Belgrad’a gelmeden önce, Sırbistan’daki mobil internet tarifelerini incelemiştik ve oldukça ucuz olduğunu biliyorduk. Stevan bize stüdyo dairemizi gezdirdikten sonra, döviz bürosu ve sim kart hakkındaki sorularımızı cevaplamakla kalmadı; bizi arabasıyla bizzat bir döviz bürosuna götürdü ve sonrasında ise mobil internet kullanabilmemiz için gereken küçük sim kartlardan bulmamızı sağlamak için 4-5 farklı yeri gezdirdi. Bu sırada da kendisiyle muhabbet etme şansı bulduk ve ablası Ana ile birlikte ticaretle uğraştıklarını öğrendik. Fakat Stevan aynı zamanda bir bateristmiş ve kız arkadaşıyla birlikte aynı yaz Türkiye’ye gelme planları yapıyormuş. Gelirse mutlaka bizi aramasını söylemiş olsak da Stevan’dan herhangi bir mesaj gelmedi. Ya Türkiye’ye gelmediler ya da rahatsız etmek istemediler. 🙂

200 Sırp Dinarı. Kağıt paralarında bulunan insanlardan Nikola Tesla hariç hiçbirini tanımıyorduk; fakat elimizde kalan kağıt paraların hiçbirinin Tesla’nın suretini taşımıyor olması kötü bir ironi oldu. 10’luk ya da 100’lükte Tesla bulunuyor.

Stevan ile konuştuğumuz bir diğer konu ise Gezi Direnişi idi. Bize anlattıklarına göre Türkiye’de yaşanan olayların çok benzeri Sırbistan’da da yaşanmış. Herkes bir şeylerin değişeceğini beklerken, uzun süren direnişleri, kendini normal hayatın akışına bırakmış ve ne yazık ki bir şey değişmemiş. Üstelik bu olayların 9-10 yıl önce olduğundan bahsetti ve geçen uzun zaman onlara sadece duruma alışılmışlık hissi kazandırmış. Halen umuyorum ki aynı hisleri Türkiye’de yaşamayacağız.

Muhabbetimizin arasında sonunda bulduğumuz micro sim kartı ve sim kartla birlikte 50 mb interneti yaklaşık 8 lira gibi bir ücrete satın aldıktan sonra (artı olarak 3 liraya bir 50 mb daha aldık ve paket arttı) Stevan bizi eve geri bıraktı ve tekrar görüşmek dileğiyle uzaklaştı. Biz de akşam yemeğine çıkmak üzere hazırlanmak için eve çıktık.

Evimizin yeri oldukça merkeziydi ve Bohemian Quarter adını verdikleri, süslü restoranların bulunduğu bir meydana oldukça yakındı. Meydana çıkmadan hemen önce bizimkilerden çok da farklı olmayan bir sebze, meyve ve farklı türlerdeki ürünler satılan büyükçe bir pazarın yanından geçtik. Karşıdan karşıya geçerken arabaların ne kadar eski olduğu gözümüzden kaçmadı. Ayrıca toplu taşıma için kullanılan otobüsler ve tramvay da adeta SSCB zamanından kalmış gibiydi. Çevreyi incelediğimiz zaman Osmanlı’dan kalma yapıları da kolayca görebiliyorduk. Bohemian Quarter’ın girişinde Osmanlı’dan kalma olduğu çok belli, güzel motiflerle döşenmiş kocaman bir çeşme vardı ve insanlar bu çeşmeyi hala kullanıyorlardı. Ayrıca restoranlarda ve kafelerde Türk kahvesi bulamamanız imkansıza yakın. Üstelik ismi “dark coffee” ya da “espresso” gibi yanlış isimlerle de geçmiyor, Türk kahvesi olarak geçiyor.

Osmanlı’dan kalma çeşme.
Bir de şöyle bir evin yanından geçtik ki bayıldık. Benzerleri Türkiye’de de var tabii; ama güzel ev güzel evdir.

Bohemian Quarter’a vardığımızda, ismini daha önceden duyduğumuz Sesir Moj adında bir restorana girdik. Önce içeriye girdik, bizle ilgilenen biri olmayınca ben dillerini bilmediğimizi belirtmek için etrafa İngilizce bir şeyler söyledim ve hemen bir garson geldi. Sokak çiçeklerle bezeli olduğu için dışarı oturmak istediğimizi söyledim ve bize dışarda bir masa ayarladılar. Yemeklerimizi seçerken yeni tatlar denemeye özen gösterdik ve önden birer Buzağı Çorbası, ana yemek olarak da Karışık Izgara ve Bacon’lı Steak söyledik. Izgaranın içerisinde rib de dahil olmak üzere çeşitli domuz ızgaraları vardı. Bacon’lı Steak ise, steak’in çevresine sarılı baconlardan oluşuyordu; ben domuz steak’in oldukça yağlı olacağını düşünmüştüm, ancak fazlasıyla yağsızdı. Biralarımızı da yerel biralardan sipariş verdik. Bir adet Jelen ve bir adet Niksicko söyledik. İkisi de oldukça güzeldi; ikisi de Efes’ten daha güzeldi. Yine de Bomontimiz bin basar.

Sesir Moj’dan bir kare.
Buzağı Çorbası. Sırpların en ünlü çorbası buymuş. İçinde parça etler bulunuyor ve Türk damak tadına uygun; çok lezzetli bir çorba.

 

Tuğçe, Bohemian Quarter ve sokakta bulunan neredeyse bir örnek restoranlardan biri. 🙂

Yemeğimizi bitirdikten sonra hava kararmaya başlamıştı. Normalde sevmediğim ama artık ufak ufak içmeye başladığım Türk kahvesini o akşam bir keyif aracı olarak belki de ilk kez kullandım. Belgrad’ın serin yaz akşamında, etraftaki restoranlarda çalan müzisyenlerin melodileri kulağımda, karşımda sevgilim varken o acı kahve o kadar tatlı geldi ki anlatamam. O kadar gevşemiştim ki Tuğçe fotoğrafımı çekmeye çalışırken bir türlü düzgün poz veremedim ve aşağıdaki gibi bir fotoğraf çıktı ortaya.

Elimde kahve, arkamda loş ışıklı, bol çiçekli Bohemian Quarter.

Kahvemiz bittikten sonra günümüzü sonlandırmadan önce çiçekli ve müzikli sokakta biraz gezelim dedik ve nereye gideriz diye düşünmeden dolanmaya başladık. Sokağın alt tarafında ise aşağıdaki manzarayla karşılaştık. O an bizim için Belgrad, Paris’ten çok daha romantikti.

Çeşitli şehirlerin yönü ve Ay’a Yolculuk.

Ertesi gün, Belgrad’ı biraz keşfe çıkalım dedik ve ilk durağımız Belgrad’ın İstiklal’i dedikleri Knez Mihailova oldu. Ne yazık ki hiç fotoğrafını çekmemişiz, ama kaçırılacak çok bir şey olduğu söylenemez. İstiklal Caddesi burdan çok daha güzel, çünkü İstiklal daha kalabalık. Bir mekanı güzel yapan en önemli unsurun insan olduğunu bir kez daha anladık. Elbette Knez Mihailova çok daha temiz ve daha genişti; ayrıca insanların bahsettiğine göre de Belgrad’ın en işlek yaya trafiği burda bulunuyordu. Ama 1.5 milyon nüfusu bile olmayan bir şehirin 15 milyonluk bir şehirle boy ölçüşmesi zaten biraz zor. Fakat yine de, bir ucu Kalemegdan‘a, diğer ucuysa ana meydanlarına çıkan, araç trafiğine kapalı bu cadde bizim de gezimiz süresince sık sık uğradığımız bir yer oldu.

Öncelikle, bir iki mekan eleştirisinde bulunmak isterim. Söylemeliyim ki, bu ülkede Starbucks yok. Onun yerine irili ufaklı zincir kahveciler mevcut. Bunların da Knez Mihailova’yı en çok kaplayanı Choco Caffe adında bir yer. Kesinlikle iğrenç kahveleri ama buna rağmen mekanı dolduran onca insana yetmeyen garsonları ve tatsız dondurmalarıyla nasıl bu kadar para kazandığını anlayamadığımız bir mekan oldu. Belgrad’da (biraz da ucuz olduğu için) bol keseden para harcadık ama harcadığımıza pişman olduğumuz tek yer burası oldu.

Kötüyü bir yana bırakacak olursak, Knez Mihailova’nın Kalemegdan’a yakın tarafında frozen yogurt ve dondurma yapan, ICEBOX adında bir yer var. Biz burda donmuş yoğurdu sevdik. Hem yoğurda şeker gömmedikleri için yoğurdun tadı çok güzeldi, hem de sunumları mükemmeldi. Kare şeklinde bir mekan düşünün ki, bir ucundan size istediğiniz boyuttaki bir kapta donmuş yoğurt veya dondurma veriyorlar, sizse o kare şekli boyunca dizilmiş üstlüklerden istediğiniz kadar alıyorsunuz. Meyve ve gofret, bisküvi çeşitleri dahil olmak üzere sürüsüne bereket bir ürün yelpazesi vardı ve bizi oldukça memnun etti. Karenin en sonunda ise yoğurdumuzu üstlükleriyle beraber tarttılar ve gramaja göre bir ücret ödedik.

Knez Mihailova’ya gidebilmek için çokça parkın içinden geçtik ve aşağıda fotoğrafını koyduğum park, Knez Mihailova’ya en yakın olanı. Parkın özelliği ise, küçük olmasına rağmen öğrenciler de dahil çokça kullanılması; çünkü hemen yakınında bir üniversite mevcut. Üniversitenin yerleşimine bayıldık; çünkü bu park ile bir arkasındaki cadde olan Knez Mihailova’nın arasında kalıyor. Bu caddeden ise tramvay geçiyor ve caddede bolca otobüs durağı mevcut. Yani bizim Taksim Meydanı’nın hafif farklı hali. Düşünsenize İstiklal’in hemen arka sokağında önemli bir üniversite olduğunu ve yerleşkesinin bir bağlamda aslında İstiklal Caddesi olduğunu.

Üniversite, KFC’nin hemen karşısında.

