Hacıllı: Doğaya attığımız ilk adım

Henüz İtalya’yı anlatmayı bitirememişken, yine dörtlü olarak çıktığımız tatili anlatıp aradan çıkarmak istiyorum. Aradan çıkarmak dediğime bakmayın, hiç de yamana atılacak bir tatil değildi. Arabamızı kiraladık, Şile’yi geçtik, Ağva’ya varmadan Hacıllı Köyü’ne girdik; köyü geçtikten sonra araba yolunun sonuna geldik. Sırtımızda çantalar, çadırlarımız ve uyku tulumlarımızla 2 gece 3 gün, doğayla baş başa geçireceğimiz kamp hayatına adım attık. Şu an Hacıllı’yı düşünürken hissettiğim tek şey huzur: Tek sorumluluğumun hayatımı sürdürmek olduğu, dış dünya ile iletişimden uzak, huzurlu bir dünya.

Tabii Hacıllı’ya giderken güzel hayallerimiz olsa da, bu kadar güzel zaman geçireceğimizi bilemezdik. Hele ki havanın halini düşünürsek. Biz Hacıllı’ya doğru yol aldıkça hava kapanmaya devam ediyor, güneşin de ufak ufak tepeden ayrılmasıyla bizi bir “çadır kuracak yer bulma/çadır kurma” korkusu sarıyordu. Önceki günlerde çadırı nasıl kuracağımızı evde yaptığımız bir testle öğrenmiştik. 🙂 Ancak çadırı nereye kuracağımızı, ne kadar içerilere gideceğimizi kestiremediğimiz için, “karanlık çökmeden yetişebilecek miyiz,” endişesi taşıyorduk. Bir de buna köye girer girmez aniden bastıran sağanak yağış eklenince bizi aldı bir düşünce. Çektik arabayı köy camiisinin karşısına. Başladık beklemeye.

Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar :)
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar 🙂

Yağmurun durmasını beklerken endişelerimiz devam ediyordu. Sadece yağmurun bir anda bastırmasının yeşerttiği bir umut vardı: Bir anda duracaktı. Öyle de oldu. Yağmur durduğu gibi biz de gerekli erzağı bulmak için köyü dolaşmaya başladık. Bir kasap, bir de manav arıyorduk. Kasaptan etimizi alacak, manavdan meyve ve sebze gömecektik. Kötü haber: İkisini de bulamadık. Köy ahalisinin söylediğine göre kasap haftanın belli günleri köye uğruyormuş. Manav da yokmuş. Bulabildiğimiz tek şey küçük bir köy bakkalı oldu. Onun da içinde dondurulmuş tavuk bile vardı ama ürünler adından da anlaşılacağı üzere taze değildi. Köy ürünü yeme hayalimiz suya düştü anlayacağınız. Moralleri bozmadık; sucuk bulduk. Bakkal hanımefendi bizi bulmuşken güzel bir kazık geçirdi ama olsun, yine bozmadık moralleri. Bildiğin ısıl işlem görmüş sucuğumuzu aldık ve yolumuza devam ettik. İlk akşamın menüsü belli olmuştu. Erzağımızı aldığımıza göre artık köyün az aşağısında bulunan, asıl gideceğimiz yere gidebilirdik. Fakat yolda ne görelim?

Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu
Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu

Hemen yandaki çiftlik evine girdik ve yumurta olup olmadığını sorduk. Bingo! Taze köy yumurtası bulmuştuk. Bakkaldan sonra ilaç gibi geldi. 🙂 Tekrar yola koyulduk ve aşağı doğru indik. Arabayla bir yere kadar daha devam edebileceğimizi görebiliyorduk ama çok içerilere girmek istemedik; yol küçük olduğundan park edecek yer bulamayabilir ve hatta geri dönmeye çalışıp zorlanabilirdik. O yüzden aşağıda dere kenarındaki parkur tabelasını görünce uygun bir köşeye arabayı çektik ve başladık malları yüklenmeye.

Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Seyyar mutfak Tuğçe :)
Seyyar mutfak Tuğçe 🙂

Bulduğumuz sopalara da dikkat çekmek isterim; kaldığımız süre boyunca bize güzel oyuncak oldular. 🙂 Uzun bir yüklenme işinden sonra artık macera bizim için tam anlamıyla başlamıştı. Sırtımızda çadırımız, erzağımız; önümüzde keşfedilmeyi bekleyen doğa; ve biz patikanın üzerinde yürümeye başlamıştık. Mutluyduk! 🙂

Çadırı olabildiğince içerilere, insanlık tarafından rahatsız edilemeyeceğimiz bir yerlere kurmak istiyorduk. Bu amaç için attığımız ilk adım, derenin öteki tarafına geçmek oldu. Bulduğumuz ilk yol ayrımından, yeşil düzlüğe açılan soldaki yol yerine derenin öteki tarafına geçen sağdaki yola saptık. Arabaların daha fazla ilerleyemeyeceği noktaya kadar geldik ve köprüyü kullanarak dereyi geçtik. Su o kadar berrak görünüyordu ki. Etrafı da irili ufaklı aşınmış taşlarla doluydu. Köprüyü geçtikten sonra hemen sağda büyük yeşil bir düzlük bulunuyordu. Solda ise keşfedecek çok daha fazla yer var gibi görünüyordu. Karar verme zamanıydı: Havanın kararmasına çok zaman kalmamıştı ve çadırı kurabileceğimiz güzel bir yer bulmuştuk. Fakat bulduğumuz bu yer, arabayı park ettiğimiz yerden çok da uzak değildi. Hızlı ama biraz zaman alan bir fikir teatisinden sonra eşyaları, bulduğumuz bu düzlüğe bıraktık ve çadırı kuracak daha iyi bir yer var mı görmek için soldaki düzlükten biraz daha içerilere yol almaya karar verdik. Bu düzlük ilerde yine dereye çıkıyor, ancak sağ taraftan bir tırmanış yolu veriyordu; taşlı ve kaygan. Zorlu bir tırmanışın ardından, tepenin diğer tarafından inişe geçtik ve çok daha güzel bir düzlükle karşılaştık. Derenin içinde, çok daha sessiz, sakin ve dokunulmamış görünüyordu. Çadırı buraya kurabilirdik; fakat tüm o eşyaları alıp o kaygan yoldan tepeyi aşmaktansa, geri dönüp ilk bulduğumuz yere çadırı kurmaya karar verdik. Yol oldukça kaygandı ve o kadar eşyayla düşüp bir yerimizi kırabilir, hatta dereye yuvarlanabilirdik. Biz de fazla gecikmeden dönmeye, çadırları kurup ateşi yakmaya karar verdik.

Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere
Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere

Çadır kurmak işin artık kolay tarafıydı. Peki ya ateşi nasıl yakacaktık? Bir Adanalı olarak mangal ateşini bile zor yakabilirken sönmeyecek bir ateş yakmak? Benim için zor. Neyse ki Berkan yardıma yetişti ve ateş işini en başından devraldı. Bana da ordan burdan odun toplama işi kaldı. 🙂 Küçüklü büyüklü bir sürü odun toplamamıza rağmen Berkan’ın “bunlar ateşi 1 saat bile canlı tutmaz” tepkisi üzerine küçük bir şok geçirsem de, ateşe kütükle girişmemizin müthiş sonucunu göstermekten gurur duyuyorum.