Kalemegdan’a gelmeden önce, öğle yemeği yediğimiz Smokvica‘dan biraz bahsetmek istiyorum. Biraz da özellikle gitmiş olduk ama gittiğimiz her yer genelde çiçeklerle bezenmiş, doğanın içinden kopup gelmiş gibi karşılandığımız yerlerdi. Smokvica da bunlardan biri. Çiçeklerle bezenmiş olması yetmezmiş gibi, oldukça güzel naneli limonata ve ev yapımı soğuk çay yapıyorlar. Eğer Belgrad’a bir daha gidersek, buraya da bir kez daha gideceğimize eminim. Mutfak gözünüzün önünde, her şey gözünüzün önünde yapılıyor. Sanki eski, küçük bir konağı alıp restauranta çevirmişler. Hava güzel olduğu için bahçesinde oturmuş olmamız da mekana ekstra bir puan kazandırdı. Ev yapımı pizzaları gerçekten çok güzeldi. Sanırım Tuğçe de salata yemişti, o da bol yeşillikliydi. Sunumları harika ve evde hissetmeniz için Efes bira da satıyorlar! 🙂

Smokvica’nın bira menüsü. İthal biralar içerisinden en ucuz olanının Efes olması dikkat çekici.
Smokvica’nın mutfağı. Fark ettiğiniz üzere bahçedeki masaların hemen dibinde.

 

Her yer çiçek, her yer yeşillik!

Karnımız doymuş, güler yüzlü garson kadından son bir gülücüğümüzü almış, Smokvica’dan tekrar geleceğimizin sözüyle mutlu mesut ayrıldığımıza göre, Belgrad’ın kalesi olan Kalemegdan’a geçiş yapabiliriz. Kalemegdan, Knez Mihailova’nın Belgrad’ın en büyük meydanını bağladığı, sanırım Tuna nehrine kıyısı olan, içinde şu anda büyük bir park, hayvanat bahçesi, müze ve tiyatral öğeler barındıran büyük bir kale. Anlatılana göre nehrin diğer kıyısındaki topraklar Osmanlı’ya aitmiş ve Osmanlı işgali sırasında Sırplar bu kaleden savunma yapmış. Bu heybetli kaleye rağmen, yaklaşık beş yüz yıllık bir süre boyunca Osmanlı hükümdarlığında kalmaktan kurtulamamışlar. Yine Tuna nehri ile, bir başka büyük nehir olan Sava’nın birleştiği yere denk geliyor.

Kalemegdan’a da, aynı Knez Mihailova gibi nerdeyse her gün uğradık. Özellikle akşam saatlerinde, insanların dondurmasını alıp yürüyüşe çıktığı, banklarda oturup loş ışıkta dinlendikleri, içerde bulunan fotoğraf sergilerini gezdikleri, muhabbet edip oyun oynadıkları kocaman bir parka bürünüyor. Surların kenarlarından ise Ada Ciganlija dahil olmak üzere size inanılmaz bir manzara sunuyor. Kıyıyla aranızda yaklaşık olarak 20-25 metrelik bir yükselti farkı var. Bu arada Ada Ciganlija, Tuna ve Sava nehirlerinin ortasında bulunan küçük bir ada. Burayı gezmeye ne yazık ki vaktimiz olmadı ama bir sonraki gezimize saklıyoruz. Bungee Jumping’ten tutun da bisiklet sürmeye, basketboldan tutun da sokak voleyboluna kadar çeşit çeşit spor imkanları sunan bir yermiş burası. İlginç bir dipnot olarak da belirtmekte fayda var, Sırp erkeklerinin geneli çok uzun ve spor yapmaya yatkınlar. Her yerde ama her yerde toplu ya da topsuz olarak insanlar spor yapıyor. Yani Sırp basketbolunun bu kadar iyi olduğuna şaşırmamak gerek. Ben erkeklerinin yanında cüce gibi kalıyorum. Keza Sırp kadınları da uzun; yani benim 1.70’lik boyuma göre oldukça uzunlar. Ve de oldukça güzeller.

Kalemegdan’dan devam edelim. Hayvanat bahçesine uğramadık; çünkü hayvanların koşullarının hiç de iyi olmadığını öğrendik. Bu nedenle kafamıza göre içerde dolanmayı seçtik. İçerde zindanlardan tutun, astronomik gözlem kulesine, küçük mezarlardan tutun da köprülere kadar bir sürü şey var. Burda Kalemegdan’ı yazıyla değil, çektiğimiz fotoğraflarla anlatacağım.

Böcükler.

 

Zamanında kalenin altından su geçiyormuş. Bu köprü de iki kapıyı birbirine bağlıyor.
Şimdi köprünün altı yemyeşil.

 

Kalemegdan surları.
İçerde bulunan heykellerden biri.
Bu da kapılardan biri.
Ekin Ağaoğlu: “Arkamdaaa, bir POROJE yükseliyoor!”
Üstüne çıktığım surların yüksekliği.
Bu da içerde gördüğümüz ama anlam veremediğimiz yapılardan. Az önce yaptığım araştırmaya göre sağdaki yazı Macarca imiş ve İngilizce çevirisinden anlayabildiğim kadarıyla şunları söylüyor: “22 Temmuz 1456’da bu noktada savunmada bulunan Matthias tarafından, Türklere karşı kesin bir zafer kazanılmıştır.”

Kalemegdan’ı gezdiğimiz ilk günün akşamı, ana meydana yakın bir yerde Little Bay adında bir restauranta gittik. Belgrad’ın nispeten lüks restaurantlarından biriydi. Kapıda bizi bir kadın karşıladı ve rezervasyonumuz olup olmadığını, sigara içilen ya da içilmeyen alanlardan hangisinde oturmak istediğimizi sordu ve bizi bir masaya oturttu. Sandalyeler, masa örtüleri ve duvarlar dahil her şey kırmızı kadifeden yapılma gibiydi. Loş bir ortamda, mum ışığında önden ilginç bir çorba içtik, alabalık yedik ve şarap içtik. Oldukça romantik bir ortam yaratmaya çalışmışlar, keza üst katta odacıklar şeklinde masa düzenlemeleri de bulunuyordu. Mekanın sahipleri mafya kılıklılardı ama müşteriyle tabii ki onlar ilgilenmiyordu. Ortamın bütün romantizmini kaçıran şey ise (belki de bu sadece Türkçe bilenler 🙂 için geçerliydi) fonda Nil Karaibrahimgil çalmaya başlaması oldu. Anlaşılan Nil’in ne hakkında şarkı söylediğini anlamadan müziğini beğenip listeye koymuşlar.

Little Bay.

Ertesi gün, Belgrad’ın ilginç yerlerinden birine gittik: Slavija Roundabout. Burası, tam 7 farklı yolu birbirine bağlayan büyükçe bir kavşak. İlginç tarafı ise herhangi bir trafik ışığının bulunmaması. 7 farklı yönden gelen araçlar birbirlerine ve yayalara yol vererek adeta ortak bir yardımlaşma içerisinde istedikleri yöne doğru gidebiliyorlar. Nerde okuduğumu hatırlamıyorum ama bu kavşaktaki kaza oranı oldukça düşükmüş; aynı şekilde trafik tıkanıklığı da yaşanmıyormuş. Birbirine bağlanan bu çoğu çift yönlü 7 yol oldukça geniş olduğu için herhangi birinden karşıdan karşıya geçmek bana oldukça korkutucu geldi. Trafik ışığı da olmayınca, arabanın biri kafasına göre gelip bize çarpabilirdi; ama sonuç öyle olmadı! Sırbistan için, aynı Türkiye hakkında söyledikleri gibi Doğu ile Batı arasında kalmış bir ülke yorumu yapıldığını okumuştum. Çok doğru; ancak Sırbistan’ın iyi tarafı, Batı’nın medeniyetini, Doğu’nun ise kültürünü yansıtıyor oluşu. Türkiye gibi kaba, kültürsüz, iki arada bir derede kalmış insanlarla karşılaşmadık. Slavija kavşağında karşıdan karşıya geçerken ise, bir yaya yola adımını atmayagörsün, gelen araba anında duruyor ve yayaya yol veriyor. Sırbistan Avrupa Birliği’nde değil, ülke olarak bizden daha fakirler; ancak buna rağmen bizden daha Avrupai bir yaşamları var.

Slavija Roundabout. Tüm bu karmaşaya, tramvayları da dahil edebilirsiniz. Karmaşanın içindeki uyumu görmek için orda olup trafiği izlemeniz lazım.

Slavija’nın oraya kadar gitmişken, fotoğrafın hemen sağ köşesinde görebileceğiniz McDonald’s‘a girip bir şeyler yiyelim dedik. Bu tarz her ülkede bulunan mağazaları, fast food restaurantlarını gezmek de hoşumuza gidiyor; bir nevi farklı ülkeler arasındaki karşılaştırmaları sırf bu tarz yerlerden dahi yapabiliyorsunuz. Yine de burdaki McDonald’s’ın Türkiye’dekilerden çok da bir farkı yoktu. Yalnız yemeğimizi yedip çıktıktan sonra, kapının hemen yanında asılı bir tabelayı fark ettik. Girdiğimiz McDonald’s, Belgrad’da açılan ilk McDonald’s imiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği daha 1991’de dağılmadan önce açılmış.

Belgrad’daki ilk McDonald’s restaurantı, 24 Mart 1988’de açılmıştır.

Slavija’ya gelmeden önce, yol üstünde bulunan Tasmajdan parkını ziyaret etmiştik. Orayı atlamak olmaz. Kalemegdan’a göre daha küçük bir park olmasına karşın, hemen arkasında kalan St. Mark Kilisesi’nin önünde bütün heybetiyle insanlara kucak açıyor. Öncesinde kilisenin içine girdik, sonrasında ise kilise tarafından bu parka giriş yaptık. Daha parka girer girmez bir köşede spor yapan, barfiks ve şınav çeken insanlarla karşılaşıp, Sırp insanının sportifliği hakkında yaptığımız tespiti bir kez daha kanıtladık. Çok sayıda bank ve şelalenin bulunduğu park metrekare bazında pek de az yer kaplamıyor ve içinden geçen ana yaya yolu sizi St. Mark Kilisesi’ne çıkarıyor.

St. Mark Kilisesi. İbadethane gezmeyi pek sevmem ama gelmişken buraya da girdik.
Tasmajdan’ın içinden geçen ve sizi St. Mark Kilisesi’ne götüren yaya yolu ve Tuğçe. 🙂 Solda da Haydar Aliyev heykeli.

Tasmajdan’da karşılaştığımız sürprizlerden biri, kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in heykeli oldu. Burda güzelce dinlenip, temiz havamızı aldıktan sonra ilerlemeye devam ettik.

Tasmajdan ile Slavija arasında kalan ve görülmesi gereken birçok yer var. Bunlardan biri, bulvar üzerindeki bir börekçiydi; ancak ne yazık ki ismini de almamışım, fotoğrafını da çekmemişim. Küçücük bir mekanda çalışan 6-7 kişi, durmaksızın içeri girip çıkan müşterilere hizmet vermeye çalışıyor. Meşhur börekleri bizim kol böreklerine benziyor ve tadı oldukça güzel. Hazır konu börekten de açılmışken, artık söylemek istiyorum. Sırpça’nın içinde Türkçe’den birçok esinti mevcut. Örneğin börek olarak sattıkları şeye burek, çorbaya corba, kaymağa kajmak, adaya ada diyorlar. Az çok birbirimizi anlayabiliyoruz. 🙂

Burek. Ayrıca fotoğraftaki bütünleştirici etkiyi yaratan tişörte ve sahibine biricik teşekkürlerimi sunuyor, kendisini öpücükle kucaklıyorum. O dil ne öyle. 🙂

Bir de insanları söylenenin aksine oldukça sıcakkanlı. Hem size ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışıyorlar, hem de İngilizce bilmeseler dahi sizle bir şekilde anlaşmaya çalışıyorlar. Üstelik sizle anlaşmak zorunda olan ya da olmayan insanlar arasında bu durum bir fark yaratmıyor. Belgrad’daki ilk günümüzde Sesir Moj’da yemek yerken küçük, 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu yanımıza dilenmeye geldi. Dilini bilmediğimi anlatarak başımdan savmaya çalışırken, o da İngilizce bilmediğini ama dilenmekte ısrarcı olduğunu gösterircesine cebimi işaret edip üstüne bir de “money” diyerek ne istediğini spesifik olarak belirtti. Haydi buna bir nebze tamam diyelim.

Farklı bir zamanda, kaldığımız evden ana meydana doğru yürürken çöpçü olarak çalıştığı her halinden belli bir adam bizi durdurdu ve hemen yakındaki direğe asılmış bir afişi bize göstererek Sırpça bir şeyler anlatmaya başladı. Biz kendisini anlamadığımızı İngilizce olarak söyledikten sonra adamın ne yapmasını beklersiniz? Tamam deyip yoldan geçen başka birilerine (sonradan anladığımız üzere) soracağını sormasını. Adam hiç istifini bozmadı, var olan birkaç kelimelik İngilizcesini ve işaret dilini kullanarak bizden kalem istemeye çalıştığını anlattı. Sonra da ortada ortak bir dil olmadan birbirimizle anlaşmaya başladık ve anladığımız üzere adam afişte yazan numarayı not almaya çalışıyormuş. Afişten anlaşıldığı üzere de adam alkolü bırakmaya çalışıyormuş. Adam bizle zaman harcamayı göze alarak çantamızda bulduğumuz tek kalem olan tahta kalemini kullanarak notunu aldı, bize kendi durumunu anlattı ve teşekkür ederek yoluna devam etti. Kesinlikle farklı bir deneyimdi.

Sırp insanından biraz uzaklaşacak olursak, az önce bahsetmeye başladığım Tasmajdan ile Slavija arasında kalan mekanlara doğru yol alalım. Bunlardan ilki, NATO harabesi kalıntıları. SSCB zamanında Belgrad, NATO tarafından bombalanmış ve Sırplar da bu yıkıntıları olduğu gibi saklamaya karar vermiş. Tarihini çok öğrenemedik ama metropolün ortasında, oldukça geniş bir cadde üzerinde aşağıdaki fotoğraflarda bulunan yıkıntıları görmek biraz tuhaftı. Adeta yakın tarihlerini korumaya almışlar.

NATO harabelerinden bir kesit.
Harabelerin önden çekilmiş bir fotoğrafı. Dışındaysa hayat devam ediyor.

 

Yıkıntıların bir kısmı oldukça tehlikeli görünüyordu. Her an yıkılabilirmiş gibi. Ancak üstünden bildiğim kadarıyla 20 yıldan fazla zaman geçmiş.

Aynı yoldan bu kez Slavija’ya doğru değil de, meclisin bulunduğu yere doğru yürümeye başladık.

Burayı tam olarak nerde gördük hatırlamıyorum ama Çilek Mobilya anlaşılan her yerde. 🙂

Hali hazırda Gezi Direnişi devam ederken, biz de Belgrad’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne doğru bir yollanalım dedik. NATO harabelerinden yukarı meclise doğru çıkarken büyükelçilik de yolumuzun üstündeydi.

Belgrad, Türkiye Büyükelçiliği. #direngezi
Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği Kançılarya. #direngezi
Burası da hatırladığımız kadarıyla meclis binası. Etrafı yine ve yine park dolu. Belgrad yemyeşil.

Aynı gün, tam ters istikamette görmeye gittiğimiz başka bir yer daha vardı. Aynı İspanya’nın Sagrada Familia’sı gibi, Belgrad’ın yapımı çok uzun yıllar süren ve hala bitirilmeyen bir kilisesi varmış: St. Sava Katedrali. İbadethaneleri sevmem demiştim ama Sagrada Familia’yı da görmeye gitmiştik, bunu da görmeye gittik. Bir kez daha fark ettim ki, her ne kadar ibadethaneleri güzel birer mimari harikaya çevirmek için tonlarca para akıtılsa da ve her ne kadar bu mimari yapılar gerçekten harika görünseler de, harcanan paralarla dünyanın birçok sorununa çözüm bulunabilirdi: Bunun başını da açlık ve yoksulluk çeken, daha öncesinde karşılaştığımız çocuk dilenciler çekiyor. Yine de mimari olarak harikaydı, ona diyecek yok. Etrafını yine kocaman bir parkla çevirmişler ve katedralin hemen yanına da küçük bir kilise inşa etmişler. Katedrali görmeye gittiğimizde o kilisede de düğün vardı ve biz hemen düğünün bitimini yakaladık. Aynı Türkiye’deki davul-zurnacılar gibi çalgıcılar vardı.

St. Sava Katedrali
Yandaki minik kilise ve düğün ahalisi.

Ayrıca katedrali görmeye giderken yol üzerinde bir şey dikkatimizi çekti: Köpek parkı. Köpeklerin serbestçe koşup enerjilerini atabileceği, birbirleriyle oynayabileceği bir köpek parkı yapmışlar. Normal bir parkın tam ortasına hem de. Sonradan İstanbul’a geldiğimde çeşitli sitelerde bu tarz köpek parklarının olduğunu öğrendim ama Belgrad’da gördüğümüzde bir köpek parkıyla ilk kez karşılaşıyorduk ve Türkiye’de elimizde bir örneği bulunması açısından da fotoğrafını çektik.

Köpek parkı.

Üçüncü günümüzü bitirmeden önce anlatmam gereken son bir şey kaldı ve o şey yine akşam yemeği. 🙂 Bu sefer kaldığımız eve yakın, daha çok ızgara yapan bir restauranta gidelim dedik ve Foursquare üzerinden iyi puan almış olan Stara Hercegovina adında bir mekana gittik. Bizim Türkiye’de ve hatta aslında Adana’da bulunan kebapçılara benziyordu. Nispeten salaş ama nazik garsonları vardı ve Türkiye’deki sıkı alkol denetlemesinden muzdarip olan işletmelerin aksine, alkollü bir mekandı. Ben kendime daha önce hiç yememiş olduğum ribs (domuz kaburgası) söyledim. Bir porsiyonu 200 gr. ediyormuş. Menüde çok pahalı görünüyordu; ama meğerse menüde yazan fiyat kilo fiyatıymış. Dolayısıyla o fiyatın beşte birine yiyince inanılmaz ucuza geldi. Tuğçe kendine Ćevapčići söyledi; ki bu da bildiğimiz inegöl köfte. Ortaya ne olduğunu merak ettiğimiz bir de kajmak söyledik – ki bildiğimiz kaymak çıktı. Yanında sıcak pide de getirdiler. Pideyi görünce tabii ortada kaymak falan kalmadı. Yemeklerimiz geldiğinde kaymağı silip süpürmüştük.

Ribs. İnanılmaz lezzetliydi, domuzun belki de en lezzetli yeri. Bacon ile başa baş gidebilir. Ancak çok yağlıydı ve bir porsiyonu bitiremedim.
Ćevapčići. Yanında doğranmış soğan ile geldi.
Kajmak.

Belgrad’da toplam 5 günümüzü geçirdik; ancak her ne kadar şu ana dek kronolojik bir sırada anlatıyor gözüksem de, aslında anlattıklarım belli bir kronoloji içermiyor ve yazının bundan sonrası için böyle bir kronoloji vermiyor olacağım. Aslına bakarsanız anlatacak çok bir şey kalmadı. Ama bu az şeyin arasında çok önem verdiğim ve Belgrad’a sırf onun için bile gidebileceğim bir yer var: Nikola Tesla Müzesi.

Sırp asıllı bir ABD vatandaşı olan Nikola Tesla Müzesi’ne giderken, daha önce çok kere geçtiğimiz yollardan geçtik; fakat daha önce fark etmediğimiz bir şeyi fark ettik: Bir turizm bürosunun önüne asılmış bir gezi afişi. Sadece ve sadece “ucuzluğa bak!” demek istiyorum. Yurtdışından gelenler için Türkiye çok ucuz.

İstanbul Soping Festival!

Vee işte o an geldi. Yıllardır hayranı olduğum, Thomas Edison’un bilim dışı baskısı altında ezilmekten kurtulamamış ama bunu da umursamamış, döneminin en büyük zekalarından ve bu zekayı toplumun iyiliği için kullanmaktan çekinmeyen büyük insan Nikola Tesla’nın, sonradan müzeye çevirilen Belgrad’daki evi! Müze aslında çok küçük ama sergilenen az sayıda icat dahi (350’nin üstüne patenti olduğunu unutmamak lazım) sizi doyuma ulaştırabiliyor. Bugün her evde kullanılan çamaşır makinesi gibi basit bir aletin bile çalışmasını sağlayan indüksiyon motoru, Nikola Tesla’nın belki de günümüzde kullanılan en büyük icadı. Fakat Tesla’nın çalışmaları bununla sınırlı değil: Alternatif akımdan tutun helikoptere, kablosuz elektrik aktarımına kadar yüzlercesi mevcut! Ve kendisi hakkında o küçücük müzede bile o kadar çok belge varmış ki, hepsini aynı anda sergileyemedikleri için birkaç ayda bir sergilenen belgelerin konusu değişiyormuş.