Berkan'ın organik odun fırını :)
Berkan’ın organik odun fırını 🙂

Kütüğün yandıktan sonra bizi ateşi söndürene kadar idare ettiğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur dahi ateşimizi söndüremedi.

Hava artık ufaktan kararmaya başlamıştı. Tabii biz de çoktan çadırımızı kurmuş, ateşimizi yakmış, akşam yemeği için hazırlıklarımızı yapmaya başlamıştık. Bu akşamın fevkalade menüsü alevde sucuk ve şaraptan oluşuyordu; bol bol şarap. Sucuklarımızı yemeye başlamadan şaraplarımızı açtık. İlk şarabımız İtalya’dan getirdiğimiz Chianti idi. Sonrakilerin tadını çok ayırt edemeyeceğimiz için kaliteli olandan başlayalım dedik. 🙂 Ne kadar içtiğimizden bahsetmeyeceğim ama gecenin sonunda ateşin etrafında, arkaplanda müziğimiz, yağmur hafif hafif çiselerken döne döne dans ediyorduk. Etraf zifiri karanlık, bizim dışımızda tek bir insan sesi yok. İşte huzur bu.

Hava kararmadan hemen önce
Hava kararmadan hemen önce

Mükemmel bir geceydi. Yağmur daha da bastırınca çadıra sığındık, müziğimiz ve heyecanımız hiç kesilmedi. Yağmur dindi, tekrar dışarı çıktık. Kimseyi rahatsız etme derdi olmadan kendimiz olabilmek için büyük bir şanstı. Eninde sonunda, gece de bitti. Fakat soğuğun işlediği vücutlarımız çok da rahat birer uyku çekemedi. Yeterli önlemi almadığımızı ilk gecemizde fark ettik. Tir tir titredik, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de güneşin yakıcı sıcağıyla çadırın içinde bunaldık. Bundan sonraki geziler için not: Termal giysi şart. Sabahın ilk ışığıyla uyanmak da en güzeli olsun!

Sıcağın verdiği hararetle uyandığımda Berkan çoktan ateşi yakmıştı (adam doğa adamı). Kahvaltıda yumurta vardı, hem de sucuklu. 🙂 Ağır ateşte pişmesi biraz uzun sürdü fakat çok lezizdi. O ateşte su kaynatıp kahve ve çay bile yaptık.

Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Berkan'ın sırt kaşıyıcısı :D
Berkan’ın sırt kaşıyıcısı 😀

Kahvaltımızı yaptıktan sonra önümüzde uzanan günü planlamıştık. Kampımızı toplayıp Ağva’ya gidecektik. Hem Pınar’ın kuzeni Ece ile buluşacak, hem de erzaklarımızı tazeleyecektik. Ne akşam yemeğimiz vardı, ne de şarabımız kalmıştı. Üstelik çadırımızı da farklı bir yere kurmayı düşünüyorduk; önceki gün gitmeye çekindiğimiz yere gidebilirdik; uzaktan Ballıkayalar sandığımız yere de bir uğramayı düşünüyorduk. Böylece çadırlarımızı topladık ve arabaya doğru, önceki gün geldiğimiz yoldan yollandık.

Ağva Hacıllı’ya pek uzak değil. Hatta Hacıllı, Ağva ile Şile arasında kalıyor yanlış hatırlamıyorsam. Toplamda 15-20 km’lik bir yolu, yarım saat gibi bir sürede aldığımızı hatırlıyorum. Ağva Merkez’e geldiğimizde Ece ile buluşmamız da çok uzun sürmedi. Aklımıza da akşam odun ateşinde balık pişirmek geldi. Kıyıda tekneden taze gelmiş balıklardan 5 tane paket yaptırdık, merkezden şarabımızı aldık, Tuğçe’nin ateşte yapacağı çikolatalı muzlar için muzumuzu doldurduk, piknik havası varmışçasına topumuzu aldık, suyumuzu depoladık ve dönüş için yola çıktık. Hacıllı’ya vardığımızda ertesi gün yemek için biraz daha yumurta almayı da ihmal etmedik. 🙂

Arabayı bu sefer derenin kenarına kadar getirdik. Köprüden geçeceğimizi düşündüğümüz için köprü kenarındaki boşluğa park ettik. Fakat aynı yerden gitmek yerine bu sefer dönüp diğer düzlüğe çıkmaya karar verdik. Aynı şekilde çadırımızı ve erzağımızı yüklendikten sonra yine yola koyulduk. Aklımızda önceki gün görüp de eşyaları götüremediğimiz yer vardı ama kayaların bulunduğu yeri de görmek istiyorduk. Bu yüzden yol boyu dereyi takip etmeye karar verdik. Kayalar derenin öteki tarafındaydı ve bulduğumuz ilk köprüden öbür tarafa geçecektik. Yerlerde hep keçi ve inek dışkıları vardı. Anlaşılan burayı otlak olarak kullanıyorlardı. Derken az ilerde bir inek sürüsüne rastladık. Onları geçtikten sonra da bir köprü bulduk ve karşıya geçtik.

Önceki günkü yağmurun da etkisiyle yollar çamurlaşmıştı ve geçtiğimiz patikalar sık sık çalılar tarafından kapanıyordu. Tabii bu durum bizim hoşumuza gidiyordu; çünkü ıssıza ilerliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorduk. Gerçekten de çok kimsenin gelmediği belli olan bir iki düzlükle karşılaştık; hatta çadırları bu düzlüklere kurmayı da düşündük ama biraz o düzlüklerden dereye inmek zor olacağı için, biraz da daha ilerde ne var merak ettiğimiz için devam etmeye karar verdik. Az ileride kocaman bir düzlüğe yayılmış kuru odun sürüsü gördük. Hacıllı’da odun kömürü yapıldığına dair bir şey okumuştuk. Eh, yakınlara bir yere kampımızı kurarsak yakacak sıkıntısı yaşamayacağımız kesindi. 🙂 Zaten az daha ileriye gidince, önceki gün geldiğimiz yerin hemen karşısına çıktığımızı fark ettik. Uzun yoldan aynı yere çıkmıştık ve hemen yakında da odun işçiliği yapılan bir yer olduğunu gördük. Anlaşılan akşam belli bir saate değin burda çalışma yapıyorlardı. Traktör çalışıyordu. Hemen üstümüzde de gördüğümüz o kayalar vardı. Durduk ve kampımızı burda kurmaya karar verdik.

Kampımızı kurmadan hemen önce
Kampımızı kurmadan hemen önce
Bu da kampı kurduktan sonra
Bu da kampı kurduktan sonra

Hacıllı’da çok da güzel bir şelale bulunuyor. Kampı kurduktan sonra gecikmeden şelaleyi aramaya koyulmak istedik. Bu derenin suyunun bir yerden geldiği belliydi. 🙂 Biz de eşyalarımızı çadıra bırakıp, derenin bizi götürdüğü yere doğru yollandık. Bir iki adet zorlu patikadan geçtikten sonra, derede ufak hareketlenmeler başladı. Bir yerden su geliyordu; fakat derenin çeşitli yerleri de kuruydu. Anlaşılan şu sıralar şelalenin suyu çok gür değildi. Çok güzel irili ufaklı göletlerden geçerek patikayı takip ettik ve en sonunda yolun bittiği yerde aşağıdaki manzarayla karşılaştık.