Nikola Tesla Müzesi.

Müzeyi tabii ki tek başımıza gezmedik. Bize İngilizce tur imkanı sunabilecek bir rehber ayarlandı – ki bu rehberin üniversitede master programına devam eden bir elektrik-elektronik mühendisi olduğunu da ayrıca söylemem gerekiyor. Nikola Tesla Sırplar tarafından çok sevilen bir karakter – öyle ki ülkenin her bir yanında önemli mekanlara ismini vermişler, paralarının üzerine suretini basmışlar ve onu en iyi şekilde tanıtmaya gayret gösteriyorlar. Hazır müzedeyken belgeselini de izlettiler ve Tesla’nın tahmin ettiğimden de büyük buluşlara imza atan biri olduğunu ve Edison’un tahmin ettiğimden de daha çok karalama kampanyaları yürüttüğünü, Tesla’nın icatlarını çalmaya kalktığını öğrendim.

Tesla hakkında çok da konuşmadan, müzede çektiğim fotoğrafları yayınlayarak kendisini ve icatlarını anlatacağım. Ne yazık ki anlatabileceklerim sınırlı sayıda ve düzeyde. Eğer ilgileniyorsanız mutlaka ama mutlaka gitmenizi ve hatta rehberle icatlar hakkında konuşmanızı tavsiye ederim. Kendisi de çok güleryüzlü ve bilgi sahibiydi.

Fakat fotoğraflara gelmeden önce Tesla hakkında söylemek istediğim önemli bir şey var. Prestige filmini izlediyseniz eğer, Nikola Tesla’nın elektriği kablosuz olarak iletmeyi başardığını görmüşsünüzdür. Bu icat, bir kurgu değil! Gözlerimizle gördük, bizzat yaşadık. Tesla bu projeyi daha da büyütmeye karar verdiğinde, dönemin büyük enerji şirketlerinden birine giderek aklındakileri anlatır. Dünyanın çeşitli yerlerine büyük direkler dikerek hiçbir şekilde kablo kullanmadan elektrik dağıtabileceğini anlatır ve şu anda adını hatırlayamadığım bu büyük enerji şirketinin göbeği yağlı patronu Tesla’ya bu proje için fon aktarmaya başlar. İlk direk ABD’de dikilmeye başlanır. Tesla heyecanlıdır; fakat şirketin patronu, Tesla’nın asıl amacının bu elektriği satmak değil, tüm dünyanın ücretsiz olarak kullanmasını sağlamak olduğunu öğrenir ve projeye fon aktarmayı keser. Daha sonraları 1. Dünya Savaşı sırasında direk yıkılır ve Nikola Tesla’nın bu büyük projesi tekrar yapılmamak üzere suya düşer. İşte bir yanda pazarlamayı iyi bilen Thomas Edison, Tesla’nın projelerini çalarken diğer yanda Nikola Tesla daha büyük amaçlara hizmet etmektedir; ama bir türlü başarıya ulaştıramadan hayata gözlerini yumar.

Prestige filminde de görülen alet. Yanılmıyorsam 250 bin Voltluk bir motorla çalışıyor ve tepesinde çıkan beyaz kıvılcımları (adeta birer yıldırım!) görebiliyorsunuz. Aletin hemen altındaki floresanları, aleti çalıştırmadan önce elimize tutuşturdular. Aleti çalıştırdıklarında elimizdeki floresanlar yanmaya başlamıştı. 🙂
İndüksiyon motorunu çalıştırıyorsunuz. Yumurtayı bırakıyorsunuz ve yumurta kendiliğinden belli bir eksen etrafında dikey bir şekilde dönmeye başlıyor.
Yukarıda bahsettiğim elektrik direği (daha doğrusu, kulesi). Fotoğraftaki etiketten görüldüğü kadarıyla Long Island’da imiş. Bildiğim kadarıyla Nikola Tesla hayranları, bir fon oluşturarak bu kuleyi bulunduğu yerde “işlevsiz de olsa” yeniden inşa etmişler. Yanında bulunan istasyonu da müzeye çevirmişler.
En sağdaki kadın tur rehberimizdi. El ele uzatarak sağda toptan başı olan elektrik direklerinden alınan elektriği lambaya kadar ilettiler. Bu deneyi göstermeden önce rehber, elektrik direğinin tam 500 bin volt elektrik verdiğini söyledi ve kimin dokunmak istediğini sordu. Hemen atladım ve dokundum! Tam 500 bin volt vücudumdan geçti ve alternatif akıma sahip olduğu için kalbimi durdurmadı, vücudum sadece bir iletken görevi gördü; parmağımda sadece bir gıdıklanma hissettim. Yani anlayacağınız, Tesla’nın ürettiği bu aletlerin yaydığı kablosuz elektrik sağlığa zararsız.
Tesla düşünürken.
Nikola Tesla’nın küllerinin bulunduğu kap. Müzede sergileniyor.

İnanılmaz bir geziydi, benim için oldukça doyurucu oldu. Eve dönüş yolumuzda, her zamankinden farklı bir rota kullanmaya karar verdik. Biz Belgrad’a giderken “Yunanistan’a iteleme” geyikleri hala çok revaçtaydı. O yüzden yolumuzun üstünde aşağıdaki kareyi görünce fotoğrafını çekmeden duramayacağımızı hissettik. Hükümeti itelesek mi diye düşündük, sonra “onlara da yazık,” dedik.

Belgrad, Yunanistan Büyükelçiliği.

Adanalılar bilirler, bizim memlekette 24 saat çalışan unlu mamüller zincirleri vardır; hatta bunların en büyüğü Kardeşler’dir. Bu, başka yerde rastlayamadığım bir konseptti. Dolayısıyla Belgrad’da görünce şaşırmadık değil. Aynı Kardeşler’deki gibi pizzalar, börekler, Türk usulü olmasa da çeşit çeşit unlu mamüller satan iki farklı küçük zincir bulduk. Bu pizza olayına az sonra tekrar değineceğim; fakat öncesinde adı bizi cezbettiği için gittiğimiz ve mamüllerini ayıla bayıla, ucuz ucuz yediğimiz mekanın fotoğrafını koymak istiyorum.

Pekara TOMA. Ürünleri çok leziz. Sırbistan zaten ucuz ama daha da ucuza karnınızı doyurmak isterseniz burası bulunmaz nimet. Üstelik 24 saat açık ve ana meydanda bir şubeleri var.

Şimdi gelelim şu pizza olayına. Yurtdışında daha önce de dilim pizza satan yerler görmüştük, ancak Belgrad’daki kadar yaygın ve güzeline rastlamamıştık. Tüm Belgrad’a yayılmış, Caribic Pizza adında bir mekan var. Dilim pizza siparişinizi veriyorsunuz, anında kartona koyup veriyorlar ve fırından çıktığı gibi sıcacık yiyorsunuz. Türkiye’de çok yerde pizza yedim ama bir fast food restaurantının bu kadar güzel pizza yapabileceğini düşünmezdim. Foursquare puanları zaten oldukça yüksek, yine Foursquare’e bakarak bulduk burayı. Kesinlikle değdi. Türkiye’ye döndükten sonraki 2 hafta boyunca Caribic Pizza’nın eksikliğini çektim desem yalan olmaz. O tadı burda aradım durdum.

Bir diğer fast food restaurantı olarak, bizim kumpirden bahsetmek istiyorum. Kumpir bildiğim kadarıyla Türkiye’den çıkmış bir yiyecek. O yüzden Belgrad’da görünce şaşırdık ama şaşkınlığımız o kadar da çok sürmedi; çünkü yapmayı beceremiyorlar. 🙂 Krompirko adında bir mekandan denemek amacıyla bir tane aldık. İngilizce bilmiyorlardı, o yüzden karşılıklı gülüşerek siparişimizi vermeyi başardık. 🙂 Ancak aynı gülümsemeyi kumpirle yaşadığımızı söyleyemeyeceğim. Resmen mundar etmişler patatesi. Bizim kumpirde patates ne kadar dolgun duruyorsa, bunlar o derece altlık olarak kullanmışlar. Adeta Cem Yılmaz’ın anlattığı gibi, sanki patatesi binanın temelini yapmak için kullanmışlar.

Anlatacak pek az şey kaldı. Alkollü bir içki olan Rakija’ya geçmeden önce, gittiğimiz İtalyan restaurantını anlatmak istiyorum. 🙂 Bir de tabii yolda gördüğümüz aşağıdaki dükkan var.

Fotoğraf kendini anlatıyor. 🙂

Ottimo adında, şirin mi şirin bir İtalyan restaurantına gittik. Yazımın başında anlattığım, üniversitenin hemen dibindeki parkla yan yana bir mekan. Bahçesine oturduk ve bir garsonun gelmesi için uzuuuun uzuuun bekledik – ki kendilerini bu yönden oldukça İtalyan bulduk. 🙂 Ancak tavırları bir İtalyan’dan çok daha kibar olunca, tabii bir de adam sarışın olunca İtalyan olmadığına kanaat getirdik. Mekanın içerde de bir salonu varmış ama hava çok güzeldi, bu yüzden içeri bakmadık bile. Yemeğimizi sipariş ettik ve hafif yağmur altında, rengarenk mekanın, yemyeşil sokağın tadını çıkarmaya başladık.

Ottimo.
Deniz ürünleri tagliatelle.
Domates soslu, parmesanlı penne.

Vee son olarak, sırada Rakija var. 🙂 Rakija’ya Türkiye’de rakı diyorlar. Bizim bildiğimiz rakıyla alakası yok; fakat nedense ( 🙂 acaba neden) ismi bu şekilde erik rakısı, şeftali rakısı vb. geçmiş. Çeşit çeşit aromalısı var ve rakıdan çok tekilaya benziyor. Bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar o geceyi hatırlayacaktır, birlikte yaşadığımız Patron tekilalı ve rus votkalı geçen ağır bir geceden sonra biz tekilaya küstük. 🙂 Rakija’nın kokusu bile tekilayı çağrıştırınca Tuğçe içemedi. Onunkini de ben içtim. Bir erik, bir de şeftali söylemiştik. Tekilaya küsmemiş olsam bayılarak içerdim ama ne yazık ki ağır geldi. Tekila sevenlere şiddetle önerebileceğim bir içki Rakija. Gerçi sonradan daha az alkollü ve bal aromalı versiyonunu da bir denedik. Onun tadı çok daha güzeldi. Ev sahibimiz Ana’nın dediğine göre Rakija yapan çok farklı markalar mevcutmuş ve genelde fiyat arttıkça tadı da güzelleşiyormuş. Yani biz ucuz ve kötüsünü de içmiş olabiliriz, kesin bir şey söyleyemeyeceğim.

Rakija. Shot bardaklarında, yanında suyla servis ediliyor. Rakija’yı shot yapıp üzerine su içiyorsunuz. En azından garsonun bize anlattığı kadarıyla servisi ve içimi bu şekilde.

Son bir tavsiye. Eğer siz de Tuğçe gibi su konusunda ayırt edici davranıyorsanız, yurtdışında düzgün su bulmak konusunda sıkıntı yaşıyorsanız aşağıdaki suyu önerebiliriz.

Tadı Türkiye’deki sulardan da güzeldi. Biz çok beğendik.

Yeni gezilerde görüşmek üzere. 🙂 Biz Belgrad’ı sevdik, sıra dönecek ve biz elbet yine gideceğiz. 🙂

Amsterdam – Yine Geleceğiz!

Amsterdam gezimizden döneli 4 ay oldu, hakkında yazmanın vakti geldi de geçiyor. Bu yazı umuyorum ki kendim dahil Amsterdam’a gitmek isteyenlere bazı konularda referans olur. Amsterdam’a herhangi bir turla gitmedik, 4 günlüğüne ordaki yerel hayatı yaşamaya gittik; bu nedenle kültürel açıdan zengin bir yazı bulamayabilirsiniz ama havaalanlarından trenine, free shoplarından Amsterdam’ın havasına, Dam Square’e, Red Light District’e, patatesine, lalelerine, kanallarına, insanlarına vs. dair bilgiler bulabileceğinizi düşünüyorum.

Biletlerle başlayalım. Amsterdam biletlerini, geziden 10 ay önce aldık. Tabii ki Pegasus’u tercih ettik, o zamanlar günde tek sefer yapıyorlardı; yanılmıyorsam şimdi haftanın her günü karşılıklı ikişer sefer mevcut. Bilet fiyatları da 59 Euro’dan başlıyor, yani oldukça uygun. Biletleri aldığımız dönemde bir de Aerobilet’in hediye çekleri patlamıştı. Üye olan herkese 100 TL veriyorlardı. Erken satın alma, ucuz bilet ve Aerobilet’in hediye çeklerini de birleştirince Tuğçe’yle ikimiz toplam 250 TL gibi bir meblağa İstanbul-Amsterdam gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Sonrasında Ankara-İstanbul için de yine Pegasus’u tercih ettik. Yazının sonlarına doğru, bavulumuzun kaybolmasına dair bahsedeceklerim burayla alakalı. Aerobilet kullanmak durumunda kaldığımız için transit bilet almadık. Ankara biletlerimiz çok sonra alındı. Her neyse, şu anda da bir Amsterdam gezisi yapmaya kalksanız gidiş-dönüş 300 TL’ye tek kişilik bir bilet alabileceğinizi sanıyorum.

Zaman içerisinde gezi kadromuza kuzenlerimiz, yakın arkadaşlarımız dahil 5 kişi daha katıldı. Hepsi de biletlerini aldı. 7 kişi uçağı sallaya sallaya gidecektik – ki çeşitli aksilikler yüzünden aramıza 7. olarak katılan Gökhan hariç kimse gelemedi. Biz de 3 kişi gittik. 12 Şubat akşamı Ankara’dan uçağa bindik ve o geceyi İstanbul’da geçirdik. Sabah olur olmaz da ver elini Sabiha Gökçen. Erkenden pasaport kontrolünden geçtik ki free shop’u bir arşınlayabilelim. Öncelikle Sabiha Gökçen’deki free shop hakkında şunu söylemek lazım: fiyatlar gayet uygun. Biz Amsterdam’da özellikle alkolü daha ucuza bulacağımızı düşünürken Jagermeister likör Sabiha Gökçen’de daha ucuzdu. Bu başka birçok alkol için de geçerli. Yani ülkeler arası kesin bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Fakat bunun dışında, Sabiha Gökçen’de aldıklarınız limitli. Pasaportunuza ve uçuş kartınıza işlendiği için belli bir alkol ve tütün sınırını geçemiyorsunuz. Ancak yazının ilerisinde anlatacağım üzere Amsterdam’da durum böyle değil.

Sabiha Gökçen’de ilgimizi çeken free shop ürünlerinin fiyatlarını aklımıza kazıdıktan sonra uçağımızı beklemeye başladık. Sorunsuz bir şekilde bindik, üçlü bir sıraya oturduk (tabii bu üçlü sırayı önceden online check-in yaparak kapmıştık, yani biletliydik. Bunu neden söylüyorum? Çünkü otobüs gibi çalışan bazı uçak firmaları mevcut. Örneğin Blu-express ile İtalya’ya uçarken free seating uygulandığını gördüğümde çok şaşırmıştım. İnsan biletli olmayınca gerilebiliyor, ya yan yana koltuk bulamazsak, diye.). Yolculuk yaklaşık 3.5 saat sürecekti – ki biz fazlasıyla acıkmıştık. Hostesler sıcak yemekler için sipariş alırlarken 10 euro gibi bir ücret karşılığında et yemeği siparişi verdik – ki fiyatı Amsterdam’la kıyasladığımızda, ucuz görünüyordu. Yemek belli bir süre sonra üstü alüminyum folyoyla kaplı sıcak bir tabak içerisinde geldi. Yanında labneden tutun bisküvisine kadar yancıları da mevcuttu. Yemek beni şaşırttı, tadının güzel olmasını beklemiyordum. Yalnız bu noktada şunu söylemem gerekiyor, hostesler aynı kargocular gibi “bozuk para yok” edasıyla dolaştılar. Çalışanına bozuk para sağlamayan firmalara hep dolandırıcı gözüyle bakmışımdır. Tabii hostesler sonradan bir şekilde bularak para üstlerimizi getirdiler. Ancak kendilerine bozuk para en baştan sağlansa daha kusursuz ve stressiz bir servis sunabilirlerdi.

İşte, sonunda uçak indi ve uçaktan daha iner inmez kapıda bizi görevliler karşıladı. Daha önce direkt pasaport kontrolüne geçilmeyen bir havaalanına inmediğim için duruma biraz şaşırdım tabii. Pasaportlarımızı kontrol edip havaalanına girmemizde sakınca görmediler. Biz de bulunduğumuz alanı (free shop) geçerek pasaport kontrolüne doğru yollandık. Yeşil pasaportlu olduğumuz için vize almadan elimizi kolumuzu sallaya sallaya gelmiştik – fakat yine de pasaport kontrol görevlilerine bakarak en güler yüzlüsünün sırasına girdik. Pasaport görevlisi bize nerde kalacağımızı sordu, biz de airbnb.com üzerinden ayırttığımız yeri gösterdik. Bir sıkıntı çıkmadı ve kontrolden geçtik.

Bu noktada söylemem gereken bir şey var. Bu bizim Amsterdam’a ikinci gidişimizdi ve tarih Şubat 2013 idi. İlk gidişimiz ise Temmuz 2011’e denk geliyor. Şimdi ikinci yolculuğumuzun da üzerinden çok zaman geçtiği için ben yazıya iki geziyi karıştırarak devam etmeyi planlıyorum. Önemli gördüğüm yerlerde bu Şubat 2013’tü, bu Temmuz 2011’di diye belirtmeler yapabilirim. Örneğin, Amsterdam’a iki gidişimizde de trenlerle ilgili sıkıntı yaşadık. Tesadüfi bir şekilde ilk gittiğimizde (interrail) demiryolu üzerinde yanlış hatırlamıyorsam bozulan bir trenden ötürü ortalama 8-10 saatlik bir gecikme yaşadık. Yolun bir kısmını üç farklı trenle, diğer bir kısmını otobüsle ve taksiyle geçirmek zorunda kaldık. Temmuz ayı olmasına rağmen çokça rüzgar ve yağmur yedik ve çok üşüdük. Son gidişimizde ise sebebini bilmediğimiz bir olaydan ötürü direkt havaalanı trenleri çalışmıyordu. İki defa peron değiştirdik ve “geç kalacağız” korkusu yaşadık. Garda anons Flemenkçe yapıldığı için sürekli İngilizce bilen görevliler aradık vs.

Taksilerle ilgili de bir bilgi vermek isterim. Öncelikle Amsterdam’daki taksicilerin çoğunun Türk olduğuna kanaat getirdik. Orda bir ay boyunca kalan arkadaşlarımızın da tecrübeleriyle birleşince herhalde bindiğimiz taksilerden yalnızca biri Türk değildi. Taksiler oldukça lüks araçlardan oluşuyor BMW jipler gibi ve açılış fiyatları 7.50 Euro. İlk iki kilometre taksimetrede bir artış olmuyor ancak sonrasında hızlı bir şekilde 10’ar cent 10’ar cent artıyor. Temmuz 2011’deki yolculuğumuzda arkadaşlarımızın yurdunun bulunduğu Sarphatistraat’a gitmek üzere Amsterdam Centraal’dan (merkez tren garı) taksiye bindik. Taksicinin Türk olduğunu henüz anlamamışken Tuğçe’yle “umarım dolandırmaz” muhabbeti yaptık Türkçe bir şekilde. İnanılmaz uykusuz olduğumuz için ben adamın Türkçe konuşmaya başlamasına rağmen adama İngilizce yanıtlar verdim (ki bunun bir benzerini de Gülfemin Prag’daki bir Bulgar satıcıyla yaşamıştı 🙂 — adam Türkçe biliyordu). Her neyse, adam bizi önce yanlış yola soktu ve Sarphatistraat’ta kalan arkadaşlarımız Ali ve Dilara’nın dediklerine göre 10 Euro tutması gereken yol 15.10 Euro tuttu. Türk abimiz bize kıyak (!) geçip 15 versen yeter dedi, nasıl mutlu olduk anlatamam.