Şelalenin aktığı yer
Şelalenin aktığı yer

Habitat çok güzel görünüyordu. Yemyeşil bir ortamın tam da ortasında ufak bir şelale. Ama çok ufak. Çünkü suyun debisi çok düşük. Eminim farklı zamanlarda daha gür olduğu oluyordur. Yine de güzeldi. Ancak fark edilebileceği üzere, bu fotoğraf şelalenin üstünden çekildi. Yol bitmişti ama kenardan şelalenin üst tarafına tırmanabileceğimiz bir yer bulduk. Neden olmasın değil mi, neden tırmanmayalım? İşte o zaman ikinci bir şelaleyle daha karşılaştık. 🙂

Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara

Öğrendiğimize göre içerde burda bolca yarasanın olduğu, oldukça uzun bir mağara var. Girmeye cesaret edemedik çünkü çıkmak için bile merdiven koymuş olmalarına rağmen tırmanmak gerekiyor. Oldukça da karanlık görünüyordu. Sonrasında bizim arkamızdan gelen bir grubun içeri girdiğini de gördük ama biz almayalım dedik. Yukarıdaki şelalenin oralardan başka gidebileceğimiz bir yer var mı diye etrafa baktık ama bir yer bulamadık (ertesi gün bulacaktık!) ve geri dönmeye karar verdik. Aynı yolu izleyerek döndük ve belirtmek isterim ki kimseyle karşılaşmadık. Az önce bahsettiğim mağaraya giren grup da dahil olmak üzere karşılaştığımız tüm insanlar, ertesi gün yani pazar günündeydi. Şelaleye tekrar gelecektik.

Kamp alanımıza döndüğümüzde biz bir yandan yakacak odun toplamaya bakalım, odun işçileri de işlerini bitirmiş, traktörlerine atlamış muhtemelen evlerine gidiyorlardı. Yukarıdaki kamp kurulduktan sonraki fotoğrafa bakarsanız traktörün yapmış olduğu izi görebilirsiniz. Belli ki aynı yolu gide gele yol yapmışlar. Dolayısıyla bizim çadırlarımızın önünden geçtiler ve geçerlerken traktörü durdurdular. Traktörün çektiği yük arabasında oturan bir çocuk, bize yakmamız için bir ton odun bıraktı; biz de sevinçten dört köşe olduk. Teşekkürlerimizle uğurladık ve yakabileceğimiz onca güzel oduna bakarken ateşi harlamaya başladık.

Bu sefer yemekte alüminyum folyoya sarılmış balık, çikolatalı muz tatlısı ve yine şarap vardı. 🙂

Balık ve çikolatalı muz
Balık ve çikolatalı muz
Amerikan işi Marshmallow :)
Amerikan işi Marshmallow 🙂

Ece’nin de aramıza katılmasıyla gece öncekinden çok da farklı değildi. Aynı ateş, aynı müzikler, aynı kafa ve aynı dans. 🙂 Zaman geçtikçe üşümeye ve yorulmaya başlasak da keyfimizden eksilmedi. Yemekleri de hapur hupur götürdüğümüz için eller battı tabii. Zifiri karanlık sağ olsun, elimizi yıkamaya aşağıdaki dereye inmek için iki gruba bölündük; bir grup çadırın orda kalırken, diğeri ellerinde fenerlerle dereye gidecekti. Kampa gelmeden önce haberleşme amacıyla aldığımız walkie talkielerin birini çadır kenarında kalan Pınar ve Ece’ye bıraktık, diğerini yanımıza aldık. Ateşten biraz uzaklaşmıştık ki haşır huşur gelen bir sesle irkildik ve gözlerimiz, az ilerideki çalıda oynaşan, bir çift parlak göze ilişti. Zifiri karanlığın içinde bir şeyler vardı.

El yıkamaya giden güruh olarak Tuğçe, Berkan ve ben bir anda birbirimize kenetlendik. Walkie talkieden Pınar’la Ece de bir şeyler döndüğünü doğruları ve Berkan’ın yönlendirmesiyle yavaşça çadıra doğru döndük. Nabzımız fırlamıştı. Aklımıza önceki gece havanın kararmasıyla birlikte dakikalarca deli gibi uluyan kurtlar gelmişti. Dağdan inmiş olabilirler miydi? Ilık ılık bir korku hissi tüm vücudumu sardı ve elimizdeki sopaları ateşe bırakarak uçlarının yanmasını sağladık. Kendimizi korumamız gerekebilirdi.

Elimizdeki fenerlerle etrafı kolaçan edip duruyorduk. Arada farklı noktalardan sesler geliyor, aynı gözlerle karşılaşıp duruyorduk. Ucu yanan sopalarımızla çadırın etrafını birkaç kez gezerek olası tehlikeleri savuşturmaya çalıştık. Diken üstündeydim. Kendimizi çadıra kapatıp uyusak dahi, kurtların çadırı açıp saldırmayacağı ne belliydi? Yine de ateş etrafında kalmaya özen gösterdik ve yarım saat kadar “bir şey olacak mı” düşüncesiyle müziğimizi dinleyip dansımızı etmeye devam ettik. En sonunda gözler daha da yaklaştı. İki çift olduğunu düşünüyordum. Artık etrafımızda olduklarını hissederken birimizin aklına yemek artığıyla dolu çöp poşetini birkaç on metre ileriye bırakmak geldi. Büyük bir dikkatle, alevli sopalarımızı hizada tutarak fenerlerimizle beraber çöp poşetini serili odunların olduğu yere bırakıp geri döndük. Bir süre sonra da poşet sesleri geldiğini fark ettik. Rahatlayıp gece uyumayı başardıktan sonra, sabah olay mahalline baktığımızda poşetin yırtılmış, içindeki balık artıklarının yenmiş olduğunu gördük — hayvanların da kurt değil tilki olduğuna kanaat getirdik.

Sabah grubumuza Fatih, Müge ve Caner de katıldı. Uzun yolu boşverip, ilk gün keşfettiğimiz kısa ama zorlu yolu kullanarak arabayı park ettiğimiz yerden onları da aldık. Uzun yolda 1 saat harcadıysak, kısa yol 10 dakika ancak sürmüştür. Grubu toparladıktan sonra, henüz etrafta kimse de yokken kahvaltılık malzemelerimizi yüklendik, mayolarımızı giydik (buz gibi şelaleye girmemek olmazdı!) ve şelaleye doğru yola çıktık. Vardığımızda, beklemeden tırmanarak yukarıdaki gölcüğün bulunduğu yere tırmandık.