Şubat 2013’e dönelim. Pasaport kontrolünü geçtikten sonra yanlış hatırlamıyorsam makinelerden birinden kişi başı 3 Euro gibi bir meblağa, Schiphol Airport’tan Amsterdam Centraal’a gidiş bileti aldık. Gerekli perona geçtik ve 15 dakikalık bir beklemeden sonra trenimize bindik. Bu tren bizim bildiğimiz metrolar gibi değil, yine bizim bildiğimiz tren gibi ama iki katlıydı. Biletimize de bakılmadı, boşuna almışız. Amsterdam Centraal’da indik ve Airbnb’den kiraladığımız Schipperstraat’taki (buraya tıklayarak bakabileceğiniz) eve doğru yürüyüşe geçtik. Ev ev değil, bildiğin garajdan bozma bir yerdi. Kapısı garaj kapısı gibi kocamandı. Ev sahibi Willy’nin öyle sanıyorum ki yardımcısı bir eleman bizi karşıladı ve anahtarı verdi. Evin en ilginç tarafı, banyonun yerden ısıtmalı olmasıydı. Ev genel olarak zaten sıcaktı – ki Şubat ayı Amsterdam’ın en soğuk olduğu aylardan biri, evde üşümedik. Biz Amsterdam’a zaten tam zamanlı gezmek için gittiğimizden evin boğuk olması çok fark yaratmadı; ancak merkezi olmasına rağmen önereceğim ya da bir daha gideceğim bir ev değil.

Amsterdam’ın İstiklal’i diyebileceğimiz yer tabii ki Dam Square (Dam Meydanı). Ortasından tramvaylar geçiyor, bir miktar araç trafiği de mevcut ama caddenin üzerindeki kaldırımlar oldukça geniş. Ama genel olarak Dam’da yapılabilecek çok bir şey yok. Bir “Seks Müzesi” var. İlk gittiğimizde gitmiştik. Fiyatı 5 Euro civarıydı. Genel olarak fotoğraf ve çizim dolu bir müzeydi. Bana öğrettiği tek şey 1850’lerden itibaren bu dünyada fotoğraflı da olsa pornografi sektörünün olduğu oldu. Bunun dışında hediyelik eşyacılar burda sayıca çok. Bir iki tane nispeten daha kaliteli ürünler satan yer var. Bunlardan biri cadde boyunca iki şubesi bulunan Amsterdam Today idi yanlış hatırlamıyorsam. Burdaki çalışan hanımefendilerden biri de yine Türk idi. Amsterdam’da elini sallasan Türk’e çarpıyor. Ha unutmadan, Dam Square’de büyük bir heykelle birlikte Kraliyet Sarayı bulunuyor. Aşağıda da hediyelik eşyalardan birinin fotoğrafı var. 🙂

bitch_is_sleeping

Asıl macera Amsterdam Centraal’ı tam arkanıza alıp, Dam Square’den sola dönünce başlıyor. 🙂 Bu yol Red Light District’e çıkıyor, ancak öncesinde bu yol üzerinde bulunan mekanlardan da biraz bahsedeyim. Türkiye’deki pizza kültüründe dilim pizza olayı pek yok, ancak Amsterdam’da yerleşmiş. New York Pizza satan yerler var, dilimi 2-3 euro ve tadı gayet güzel. Yalnız domuz eti yemiyorsanız ona dikkat etmeniz lazım, keza domuz eti çokça kullanılıyor. Bunun dışında bu şehirde inanılmaz güzel patates kızartması yapıyorlar ve de bu kızartmanın satışı çok yaygın. Çok sevdiğimiz bir patatesçi de bu sokak üzerinde bulunuyor. Son uğradığımızda içerde bir de kedi vardı ve patateslerin kızarmasını beklerken içerdeki eleman uzuuuun uzun kediyle bakıştı. 🙂 Şimdi patatesçi deyince öyle sade patates sanmayın. Bu patatesin bence asıl olayı sosları. Önce kağıttan külaha bir miktar patates koyuyorlar, sonra biraz sos, sonra tekrar patates ve en son yine sos. Tuğçe köri ketçaba bayıldı, bense peynir sosuna. Böyle çedar gibi bir peynir (turuncu ve akışkan) sıkıyor tüm patatesin üstüne. Tadı öyle güzeldi ki anlatamam. Ayrıca aklımda kalmış, Amsterdam’da bu tarz yerlerde satılan sular Hamidiye markaydı, bildiğin Türkiye’den getirmiş adamlar. Bu arada unutmadan, bu sokağın adı Damstraat.

Aynı sokak üzerinde artık coffee shopları da görmeye başlıyorsunuz. Bunlarla birlikte direkt olarak seed satan dükkanları ya da mantar ve daha farklı tarzlarda “yasal” uyarıcı ve uyuşturucuları bulabileceğiniz smartshoplar da mevcut. Amsterdam denince herkesin ilk aklına gelen yasal fuhuş ve uyuşturucu kullanımı. Geçen yıl içerisinde 1 Ocak 2013 tarihi itibariyle coffee shoplara girişlerin Hollanda vatandaşı olmayan kimselere yasaklanacağı haberi dolaşıyordu fakat Amsterdam valisi sonradan bizzat açıklama yaparak bunun Amsterdam’daki turizmi etkileyeceğini söyledi ve bu yasanın Amsterdam’da uygulanmayacağını belirtti. Böyle bir yasa gerçekten mevcut ve Hollanda’nın birçok yerinde bildiğim kadarıyla uygulanıyor. Ancak Amsterdam’da uygulanmıyor. Anlaşılan Hollanda’da valilerin böyle bir yetkisi var. Yani eğer Amsterdam’a böyle bir amaçla gidiyorsanız ve kafanız karışıksa bilginiz olsun, herhangi bir kısıtlama yok. Vali demişken, Amsterdam belediye başkanını unutmak olmaz 🙂

amsterdam_belediye_baskani

 

Bir Umut Sarıkaya klasiği. 🙂 Arkaplandaki Van Gogh etkilerini fark etmemek de elde değil. Her neyse, biz devam edelim. Coffee shop, smartshop gibi merkezlerden çok bahsetmeyeceğim. İnternette gerekli bilgileri çokça bulabilirsiniz. Fakat Red Light District’ten bahsedeceğim. Buranın ne olduğunu bilmeyenler için kısaca söyleyeyim: Burası Amsterdam’ın turistik fuhuş caddesi. Trafiğe kapalı uzunca bir sokak boyunca sağlı sollu camekanlarda kadınlar kendi vücutlarını pazarlamaya çalışıyor. Çıplak değiller, çoğu bikini tarzı şeyler giyiyor. Sokak boyunca Amsterdam’ın çoğu noktası gibi burda da bir kanal var. Ayrıca ara sokaklarda da yine Red Light etkileri görülüyor. Burası ne zaman gidersek gidelim tıklım tıklımdı. Sabah saatlerinde dahi çalışan kadınlar var. Fuhuşun bir kadın için ne derece rahat bir meslek olduğu konusunda yorum yapamayacağım ama burda çalışan insanlar gördüğüm kadarıyla rahatlar. İşe bisikletleriyle geliyorlar, işten çıktıklarında yine bisikletlerine atlayıp gidiyorlar. Fiyat öğrendiğimiz kadarıyla sabit. 15 dakikası 50 euro. Yalvarsanız dahi fiyat düşürmüyorlar, bizzat “40 euro olmaz mı,” diye yalvaranları gördük, ordan biliyoruz. 🙂 Ayrıca içerden çıkan insanlar da gördük, suratlarında anlamsız bir gülümsemeyle çıkıyorlar.

Red Light’taki bir başka atraksiyon ise Casa Rosso başta olmak üzere çeşitli tiyatrolarda gerçekleşiyor. Casa Rosso bunların en ünlüsü ve en pahalısı. O nedenle kısaca Casa Rosso’yu anlatacağım, ancak farklı tiyatrolar da mevcut. Casa Rosso’da bir saatlik döngülerle canlı seks şovları yapılıyor. Biz girmedik ancak öğrendiğimiz kadarıyla bira dahil 50 euro gibi bir fiyatı var. Girip içerdeki koltuklara oturuyorsunuz ve istediğiniz kadar kalıyorsunuz. Şov sürekli devam ediyor 1 saatlik döngüler içerisinde. Söylenenlere göre direkt sevişme sahnelerinin uzunluğu 3-4 dakika arası. Onun dışında kadınlı erkekli gruplar vücutlarıyla çeşitli gösteriler sergiliyormuş. Bu ve bunun gibi tiyatrolar Red Light boyunca mevcut. Yukarıdaki karikatürdeki tiyatro tabelası da bu Casa Rosso gibi tiyatrolara gönderme yapıyor.

Kahvaltıyla devam edelim. Sonradan çok meşhur olduğunu öğrendiğimiz Koffiehuis de Hoek adındaki mekana iki kez gittik. Küçük ve tatlı bir mekan. İnanılmaz güzel pankek ve krep yapıyorlar. Garsonları da, aşçıları da çok nazik ve tatlı insanlardı. Yine domuz eti yemiyorsanız dikkat etmeniz gereken şey Ham tarzı şeyler içeren ürünler istememek. Fakat yiyorsanız jambonlu (Ham) kreplerinin çok lezzetli olduğunu söylemeliyim. Aynı şekilde çay, kahve gibi ürünleri de çok başarılı. Tuğçe nane çayı istemişti, içinde nane olan bir çay geldi. Aşağıda kahvaltılarımızdan birinin fotoğrafı mevcut:

9087493151_66145e2102_z

 

Yemekten konu açılmışken biraz da süpermarketlerinden bahsedelim. Amsterdam’da Albert Heijn adındaki marketler zinciri oldukça yaygın, fiyatları da oldukça uygun. Marketlerde genel olarak karşılaştığımız şeyler arasında çok çeşitli hazır yemeklerin bulunması (ben hiçbirinin tadını sevmedim ama lazanyadan tutun hint usulü tavuğa kadar bir sürü çeşit mevcut) ve sebzelerin çok temiz görünen paketlerde doğranmış ya da yemeye, yemekte kullanmaya hazır şekilde satılıyor olmasıydı. Ayrıca benim daha önceden 1 haftalık Fransa maceramızda her gün tükettiğim karideslerin aynını burda da buldum. Soslu bir şekilde yemeye hazır olarak satıyorlar. Karidesten bahsetmişken, geçenlerde öğrendiğim üzere Türkiye’de inanılmaz bir karides üretimi (üretimi demişken, denizlerden çıkarılması demek istiyorum) varmış; fakat Türkiye’deki talebin azlığı yüzünden Türkiye’de fahiş fiyattan satılan bu JUMBO karidesler çok düşük fiyatlara yurtdışına çıkıyormuş. Yani benim Fransa’da ya da Hollanda’da yediğim bu karidesler Türkiye’den gelmiş bile olabilir. Karideslerle iligli bu gerçeği öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Hamsi gibi yaygın ve ucuz bir besin olabilirdi Türkiye’de de. Yediğim karideslerin bir fotoğrafı da aşağıda:

karides

 

Interrail maceramızda bir hata yapıp müze gezmeye kalkışmıştık. 2-3 gün sonra Interrail’in böyle bir şey olamayacağını anladıktan sonra yurtdışına çıktığımızda müze gezmeyi bıraktık. Ancak Amsterdam’da kesinlikle gidilmesi gereken bir müze var, o da Heineken müzesi. Fiyatı Amsterdam’daki birçok şeyin tersine gün geçtikçe artıyor. İlk gittiğimizde 15 euro gibi bir ücret vermiştik kişi başı. Son gittiğimizde bu ücret 17 ya da 18 euroya çıkmıştı. Size müzenin sonundaki barda kullanabileceğiniz iki adet pul veriyorlar. Bu pullarla birer aded 33 cl. Heineken içebiliyorsunuz. Bunun dışında müze içerisindeki gezi sırasında “Bira nasıl içilir?” adlı etkinlikte bir de 20 cl. Heineken içiyorsunuz. Bir de küçük bardaklarda size biranın fermante olmadan önceki halini ikram ediyorlar. Çok ilginç bir tadı var, denemenizi tavsiye ederim. Müzenin geneli Heineken’in tarihi ve Heineken biralarının tarihinden oluşuyor. Bense tadım kısmını iki gidişimde de daha çok sevdim. Aşağıdaki fotoğrafta barmen bize biranın renginin nasıl (altın rengi) olması gerektiğini, bira dolum tekniğini (köpüğün bardağın ne kadarını kaplaması gerektiğini) ve biranın nasıl içileceğini anlatıyor. Kısaca anlatmak gerekirse, biranın köpüğü birayı taze tutan şey. Eğer biranın üzerinde köpük olmazsa bira hızlı bir şekilde karbondioksit kaybediyor. Dolayısıyla birayı içerken köpüğü içmemelisiniz. Bunun için de bira içerken dik durmalı ve bardağa eğilmektense bardağın sizin şeklinize uyum sağlamasını sağlayarak içmelisiniz. Bunu da bardağa yeterli açıyı vererek sağladığınızdan köpük yerine birayı içmiş oluyorsunuz. Bize biranın nasıl içileceğini anlatan barmen aşağıda. Ha bir de unutmadan, flemenkçe “Şerefe!” demek, “Proost!” demek. Birayı şerefe kaldırırken karşıdakinin gözlerinin içine bakmayı unutmayın!

heineken_tadim

 

Heineken müzesinde Tuğçe montunu kaybetti. Bizim hemen arkamızdan gelen kalabalık Japon güruhu “bu bizimdir herhalde” diye düşünüp almışlardır diye düşünüyoruz; çünkü müzenin hiçbir yerinde bulunamadı. Sağ olsun orda çalışanlar bir bere hediye ettiler.

Red Light yolunda Condomerie adında bir mekan var. Genelde kapalıyken yakalıyoruz bu mekanı, o nedenle camekanların fotoğrafını çektik hep. İçerde çeşit çeşit kondom satılıyor. Genelde hediyelik çeşitler yalnız, kullanmak için değil. 🙂 Zaten sergiledikleri kondomlar arasında yünden yapılmış kondom bile var, varın gerisini siz düşünün. Aşağıdaki gibi bir örnek verebilirim:

condomerie

 

Biraz da Amsterdam’ın genel özelliklerinden bahsedelim. Amsterdam deyince nedense bazı insanların aklına direkt lale geliyormuş. Bu lalenin Amsterdam’a ilk olarak nerden geldiğine dair (Osmanlı) söylentiler var, ben araştırmadım açıkçası. Fakat inanılmaz bir lale aşkı var Amsterdam’da. Her yerde gözünüze gözünüze sokuluyor, adeta İstanbul. Bununla birlikte güzel de bir green market bulunuyor, çeşit çeşit bitki satıyorlar bu açık alana kurulu pazarda. Türkiye’ye dönerken Tuğçe burdan tohumundan yetiştirmek üzere etçil bir bitki aldı ama büyümesini sağlayamadık.

Ne yazsam ne yazsam diye düşündükçe aklıma hala bir şeyler geliyor. Örneğin büyük Bulldog’un bulunduğu şimdi adını hatırlayamadığım meydanda Avrupa’nın yanılmıyorsam en büyük Apple Store’u var. Gittiğim ilk Apple Store oldu. İki katlı bir dükkan ve içerisi minimal olsa da şatafatlı döşenmiş. Ortada güzel bir merdivenle ikinci katına çıkabiliyorsunuz. Onlarca MacBook, iPad, iPhone vb. bilimum Apple ürünü tamamen insanların denemesi ve oturup kullanması için tezgahlara ve masalara konmuş. Türkiye’de olsa herhalde millet internet cafeye falan gideceğine buraya gelir tüm günü burda geçirirdi.

Aslında daha yazacak şeyler var ama ben ufaktan Türkiye’ye dönüşü başlatayım. İlerde ekleme yapar mıyım bilmiyorum ama Amsterdam’a bir daha gideceğimiz kesin. Bir daha gittiğimizde bir daha anlatacağım her şeyi. 🙂

Dönüş yolumuza direkt olarak havaalanından başlamak istiyorum. Ben çeşitli sebeplerden ötürü uçak biletlerimizi alırken transferli alamamıştım. Bu sebeple Amsterdam’da Skype üzerinden Pegasus’u arayıp uçuşlarımızı bağlattım. Bu hareketimin birkaç kötü sonucu oldu. Bunlardan biri Pegasus’un sorunlu bilgisayar sistemi yüzünden Amsterdam’da biletlerimizi bir türlü bastıramamamızdı. Ayrıca o gün öğrendim ki, havaalanlarındaki kontuarlarda o havayolunun çalışanları değil, havaalanının çalışanları çalışıyormuş. Dolayısıyla Türkçe bilmiyorlardı ama çok iyi İngilizce biliyorlardı. Anlaşmak o nedenle zor olmadı, ancak 2 dakika içinde çıkarılabilen boarding pass için 20-25 dakika uğraştık. Türkiye’de olsa kontuar görevlisinin sinirleneceğini düşündüğümden kendisine durumdan dolayı üzgün olduğumu, onu uğraştırıyor olmamdan dolayı hoşnut olmadığımı söyledim. O ise durumun benimle alakalı olmadığını, orda zaten yardımcı olmak için bulunduğunu söyleyip suçu Pegasus’a attı. Çok kibardı ve bize çok yardımcı oldu. Transfer bagajımızı da ayarladıktan sonra boarding passimizi verdi ve biz de Schiphol’un duty free’sine doğru yollandık.

Burdaki duty free’de yaşadığım muhabbeti kısaca anlatmak istiyorum, keza dışardan ülkemize olan bir bakışı da içeriyor. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Türkiye’ye giriş ve Türkiye’den çıkışlarda belli miktarda alkol ve tütün alınabiliyor. Tüm bu alım işlemleri de pasaporta ve boarding pass’e işlendiği için “ben kaçak geçiririm” düşüncesiyle dahi fazladan ürün alamıyorsunuz. Bunun benzeri bir uygulamanın Hollanda’da da olacağını düşündüğümden duty free görevlisine giderek limitlerin ne olduğunu sordum. O da bana önce hangi ülkeye gittiğimi söyledi. Türkiye dediğimdeyse gülerek bana aslında belli bir limit olduğunu fakat bunu kendilerinin kontrol etmediğini, ordaki duty free’den limitsizce istediğimi alabileceğimi söyledi. Ancak kontroller Türkiye’ye girişte gümrükte yapılıyormuş. Bunu söyledi, fakat Türkiye’nin bu konuda çok hassas olmadığını, hiçbir sıkıntı olmadan istediğim kadar ürünü geçirebileceğimi anlattı. Daha önce de Türkiye’ye giden insanlarla konuştuğunu ve bir problem çıkmayacağını söyledi. Keza öyle de oldu, herhangi bir sorun çıkmadan aldığım içkileri ve tütünleri getirebildim.

Yolculuğun son adımı ise Ankara Esenboğa’da yaşadığımız talihsizlikti. Bavullarımızdan biri gelmedi. Gelmeyen bavul en büyük bavulumuzdu ve içinde kişisel eşyalarımızın yanı sıra bir sürü hediyelik eşya ve ödünç alınmış bir iPad de vardı. Yaşadığımız travmayı az çok düşünebilirsiniz. Sonradan (1-2 saat içerisinde) ortaya çıktı ki, bagajın transit aktarılmasında bir sıkıntı olmuş ve bagaj İstanbul’da kalmış. Arayıp bizden bavul hakkında teyit aldılar ve ertesi gün sabahtan evimize kadar getirdiler. Ama bavulumuzu beklerken yaşadığımız kötü 1-2 saati anlatamam.

Sanırım şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Amsterdam hakkında anlatmadığım çok şey var ama zaten oldukça uzun yazdığımı düşünüyorum. İki farklı gün kullandım yazım için ve ikinci günüm olan şu gün nerdeyse son 3 saattir yazıyorum. Oldukça yoruldum. Merak ettikleriniz olursa yorum yazarak sorularınızı sorabilirsiniz.

Zaman Makinesi: Film ve Kitap

Zaman Makinesi’nin 2002 yapımı filmi, benim için çocukluğumun bilim kurgu şaheserlerinden biriydi. Gelecekle ilgili her türlü yorumu izlemeyi veya dinlemeyi inanılmaz keyifli bulurum. Her ne kadar Geleceğe Dönüş serisi benim için bu bağlamda daha önemli bir yere sahipse de, Zaman Makinesi’nin de kendine has bir yeri var. H. G. Wells’in aynı adlı kitabını okuma şansına yeni eriştim ve belki de şu anda Guy Pearce’ın başrolünü oynadığı bu uyarlama filmin IMDB puanının neden 5.8 olduğunu anlamış bulunuyorum. Film, uyarlama değil, adeta kitabın katledilmesi olmuş!

Yazının bundan sonrası hem 2002 yapımı film hakkında, hem de H. G. Wells’in The Time Machine adlı kitabı hakkında spoiler içerir. Okumak sizin inisiyatifinize kalmış.

Nerden başlasam bilemiyorum, filmle kitap arasındaki benzerlik %1’i geçmeyebilir. En baştan başlayayım. Kitabın anlatımını, diğerlerine nazaran genç bir kimse yapıyor ve kitap, zaman gezgininin anlattıklarından oluşuyor. Zamanın birkaç beyefendisini tütün odasında toplayan zaman gezgini, bir haftalık yokluğunda 802,701 yılına yaptığı yolculuğu ve daha sonrasında da bundan 30 milyon yıl sonrasına doğru giderek durduğu birkaç zaman noktasındaki kısa gözlemlerini aktarıyor. Zaman gezgininin neden böyle bir makine icat ettiği, hangi nedenden dolayı zaman yolculuğuna çıktığına dair herhangi bir bilgi verilmiyor. Oysa film, belki klasik bir Hollywood yapımı gibi bir kadının etrafında dönüyor. Emma adlı bir kadına aşık olan doçentimiz Alex, onu kaybetmesinin ardından onu geri getirmek için bu makineyi yapıyor. Geçmişe gidip Emma’yı kurtarmayı deneyip başarısız olduktan sonra da geçmişi neden değiştiremediği üzerine bir cevap bulmak için geleceği ziyaret ediyor. Kitapta Alex son derece aklı yerinde, araştırmacı ruha sahip bir bilim adamıyken, filmde sapkın bir aşık olarak gösterilmiş. Kitabı okuduktan sonra bu tanımlamayı oldukça rahatsız edici bulduğumu söylemeliyim.

Filmde, direkt olarak 802,701 yılına gitmektense önce geçmişe giden Alex, sonrasında bir defa da 2037 yılına gidiyor. Bu sahneler de tamamen kitaba sonradan eklenmiş sahneler. 2037 yılının dünyasından bir görünüm, o zamanın insanlarından birkaçıyla iletişimi, o harikulade müzeyi ve bu müzede bir nevi arama motoru olarak görev yapan insan arayüzüyle konuşması, kısa süre sonra ayın parçalanışı… Evet, bir film olarak bunlar bence güzel ayrıntılar; keza geleceğe bir bakış atmanızı sağlıyor. Fakat kitapla alakası olmayan şeyler.

Daha kitabın başından 802,701 yılına gidiyoruz, ancak filmde bu noktaya ancak gelebildik. Sonunda Eloiler ve Morlocklara bir göz atabileceğiz. Kitabı okumuş ya da filmi izlemiş olanlar bilirler, o tarihte insan ırkı iki farklı şekilde evrimleşmiş. Kitaba göre bu evrimin sebebi, Alex’in tahmini üzerine ekonomik bir açıdan inceleniyor. Zamanla toplumun iki kutpunun iyice zıtlaşması, zengin ve refahı yüksek sınıfın güvenlik, barınma ve yiyecek gibi hiçbir derdinin kalmaması; fakir ve işçi sınıfın bir sebepten yeraltına taşınması ve yüksek sınıfın ihtiyaçlarını gideriyor olması ama en sonunda tükenen kaynakların fakir sınıfı iyice yerinden ederek insan etine yöneltmesi. Tüm bunlar kitapta oldukça güzel bir toplumsal teoriyle açıklanmış. Oysa filme bakacak olursak Eloiler ayın parçalanışından sonra bir şekilde yeryüzünde yaşamayı başaranlar, Morlocklarsa yeraltına sığınarak bir daha güneşe çıkamayacak şekilde evrimleşenler. Evet, Morlocklar kitapta da ışığa inanılmaz hassaslaşmış şekilde evrimleşiyorlar ama filmde bu evrim daha da tuhaflaşıyor: Morlocklar da iki farklı şekilde evrimleşmiş! Bu iki türden biri beyin gücünü inanılmaz seviyede artırmış ve güneşe çıkamıyorken, diğer tür kas gücünü geliştirmiş ve güneşe çıkabiliyor, güpegündüz Eloi avlayabiliyorlar.

Eloiler ve Morlocklar hakkındaki kitap ve film arasındaki farklara bakmaya devam edelim. Kitaba göre Eloiler boy olarak çok kısalmışlar, dertten ve tasadan yoksunlar, merak etmiyorlar, eskinin dünyasına dair hiçbir bilgileri yok, Alex’in dilini kesinlikle bilmiyorlar, tüysüz vücutları ve açık tenleri var; çocuk gibiler. Filmdeyse Eloileri normal insan şeklinde görüyoruz; hepsi esmer, sürekli bir korku içerisindeler, Alex’in zamanından kalma kalıntıları inceleyerek İngilizce’yi sökmüşler ve nesilden nesile bu bilgiyi öğretmeye devam etmişler, Alex’in 2037 yılında ziyaret ettiği müzedeki insan arayüzü hala sağlam ve Eloiler bunun yerini biliyorlar, geçmişe dair merakları var. Kitaptaki tanımlamalarından tamamen farklılar ve kitapta Alex’e uzun süre eşlik eden ve sonunda can veren Weena filmde yok! Onun yerine baş karakter olarak Mara adında bir kadın ile Kalen adında bir erkek çocuk eklenmiş; tabii ki ikisi de İngilizce’yi sular seller gibi konuşuyor, hem de aksansız.

Biraz da Morlocklardan bahsedelim. Kitapta güçsüz olarak tanımlanmışlar, en küçük kibrit ışığına karşı bile duyarlılar, tüylüler, hayvana benziyorlar ve beyinsizler. Etçiller ve geceleri yeraltından çıkarak Eloileri avlıyor, onları yiyorlar. Onların da boyu oldukça küçük ve birçok sefer Alex onları kolayca yumruklayıp devirebiliyor. Tenleri bembeyaz ve ateş/ışık tenlerine inanılmaz derecede zarar verebiliyor. Halbuki az önce bahsettiğim gibi filmde Morlocklar iki ayrı türde evrimleşmişler. Kas gücü olanlar yine hayvan gibi, tüylü ve grimsi yaratıklar. Boyları uzun ve inanılmaz kaslı, güçlüler. Işığa karşı hassasiyetleri yok. Onlara karşı koymak oldukça zor. Bir yandan beyin aktivitelerini geliştirmiş olan Morlocklar ise zihin kontrol edebilme yetisine sahipler, güneşe çıkamıyorlar, İngilizce biliyorlar 🙂 hem de aksansız konuşuyorlar. Beyin aktiviteleri o kadar gelişmiş ki, Alex var olan düzene zarar vermedikçe yoluna gitmesine izin veriyorlar.

Kitabın olay örgüsüyle filmin olay örgüsü arasında da dağlar kadar fark var. Kitapta Alex, zaman makinesinin ortadan kaybolmasını görmesiyle birlikte onu bulmaya çalışır ve bu yoldaki bir haftalık macerası anlatılır. Weena’yla birlikte sayısız geziye çıkarlar, Yeşil Porselen Sarayı adındaki yere giderler, ormanın içinden geçerler, ilginç bir müzeyle karşılaşırlar (filmdeki müzeye pek benzemese de). Bu yolda Morlocklarla karşılaşır ve dövüşürler; Alex bu sırada Morlockların ışığa hassasiyetlerinin ne kadar güçlü olduğunu görür. Bir çocuktan farksız olan Weena’nın tek dayanağı olan Alex, aynı zamanda Weena’nın hayatını kaybetmesiyle de boğuşmak zorunda kalır. Filmdeyse Morlocklar Mara’yı kaçırır ve Alex Morlockları kovalar. Sırf Mara’yı kaçırdıkları için Amerikanvari bir şekilde Morlockların beynini yok eder. Sonra geleceğe kısa bir yolculuk yaparak (sanırım 746 milyon yıl sonraya) Morlockların nasıl evrimleşerek dünyayı berbat bir yer yaptığını görür ve dönüp bir kahraman gibi zaman makinesini feda ederek Morlockların kökünü kazır ve dünyayı kurtarır. Kitaba bakacak olursak zaten 802,701 yılından sonra Alex, 30 milyon yıl ileri gittiğinde insana benzeyen hiçbir canlının yaşamadığı, ancak kocaman yengeçlerin yaşadığı cansız bir dünyanın var olduğunu görür ve en sonunda kendi zamanına geri döner. Kitabın sonunda da tekrar bir yolculuğa çıkar ve geri gelmez. Filmdeyse zaman makinesini dünyanın geleceği uğruna feda ettiği 802,701 yılında artık sevgilisi olan Mara ile yaşamaya başlar.

Film hala hoşuma gidiyor, ancak bir Hollywood yapımı, bir kitabı ancak bu kadar lekeleyebilirdi herhalde. Yanılmıyorsam kitapta Alex ismi geçmiyordu, 19. yüzyıl insanlarının hiçbirinin adından bahsedilmiyordu. Hepsi, kendi sıfatlarıyla anılıyordu. Zaman gezgini, tıp adamı, editör vs. gibi. Bu arada bahsetmediğim bir şey daha var, kitapta olaylar Londra’da ve Londra’nın bulunduğu alanda geçerken filmde Alex bir Amerikalı ve olay ABD’de geçiyor. 🙂 Filmi izlemeden Wells’in kitabını okumuş olsaydım herhalde filmden nefret edebilirdim. Her ne kadar uyarlamalar da hoşuma gitse de, farklı birer yorumlamadan keyif alabilsem de bu Amerikalılaştırma olayı hoşuma gitmiyor. Sonuçta film ile kitabı birbirinden bağımsız değerlendirmek gerek; çünkü film, kitabın uyarlamasından çok apayrı bir senaryo olmuş. Yine de bir zaman yolculuğu meraklısı olarak film hala hoşuma gidiyor. 🙂