Pazar sabahı kahvaltımız :)
Pazar sabahı kahvaltımız 🙂

Güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, ufak ufak gölcüğe girmeye yeltenmeye başladık. Asıl amacım tam şelalenin altına gitmekti ama bunu yapmak için ya oldukça derin olduğu görülen suyu yüzerek geçmem gerekiyordu; ya da en kenardan kaygan zemine basarak, belli yerlerde tutunarak ilerlemem gerekiyordu. Tutuna tutuna ilerlemeyi seçtim.

Başlıyoruz
Başlıyoruz
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti :)
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti 🙂

Şelalenin dibine kadar gitmeyi başardım. Burdan benimle birlikte gelen Ece, Berkan ve Pınar’ı da tebrik ediyorum. 🙂 Ece şelalede saçlarını yıkayıp aynı yoldan geri döndü; ancak Berkan ve Pınar aynı yoldan dönmeyi zahmetli bulup kendilerini soğuk suya bıraktı ve yüzerek geri döndü. Zor oldu ama ben de aynı yöntemi kullandım. Hatta dönüşümüzün Fatih ve Müge sağ olsun videosu dahi var ancak buraya koymuyorum hehe. 🙂

Yüzme merasimi bittikten sonra Caner’in tırmanma aşkı canlanınca, bulunduğumuz yerden daha da yukarılara çıkabildiğimizi fark ettik. Küçük de olsa bir patika bile vardı. Uzunca bir yoldan tırmandıktan sonra, solumuzda yukarıdaki şelalenin de üstüne çıktığımızı gördük. Burayı besleyen suların geldiği yere kadar gidemedik ama yukarısı da çok güzeldi. Hacıllı’ya gideceklere tavsiyem, şelaleyi bulduktan sonra pes etmeyin, gidecek daha çok yolunuz var. 🙂 Şelaleden ayrılmadan önce de mutluluğun fotoğrafını çekelim dedik. Fotoğrafın içinde her ne kadar Caner fotoğrafı çeken olduğu için fiziken bulunmasa da, kalben o da var.

Şelalenin tepesinde, "The Mutluluk" isimli çalışma
Şelalenin tepesinde, “The Mutluluk” isimli çalışma

Önce şelaleden, sonra da Hacıllı’dan dönüş yoluna geçmemizin zamanı geliyordu. Kamp alanımıza varana kadar çeşit çeşit insanla karşılaştık. Şelaleye gelenleri, mağaraya girenleri gördük. Yol boyunca gördüğümüz insanlara şelaleye nasıl gideceklerini anlattık. Hatta şelalenin yukarısında daha önce kamp yapmış olan biriyle tanıştık; bu sefer arkadaş grubu ve köpeğiyle birlikte gelmişti. Anlaşılan yine çadırını oraya kuracaktı. Kamp alanımıza vardığımızdaysa yaklaşık 50 kişilik bir gezi ekibiyle karşılaştık. Nispeten orta yaşlı bir güruhtu ve bana nedense öğretmen grubu olabileceklerini hissettirdiler. Fazla haşır neşir olmadık. Amerikan futbolumuzu oynadık, topumuzu atıştık, oyunlar oynadık, terledik, durulduk, çadırlarımızı topladık ve dönüş yoluna geçtik. Ama bunlardan önce, güzel bir anı bırakmak için fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmedik.

Hayat Hacıllı'da!
Hayat Hacıllı’da!

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 2. Gün

İlk günümüzü yayınlamamdan bu yana iki ay geçti. Devam etmenin zamanıdır. En son Bologna’da kalmıştık. Burdan Floransa’ya geçiyoruz. Bologna’dan Floransa’ya araçla gitmek için birkaç yol var. Bunlardan en hızlısı otoban – ki İtalya’nın zengin kuzey kesimindeki otobanların dahi çoğunluğu çift şeritli; iki gidiş iki geliş. Varın diğer yolları siz düşünün. Biz tabii ki diğer yolları tercih ettik. 😀 Çünkü aklımızdan zorumuz vardı ve macera arıyorduk. Önceleri 2 saatlik yolu 4 saate çıkaran bu otoyolu seçtiğimize pişman olsak da, sonradan sözlerimizi geri aldık.

Bologna’dan çıkmadan önce bol bol banka aradık. Sebebiyse Berkan ve Pınar’da birer tane 500 Euroluk banknot olması ve hiçbir dükkanın bu banknotları bozmamasıydı. İşin ilginç tarafı, girdiğimiz hiçbir banka da bu banknotları bozamadı. Küçük bir dipnot olarak ekleyelim, eğer elinizde bu denli büyük meblağda bir banknot varsa “Banca di Bologna” bu banknotları güzelce bozuyor – her ne kadar “bu parayı nerden buldunuz?” deseler de.

Para bozdurma işlemi bitti, daha Bologna’dan çıkamadan Bologna-Floransa yolu üzerinde bir pizzacıda duralım da kahvaltı yapalım dedik. Ristorante Kris diye bir mekan gözümüze güzel göründü, baktık ki fiyatlar da fena değil: Pizza başına 5-6 Euro vererek kurtulabiliyoruz. Arabayı uygun bir yere park ettik, bir kısmımız pizza sipariş etti, diğer bir kısmımız yakındaki bir marketten kola almaya gitti. Pizzalar fırından çıktığında “yola devam ederek mi yesek,” diye düşünürken kendimizi pizzaları hacılarken bulduk. Yok böyle bir pizza. İtalya’da da yok. 4 günlük gezimiz boyunca daha iyisini yemedik. Belki Lucca’daki hariç ama daha ona geleceğiz, ordaki pizzanın özel bir yanı vardı.

Bologna'da pizza Ristorante Kris'ten sorulur
Bologna’da pizza Ristorante Kris’ten sorulur

Pizzaları hüplettikten sonra yola devam ettik. Yolun yemyeşil olduğunu özellikle söylemek istiyorum, ağaçlar üzerimize üzerimize geliyordu. Yol üstünde çeşitli yerlere de araçların girip bekleme yapabilmesi için çıkıntılar yapmışlar. Hem dinlenelim, hem de şöför değiştirelim diyerekten biz de bu çıkıntılardan birine girdik. Hava soğuk olmamasına rağmen etrafın çiy dolu olması bize etrafın dokusunun ellenmemiş olduğu hissiyatını verdi. Durduğumuz yerde Berkan’ın da özel bir fotoğrafını çektik. Araba altında, kız yanında. :p

Pınar, Berkan ve Fiat Punto.
Pınar, Berkan ve Fiat Punto.

Bu arada yola devam edip uzun bir süre direksiyon salladıktan sonra aşağıdaki manzarayla karşılaşmış olmamız bize az kaldı sinir harbi yaşatacaktı.

Floransa'ya 71 km kala.
Floransa’ya 71 km kala.

Tabii ki bizi deli eden tek şey Bologna’dan sadece 30 km uzaklaşabilmiş olmamız değildi. Sağlam bir 10 dakika boyunca önümüze 4-5 tane tabela çıktı ve kimi tabelada Bologna’dan 30 km uzaklaşmış olduğumuz yazarken, kimisinde 29 km yazıyordu. Adeta yol alamıyorduk! Burdan da şunu anlıyoruz ki, bu İtalyanların tabelalarına güven olmaz. Biz bu tabelayı gördükten sonra da bayağı bir devam ettik ama bayağı devam ettik. Sonra durduk tekrar bir mola verdik, molada müzik dinledik, nostaljik haritamızı açtık, yollara baktık. Panoramik fotoğrafımızı çekildik. Tekrar yola koyulduk ve yine bayağı bir süre gittikten sonra hala ve hala otobana girişin yolunu arıyorduk. 🙂 En son otoban girişini bulduğumuzdaysa Floransa’ya oldukça az kalmıştı. Biz de vazgeçtik ve kalan yolun da keyfine varmaya karar verdik. Tavsiyem, eğer aceleniz yoksa otobanı değil de bu yolu tercih edin. Çevrenin güzelliklerine doya doya, çok fazla arabayla karşılaşmadan temiz bir yolculuk yaparsınız.

Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Floransa'ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.
Floransa’ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.

Vee Floransa. 🙂 Floransa’ya dair anlatmak istediğim ilk şey, arabamızı park edişimiz. Daha önceki yazımda söylediğim gibi, İtalya’da araçların park edebilecekleri yerler çeşitli renklerle belirtiliyor ve mavi park yerleri sıradan araçlar için yapılmış ve herhangi özel bir sebeple park etmek için değil. Floransa, Bologna’dan daha turistik ve büyük bir şehir olduğu için, park yeri bulmak da daha zor göründü. Ama bu sefer şehrin direkt olarak içine, turistik tarafına hiç girmemeyi, arabayı daha dışarda bırakmayı tercih ettik ve mavi bir park yeri bulmamız çok da zor olmadı. Yine de, bir otobüs durağının hemen arkasında bulduğumuz yeri, “arabaya bir şey olur mu?” düşünceleri içinde olsak da bırakmak istemedik.

Asıl olay burda başladı. Park tabelasına göre henüz ücretsiz otopark hizmetinin başlamasına 3-4 saat vardı ve bilet almamız gerekiyordu. Sistem Bologna ile aynı da olsa, küçük farklılıklardan dolayı parkmetreye gitmek yerine hemen karşıda gördüğümüz Tobacco Shop’a yollandık. İçerde bizi gayet güzel İngilizce konuşan bir kadın karşıladı. Tam İngilizce bilen birine rastladığımız için sevinirken, kadın bize elinde park bileti olmadığını söyledi. Sonra da hiçbir yerde de bulamayacağımızı ekledi. Ardı ardına şoklar yaşarken bizi, “şehir meclisi şehirdeki otopark hizmetini yürütmede başarısız oldu, bilet sistemi çöktü, kimse kullanmıyor,” diyerek şokun doruklarına ulaştırdı. Kadının söylediğine göre bilet almamıza da gerek yoktu ve bu bizi otoparka vereceğimiz ekstra paradan da kurtarıyordu. “Mükemmel!” Öyle değil mi? Değil işte. O kol gibi cezaları düşününce biz yine de emin olamadık ve parkmetreye gittik, “en azından şöyle 1-2 saatlik bir bilet alıp koyalım da, biri kontrole gelirse hiç olmadı çabaladığımızı görmüş olsun,” diye düşündük. Boşunaymış. 🙂

Aklın bir kısmını arabada bırakarak, eski şehire doğru yollanmaya başladık. Floransa’daki büyük pişmanlıklarımdan biri, buraya çok çok az zaman ayırmış olmamız. Sanırım 3-4 saatten fazla kalmadık ve İtalya’da yiyebileceğimiz en kötü pizzayı da burda, Duomo’nun yanında yedik. Fakat Duomo’ya gelene kadar bir sürü güzel parkın ve upuzun bir sokak çarşısının içinden geçtik. Bu sokak çarşısında herhangi bir turistik muhitte ne satılıyorsa onlar satılıyordu: Magnetler, tişörtler, çantalar, biblolar vs. Bu sokak da olduğu gibi Duomo’ya çıkıyordu – ki Floransa’nın turistik merkezi burası. Merkez olma özelliğini de sonuna kadar hak ediyor.

Duomolar, İtalya’nın her şehrinde bulunuyor mu bilmiyorum ama gidebileceğiniz çoğu İtalyan şehrinde bir Duomo bulunduğunu biliyorum. Biz de gezdiğimiz şehirler boyunca birkaç tane Duomo gördük ve gerçekten mimarileri çok ama çok güzeldi. Fakat Floransa’daki Duomo… Burası, benim 23 yıllık kısa hayatımda gördüğüm en güzel mimari eser. Dedim ya, Floransa’daki pişmanlığım burda 3-4 saat gibi kısa bir süre geçirmek. İşte bunun temel sebeplerinden birisi şehri yeterince görememekse, diğeri de saatlerce gözümü bile kırpmadan Duomo’yu izleyememiş olmak. Uzaktan çekilmiş fotoğraflarında belli olmuyor (içine zaten giremedik) ama dış duvarları boydan boya, yerden tavana kadar işlemeyle dolu. Hem de öyle böyle bir işleme değil; melek figürleri, bebek suratları, çeşitli semboller… Tek tek, orta çağda elle işlemişler. Yok böyle bir güzellik. Her birine tek tek bakmayı, bunlardan anlamlar çıkarmayı o kadar çok istiyorum ki.

Il Duomo di Firenze
Il Duomo di Firenze

Duomo’nun etrafında yine de oldukça zaman geçirdik. Ardından etrafta başka neler olduğunu görmek üzere yürümeye başladık. Çok geçmeden Uffizi’nin dışındaki Davut heykeli replikasını gördük. Replikası bile şahane duruyor. Daha önce Paris’teyken zaman kısıtından dolayı Louvre’a girememiştik; Louvre için fazla üzülmemiştim. Ama Uffizi’ye giremediğime çok üzüldüm. Louvre’daki eserlere kıyasla Uffizi’dekilere daha çok aşina olduğum içindi belki. Uffizi’ye giremesek de dışında bulunan heykellere göz atma şansımız oldu. Floransa tarihinden birçok insanın heykelini görebildim, bunlardan biri de bir düşünce adamı olarak fikirlerini ilginç bulduğum Machiavelli’ydi. Bir diğeri de Floransa’nın böylesine bir sanat şehri olmasına ön ayak olan Lorenzo Il Magnifico idi.

Uffizi’nin yanından ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Arno Nehri’nin dibine kadar gelmiştik. Sonrasında Dan Brown’ın Cehennem’inde okuduğum kadarıyla artık burayı gözümde çok iyi derecede canlandırabiliyorum. 🙂 Nehrin üzerindeki köprülerde bugün mücevherat ve takı satan kuyumcular bulunuyor. Köprülerin yan taraflarında ise bu dükkanların pencereleri var. Yapı gerçekten ilginç. Köprünün üstündeki çarşı ise cıvıl cıvıl. Çok da ucuza bir şey bulamayabilirsiniz ama bakması dahi güzel.

Arno Nehri'nin üstündeki köprülerden biri
Arno Nehri’nin üstündeki köprülerden biri

Köprüden karşıya geçtikten sonra artık ufak ufak Floransa’yı terk etmemiz gerektiğini düşünmeye başladık. Aklımız Floransa’da kalacak olsa da henüz kalacak yer dahi bulamadığımız için ufaktan yusuflanmalar başlamıştı. 🙂 Arabaya giden yolumuz üzerinde Tiramisu yemeye karar verdik; bu nedenle açtık Foursquare’i. Adını şu anda hatırlayamadığım bir cafe bulduk, tiramisuları için özellikle güzel deniyordu. Biz de düştük yola. Düştük düşmesine de, cafeye vardığımızda üzülmemiz de aynı hızla oldu. Bir tiramisu için 8 euro istiyorlardı ve o an o parayı bir tiramisu için verebilecek durumda değildik. Biz de tiramisudan vazgeçip dondurma yemeye karar verdik…

Kuyumcular çarşısı :)
Kuyumcular çarşısı 🙂

Ama ne dondurma! İyi ki vazgeçmişiz tiramisu yemekten. Yine Foursquare’den bulduğumuz Grom adında bir dondurmacıya girdik. Dondurmaları inanılmaz güzeldi ve bir sorbet yapıyorlar ki sanırsın püre meyve yiyorsun. Yediğin meyve de tertemiz bir tarlada yetişen meyvelerin en güzeli. Türkiye’ye döner dönmez franchise başvurusu yaptık ama Grom ille de daha önce kurumsal yemek işinde çalışmış bir şirket olmamızı istedi. 🙂 Burdan büyük firmalara duyurulur; siz getirmezseniz bir gün illa ki biz getireceğiz. 🙂

Grom’dan sonra yola çıkmadan yolculuğumuzun gayriresmi sponsoru olan McDonald’s’a uğrayıp ufak bir iki hamburger yemeye ve tuvalete girmeye karar verdik. Uzunca bir cadde üzerinde, arabaya giden yolumuzun üstünde bir tane bulduk ve içeri girip yola hazırlandık. Hemen yanında da sonrasında da çok severek kullandığım Mancini atkımı aldım. 🙂

Arabaya ulaşmadan önce aklımızda arabamızın çekilmiş olup olmadığı düşüncesi vardı. Ulaştığımızda korkumuzun yersiz çıktığını ve Tobacco Shop’taki kadının haklı olduğunu gördük. Arabaya hiçbir şey olmamıştı. 🙂 Arabaya yerleştik ve aklımız Floransa’da, kalacak yer bulma derdiyle Siena’ya doğru yola çıktık. Amaç Siena’ya gitmek olsa da, yolda gördüğümüz uygun otellerin kapısında durup konaklama seçeneklerini sormayı, CouchSurfing’den, Airbnb’den çeşit çeşit yerleri taramayı ihmal etmedik. Akşam saati olmasına rağmen yer bulamamış olmamız, yer bulma ihtimalimizi de azaltıyordu. İnternetten yaptığımız CouchSurfing ve Airbnb başvurularına ya red geliyordu ya da hiç cevap gelmiyordu. Aldığımız cevaplar genelde, çok geç haber verdiğimiz için uygun olmadıkları yönündeydi.

Böyle böyle Siena’ya doğru yollanmaya devam ettik. Yolda durduğumuz iki farklı otelden geceliği 4 kişi toplam 85 ila 100 Euro arası ücret teklifi aldık. Biz hem konaklayacak ucuz bir yer arıyorduk, hem de konaklayacağımız yerin sabah gezeceğimiz yere yakın olması gerekiyordu. Floransa etrafında da kalabilirdik, böylece Floransa’yı gezerdik. Ya da Siena yakınlarında kalmamız gerekiyordu ki sabah rahat edebilelim. Bu iki otelle birlikte Floransa şansımızı yemiş olarak yolumuza devam ettik. Saat iyice ilerlediği için yeni bir sorun baş gösterdi: Otellerin check-in saatleri bitiyordu. Dönem dışı gittiğiniz bir yerde otellerin akşam 9-10’dan sonra müşteri kabul etmemesine alışık olmanız gerekiyormuş, bunu öğrendik. Önünde durduğumuz üç farklı otelin kapısına abanmamıza rağmen hiçbirinden adam çıkmamış olması bunu gösteriyor.

Ucuz ve açık bir otel bulamayınca, daha öncesinde kişi başı yaklaşık 8 Euro’ya kalabileceğimiz bir tesis olan, Poggibonsi yakınlarındaki La Moraia’ya bakmaya karar verdik. Poggibonsi tam olarak Floransa ile Siena arasındaydı. La Moraia’ya ulaşamıyorduk ama check-in saatine yetişebiliyorduk ve her ne kadar sabah uyanıp Siena’ya bir miktar daha araba sürmemiz gerekecekse de bizim için bulunmaz fırsattı. Arabada uyumayı göze aldığımız için düşünmeden La Moraia’ya doğru sürmeye karar verdik.

Şimdi anlatacağım hikayeyi yaşarken ne yazık ki hiçbirimizin telefonunun şarjı yoktu. O nedenle çekmek istediğimiz fotoğrafların hiçbirini çekemedik ve birazdan anlatacağım üzere yapmak istediğimiz birçok şeyi de yapamadık. Bu beni gerçekten çok üzüyor. 🙂

Floransa’dan Siena’ya giderken aldığımız yol iki şeritliydi. İtalyanlar gerçekten çok hızlı araba kullanıyorlar. Bizim altımızdaki araba da Fiat Punto olunca ve de hız sınırlarına uymaya özen gösterince haliyle arkamızda kuyruk oluyorlar ve her geçen araba da kornaya abanıyor. Kusura bakmasınlar ama yine olsa yine aynını yapardık. Bu karşılıklı ikişer şeritli yol, Poggibonsi çıkışını aldığımızda yine karşılıklı birer şeride düştü. Öncelikli olarak Poggibonsi şehir merkezine girdik. Burası küçük bir kasabayı andırıyordu ama adı sanı duyulmamış olmasına rağmen hayat vardı. Az çok kalan şarjımızı kullanarak, arabayı kenara çekip La Moraia’ya giden yola baktık. Gerisin geri dönerek geldiğimiz kavşağa girdik ve farklı bir çıkışı alarak otelimize doğru yol almaya başladık. Yol karanlıklaşmaya başladı.

Uzunca bir yol gittikten ve arkamızda terk edilmiş gibi görünen yapılar, fabrikalar bıraktıktan sonra yavaş yavaş bir yerleşim yerine doğru girdiğimizi hissetmeye başladık. Tahmin ettiğimizden daha uzun bir yol gittiğimiz için artık sabırsızlanıyorduk. Yerleşim yerine geldiğimizde yol iyice tek şeride düştü. Karşıdan bir araba geldiğinde kenara iyice yanaşıp arabanın geçmesini beklememiz gerekiyordu. Yanlış yolda mıyız acaba diye düşünürken o tabelayı gördük: La Moraia –> 2 km! İşte, çok yaklaşmıştık. Yolumuza devam ettik ve tabelanın gösterdiği yönü izledik. Evlerin çoğunun ışığı yanmıyordu. Bu durumu saatin geç olmasına yorsak da biraz daha ilerdeki bir evin önünde gördüğümüz tonlarca araba, tüm kasabanın şu anda o evde olduğunu anlatıyordu adeta bize. 🙂 Nedenini hala çözememiş olsak da muhabbetini bayağı yaptık ve cenazeden tutun da komplo teorilerine, seks partilerine kadar birçok fikir ortaya attık. 🙂

Yolumuza biraz daha devam ettiğimizde giriş kapısı açık, küçük bir bina gördük. İçerinin ışığı yanıyordu ve bir sürü insan vardı. Sonunda geldiğimizi düşünerek arabayı park ettik, kızları arabada bıraktık ve Berkan’la çıkıp doğru yere gelip gelmediğimizi öğrenmeye karar verdik. Kapı sonuna kadar açıktı ve içerdeki insanlar bir masanın etrafında toplanmış yemek yiyor, şarap içiyor ve muhabbet ediyorlardı. Mükemmel bir ortamdı! Sessiz sakin bir kasabanın ortasında böyle bir yerde kalmak rüya gibiydi. İçeri doğru bir adım atana kadar kimse dönüp bize bakmadı. Büyük bir mutlulukla buranın La Moraia olduğunu sorduğumuzda içerdekilerden birisi paçaları sıvanmış, elindeki şarapla yanımıza geldi ve gülerek burasının La Moraia olmadığını, La Moraia’nın az ilerde olduğunu söyledi. Biraz hüzünlü bir şekilde ama La Moraia’yı da artık az çok bulmuş olarak ordan ayrıldık ve arabamıza geri binerek tekrar yola çıktık.

Yol daha fazla daralamazdı aslında ama daraldı. Etraftaki evlerden eser kalmamaya başladı. Sağımızı solumuzu tekrardan ağaçlar sarmaya başladı derken asfalt yol sona erdi! Önümüzde toprak yol, etrafımız komple ağaçlık, iyiden iyiye yanlış yola girdiğimizi düşünürken adamın bize tarif ettiği yol üstünde farklı bir sapak olmadığını hatırladık. Burası olmalıydı ama aynı zamanda burası olmamalıydı da! Az ileride terk edilmiş değirmen gibi bir yapı gördük, önü zifiri karanlıktı. Önümüze bir yerlerden ayı atlasa hiçbir şey yapamazdık. Geçtiğimiz yoldan kaldırdığımız toz dışında bir hareket yoktu, motorumuzun yaptığı ses dışında da başka bir ses. Tam geri dönmeye karar verecekken bir yol ayrımına geldik. Sol taraftaki yol aşağı doğru iniyordu. Sağ taraftaki yol ise yukarı doğru çıkıyordu ve A4 boyutlarında, yere çakılmış tahta bir tabelanın üzerinde yazan La Moraia yazısı sağdaki yolu gösteriyordu. İşte böylece, genişliği arabamızın genişliğinden sadece birazcık daha büyük olan bir yola girdik. Geri dönmeye kalksak geri geri gitmek zorundaydık; çünkü arabayı ters çevirmeye kalksak ya bir kayaya, ya bir ağaca bindirecektik. Üstelik toprak yoldaki tümsekler de arabanın gücünü iyice zorluyordu; neticede altımızdaki bir 4×4 değildi.

Artık yola girmiş olmanın ve daha doğrusu onca yol gelmiş olmanın verdiği zorlayıcı etkiyle, yolumuza devam ettik. Çok kısa bir süre sonra içimizi bir nebze rahatlatan, büyükçe tahta bir tabela gördük. İki ayağı yere çakılmıştı ve üstünde yine tahtadan yapılmış harflerle LA MORAIA yazıyordu. “Hiçliğin ortasında dört genç, belalarını bulmak için zifiri karanlıkta, tepedeki otele doğru yaklaşırlar.” Tuğçe, tabelayı geçtiğimiz gibi rüzgarın tabeladaki harflerden birini yan yatırdığını ve tabeladan gıcırdama sesleri çıktığını iddia ediyor, aynı korku filmlerindeki gibi. İşte, La Moraia’ya varmıştık; fakat La Moraia’da bir iki sokak lambası dışında ışık görünmüyordu. Öndeki havuz boştu ve dışarı konulan masa ile sandalyelerde kimse oturmuyordu. Burası da terk edilmiş gibiydi.

Arabayı park etmemizle beraber, daha önce diğer otellerin kapısında gördüğümüz A4’e yazılmış check-in saatleri konusunda bilgilendirici notlara benzeyen bir A4’ün kapıya yapıştırılmış olduğunu gördük. Lanet! Burda da mı kalamayacaktık yoksa, üstelik o korkunç yolu geldikten sonra. Kızları tekrar arabada bıraktık, bir de arabayı üstlerine kilitledik ve Berkan’la yazıyı okumaya gittik. Vardığımızda üzerinde “<– EDUARDO” yazdığını gördük. Sol tarafı işaret ediyordu. Kapı camdan yapılmıştı ve içerde kimse görünmüyordu. Kapı da kilitliydi. Tesisin etrafı tamamen ormanlık alandı ve bina arkaya doğru büyüyordu. Ormanlık alana gelmeden yeni bir A4 daha gördük: “^– EDUARDO”. İşaret bu sefer arka tarafı gösteriyordu. Bakmaya devam ederek gittik. Küçük bir verandayla ve kapıyla karşılaştık. Kapının üstünde bu sefer sadece “EDUARDO” yazıyordu, herhangi bir yön işareti yoktu. Kapı, verandadan süzülen ışıkla aydınlanıyordu ve kilitin üstünde bir anahtar vardı. Anahtar bağlı da bir anahtarlık. Berkan’la birbirimize baktık.

Kapıyı açmak yerine önce tıklatmaya karar verdik; fakat ses gelmedi. Kapıya daha hızlı vurduk, yine ses gelmedi… derken sağ taraftaki ormanlık alandan bir hışırtı sesi gelmeye başladı. Sanki çalıların arasında birileri vardı ve belki de tüfeğiyle birlikte avdan dönüyordu. Eduardo olabilir miydi? Yaprak hışırtılarını duyar duymaz Berkan’la ikimizin de kafası o tarafa doğru çevrildi. Ne olacağının bilinmezliğiyle bir miktar geri çekildik ama gelen giden olmadı. Sonra da Berkan’dan o 100 puanlık soru geldi: “Açalım mı ya?”

Açalım tabii, açalım. Belamızı bulalım. Ben paspastan geriye doğru çekildim. Tuzak olabilirdi ve paspasın altında gizli bir kuyu saklıyor olabilirlerdi. Sonradan konuştuğumuzda Berkan’ın da söylediğine göre o da aynısını düşünerek paspasa basmamış. Berkan elini anahtara doğru uzattı ve anahtarlıkla oynamaya başladı. Sonra elini anahtara doğru götürdü, tam benim aklımdan içerde olabilecek bir silah düzeneği, kapı açılınca ateşlenecek bir silah düzeneği fikri geçerken Berkan anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı. Neyse ki silah ateşlenmemişti. İçerisi yine zifiri karanlıktı. Berkan hafifçe kafasını içeri uzattı ve “kimse var mı?” diye bağırdı. “Lan oğlum ne bağırıyorsun, manyak mısın?” demeye kalmadan içeri girsek mi girmesek mi muhabbetine başladık – ki bu muhabbet de çok uzun sürmedi; usulca kapıyı kapattık ve halen başımıza bir şey gelmeyişinin tedirginliğiyle arabaya doğru koşmaya başladık.

Bir hışımla arabanın kilitlerini açtık. Kızların soran bakışlarının altında, onlara “durun bi durun,” diyerek cevap vermeyi de geciktirerek arabayı ters yöne çevirdik ve mekandan topuklamaya koyulduk. Girdiğimiz yolla birlikte son cep telefonumuzun son şarjı da öldü ve o anda ya araba o yokuşu alamazsa ya da ya önümüze bir ayı çıkar da arabayı çalışmaz hale getirirse ne yaparız diye düşünmeye başladık. Kızlara durumu açıklamaya çalışırken hala kaçmaya çalışıyorduk ve önce toprak yoldan çıkana kadar, sonra da önceki küçük yerleşim yerine varana kadar üç buçuk atmaya devam ettik. Ordan da Poggibonsi’ye doğru yol alırken, o ıssız yolda arkamıza bir araba takılması bizi iyice korkuttu; çünkü nedense kendimizi, bizi Eduardo’nun takip ediyor olabileceğine inandırmıştık. Bir hışımla geçtiğimiz eski fabrikadan sonra Poggibonsi’ye varınca yaşadığımız rahatlığı şu anda size imkanı yok anlatamam.

Bu korkunç macerayı atlattıktan sonra, hala yatacak bir yer bulamamış olmamız gerçeği kafamıza dank etti ve artık olmadı arabada yatarız diyerek Siena yoluna koyulduk. Ne olursa olsun, artık Siena’ya gidecektik. Bu ıssız yerden bir an önce kurtulmamız gerekiyordu. Yol üstünde bir iki yere daha baktıysak da, konaklayacak bir yeri yine bulamadık. Artık arabada konaklama işini daha ciddi düşünmemiz gerekiyordu. Bu düşünce üzerine arabayı koyabileceğimiz güvenli bir yer aramaya koyulduk. Elimizde cep telefonu yoktu, internet yoktu; şimdilik tek yapabileceğimiz şey Siena’ya doğru gitmekti.

Siena’ya iyice yaklaştığımızda, yolculuğumuzun en büyük kurtarıcısı olan McDonald’s’ın bir şubesini gördük. 🙂 Tam McDonald’s’a doğru kırarken, hemen yakında ise bir karavan parkı vardı. Artık en kötü ihtimalle arabayı karavan parkına çekecek ve orda sabahlayacaktık. Duş, tuvalet gibi hayaller artık hak getire. 🙂 McDonald’s’a koştuk ve tüm telefonları şarja taktık. Yine her zamanki gibi bir iki hamburger aldık ve mekanın internetini sömürmeye başladık. Priz sayısı az olduğu için hepimiz farklı bir masada oturuyorduk. Yaptığımız şeyse yine kalacak yer bakmak oldu. İletişimimiz, farklı masalarda olduğumuz için biraz zor oluyordu ama o gece hayatımızı kurtaran hostelin adını Foursquare’de bulunca ve hemen ardından arayıp hala check-in yapabileceğimizi öğrenince yüzlerimize bir gülümseme yayılmadı desem yalan olur. Hostel açıktı, bizi bekliyordu ve toplam ücreti 60 Euro gibi bir şeye tekabül ediyordu. Hem diğerlerine göre çok daha ucuzdu, hem de gitmek istediğimiz şehrin içindeydi. Süperdi!

Siena, büyük duvarlarla çevrili bir kale şehri. Bu nedenle içeri girene kadar bir miktar etrafında dolanmamız gerekti. İçeri girdiğimizde bulduğumuz ilk yere park ettik, bavulları arabada bıraktık ve hosteli aramaya koyulduk. Kalenin içinde olduğumuz için pek fazla araç yolu yoktu ve her yer yokuştu. Bir ton merdiven çıktık, yokuş yürüdük ve sonunda bulduk. Resepsiyondaki hafifçe yaşlı görevli büyük bir sevimlilikle bizi karşıladı; daha önce İtalya’da böylesini duymadığımız İngilizcesiyle içimizi ısıttı ve bizle güzel bir muhabbet kurdu. Sonrasında kendisiyle muhabbet ettiğimizde aslında İngiliz olduğunu ve İtalya’ya aşık olduğu kadının arkasından geldiğini öğrendik. Bize odamızı ayarladı, yabancı araçların Siena kale sınırlarının içerisinde yasak olduğunu söyledi ve sabah 8’e kadar arabanın içerde kalmasını sağlayabileceğini belirterek bizden plakamızı aldı. İçeri çoktan girmiş olduğumuz için plakamızı verdik vermesine ama sabah 8’de uyanıp aracı kale sınırları dışına çıkarmamız gerekiyordu. Kendimize güvenemediğimiz için en yakın otoparkın yerini sorduk, bize ücretsiz bir otoparkın tarifini verdi. Biz de Tuğçe ve Pınar’ı hostelde bırakarak hem arabayı otoparka çekmeye hem de bavulları getirmeye gittik.

Merdivenlerden inerken resmen Siena gençliği ile tanıştık. İnsanlar barlarda ve göremediğimiz başka yerlerde içiyor, bağırıyor, eğleniyorlardı. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle, Berkan’la çok güzel bir ortamın içine düştüğümüzü hissettik. Aklımıza bir an önce arabayı otoparka çekme ve bavulları getirme işlerini halledip sokağa çıkma fikri düştü. Yarım saatlik bir süreçten sonra hostele döndüğümüzde Pınar ve Tuğçe’yi odamıza çıkmış bulduk. Saat herhalde 1’e geliyordu ve herkes gerçekten çok yorgundu. Biz erkekler olarak dışarda olanları anlatıp dışarı çıkmak istediğimizi söylüyorduk, kızlarsa yorgun olduklarını, yatıp uyumak istediklerini söylüyordu. Dışarı çıkmaya niyetleri yoktu ama biz de yalnız başımıza çıkmak istemiyorduk. Bir uğraş verdik ve sonunda o yorgunlukla, gecenin o saatinde onları dışarı çıkmaya ikna ettik. 🙂 Çıkmadan da Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan getirdiği bir şişe fındık votkayı patlattık. Nefisti. 🙂

Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. :)
Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. 🙂

2013-12-14 01.48.22

Belki o odadan saat 1’de çıktık ama dışarısı o kadar güzeldi ki, insanlar öyle güzel eğleniyorlardı ki ve dördümüz de öyle çok “iyi ki yatıp uyumamışız, iyi ki dışarı çıkmışız,” dedik ki, tüm Siena’yı yatağına yollamadan kendi odamıza dönmedik.

İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
Piazza del Campo'da aşk yaşamak. :)
Piazza del Campo’da aşk yaşamak. 🙂
Gece gece pizzamızı da yedik.
Gece gece pizzamızı da yedik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Şarabın mantarına imzamızı da attık. :)
Şarabın mantarına imzamızı da attık. 🙂
%d bloggers like this: