Antalya’ya taşındık

“Yola çık, güneye git. Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği tek bir lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…”

Yukarıdaki alıntı, Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı adlı kitabından. Kitabı Antalya’ya taşındıktan sonra okudum; üstelik alıntının mevzubahis ettikleri benim söyleyeceklerimle de ilgisiz. Fakat okuduklarımı istediğim şekilde yorumlamaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Biz yola çıktık ve güneye geldik. Antalya belki son durağımız değil. Zaten aradığımız etiketsizliği şehir hayatında bulmamız çok da mümkün değil. Fakat yol, biten bir şey hiç değil…

“Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.” (Sahilde Kafka / Haruki Murakami)

Hayat kısa, ve sen dünyanın öteki ucuna varmak zorundasın.

Not: Dünyanın öteki ucuna giden yolları Antalya’dan geçen dostlarımız… Bizi, size bir durak olmaktan daha mutlu kılacak başka bir şey yok.

İstanbul bizi zehirliyor

Herkes gibi biz de işimizin, okulumuzun peşine İstanbul’a geldik ama artık dayanamıyoruz. İstanbul bizi zehirliyor ve bunun en büyük sebebi ise kalabalık. Şehirde bir yerden bir yere ulaşmaya çalışmak tam bir kabus… İnsanlar ise hep sinirli, başka kimseyi önemsemiyorlar. İyi kötü bir arabamız olmasa, toplu taşıma zaten kalabalık yüzünden ayrı bir zorlu olacaktı; fakat arabayla bile işler hiç kolay değil. Yolda olmaya mecbur olduğumuz her gün, hayatımızdan saatler çalınıyor; hem de hiç yere! İstanbul bizi de kendine benzetmeye başladı; fakat biz, gergin ve sinirli birer birey hâline dönüşmeden, hayatımızı trafikte geçirmek için değil de yaşamak için, bu şehirden ayrılmaya karar verdik. Bir sıkıntı çıkmazsa, Ekim ayında İstanbul’u terk ediyoruz.

Bu karar bizim için hem kolaydı, hem de zordu. Kolay olmasının sebebi, bizi İstanbul’a bağlayan maddi herhangi bir sebebin kalmamış olması (planlı atılmış adımlar!). Zor olmasının sebebi ise, arkadaşlarımızın önemli bir kısmının İstanbul’da olmaları. İlginç bir şekilde Adana’da başlayıp Ankara’da devam eden yolculuğumuzda edindiğimiz şahane arkadaşlarımızın birçoğu yine aynı yolda İstanbul’a taşındı. Bunun dışında 3 yıllık İstanbul maceramızda edindiğimiz, bizim için yine olmazsa olmaz dostlarımız var. Tuğçe ile beni İstanbul’da tutabilecek tek şey onlardı; fakat farkına vardık ki, aynı şehirde yaşamamıza rağmen, aslında birbirimize çok uzağız. Arkadaşlarımızı 2 saat görebilmek için, git gel daha uzun süre yol yapıyoruz. Birbirimizi arayıp “hadi akşama buluşalım,” diyemiyoruz; çünkü günü planlamaya mecburuz. Aksi takdirde yine sayısız saatimizi çalacak olan diğer işlerimizi çöpe atmak zorunda kalıyoruz.

Not: Şu anda İstanbul’u kötülemeye başlıyorum. Normalde bu yazıda bunu yapmayacaktım ama dayanamadım, içimi döktüm. Okumak istemezseniz biraz aşağıya inin; orda da kötülemenin bittiğine dair bir not var.

Üstelik iş ulaşımı sağlamakla da bitmiyor. İstanbul’da önceden rezervasyon yaptırmazsanız, herhangi bir akşam bir mekanda anında yer bulma olasılığınız da düşük. Mekanda da sıra beklemek zorundasınız. Alışverişe mi gittiniz? Birilerine çarpmamak için sürekli tetikte olmalısınız. Eliniz sürekli cebinize gitmeli; cüzdanınız ve telefonunuz hâlâ yerinde mi acaba? Bir şekilde market alışverişini tamamladınız mı? Hadi bakalım, kasada sıra beklemeye. Çıktınız, arabanız da var, güzel; eşyaları arabaya yerleştirdiniz. Şimdi de AVM otoparkından çıkarken sıra bekleyeceksiniz. Tüm bunları yaparken, sırada arkanızdan gelenlere zorluk çıkarmamak için bir de acele etmek zorundasınız. Siz düşüncelisiniz tabii; fakat diğer insanlar öyle de değil! Ben bu şehirde kafayı yeme noktasına geldim. Yaya geçidinde yayaya yol veriyorum diye korna yiyorum. Bir seferinde yine yol verdim, yaya ortaya kadar gelip durmak zorunda kaldı; çünkü solumdan bir araba, niye durduğumu çözmeye dahi çalışmadan hızla geçti. Az kaldı yayaya çarpacaktı ve benimse sonrasında tek düşündüğüm şey, vicdan azabıydı. Az kalsın ona yol verdiğim için ölecekti!

Tabii ki tüm bunlar dünyanın her yerinde olabilecek şeyler. Fakat çok sayıda insanı küçük bir yere sıkış tepiş koyarsanız, bu olayların oluş yüzdelerini artırırsınız. İnsanlar kurallara uymamaya başlar. 4 şeritli yolu 6 şeride çevirirler, üstüne bir de emniyet şeridini ihlâl ederler; ambulans geçmeye yer arar. Haydi oldu ya, çevre yolunda 100’le gidiyorsunuz diyelim. Trafik akıyor. Trafiğin hızlı aktığını düşünüp, öndeki araçla arada takip mesafesi bırakayım dediniz. Lap! Sırf biraz yer var diye önünüze bir araç giriverdi. Bazıları diyor ki, “trafiğin kendine has kuralları var, yazılı olanları uygulamaya gerek yok.” Küfretmemek için kendimi zor tutuyorum; yok öyle bir şey arkadaşım! Bu ülkede kadın sürücülere söylemediğinizi bırakmıyorsunuz; cinsiyetçilik yapmak istemiyorum ama benim trafikte karşılaştığım kadarıyla kadın sürücülerin trafik kurallarına uyma oranı daha yüksek. Siz de biraz kurallara uysanız trafik bir nebze daha çekilir olurdu. Biz kurallara uyduğumuz için enayiyiz ya, sen EDS yokken emniyet şeridinden de gidebilirsin, sola dönüş sırasını hiçe sayıp sağdan trafiği de kesebilirsin; servissin, insan taşıyorsun ya, öncelik sende olmalı, kaldırımdan bile gidebilirsin. Bizim bunları yapmaya inan ki aklımız yetmiyor! Bisiklet yolunda akşam yürüyüşünü de yap, sahilde adım başı mangalını semaverini de yak ki dumandan deniz dahi görünmesin (koşuya çıkıyorum, yarım saat boyunca kokladığım şey tavuk kanat!), 3 şeritlik sahil yolunda çift sıra park yap ki trafik durma noktasına gelsin, yürüyen merdivende sağlı sollu dur, aşağıdan gelenler yürüyemesin, yürümeye kalkanlara da söylen, dalga geç ki herkes tek akıllının sen olduğunu bilsin. Sen bunların hepsini yap kardeşim. Bizim canımıza tak etti bir şeyleri doğru yapmaya çalışmaktan, hayatımızı yollarda harcamaktan.

Şimdi sen çıkıp diyebilirsin ki, trafiğe girmeden, metroyla bütün işini çözebilirsin. Yok arkadaş, o iş öyle olmuyor. Ben de isterdim gitmek istediğim her yere metroyla gideyim. Ama bunun için ne yeterli metro hattı var, ne de yeterli sefer. Alışverişe gitsen o poşetlerle dönemezsin, terlediğinle kalırsın. Köpeğinle bir yere gitmeye kalksan, seni zaten istemezler; sen zaten köpeğini o sıkış tepiş toplu taşıma araçlarına sokamazsın. Arkadaşlarınla mı buluşuyorsun? Gece geç saate mi kaldın? Eve dönemezsin; taksi şart. Arabayla gittin, otopark yeri mi arıyorsun? Dolu. Sıra bekleyeceksin. Haydi trafiği bir kenara bırakalım. Hava sıcak, gece uyumaya çalışıyorsun, pencereyi açtın. E diğer apartmanla arandaki mesafe 2 metre. O da açmış camını. Bir de konuşuyor sabaha kadar, televizyon son ses! Yatak odasında mahremiyetin kalmadığı gibi bir de uyuyama tam olsun. Yayasın, karşıdan karşıya geçeceksin; aman dikkat, her an dolmuşun biri çarpabilir! Bağdat Caddesi’ne çıktın, kocaman kaldırımda yürüyorsun. Şerefsizin biri hız denemesi yapacağım diye kaldırıma çıkıp seni öldürebilir; ara sokağa girdin diye sana tecavüz etmeye kalkabilir. Yayaya yeşil yanarken karşıya geçmeye kalkarken dahi arabaları kontrol etmek zorundasın; çünkü taksiler başta olmak üzere bazılarının kırmızı ışığa bağışıklığı var, onlara işlemiyor! Starbucks’a mı gitmek istiyorsun? Arabayı da ara sokağa koy bakalım, tabii yer bulabilirsen. Buldun mu? Saati 6 lira, dökül bakalım. Kahvaltı mı yapacaksın? Oo ucundan boğaz manzarası: 50 lira. Yemek mi yiyeceksin? Restaurantlar bile fabrikasyona dönmüş. O kadar insana nasıl yetişecek? Her yer tabela. Her yer reklam. Şehirde orman mı var? O zaman içinde zilyon tane de işletme var. Bakir hiçbir yer yok. Tüm İstanbul, ormanlarını mangal yapmak için kullanıyor. Hafta sonu Belgrad Ormanları’na git bak, orman dumanaltı olur mu ya! Uzaktan baksan yangın var sanırsın. Ağva, Şile, Kilyos, Polonezköy… güya bunlar İstanbul’un kalan son tatil semtleri. Yok arkadaş, yok, son anda karar verip gitmeye kalksan yer bulamazsın; rezervasyon yaptın hadi gittin diyelim. Duyacağın muhabbetler beyaz yaka muhabbetinden öteye geçmez, huzur bulamazsın çünkü senle birlikte İstanbul’un kalanı da tatil yapmaya karar vermiştir. Ne sessizlik vardır, ne de gece gökyüzünü görebileceğin, ışıksız bir alan kalmıştır. Bayramda memleketine gitmeye kalksan gidemezsin; uçak biletleri yüzlerce liradan başlar. Karayolunu kullansan zaten İstanbul’dan çıkana kadar saatler geçer (geçen ramazan bayramı Bostancı’dan gecenin 3’ünde çıktık, Tuzla’ya vardığımızda sabah 6’ydı).

Şu saydıklarımın üstüne, bunları okuyan her biriniz daha sayısız madde ekleyebilir. Bunu çok iyi biliyorum. Ben de ekleyebilirim ama bunları konuşmak bile beni yoruyor, negatif etki yapıyor.

Not: Kötüleme bitti.

Peki bundan sonra ne olacak? Bizim için bir nebze daha huzurlu bir hayat başlayacak. Şimdilik Antalya’ya taşınıyoruz; ama daha büyük planlarımız var. İstanbul’a mümkün olduğunca çok gelmeye çalışacağız; çünkü arkadaşlarımızın önemli bir kısmı burda ve sizi özleyeceğiz. Bazen kalbimize bir şey saplanacak, aklımıza anılar gelecek, keşke yanında olsaydık diyeceğiz. Ha aynı şey İstanbul’dayken de oluyor; fakat *güya* aynı şehirde yaşadığımız için, psikolojik olarak daha rahat hissediyoruz. Artık bu psikolojik rahatlık olmayacak; ama hafta sonuna uçak bileti alıp gelebileceğiz. Bunun yanı sıra, Antalya’da sizi ağırlamaktan da büyük keyif duyacağımız bir gerçek. İnanıyorum ki, bazılarınız için de ön ayak olacağız, “İstanbul’dan ayrılmak mümkünmüş,” dedirteceğiz. Bunu bazılarınızla konuştuk. Bazılarınız, en az bizim kadar ciddi ama o ilk adımı atamıyor. Sadece İstanbul’dan kurtulma amaçlı değil; doğaya, huzura, dünyaya dönüş için o ilk adımı atamıyor. Sadece birinize dahi bu konuda ön ayak olabilirsek, bu bizim için ayrı bir mutluluk kaynağı olacak. Biliyorum, kolay değil. Yerleşik düzeni bozmak kolay değil, yıllarca okulunu okuduğun, yıllarca çalıştığın kariyerini değiştirmek kolay değil. Kolay değil, ama mümkün. Zaman geçtikçe bırakması daha da zorlaşacak. O yüzden şimdi yapamıyorsan, yarın daha kolay olmayacak. Ertelemek çözüm değil. Şimdi yapamıyor olabilirsin ama şimdi bir plan yapmak hiç zor değil. Biz de zaten şimdi kopup gidemedik; bu, bir süredir planladığımız bir şeydi. Plana yönelik aksiyonlar almak dahi başlamanın, eyleme geçmenin bir parçası. İstanbul’dan ayrılmak güzel; fakat arkadaşlarınla İstanbul’dan ayrılmak cennete eşdeğer olabilir. Biz ilk adımı atıyoruz, ve sizi darlamaya da devam edeceğiz. 🙂

İsveç’in kışında Stokholm’de kısa bir gezi

Gülfemin’in haber vermesiyle beraber, Pegasus’un İskandinav ülkelerine yaptığı indirimden haberimiz oldu ve 400 lira gibi bir ücrete, Stokholm için iki kişi gidiş-dönüş biletimizi aldık. Gülfemin, Mithat, Banu ve Birtan 12 Şubat’ta gelecek, biz 11 Şubat’ta Stokholm’de olacak; sonra da hep birlikte 14 Şubat’ta geri dönecektik. Nitekim böyle oldu. Yazının daha sonrasında da fark edeceğiniz üzere inanılmaz pahalı bir şehir olan Stokholm’e inmeden önce bir de yemek yiyelim dedik ve önceden siparişini vererek, Tuğçe ile 50 liraya iki kişilik yemeğimizi de uçakta yedik. Peki Stokholm nasıldı? Soğuk, temiz, pahalı ama düzenli ve en önemlisi de mutlu bir şehir.

Stokholm’e doğru yola çıkmadan önceki gece, küçük bir araştırma yaptım ve İsveç’te nakit paranın kullanım sıklığının oldukça azaldığını öğrendim. İnsanlar genel olarak debit veya kredi kartlarıyla alışveriş yapıyordu — ki bu bizim için de güzel bir haberdi. İsveç Euro yerine Kron kullandığı için, ve ülkemizde de Euro ve Dolar dışındaki para birimlerine çevrim de zor olduğu için, biz de İsveç’te direkt olarak kart kullanmaya karar verdik. Yine de Stokholm’de Arlanda Havaalanı’na indiğimizde ne olur ne olmaz diyerek, 1200 SEK tutarında bir miktar çekip cebimize koyduk. Hemen sonrasında ise Flygbussarna adındaki havaalanı shuttle’ına binmek için, havaalanından çıkmadan hemen önce bir makineden kişi başı 119 SEK (yaklaşık 40 TL) ödeyerek (tabii ki kartla) biletimizi aldık. Bu noktada söyleyebileceğim bir iki şey var: Arlanda’dan şehre giden araçlar genelde Cityterminalen’e (şehir merkezindeki tren istasyonuna) kadar gidiyor. Flygbussarna bu yolu 45 dakikada alıyor ve her 10 dakikada bir kalkıyor. Daha seyrek çalışan otobüsler de var ve gördüğümüz kadarıyla fiyatları da aynı. Bunun dışında, merkeze 20 dakikada giden bir de tren var: Arlanda Express. Fakat normal günlerde bir yetişkin fiyatı 300 SEK. Ancak perşembe ile pazar günleri arası en az 2 kişilik bilet alacaksanız, kişi başı 150 SEK’e kadar düşüyor. Çok daha kalabalıksanız, taksiyi de tercih edebilirsiniz. Biz dönüş yolunda bir de evden Cityterminalen’e gitmekle uğraşmayalım diye taksi kullandık. 6 kişi de olduğumuz için çok uyguna geldi. Taksiyi bir gün öncesinden internet üzerinden rezerve ettik. Ben İngilizce bir versiyonunu bulamadım ama az çok sözlük kullanarak 10 dakikada rezervasyonu yaptık. 6 kişi toplam 570 SEK ödedik, yani kişi başı 95 SEK (~32 TL) ile otobüsten dahi ucuza geldi.

Link: https://taxijakt.se/stockholm-arlanda

Dönelim Flygbussarna yolculuğumuza. 🙂 Otobüs bizi Cityterminalen’de bıraktı; biz de toplu taşımaya para vermek istemediğimiz için, biraz da etrafı görürüz diyerek, o gece konaklayacağımız, Baltık Denizi’ne demirlemiş gemi otelimize doğru yürümeye başladık. Yol yaklaşık 1.7 kilometreydi; bavulumuz tekerli olduğu için de zorlanmayacağımızı düşündük. Nitekim yolumuzun üstünde Östermalm (şehrin modern tarafı), Gamla Stan (Old Town — şehrin eski tarafı) ve Södermalm’ın kuzey kıyıları vardı — ki güzel bir rota olduğunu düşündük. Gamla Stan’dan çıkıp Södermalm’ın kuzey kıyısına vardığımızda, yol boyu denizin yer yer buz tutmuş olduğunu gördük. Sonradan öğrendiğimize göre, Stokholm bir süre önce -20’leri görmüş ve bizim vardığımız sıralarda nispeten daha sıcak bir havaya sahipmiş. Tabii ki İstanbul’a kıyasla çok soğuk olduğunu söylemeden geçmemek gerek. Ayazı da Ankara ayazı gibi düşünülebilir. 🙂 Bu arada değinmeden geçmek istemiyorum; bizim gezimizden yaklaşık bir ay kadar önce İsveç’in donmuş bir hendeğine çizilen penis olay olmuştu. Haberi http://www.thelocal.se/20160118/mystery-giant-ice-penis-causes-headache-in-gothenburg linkinden okuyabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse, birileri buzun üzerine bir penis çizer, çevrede yaşayan insanlar buna tepki gösterir. Belediye başkanları ise bunun gülünç ama önemsiz bir olay olduğunu söyleyip önemsemez; fakat halktan gelen tepkilerle beraber ne yapılacağı düşünülür. Yazıda açıklandığı üzere buzun kırılması şu anda hatırlayamadığım bir sebeple istenmemektedir ve olay giderek büyümüştür. Stokholm’de geçirdiğimiz üç günlük süre içerisinde etrafta kara ya da buza kazınmış çokça penis gördüğümüzü de söylemek isterim. 🙂

Hazır toplumsal bir olaya değinmişken, İsveç’in ne denli ilginç bir ülke olduğunu da bir iki örnekle anlatmak istiyorum. Biz gitmeden önce yaşanan ve http://cphpost.dk/news/most-hated-man-in-sweden-being-deported-to-denmark.html linkinde sonrasında gelişenleri okuyabileceğiniz bir olay oldu. Tunuslu bir göçmen, metro çıkışı bir kadının çantasından bir şeyler çalmaya çalışır. O sırada olayı gören ve yanında iki çocuğuyla beraber metroya doğru inen başka bir kadın, mağduru uyarmaya çalışır. Bunun üzerine göçmen, anneye çıkışır ve tükürür. İşi daha da ileriye götürüp, merdivenlerde ve çocuklarının yanında tekme (!) ile kadına saldırır ve annenin çocuklarını korumaya alıp geri çekilmesiyle, adam olay yerinden uzaklaşır. Bu olayın video görüntüleri internete düşünce de, Tunuslu göçmen bir anda İsveç’in en çok nefret edilen adamı olarak kendine medyada yer bulur. Olay biz Türkiye’de yaşayanlar için çok ciddi olmasa gerek. Fakat olayı araştıran İsveçli bir polis, bu olayın kariyeri boyunca gördüğü en çirkin olay (!) olduğunu söyler ve adamı bulmak için ellerinden geleni ardına koymadıklarını anlatır. Nitekim adam bulunur ve sınır dışı edilir. Adamların polisinin kariyeri boyunca gördüğü en çirkin olayın bize bu kadar normal gelmesi ne acı değil mi? Diğer yandan, Stokholm’ün banliyölerinde tecavüz vakalarının çok olduğunu da not olarak düşmek isterim. Fakat şehir merkezleri inanılmaz güvenli ve düzenli.

Bu kısa bilgilerden sonra gelelim gemiye. Bizim kaldığımız gemi otel, aslen üç küçük gemiden oluşuyordu. Biz ana gemideki resepsiyona uğradık, ücretimizi ödedik ve anahtarımız ile gemilere giriş kodlarını aldık. Gemide kalmayı tecrübe etmek istememizin sebeplerinden biri, gemiyle yolculuğa çıkarsak nasıl bir kamarada kalacağız, ne gibi imkanlarımız olacak vs. tecrübe etmekti. Keza kaldığımız kamara 5 m2 olsa dahi büyüklüğü oldukça yeterliydi. Alt katı 1.5 kişilik, üst katı 1 kişilik olan bir ranza, bir çalışma masası, bir koltuk, askı, lambalar ve kalorifer peteğinden oluşan bir odamız vardı. Bir de küçük penceremiz. Korktuğumuz başımıza gelmedi ve üşümedik. Gemide konakladığımız o gece, bizi gemi yolculuğuna biraz da olsun ısındırdı.

Gemiye eşyalarımızı koyup, biraz dinlendikten sonra zaman kaybetmeden kendimizi şehre vuralım, bir şeyler yiyelim, sonra da yürüyerek gezelim diye düşünerek attık kendimizi dışarı. İsveç’teki normal fiyatların dahi bizim cebimizi fazlasıyla yakabileceğini öğrendiğimizden dolayı, Foursquare’i kullanarak ucuz yollu karnımızı doyurabileceğimiz bir mekan aramaya koyulduk. Asıl plan, marketten alacağımız sandviç ekmeği ve iç malzemelerle karnımızı doyurmaktı ama şehre daha yeni geldiğimiz için, bir seferlik bir kaçamak yapmayı kendimize çok görmedik. Foursquare’de bize yakın, puanı iyi olan ve tek dolar işaretli bir mekan bulduk ve oraya doğru yürümeye başladık. Varınca gördük ki, o da nesi? Mekan kapanmış. Burda küçük bir bilgi vermekte fayda var: İsveç’te mekanlar oldukça erken kapanıyor. Saat 17’yi biraz geçmişti — ki gördüğümüz üzere de mekan 17’de kapanmış. Tabii ki cafeler bir miktar daha açık kalabiliyor; ancak mağazaları düşünecek olursak, durum daha da kötü (gerçi neye göre, kime göre kötü?). Birçok yer hafta içi saat 17 sularına kadar açık. Cumartesi ise mağazalar daha geç açılıp, daha erken (15 gibi) kapanıyor. Pazar günleri bazı yerler tamamen kapalı. Neyse, cafenin önüne oturup, yeni bir mekan aramaya koyulduk. O sırada içeriden çıkan ve mekanın sahibi olduğunu düşündüğümüz kadınla gülüştük, küçük köpeğine selam ettik; sonra da kadının gittiği yola biz de düştük. Çünkü Kalf & Hansen adında bir yer bulmuştuk. Fiyatlar nispeten ucuzdu ve mekan da oldukça işlek bir caddedeydi. Mekana girdik, standın arkasında bulunan ve İskandinav genlerinin güzelliğinden (erkek ya da kadın fark etmiyor!) nasibini almış diğer bir İsveçli olan adamın İngilizce olarak söylediği, “bugün sizin için ne yapabilirim?” sorusuyla karşılaştık. Birkaç saniyelik düşünme süremin ardından, ne yapacağımı bilemezcesine “bugün bizim için ne yapabilirsin?” diye sorunca adam güldü ve mekanın konseptini anlatmaya başladı. Mekanda İskandinavya’nın çeşitli başkentlerinin (Stokholm, Kopenhag, Oslo vs.) isimlerinin verildiği ana menüler vardı. Her menü aslında kendine özgü bir yemek çeşidi. Öncelikle menüyü seçiyorsunuz, sonra da menünün nasıl hazırlanmasını istediğinizi söylüyorsunuz; yani et, balık veya vejetaryen. Hepsi bu. Stokholm’e göre ucuz bir fiyata (~90 SEK ya da ~30 TL), altta sebze yatağında istediğiniz türe göre hazırlanmış İsveç köfteleri geliyor. Mekanın diğer bir özelliği de, tamamen organik ürünler kullanıyor olmaları. Stokholm’de gördüğümüz kadarıyla inanılmaz bir ekolojik ürün kullanma ve buna bağlı olarak da yerel üreticiyi destekleme eğilimi var. Kalf & Hansen de bu eğilime sahip küçük cafelerden biri. Yemeğimizi yerken “Södermalm Sour” adlı, yerel bir birayı da deniyoruz. Ekşi ve güzel bir tadı var. Adamın söylediğine göre de, üreticinin (küçük olsa gerek) fabrikasından da sadece 500 metre uzaktayız.

Karnımız tok bir şekilde, Kalf & Hansen’in kapanmasına çok kısa bir süre kala cafeden çıktık ve bulunduğumuz işlek caddedeki mağazaları / marketleri gezmeye karar verdik. O işlek caddede bir şeyi fark ettik: Çokça ikinci el dükkanı var; ve fakat birçoğu kapalı. İçerisi ışıl ışıl olan, açık bir tane bulduk ve içeri girdik. Normal bir mağazadan farksız, raflara yerleştirilmiş bir sürü ürün. Tabak çanaktan tutun, giysi ya da lüks eşyaya kadar bir sürü alet edevat. Nedendir bilmiyorum, raflardaki ürünler toplu üretimden çıkmış gibi görünüyordu. Yani herhangi bir üründen tek tük değil de, çokça varmış gibiydi. İçeriyi hızlıca gezip kendimiz için bir şey bulamadıktan sonra çıkmaya karar verdik. Tuğçe kapıyı açıp dışarı çıktı, bense bir kadına yol verdim ve onun ardından çıktım. Sonrasında kadın dönüp bize bir şeyler söylemeye başladı; kadının söylediklerinden sadece, pantolon olduğunu bildiğim “byxor” kelimesini çekip çıkarabildim. Kadını anlamadığımı İngilizce olarak beyan ettikten sonra, kadın İngilizce olarak “Bana bir pantolon almak ister misiniz?” demiş. Bense bunu önce “Benden bir pantolon almak ister misiniz?” olarak algıladım — sonuçta ikinci el ürünler satan bir dükkana girmiştik, amacımız bir şeyler almak olmalıydı! “Hayır, teşekkür ederiz,” dedikten sonra Tuğçe ile yolumuza devam ettik ve ancak Tuğçe’nin uyarısından sonra kadının kendi için bir pantolon istediğini anladım. Kadın belli ki evsizdi ve fakat İskandinav genlerinden midir bilmiyorum, ilk bakışta hiç de öyle görünmemişti. İkimizden de uzun, yapılı, sarışın ve nazik bir kadındı.

Yolumuza devam edip, gördüğümüz bir markete girmeye karar verdik ve Coop adındaki süpermarkete girdik. Tuğçe ile farklı ülkelerdeki süpermarketlere girip Türkiye ile fiyat karşılaştırması yapmak ve yerel ürünlere bakmak bizim için bir zevk. Market hususunda anlatabileceğim en önemli şey, sanırım ürünlerdeki “ekolojik” etiketlerinin çokluğu ya da eğilimi. Normal ürünlerden daha pahalı oldukları kesin, fakat çeşit olarak oldukça fazlalar.

Marketten çıktıktan sonra sokaklarda yürüye yürüye gezelim dedik. Öncesinde belli bir rota belirlemesek de, Gamla Stan’a, yani şehrin eski kısmına doğru yöneldik. Gamla Stan, Cityterminalen’in bulunduğu Östermalm ile, şehrin hip kısmının bulunduğu Södermalm arasında kalan bir adacık. 1200’lü yıllardan kalma binalar dahi bulunuyor. Hatta burda en dar kısmının 90 cm genişliğinde olduğu bir de ara sokak var — ki bu sokak merdivenlerden oluşuyor. Burayı biz de bulduk ve sokakta fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik. 🙂 Bir diğer ilginç şey ise, Gamla Stan gibi turistik bir yerde dahi pub ya da bar olmayan mekanların erkenden kapanması. Akşam saati açık bulabildiğimiz tek hediye dükkanını Hintli bir abimizin işletmesi ise gözümüzden kaçmadı. 🙂 Irkçı genellemeler yapmak istemesem de gittiğimiz her yerde hediyelik dükkanları Hintlilerin yönetiyor olması oldukça ilginç. Gamla Stan’la ilgili güzel bir gerçek ise, fast food dükkanlarının bulunmaması. Belirli bir yasa dahilinde olup olmadığını bilmesek de, tarihi dokunun korunması için yapılmış olabileceğini düşündük. Öte yandan, bolca pub, bar ve restaurant da bulunuyor.

Boydan boya gezdiğimiz ve Royal Palace’ına çıktığımız Gamla Stan’dan gemiye doğru dönüşe geçtiğimizde saatin henüz 20.30 olduğunu fark ettik ve dışarda adam gibi insan olmamasına, neredeyse tüm dükkanların kapalı olmasına bir daha şaşırdık. Gördüğümüz görüntü yüzünden saatin gece 12’ye geliyor olduğunu düşünmüştük. Gemiye doğru yürürken, Gamla Stan’ın uzun ince yolunda O’Connell’s adında bir Irish pub ile karşılaştık. İçerden İrlanda ezgilerine sahip canlı müzik sesi geliyordu. Pub’ın önünde bir iki tur attıktan sonra dayanamadık ve kendimizi içeri attık. Kapı kenarında sürüsüne bereket müzisyen, hepsinin elinde farklı bir çalgı, jam session yapıyorlardı. Bu Irish publar hangi şehirde olursak olalım bizi bir şekilde kendilerine çekiyorlar. 🙂 İçerisi de tıklım tıklım. Dedik bara geçip birer bira alalım, sonra da müziğin keyfine varalım. Tuğçe gözüne bir Apple Cider kestirdi — ki Cider’in ne olduğunu ikimiz de bilmiyorduk; sonradan barmaidin anlattığına göre, meyvenin fermente edilmesiyle oluşan ve kesinlikle bira olmayan alkollü bir içkiymiş. Biz bira sandığımızı söyleyince oldukça şaşırdılar. 🙂 Bizim şaşırdığımız nokta ise, Tuğçe’ye Apple Cider, bana da Guinness vermeden önce kimlik sormaları oldu. Daha önce farklı yerlerde okuduğuma göre Stokholm’de 30 yaşın üstünde gösteriyor olsanız dahi kimlik soruyorlarmış. Üstelik yaş sınırı da bardan bara göre değişiyormuş. Sonrasında girdiğimiz çoğu barda da aynı şeyi yaşadığımız için, burdan İsveç’e gidenleri uyarayım: Pasaportunuzu mutlaka yanınızda taşıyın. O’Connell’s nispeten ucuz bir pubdı. Buna rağmen ortalama bira fiyatının 60 SEK (~20 TL) olduğunu söylemek isterim. Guinness Pint ise 75 SEK (~25 TL) idi; keza bu fiyat Türkiye’den çok da farklı sayılmaz. Böyle bir pub bulmuşken, barda yazan “Swedish Pale Ale” yazısına tav olup, daha önce biranın hiç denemediğim bir çeşidi olan Pale Ale’i denemeye karar verdim. Her ne kadar Pale Ale istesem de India Pale Ale çeşidinde bir bira geldi. Açıkçası, pek beğenmedim; ama ilk denediğimde biradan da nefret etmiştim. Yani birkaç kere daha denemem gerekir sanıyorum. Bu kadar insan sevdiğine göre bir sebebi vardır.

Irish pub
Irish pub

Geceyi bitirdiğimizde saat 23’ü geçiyordu ve biz mekandan ayrılırken, öncesinde birer birer ayrılan müzisyenler de komple toplanmaya başlamış, ayrılmaya hazırlanıyorlardı. Mutlu mesut, bitmemiş bir de IPA’yi geride bırakarak çıktık mekandan ve Gamla Stan’ı geçerek, Baltık Denizi kıyısından yürüye yürüye gemiye ulaştık. Önce dış kapı, sonra da iç kapı şifremizi girdik; en son da manyetik okuyucuyu kendi kapımıza okuttuk (ne kadar da güvenli duruyor, değil mi) ve hop, içerdeyiz. İçerdeki sıcak havaya aldanıp yarım kollularla yattığımızdan gece biraz üşüsek de, sabahına güzel bir şekilde uyandık.

Gemideki kısa maceramız, check-out için anahtarı vermemizle son bulurken, yürüyerek Södermalm’da kiraladığımız evi teslim almaya koyulduk. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra (Stokholm’deyken hiç toplu taşıma kullanmadığımızı söylemiş miydim?) apartman kapısına vardık. Saat 10.15’e geliyordu; ev sahibine biraz gecikebileceğimizi söylemiş olsak da o saat 10’da apartman kapısında olacaktı. Birkaç saniye etrafa bakmaya kalmadı, arabasından uzunca boylu bir adam indi ve adımı Elkin ( 🙂 ) şeklinde okuyarak bize seslendi. Merhabalaştık; sonrasında daha apartmana girişten itibaren, otomatik bir şekilde (ama gülümsemeyi ihmal etmeyerek) apartman girişini, girişte bulunan çöp odasına girişi (ki burası da manyetik bir kartla açılıyordu) ve 1. kattaki, 2 günlüğüne yuvamız olacak olan evi anlattı. İki küçük odası, amerikan mutfağa sahip bir de büyük salonu vardı. Karşılıklı soru cevaplardan sonra ev sahibi bize veda etti ve evi bize bıraktı. Biz de kurulduk salondaki tek kanepeye. Sonra bir baktım, 2 saatlik bir siesta yapmışım. 🙂 Gülfemin, Mithat, Banu ve Birtan’dan oluşan bizim grup, saat 15’e doğru gelecekti ve ben uyuyarak, o zamana kadarki olan boşluğumuzun güzel bir kısmını yemiştim. Ama daha fazla zaman yemeye gerek yoktu, dışarı çıkmanın zamanıydı.

Öğle saatleri Stokholm için bir nebze daha gezilebilir saatler; çünkü dükkanlar açık, cafeler hizmet veriyor ve sokaklar bir nebze daha kalabalık. Dışarı çıkar çıkmaz, ana caddeye doğru yürümeye karar verdik ve işlek bir cadde olduğunu düşündüğümüz Götgatan’a çıktık. İşlek olmasına işlekti; fakat yolda o kadar da fazla araç olduğu söylenemezdi. Her yerde bisiklet yolu olmasına karşın, Hollanda’daki gibi inanılmaz bir bisiklet trafiği de yoktu. Yaz aylarında nasıl olur bilmiyoruz tabii; ama bu boşluk soğuktan kaynaklı da olabilir. Ana caddeye çıkar çıkmaz hızlı bir karar verdik ve sola doğru yürümeye başladık. Sonra da ilginç bulduğumuz ilk dükkana girdik. 🙂 Kendisi, sonradan öğrendiğimiz üzere Danimarka menşeili bir “ne ararsan var” dükkanıydı ve adı TGR Store idi. Aynı IKEA’nın iç tasarımı gibi, belli bir yönden belli bir yöne doğru geziliyordu. Fakat biz gezmeye başlamadan önce kasaların yan tarafında bir de ne görelim? Numaralı gözlük satıyorlar! Hem de İsveç’teki belki de en ucuz şey olabilir. Sadece 30 SEK (~10 TL) gibi bir ücrete, +2.5’tan -2.5’a kadar, 0.5 aralıklarla oynayan numaralı gözlükler alabiliyorsunuz. Şaşkınlıktan ağzımız açık kaldı ve Tuğçe bir tane, ben bir tane deneye deneye satın aldık. Sonra da kırtasiyelik ürünlerden, oyuncaklara, çerez veya cips gibi atıştırmalıklardan banyo aletlerine kadar varan çeşitli ürünlerin standını gezdik ve çıktık. Biraz da diğer yöne yürüyelim dedik, grubun geleceği Medborgarplatsen metro durağına doğru yürümeye karar verdik. Vardığımızda henüz aramadıkları için, sağa doğru yürümeye devam ettik — bir de ne görelim? Alkol satılan bir yer. Öğrendiğimiz kadarıyla İsveç’te 5% alkollü bira da dahil olmak üzere alkollü içecekler, devlet tekelinde satılıyor. Yani devlet, belirlediği yerlere alkollü içkiler dükkanını açıyor, hafta içi saat 19’a kadar, cumartesi günleri ise saat 15’e kadar satış yapıyor. Pazar günleri ise dükkanı açmıyor bile. Marketlerde gördüğümüz kadarıyla da, 3.5% alkol oranına kadar biralar ve ciderler satılıyor. Bildiğimiz Heineken falan, İsveç’teki yasalara özel satış yapabilmek için 3.5% alkol oranlı bira üretmişler anlayacağınız. El altından satış hacmi ne kadardır bilemiyorum ama görünürde alkol satışı bu şekilde regüle ediliyor. Tabii alkol satılan yer bulmuşuz, hem fiyatlara, hem de çeşitlere göz gezdirmek için girdik içeri. Şaraplar nispeten bize göre bir miktar daha ucuz olsa da, diğer alkol çeşitleri pahalı. Hatta kendi ürünleri Absolut bizde daha ucuz olabilir. Bizim rakıyla yaşadığımız fiyat ilişkisinin bir benzerini de onlar Absolut ile yaşıyorlar anlaşılan. 🙂 Tabii ortalama kişi başı geliri ve asgari ücretlerini (~25000 SEK = ~8000 TL) düşününce, Absolut’un bizdeki 80 liralık fiyatının, onlardaki 100 liralık fiyatına avantajı ortadan kalkıyor. Neyse… Bir şişe Ruffino Chianti ve bir şişe de Tuğçe için Apple Cider aldıktan sonra çıktık yine sokağa; bu sefer yeni bir marketle, ICA ile karşılaşmaya. O ana dek gördüğümüz herhangi bir süpermarketten daha büyüktü ve açık olduğu saatler ile de Stokholm’deki standartların dışındaydı. Sabah 7’den gece 23.45’e kadar açık bir marketti ve içini gezdiğimiz kadarıyla çeşit açısından da bol seçenek sunuyordu. Yurtdışından dönerken genelde Türkiye’de olmayan bazı yiyecek ve içeçek malzemelerini almayı sevdiğimiz için, ICA’yı aklımıza yazdık ve dışarı çıktık. Tam da artık “nerde kaldı bunlar,” diye düşünmeye başlarken, karşımızda birden Gülfemin’i gördük. Şaşırdık, sevindik, merhabalaştık ve eve doğru yola çıktık.

Amacımız gençlerin bavullarını bırakmak, bir soluklanmak ve yapacaklarımızı planlamaktı. Bavulları bırakıp soluklanmak kısa sürdü; ancak 6 kişi olunca karar verme süresi biraz uzadı. 🙂 En sonunda, öncelikle çıkıp bir yemek yemeye, sonrasında eve dönüp biraz içmeye ve sonrasında tekrar çıkıp güzel bir pub bulmaya karar verdik. Foursquare sağ olsun, fiyatı aşırı olmayan ama puanı güzel olan bir restaurant bulduk. Adı gayet İngilizce konulmuş: Meatballs – For the people. Eve de oldukça yakındı. Dedik süper! Çıkıp 6 kişi hop diye birkaç masalık restauranta girince tabii biraz tuhaf oldu. Garson biraz endişeli (ama yine güleryüzlüler, yine güleryüzlüler!) bir şekilde bize masa ayarlamaya çalıştı. Özellikle cuma akşamı olduğu için restaurant gittikçe kalabalıklaşacakmış ve bir sürü rezervasyonları varmış. 6 kişilik boş bir masa vardı ama üstünde *Rezerve* yazıyordu. Garsonla konuştuk; istersek barda dilediğimiz kadar oturabileceğimizi, ya da rezerve masayı 1 saatliğine bize verebileceklerini söyledi. Ben de “1 saatliğine masaya geçsek, sonra bara geçsek?” diye biraz zorlayayım dedim. Garson, “imkânı yok,” dedi. Nedenmiş? Çünkü 1 saat içinde bar dahil restaurant komple dolacakmış. Nitekim biz restauranttan çıkarken öyle de oldu. Bizim amacımız da sadece yemek yemek olduğu için, en geç 1 saat sonra kalkma şartıyla rezerve olan masaya oturduk. Şimdi ben fiyatı aşırı olmayan dedim ama, gördüğümüz birkaç restaurantta İsveç köftelerin fiyatı genel olarak aynı: 180 SEK. Aynı yemeği akşam saatinde yemek için giderseniz daha da pahalı oluyor. Ama gittiğimiz restaurantta öyle bir olay yoktu. Hızlıca siparişlerimizi verdik: Buzağı etinden İsveç köfte ve geyik etinden İsveç köfte. Ekstra ücret karşılığında mus etinden İsveç köfte de yapıyorlarmış ama sorduğumuzda o gün için mus etlerinin bulunmadığını söylediler. Yemeklerimizi beklerken musluk suyumuz ve ekmeğimiz de geldi. Su restaurantlarda normalde ücretli ama genel görünüş o ki, musluk suyunu ücretsiz olarak veriyorlar. Sonrasında havaalanında dahi, menüde yazmamasına rağmen cafelerden 5 SEK karşılığında yarım litre musluk suyu alabildik — ki şişe suyun fiyatı 30 SEK’in üzerindeydi. Biz bekleyeduralım, bir yandan da ekmek ve suları gömeduralım, İsveç köftelerimiz üstünde sosu, yanında tadı hafif değişik salatalığı ve adını şu anda hatırlayamadığım, kızılcık reçeli gibi, tadı çok güzel olan *şey*le birlikte geldi. Herkes aç olduğu için de yemekler bir çırpıda bitti. Karınlarımız tok, aklımızda evdeki şaraplar; mekandan çıktık ve önce ICA’ya uğrayarak ekmek, peynir vb. şarap yanı atıştırmalıkları ve ertesi gün için kahvaltı malzemeleri almaya karar verdik. Sonrasında da geceye başlamadan önce demlenmeye (ruhumuz fakir ama İsveç de çok pahalı, biz ne yapalım) eve geçtik.

Açtık şaraplarımızı, peynirimizi, jambonumuzu, ekmeğimizi ve başladık içmeye. Çok da fazla içip zaman kaybetmeden tekrar hazırlandık ve dışarı çıktık. İlk plan, Södermalm taraflarında bir pub bulup oturmaktı. Södermalm ile Gamla Stan arasında kalan yol boyunca bir iki farklı puba girip çıktık. Neden çıktık? Çünkü hepsi de aşırı kalabalıktı ve bırakın oturacak, içerde duracak yer yoktu. Buna rağmen publar girişte kimlik kontrolü yapmaktan çekinmediler. Aslında bir önceki gece Irish pubda oldukça eğlendiğimiz için gençleri de oraya götürebilirdik; ancak Tuğçe’nin incelediği üzere, cuma akşamı Irish pubda canlı müzik olmayacaktı. Yanılmışız. 🙂 Nihayet Södermalm tarafındaki barlardan gına gelince, Gamla Stan’a doğru yollandık. O’Connell’s doluysa, onun yanında gördüğümüz, daha büyükçe olan puba girmeyi planlayarak yürüdük de yürüdük. O’Connell’s’ın önüne geldiğimizde ise, önceki günden çok daha sesli bir Irish müziği ile karşılaştık. Kapıda muhtemelen Türk olduğunu düşündüğümüz bir adam tarafından kimlik kontrollerimiz yapıldı ve içeriye, o güzel ezgilerin zuhur ettiği puba girişimizi yaptık. Tabii ki burda da yer yoktu. Ama boş bir yer bulamayacağımıza artık emin olduğumuz için barda biralarımızı sipariş ettik ve birer aslan edasıyla yerinden kalkanları izlemeye başladık. Bir yandan müziğin verdiği coşkuyla iyi ki buraya geldiğimizi birbirimize yineliyor, diğer yandan ise boş masa avına devam ediyorduk. İlk bulduğumuz masaya hepimiz oturamadık; müzikten de oldukça uzak bir noktadaydı. Bir süre sonra ise müzisyenlerin tam yanında bir masa boşaldı ve oraya doluştuk. Müzik bitene kadar gecemiz de böyle devam ederken, müziğin son bulmasıyla biz de kendimizi yine yollara vurduk. Eve doğru yollanırken, Tuğçe ile puba giderken yolda kesiştiğimiz sosisli yapan amcaların yanından tekrar geçerken, mis gibi sosislilerimizi de almayı ihmal etmedik.

Ertesi gün, Tuğçe ile benim Stokholm’deki ikinci ve son, kalan grubun da ilk ve tek tüm günüydü. Önceki gece, ertesi gün ne yapacağımız üzerine düşünmüş, öncelikle benim önerim üzerine Skansen adındaki açık müzeye gitmeye karar vermiş, sonra yine benim önerim üzerine Skansen’in tüm günümüzü yiyeceğinden ve şehri görmeye fırsat bulamayacağımızdan dolayı Skansen’e gitmekten vazgeçmiş ve şehri görmeye karar vermiştik. Böylece toplu taşıma bileti de almayacak, ekstra birkaç harcamadan kurtulacak ve şehri yürüyerek gezecektik. Sabah alarm kurulu telefonlar eşliğinde, Gülfemin’in saatinin normalden bir saat ileri olan Türkiye saatinde kalması neticesinde panikleyen ve çok erken uyanan bir adet Gülfemin ile güne başladık. 🙂 Sabah kahvaltımızı evde yaptık, hazırlandık ve kendimizi ne çok erken ne de çok geç bir saatte dışarı attık. İlk durağımız, kahveleri ile ünlü olduğunu öğrendiğimiz Stokholm’ün en hip kahvecilerinden biri olan Johan & Nyström idi. Södermalm’daki “konsept” dükkanları eve de çok uzak değildi ve sonrasında gitmeyi planladığımız Gondolen adlı, Gamla Stan’ı yukardan görebileceğimiz seyir terasının yolu üzerindeydi. Boş sokaklardan geçerek ve etrafı izleyerek, yürüye yürüye Johan & Nyström’e vardık. Bu kahvecinin, bizim ziyaretimiz sırasındaki Foursquare puanının 9.5 olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse, porsiyonları Starbucks ile karşılaştırılamayacak derecede küçük (fakat standart kahve boyutları zaten genel olarak Starbucks’tan küçük) ama fiyat konusunda diğer dükkanlara göre abartı kalır bir yanı yok. Cappuccino, ananaslı filtre kahve, cortado, macchiato ve cafe latte gibi birçok çeşidi deneyen grubumuz, kahveleri başarılı buldu. Her ne kadar Tuğçe ananaslı filtre kahvede ananas tadı alamasa da. 🙂 Ben cappuccino üzerine bir de menülerinde yazmayan flat white sipariş ettim ve bunu da gayet leziz buldum. Tuğçe ise bir de matcha latte içti — ki tadı ilginç bir şekilde güzeldi. Türkiye’de içmek üzere bir de orta derecede kavrulmuş çekirdek kahve aldık — ki belirtmek istiyorum, evde Johan & Nyström’ün çekirdek kahvesini kullanarak french press’te demlediğimiz filtre kahve inanılmaz lezzetli oldu. Demli kokusu da oldukça baştan çıkarıcı. Paket fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 119 SEK idi. Paketler, yine yanlış hatırlamıyorsam, 89 SEK ile 149 SEK arasında fiyatlandırılmıştı. Keşke daha fazla alsaymışız; çünkü 1 hafta içinde kahvenin dibine darı ekmiş (sanırım düzenli bir sabah kahvesi içicisi olarak daha çok ben içtim) durumdayız. Bir noktayı daha belirtmekte fayda var: Johan & Nyström’deki baristalar da inanılmaz güleçti. Yavaş yaşıyor gibiydiler ve yardımcı olmaktan oldukça memnun görünüyorlardı. Zaten kahvecide otururken de bunun üzerine bir muhabbet ettik ve çok kısa da olsa şu sonuca vardık: “Asgari ücretin ve çalışma saatlerinin böyle olduğu bir yerde ben de çalışsam ben de böyle olurdum.”

Johan & Nyström’den çıkınca, elimizde kahveler, Gondolen’a doğru ağır ağır yürüyüşe geçtik. Saat henüz erkendi ve biz, Gondolen’a gidiş yolunda da çevrede görülebilecek şeyleri kaçırmak istemiyorduk. Yolumuz aslında oldukça kısaydı ama Gondolen bir seyir terası (ve aynı zamanda restaurant) olduğu için oldukça fazla merdiven çıkmamız gerekecekti. Biz de belki de bu merdiven çıkma işini ötelemek için yol üstünde parklara girip çıktık, oldukça eski bir kiliseyi yakından görmek için mezarlığını dahi inceledik, fotoğraflar çekildik, sonrasında ara bir yola doğru çıkan bir merdiven bulduk, ordan bir girdik ki karşımızda şahane bir yapı var; oraya da girdik. Sonra baktık ki burası bir okul ve pencereden bize bakıyorlar. 🙂 Sanırım bir liseydi ama çok güzel bir yapıydı; orta çağdan kalma izlenimi veriyordu. Ordan çıktık, ana caddeye doğru. Kırtasiye benzeri, içerisi aşırı düzenli olan bir dükkan gördük. Gezmek için içeriye girdik. Pirinçten yapılma paperclip bile aldık — ki kendilerini şu anda kitap ayracı olarak kullanıyorum. Sonra da GPS’ten bir baktık ki, Gondolen’a bayağı yaklaşmışız. Ama dükkandan çıkar çıkmaz, hemen karşısında çok güzel bir yokuş gördüm ve belki de çoktan yorulmuş olan grubu o “buzlu” yokuşu çıkmaya ikna etmeye çalıştım. Aslında çok da zor olmadı. 🙂 Bir iki kez orayı çıkmayı önerdikten sonra, biraz da çok güzel göründüğünü söyleyince onlar da kolayca ikna oldu ve yokuşu çıkmaya başladık. Geri dönüp bakıldığında da güzel bir manzara veren yokuşta yine fotoğraf çekildik ve yokuşu çıktığımızda bir de ne görelim? Bilmeden de olsa Gondolen’ın girişine çıkmışız. Yine bilmeden, şehri gezme amacıyla girip çıktığımız sokaklar, yürüdüğümüz yokuşlar bize tüm o merdivenleri atlatmış ve bizi gitmek istediğimiz yerin kapısına çıkarmış.

Lise binası.
Lise binası.

 

Bahsettiğim o yokuş.
Bahsettiğim o yokuş.

Tabii bende bir mutluluk. 🙂 Mutluluğun asıl sebebi merdivenleri çıkmamak değil, şehri gezmek uğruna yolu uzatmak, ayakları daha fazla yormayı göze almak ama bu isteğin mucizevi bir şekilde asıl rotaya bağlanmasıydı. Gondolen gerçekten de güzel bir manzara vadediyor. Gamla Stan, önceden de söylediğim üzere Södermalm ile Östermalm arasında bir adacık. Aslında Stokholm de adacıklardan oluşuyor. Bu yüzden önünüzdeki manzara, sade bir şehir manzarasından ziyade denizle çevrili bir orta çağ şehrini andırıyor. Tabii ki bu da turistlere inanılmaz bir fotoğraf arkaplanı sunuyor. Selfieler olsun, toplu fotoğraflar olsun, başkasının fotoğraflarını çekmesine yardımcı olmalar olsun aslında bu seyir terasındaki zamanımızın çoğunu fotoğrafla geçirdik. Sonra da Gondolen’dan çıktığımızda, oraya ulaşmak için kullanmadığımız merdivenleri inerek, kendimizi Gamla Stan’a doğru yolladık.

Gondolen'den Gamla Stan manzarası.
Gondolen’den Gamla Stan manzarası.

Merdivenleri yaparken, şehrin iklimini de düşünmüşler ve delikli ızgara kullanmışlar. Böylece şehir yağış aldığında dahi merdivenler rahatlıkla kullanılabiliyor. Gamla Stan’a geçtikten sonraki ilk hedefimiz bir tuvalet bulmak, ikinci hedefimizse bir şeyler yemekti. Tuvaleti çabuk bulduk: 1700’lü yıllardan kalma bir restaurantın hemen karşısında umumi bir tuvalet vardı. Ücretsiz girilebilen bir erkekler tuvaleti (ki içinde sadece pisuvar bulunuyordu) ve 5 SEK ile girilebilen bir karışık tuvalet. Bu karışık tuvalet de her ne kadar nispeten temiz görünse de, içinde sabun yokmuş. İsveç’te gezip gördüğümüz yerler oldukça temizdi; fakat bu tuvalet umumi olduğundan ve turistik Gamla Stan’da bulunduğundan olacak, standartları karşılamamış görünüyordu. Her neyse; bu kadar tuvalet muhabbeti yeter. 🙂 İsveç’in belimizi çoktan bükmüş pahalılığından dolayı, ucuza yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya koyulduk. Foursquare’de keşfettiğimiz tek dolar işaretli (yani görece olarak en ucuzlar) dahi 120 SEK’ten aşağı öğün vermiyorlardı. Fakat aramaya inandık ve tabldot yemek veriyor gibi görünen bir yer bulduk: Mäster Olofsgården. Aslında direkt olarak bir cafe değil; benim anladığım kadarıyla bizdeki Nazım Hikmet Kültür Merkezi gibi bir yer. İçinde sürekli etkinlikler barındıran, ama bir de cafesi bulunan bir kuruluş. Nispeten ucuza sandviç satıyorlardı ve 80 SEK gibi bir fiyata da oldukça lezzetli lazanyaları vardı. Musluk suyu, ekmek ve tereyağı da ücretsiz olunca karnımızı doyurmak için bunlara biraz fazla abanmış olabiliriz. 🙂 Bir de dipnot geçeyim. Mekandaki garsonlardan biri Türktü. “Buralarda nereyi gezebiliriz,” sorusuna, “pek gezecek bir yer yok,” diye cevap verdi. 🙂 Hava açısındansa şanslı olduğumuzu, daha bir iki hafta önce havanın -20leri gördüğünü söyledi.

Karnımızı doyurup da mekandan çıkınca, Royal Palace’a doğru yürümeye karar verdik. Biz Tuğçe ile gece gözüyle görmüştük ama bir de grupça, gündüz gözüyle görelim dedik. Fakat sokaktan müzik, daha doğrusu şarkı söyleyen bir güruhun sesleri geliyordu. Oldukça neşelilerdi ve içimizde, ne yaptıklarını öğrenmek için bir kıpırtı oluştu. En nihayetinde onları bulmamız da zor olmadı, hemen az ileride yürüyerek dans eden birkaç kişi, ellerinde flama benzeri bir nesne, sokaktaki insanlarla dans ediyorlar, “Hare Rama, Hare Krishna” sözlerini söylüyorlardı. Üzerlerindeki giysi, budist rahiplerin giydiklerini anımsatıyordu; ancak İskandinav genlerine sahiplerdi, uzunlardı ve neşeyle şakıyorlardı. Yanlarından geçip bir köşede onları izlemeye koyulduk. Sabit bir yerde durmuyorlar, yol üstünde insanları çevirip onlarla dans ediyorlar, sonra da yollarına devam ediyorlardı. Biz grubun erkekleri olarak mal mal durup onlaro izlerken, grubun kadınları çoktan tempo tutmaya başlamış, yerlerinde dans ediyorlardı. Tahmin edin ne oldu? Rahibimsi bu neşeli insanlar, tabii ki bizi de aralarına aldı. Daha fazlasını anlatmaktansa, video ile göstersem sanırım daha iyi olacak. 🙂

 

Bu insanlar herhangi bir broşür dağıtmıyor, yalnızca neşe saçmaya çalışıyor gibilerdi. Sözlerin ne olduğunu Google’da aratınca birçok şeyle karşılaştık ama bize en mantıklı gelen cevap, 20. yüzyılda kurulmuş yeni bir dinin müritleri olduklarıydı. İnanılmaz neşeli, sokak ortasında dans eden müritler. 🙂

Hare Krishna Hare Ramalamacayı bitirdiğimizde, Östermalm’a doğru yola çıktık. Södermalm ve Gamla Stan’ı az çok görmüştük, bir de Östermalm taraflarına bakalım istedik. Royal Palace’ın ordan aşağı indiğimizde, yol üstünde gördüğüm bir kayak pisti beni oldukça şaşırttı. Büyük bir elips şeklinde, karların tepelenmesiyle yapılmış bir pistte, yüzden fazla insan üstlerinde kayak takımları, spor yapıyordu. Üstelik kayak kiralanan bir yer de görünmüyordu; muhtemelen herkes kendi kayak malzemelerini alıp gelmişti. Etraflarından dolandık ve nihayetinde Stokholm’ün İstiklal Caddesi olduğunu düşündüğümüz, araç trafiğine kapalı Dröttninggatan’a vardık. Stokholm’de İstiklal Caddesi bulmuşuz, baştan sona yürümeyelim mi yani? Yürüdük yürümesine; bir sürü hediyelik eşya dükkanına girdik, fotoğraflar çektik, kendimize gezecek bir şekerci bile bulduk. Ama İstiklal Caddesi dediysek, İstanbul demedik. Dröttninggatan’da bile dükkanlar 17’de kapanıyor. Caddenin sonuna kadar yürüyüp 7-Eleven’da birer kanelbullar yedikten sonra gerisingeriye yürüyüşe geçtik. Dönüş yolunda, Dröttninggatan’ın belli bir noktasından ayrılıp, farklı bir yoldan dönmeye karar verdik ve önümüze büyükçe bir kilise çıktı. Üstelik kapısı da açıktı. Bizi kapıda, rahip sakallı bir amca karşıladı ve içeri buyurdu. Kendisi gerçekten de rahip olabilir; keza içerisi o anlığına bomboş olsa da, yarım saat içerisinde içeride müzik dinletisi olacağına dair bir afiş vardı. İçerde biraz takılıp, müzik dinletisine kalıp kalmama konusunda konuştuktan sonra kalmamaya, eve doğru yollanmaya, bir şeyler içip tekrar dışarı çıkmaya karar verdik. Kiliseden çıktık, yol üstünde Cityterminalen’e de uğrayıp, Tuğçe ile de tekrar sosisli yemeyi ihmal etmeyip eve vardık. 🙂

Eve vardığımızda herkes çoktan yorulmuştu. Biraz şarap ve bira içtikten sonra dışarı çıkarız diyorduk, ama ben o gün öğle uykumu da uyumadığım için iyice yorulmuştum. Banu ve Birtan bir süre sonra dışarı çıkmayı başarsalar da, biz evde kaldık ve sabah, uçaktan önce çıkmak hususunda anlaşarak kısa süre sonra uykuya daldık.

Ertesi sabah Tuğçe ile nispeten erken bir saatte kalktık. Saat 11’de evden çıkış yapmamız gerektiği için, çıkıp sokaklarda biraz daha yürüyelim dedik ve bir kahvaltıcı bulma umuduyla sokakları arşınlamaya başladık. Foursquare’den bulduğumuz tek dolar işaretli bir kahvaltıcıya doğru adım adım gittikten sonra, orda da kahvaltı namına orijinal bir şey göremeyince yakınlardaki Urban Deli‘ye girdik. Burası hem tamamen ekolojik ürünler satan bir market, hem de içinde yemek yiyebileceğiniz bir yer; Foursquare puanı da oldukça yüksek. İçerde biraz dolandıktan sonra, Urban Deli’de yemektense hemen karşıda gördüğümüz 7-Elevan’a girip, kahvaltımızı da sosisliyle yapmaya karar verdik. İkişer chili bite, yanına da İsveç’te görüp çok sevdiğimiz smoothielerle güzelce bir kahvaltı ettik. Sonrasında ise dolana dolana eve döndük ve son hazırlıklarımızı yaptık.

Önceki gece çağırdığımız taksi, saat 11’de apartman kapısında bizi bekliyordu. 6 kişi olduğumuz için Transporter tarzında bir araç gelmişti. Bizim kullandığımız taksi şirketinin fiyat politikası, 4 kişiden fazla yolcu olması durumunda ücretin 50% artması şeklindeydi — ki yine de bizim için otobüsten ucuza geliyordu. Evdeki çöplerimizi attık, evi iyi durumda bıraktığımızdan emin olmak için son bir kez gözden geçirdik ve anahtarı evdeki masanın üzerine bırakarak evden ayrıldık. Bagajımızı araca yüklendik ve yaklaşık 35-40 dakika sonra havaalanına vardık. Sonrası ise free shop, pasaport kontrolü, kitap okuyarak uçağı beklemece. 🙂 Bir gezimizin daha böylelikle sonuna gelmiştik.

Yasaklar İşe Yaramaz

Her gün yeni bir yasaklama girişimi duyuyorum. Üstelik global veya yerel fark etmiyor; Türkiye tekelinde hükümet ya da valilik nezdinde yeni yasaklar geliyor. İktidarın dördüncü dönemine girmesiyle beraber, eldeki gücün verdiği güvenle keyfi yasaklar da geliyor. Araştırmadan, sonuçlarını düşünmeden ve adete tekdüze yaşamı zorlarcasına… Ama şimdiki konumuz tekdüzelik değil: Yeni öğrendiğimiz üzere Adana Valiliği sözlü olarak Adana Rakı Festivali‘ni yasaklamış. İşe yarayacak mı? Sanmıyorum.

Son birkaç yıldır adını duymaya başladığım festivale (sonunda) bu yıl katılabilmek için uçak biletlerimizi çoktan almıştık. İstanbul’da yaşadığımız için ha deyince Adana’ya gitmek kolay olmuyor. Üstelik Adana’ya gitmek bizim için bir ihtiyaç. Hele ki kafa dengi insanlarla beraber olmak ayrı bir ihtiyaç. Her ne kadar İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde yaşasak da, son yıllarda güdülen politikalar ve iktidarın süregelen kutuplaştırıcı demeçleri hep beraber (mânen) rahat yaşamayı zor kılıyor. O kadar ayrıştık ki, aynı kafada insanlarla beraber olmak bizim için bir ihtiyaç hâline geldi. Adana’da kafa dengi binlerce insanla kadeh kaldıracak olmak beni bu yüzden heyecanlandırıyor.

İktidarın güttüğü politika da aslında tam olarak bu tarz bir yaşamı vaadediyor: Aynı kafadaki insanları bir arada yaşatmak. Ama bir fark var… Aynı kafadaki insanların sadece kendi düşüncelerini benimsemesini ister gibi bir halleri var. Adana Valiliği’nden gelen açıklama, toplumumuzun içki içmesini yasaklayamayız ama hoş da göremeyiz, şeklinde. Yasaklayamıyorlar ama yasak. Bir araya gelip içemezsiniz, diyorlar. Ancak bu tarz yasaklarla bireylerin hayatını istedikleri yönde değiştiremeyeceklerinin farkında değiller.

Yasaklar işe yaramaz. Klişe bir laf vardır, yasak olan tatlıdır, diye. Bu klişenin ötesine geçip, yasakların, bireylerin davranışlarını değiştirmeye yönelik pozitif bir etkisi olamayacağını söylemek yanlış olmaz. İnsan davranışları ve düşünceleri, ancak bireyin ben davranışımı değiştiriyorum, çünkü böyle bir sebebim var, demesiyle değişebilir. İçten gelmelidir. Alkolün bir toplumdaki kullanım oranını azaltmak istiyorsan yasaklamazsın, alkolün birey üzerindeki etkilerini ona göstermeye çalışırsın. Birey bu zararları görebilirse kendiliğinden alkol alımını azaltır ya da bırakır. Bırakmazsa da bu onun kendi seçimidir; milyarlarca yıldır var olan şu dünyada hepi topu 70-80 yıl geçirecekken, onun elinden özgür seçimlerini alamazsın. Ha diyorsan ki toplum tek tip olsun, biz insanların yaşamasını değil, sadece hayatta kalmasını istiyoruz, o zaman başka. O zaman zaten sen sadece toplum olarak varlığını sürdürürsün, bireysellik yok olur. Böyle bir toplum nasıl olurdu, merak edenler Kuzey Kore örneğini inceleyebilir.

Peki ne oldu şimdi Adana Rakı Festivali‘ne? Katılımcılar festivali herhangi bir otorite altında yapmadığı için, hemencecik adını değiştirdiler: Adana Kebap Festivali. Sen misin rakı festivali yapılmasını istemeyen? Adana sevdalıları toplanıp hep birlikte o gece kebabını, ciğerini yiyecek. Yanında ister rakısını, şalgamını, isterse de ayranını içecek. Maksat gönüller bir olsun.

Bakalım neler olacak? 12-13 Aralık’ta göreceğiz.

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 1. Gün

Ahh İtalya… 2011’de ilk defa yurtdışına çıktığımızda ilk gördüğümüz yerdi İtalya. Nasıl da hor görmüştük, beğenmemiştik… Ne kadar da yanılmışız! Sadece 4 günlük bir road trip, bize İtalya’yı öyle çok sevdirdi ki, şu anda Avrupa’da nereye gitmek istersin deseler İtalya’yı ilk sıraya koyabilirim. Hayatımızın gezisiydi, planlarken dahi bu kadar güzel olacağını tahmin edemezdik. Bu nedenle de diğer gezi yazılarım gibi uzun bir süre içerisinde yazarak tek parça halinde yayınlamaktansa, İtalya gezisini bölüm bölüm, gün gün anlatmaya karar verdim. Keza herhangi diğer bir gezi yazımdan çok daha uzun olacağı aşikar.

1. Gün diğer günlerden daha kısa bir gündü; ancak tabii ki gezinin bir de plan aşaması var. Tuğçe’yle birlikte, Eylül’de Polonya’ya Erasmus’a giden Pınar ve Berkan’ı ziyaret etmeyi planlamıştık ama Polonya’ya giden uygun fiyatlı bir havayolu şirketi bulamadık. Biz de ortada buluşmaya karar verdik. Ucuz bir rota ararken Bologna’yı bulduk ve 3-4 günlüğüne Bologna’yı gezebileceğimizi düşündük. Çift kişilik gidiş dönüş bileti Pegasus’ta yaklaşık 500 liraya denk geliyordu; bu da bizim için herhangi farklı bir rotadan daha ucuz bir seçenek demekti. Skype üzerinden yaptığımız planlarda bırakın araba gezisini, Bologna’dan ayrılmak bile yoktu. Bunun üzerine bir ortaçağ İtalyan şehri olan Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir, nereleri görmek gerekir araştırmaya başladık.

Çok geçmeden, Berkan’dan çevre şehirleri gezme fikri geldi. Bologna yeri itibariyle çevresinde birçok güzle şehri barındırıyordu ve hepsine de çok yakındı. Yollar 200 km’den fazla değildi ve sabah trenle çıkıp, çevre bir şehri gezip akşam dönmeye oldukça uygundu. Akşamları da Bologna’yı gezebilecektik. Rotamıza Verona, Floransa, Parma gibi şehirleri aldık. Bu sefer de bu şehirlerde neler yapılabilir, onları araştırmaya başladık. Sonrasındaysa, yolculuğumuzu baştan aşağı değiştirecek bir karar aldık: Rentalcars.com üzerinde gördüğümüz üzere İtalya’da araba kiraları günlüğü 10 euro’dan başlıyordu! Günlük 10 euro’ya (Firefly adlı şirketten) Ford Fiesta kiralayabileceğimizi gördük, kısa bir araştırmadan sonra ehliyetimizin İtalya’da geçerli olduğunu öğrendik, Rentalcars.com’a günlük bir 10 euro daha ödersek yol boyunca sigortamız olacağını da öğrendik ve dedik ki, neden olmasın!

Rentalcars.com ile yaşadıklarımıza sonradan tekrar değineceğim ve araba kiralama konusunda birkaç tavsiyem olacak. Ancak önce vize konusuna değinmek istiyorum. Ne de olsa vize hususunu merak edip okuyan kimseler de olabilir. İtalya vizesi halen iData aracılığıyla alınıyor. İstanbul’da Harbiye’ye gitmeniz gerekiyor ve eğer Ataşehir tarafında oturuyorsanız 256 numaralı otobüs tam olarak sizi iData’nın önüne kadar götürüyor. Benden istedikleri bir ton belgeyi (http://www.eksiduyuru.com/duyuru/685892/italya-vizesi-icin-gerekenler) tamamlayıp başvurduktan sonraki gün sitelerinde yaptığım sorgulamada vizemin çıktığını gördüm. İtalya’nın çok kolay vize verdiğini biliyordum, ancak bu kadarını beklemiyordum. 5 günlük vize istememe rağmen bana 6 aylık bir süre içerisinde 30 günlük, çoklu giriş çıkışlı Schengen vizesi vermişler. Verdiğim vize ücretine değdi mi desem artık bilmiyorum, Haziran’a kadar Schengen’imiz var, bakalım. 🙂

Vize, araba kiralama gibi işlemler bittikten sonra sadece bekleme kısmı kaldı. 12 Aralık yaklaştıkça heyecanımız artıyordu ve görünen o ki hava şartları da zorlaşmaya başlıyordu. Uçağımıza iki gün kala hava iyice kötüleşmeye, İstanbul ve başka çeşitli illerde de kar fırtınaları çıkmaya başladı. Yurtiçi uçuşlarda iptaller, yurtdışı uçuşlarda rötarlar duyulmaya başlandı. Haliyle bizde de, birbirimize belli etmesek de ufak bir tedirginlik baş gösterdi. Neyse ki uçağımız yalnızca 1 saatlik bir rötarla kalkabildi. Aynı şekilde Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan kalkan uçakları da bir miktar rötarla kalkmıştı; ancak şansa bakın ki birbirimizi bagajlarımızı aldıktan hemen sonra, hiç beklemeden bulabildik. Adana Havalimanı’ndan bozma, biraz daha büyükçe bir havalimanı olan Guglielmo Marconi Havalima’nına inmiş, Pınar ve Berkan’la buluşmuştuk. Gezimiz başlıyordu!

Arabamızı almak için Firefly standına gittik, bir süre sıra bekledikten sonra dakka bir dedik ve golü yedik. Rentalcars’a verdiğimiz sigorta ücreti Firefly’da görünmüyordu. Anlaşılan o ki, Rentalcars’dan aldığımız sigorta Firefly’ın kendi sigortası değilmiş, üçüncü parti bir sigorta sayılıyormuş. Normalde ekstradan sigorta almamıza gerek yokmuş; fakat kredi kartımızdan 1500 euroluk bir bloke vermemiz gerekiyormuş. Olası bir kaza durumunda Firefly bu ücreti kartımızdan çekecekmiş, Rentalcars ise sonradan bunu bize iade edecekmiş. Ama bizde o kadar kredi kart limiti ne gezer? Euro biz İtalya’ya giderken 2.80 lira idi ve bu 1500 euro da yaklaşık 4200 liraya denk geliyordu. Haliyle görevlinin bize sunduğu diğer seçeneği kabul etmek zorunda kaldık: Günlüğü 22 eurodan yeni bir sigorta satın aldık ve kredi kartımızdan 300 euro bloke verdik. Bu blokajı yapmalarının sebebi ise trafik cezaları ya da bunun gibi ekstralar. Gezimizin sonunda blokajın bir sorun çıkmadan kaldırıldığını şimdiden söyleyebilirim. Ancak Rentalcars’ın yaptığı sigortanın üçüncü parti bir sigorta olduğunu açıkça söylemeyişi bize ekstradan 40 euro’ya mal oldu. Bunu belirtmekte fayda var.

Varır varmaz böyle bir olay yaşamamız, fazladan 88 euro ödemiş olmamız bizi üzdü ve gezide bir miktar daha az para harcamamız konusunda hemfikir olmamızı sağladı. Tüm gezide kişi başı 22 euro daha az harcamamız gerekecekti. Az görünüyor aslında ama bu tarz ekstraların yine çıkabilecek olma olasılığı bizi tedirgin ediyordu. Bu düşünceler arasında araba anahtarımızı aldık, görevlinin bize tarif ettiği yolu yürümeye başladık. Arabayı bulmamız biraz uzun sürdüğü için, Bologna’da havalimanından araba kiralayacaklar için kısa bir tarif vereyim: Kapıdan çıkar çıkmaz sola dönüp kaldırımı takip ediyorsunuz, hafif kavislenen kaldırım taksilerin ve otobüs duraklarının olduğu yere geliyor. Çarpraz biçimde o alanı geçip yaya yolundan yürümeye devam ediyorsunuz. İlerde üstü kapalı bir otopark göreceksiniz. İşte orası bütün kiralık araçların barındığı otopark. Görevlinin size verdiği otopark numarasını bulmanız yeterli olacaktır.

Aynen bu şekilde gittiğimiz otoparkta aracımızı bulduk. Görevli Ford Fiesta yerine Fiat Punto vermişti ama araç beklediğimizden genişti. Bagajlarımızı yerleştirdik; erkekler öne, kızlar arkaya şeklinde bir oturma düzenini kurduk ve o da ne… ikinci golü yedik! Sağ arka kapı kapanmıyordu! Haydii… Berkan çıkıp kontrol etmeye başladı, derken yanlışlıkla manuel olarak kilidi aşağı indirmesin mi 🙂 Yaklaşık 15-20 dakika kadar kapının kilidine yapmadığımızı bırakmadık. İp sokup çekmeye mi çalışmadık, anahtarla kilidi oynatmayı mı denemedik… Olmuyor, kapı kapanmıyor. Kredi kartına koyduğumuz 300 euroluk blokaj, arabanın tamire gitme olasılığı, araba tamirde yatacak diye ekstradan ödeyeceğimiz paralar… Tüm bu düşünceler eşliğinde, araba kiraladığımıza “nalet” etmek üzereyken Berkan’la kaptırıp mecburi olarak görevliyle konuşmaya gittik.

Görevliyi görebilmek için yine sıra bekledik (Firefly en ucuz şirket olduğu için ve tek eleman çalıştırdıkları için sürekli sıra vardı –sanırım Hertz’in yan kuruluşu olarak çalışıyorlar.). Sonunda konuşup durumu tam olarak anlatabildiğimizde telefonuna sarıldı ve birilerine durumu anlattı. Telefonu kapattığında bize döndü ve teknikerlerinden birini arabanın olduğu yere yönlendirdiğini söyledi. Teşekkür edip arabaya dönerken yönlendirdiği adamın adını sordum, Juan, dedi. İyi dedik. Arabaya doğru yürürken ters istikamette yürüyen birini gördük, Juan’ın o olduğundan emin gibiydik, o nedenle arabaya kadar gidip kızlara bir heyecanla “sorun çözüldü mü yoksa?” diye soruverdik. Onlar da bize “ne oldu, ne yaptınız?” diye soruverdiler. 😀 Meğerse adam arabaya kadar gelmiş, sonra geri dönmüş.

Ben adamın arkasından koşup Juan olup olmadığını sordum ve adamın İngilizce bilmediğini ama Juan olduğunu öğrendim. 🙂 Arabaya doğru büyük bir heyecanla yollandık. Sağ arka kapının sorunlu olduğunu bir şekilde anlattık, sonra adamın İngilizce bilmediğini bilerek ama yine de bir heyecanla adama kapıyla olan münasebetimizi anlatmaya koyulurken adam kapıyı kapattı. Evet. Sonra da suratımıza kafası yan dönmüş biçimde, ağzı açık ayran delisi gibi bakmaya başladı. Bakışını bozmadan kapıyı açtı ve tekrar kapattı. Açtı. Kapattı. İngilizce bilmese de bize adeta gözleriyle “bak nasıl da açıp kapıyorum, hiç sorun yok ki kapıda, ne menem adamlarsınız la siz” diyordu. Duyduk biz onu. Arkasından teşekkürler yağdırarak, “ne kadar da salakmışız” diye methiyeler düzerek adamı uğurlarken Juan’a bir sarılmadığımız kalmıştı. İşte Juan ismini gayet net hatırlamamın sebebi bu melek gibi adamdır. 🙂

Sonunda arabamıza kavuşmuş, havalimanını terk etmeye hazırdık. Ferhat’tan aldığımız İtalyan Vodafone hattımıza para yükleyip, telefonlarımız sayesinde internete girerek GPS ve Foursquare kullanacaktık. Ancak uzun yollar için Berkan bir nostalji eseri olan kocaman yol haritalarından getirmişti. Henüz internetimiz olmadığı için de biraz tabela, biraz harita yardımıyla önce şehir merkezini bulacak, arabayı uygun bir yere park edecek, internetini kullanabileceğimiz bir cafe bulup Bologna’da geçireceğimiz tek gecede evinde konaklayacağımız Monica ile iletişime geçecektik. Saatler öğleden sonra 4’ü gösteriyordu ve eve yerleştikten sonra geceye kadar Bologna’yı gezmek gibi bir niyetimiz vardı.

Yola çıkmadan önce bahsetmek istediğim küçük bir şey daha var. İtalya’ya gitmeden önce okuduğum üzere yollarda Türkiye’ye göre alışılagelmedik bir kural varmış: “Döner kavşaklarda yol hakkı soldan gelenindir.” Ne kadar mantıklı bir kural olduğunu İtalya’ya gidip, orda araba kullanınca anlıyorsunuz pek tabii. Döner kavşakların hiçbirinde bizimki gibi trafik ışıkları yok ve bu nedenle trafik de tıkanmıyor. Kavşağa girerken solunuzdan gelen araca yol vermek zorundasınız, solunuz boş olduğunda ise kavşağa girebiliyorsunuz. Bir kere kavşağa girdiniz mi, kavşağa girmek isteyen bütün araçlar size yol vermek zorunda olduğu için istediğiniz yöne gitmeniz de çok kolaylaşıyor. Türkiye’de millet trafik ışıklarına rağmen birbirine yol vermeye yeltenmezken, kendine kırmızı yanarken bile trafikteki araçları taciz ederken İtalya’da böyle bir ortamla karşılaşmak yüzümüzü gülümsetti.

Bunun da bilincinde olarak arabayı çalıştırdık ve yola çıktık. Guglielmo Marconi Havalimanı ile Bologna şehir merkezinin arası çok da uzun değil. Ancak biz havalimanına indiğimizde 14.30 civarı olan saat şimdi 17’ye geliyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Keza biz şehir merkezindeki tren istasyonunu bulana kadar güneş battı ve hava karardı. Monica bize tren istasyonunun arkasında ücretsiz park yerleri olduğundan bahsetmişti ama biz bir türlü bulamadık. Şehirde inanılmaz bir park sorunu (sorundan kastım, her yer park yeri ve her yer dolu) olduğundan dolayı da, bulduğumuz ilk park yerine arabayı koymaya karar verdik. Madem park ettik, Bologna’nın ve hatta İtalya’nın park sisteminden bahsetmesek olmaz.

İtalyanlar güzel bir sistem geliştirmişler. Kaldırım kenarlarını tamamen mavi ve sarı çizgilerle otopark alanlarına bölmüşler. Sarı çizgiler, kısa süreli park alanlarını gösteriyor. Yani eczane gibi mekanların yanlarında, 5 dakikalığına aracı bırakıp işinizi halledebilmeniz için yapılmış. Böylece eczane ararken bir de arabayı park etmekle uğraşmıyorsunuz, her daim boş yer bulabiliyorsunuz. Mavi park alanları ise araçların genel olarak park ettiği alanlar. Bu alanlara aracınızı bıraktığınızda nerdeyse her sokakta bulunan otomatlara para atarak ya da akşam saat 6’ya kadar bir tobacco shop’tan bilet alarak park ücretini ödüyorsunuz. Park ücretleri saatliği 2 euro’ya kadar çıkıyor. Ancak çoğu yerde akşam 20’den sabah 8’e park yerleri ücretsiz.

Biz arabayı park ettiğimizde saatler herhalde 17.20’yi gösteriyordu. Park ettiğimiz alan da şansımıza akşam 18’den sonra ücretsizdi. Yakınlarda gördüğümüz birine nasıl bilet alabileceğimizi sorduk, o da bize tobacco shop’u tarif etti. Karşılaştığımız ilk rastgele İtalyan’ın İngilizce biliyor olması da ayrı bir güzellikteydi; çünkü İtalyanlar resmen İngilizce bilmiyor. Tobacco shop’un çalışanı da bilmiyordu ve derdimizi anlatana kadar kıçımızdan terler aktı. Bir de adamı sallamıyorlar ki ayrı bir delirme sebebi. Neyse ki biletimizi aldık ve bu sefer bileti nasıl kullanacağımızı çözmeye başladık. Biletin üzerinde yıl, ay, gün ve saati belirten, kazılabilir yerler bulunuyordu. Çözdüğümüze göre buraları kazıyarak varış saatinizi belirtiyorsunuz. Bilet örneğin 1 saatlikse, ondan sonraki 1 saat boyunca park ödenmiş ve size tahsis edilmiş oluyor. Tabii ki suistimal edilebilecek bir sistem, ancak yakalanma durumunda ceza yüksekmiş. O nedenle gördüğümüz kadarıyla herkes bu sisteme uyuyordu.

Aldığımız bileti, dönüp arabanın ön camına yerleştirdikten sonra biraz rahatlamış bir şekilde internetini kullanabileceğimiz bir cafe aramaya başladık. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir de ne görelim? Gezi boyunca çeşitli yollarla hayatımızı kurtaracak bir fast-food zinciri! Evet, doğru bildiniz, işte McDonald’s. Bedava wi-fi cenneti. Hop, girdik içeri. Birer (ikişer üçer) küçük hamburger söyledikten sonra kimimiz telefonunu şarja taktı, kimimizse internetini açtı. Ben de Monica ile iletişime geçmeye çalıştım. Mesajımı görmeyince, daha önceden belirtmiş olduğu adresi tam bir şekilde telefona kaydettim. İşimiz bitince de McDonald’s’a şimdilik elveda dedik. Monica’ya giderken kaybolmamak için arabayı almaya gitmemeye, eve kadar yayan gitmeye karar verdik. Doğru bir karardı – ki bunun sebebini yazının sonunda anlatacağım.

McDonald's'ta yorgun suratlar
McDonald’s’ta yorgun suratlar

İnternetimiz o an için artık yoktu, ancak telefonun haritasında görünen 20 dakikalık yol ekrana sığıyordu. Sadece GPS ile bile yolumuzu bulabilecektik. Geze geze Monica’nın evine doğru yollandık. Tuhaf sokak numaraları yüzünden bir ara Monica’nın evinin “aslında var olmadığını” düşünmeye başladıktan sonra, Google Maps’in o ilahi sokak numarasına kadar nokta atışı yapan adrese teslim GPS’i sayesinde kendimizi apartman kapısının önünde buluverdik. Kapı dediğime bakmayın, kale kapısından bozmaydı mübarek; büyük ve ağır.

Sonunda eve varabilmiştik. 🙂 Bizi Monica ve erkek arkadaşı Balint karşıladı. Balint Macarmış. Monica da darbukayı ve doğu kültürünü çok severmiş – ki zaten kendisinin evinde kalmamıza ön ayak olan da bir zamanlar ona ev arkadaşlığı yapmış olan Semih idi. 🙂 Monica arada dansöz olarak oynadığından da bahsetti ve bize darbukalarını gösterdi. Çok iyi çalamadığını söylese de oldukça ilgili olduğu her halinden belliydi. Ayakta fazla uzatmadan muhabbet etsek de bir saate yakın muhabbet ettik, Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir kendilerinden bir sürü tavsiye aldık. Onlar evi bize bırakıp gittiklerinde ise, evin çok yakınında tavsiye ettikleri bir mekan olan Osteria dell’Orsa’ya gitmeye karar verdik. Fazlasıyla acıkmıştık ve İtalyan yemeklerini sonunda hapur hupur götürebilecek olmanın verdiği sevinçle kendimizi gaza getirdik.

Osteria dell’Orsa’ya vardığımızda saat daha yeni 20’ye geliyordu; ancak içerinin tıklım tıklım olduğunu görünce birazcık moralimiz bozuldu. Oturacak hiç yer yoktu; keza Monica ve Balint buranın çok ucuza çok güzel yemekler yaptığını söylemişti ve biz de tam İtalyanların yemek saatinde (20.00) gelmiştik. Neyse ki aşağı katta birkaç boş masa vardı da, bizi oraya aldılar. Şimdi ben böyle uzun uzun yazıyorum ya, burayı da böyle ballandıra ballandıra, uzata uzata anlatmaktan çekinmeyeceğim sanırım. 🙂 Yemekten çok şarap ve ortam hoşuma gittiği için, bir de İtalya’da o ana kadar yediğimiz ilk düzgün yemek olduğu için bizde yeri bir ayrı oldu. Bir de tabii bizim masaya bakan garson Halil Sezai’nin yandan yemişiydi, onu da unutmadık. 🙂

Başlayalım. Öncelikle ortam çok bir öğrenci yemekhanesini andırıyordu. Garsonlar da muhtemelen üniversite öğrencileriydi zaten. İnsanlar da aşağıda bağıra bağıra konuşuyorlar, gülüşüyorlar, ortamı şenlendiriyorlardı. Normalde İtalyanların bağırması kulaklarımı tırmalardı ama daha önce hiçbir restaurantta bu denli sesli bir ortamı bu kadar çok sevmemiştim sanırım. Basbayağı sıcak ortam diye buna denir. Garsonlar da oldukça içtendi ve biri yanımıza gelip sipariş almak istediğinde ona ne tavsiye edeceğini sorduk. O da “Bolognese Tagliatelle” dedi. Eh, Bologna’dayız tabii, bolonez sos buraya ait. İyi, dedik, dört tane söyledik. Litrelik açık şarapları 7 euroydu. Bir şişe de şarap ekledik. Bir şişe de “still water”; bildiğimiz, gazsız su.

Yemekleri beklerken getirdikleri ekmeklere Modena sirkesi mi banmadık, baharatları mı denemedik… Yemekler geldiğindeyse yanında gelen bir baharatlık dolusu parmesanın dibine darı mı ekmedik… İtalya’da en sevdiğimiz olaylardan biri de buydu: Her şeyin üzerine parmesan serpmek. Serpmek dediysek, koklatmak değil; bildiğin kepçeyle döker gibi döktük yemeklere. Yok böyle bir lezzet. Bir peynir her şeye mi yakışır. Bolonez soslu kıymalı tagliatelleye niye yakışmasın, değil mi? Yemekle birlikte içtiğimiz şarap da oldukça güzeldi. Bizim burda orta sınıf için kaliteli sayılan Terra şaraplarından bir tık daha güzeldi.

Pınar ve Berkan açken
Pınar ve Berkan açken
Bolognese Tagliatelle
Bolognese Tagliatelle
O enfes kırmızı şarap
O enfes kırmızı şarap

 

Pınar ve Berkan tokken :)
Pınar ve Berkan tokken 🙂

Aslında yemeğin üstüne güzel bir tiramisu da yemeyi düşünüyorduk, ama beklediğimizden fazla doyunca tatlıyı da başka yerde yeriz diye düşündük; hatta tiramisuyu sonra yeriz deyip Berkan’ın daha önce tattığı bir dondurmacıya gidebileceğimizi düşündük. Keza planımızı bu şekilde yaparak hesabı ödedik ve mekandan çıktık. Karnımız tok, sırtımız pek, oldukça mutluyduk. Artık şehri gezebilecek güzellikte hissediyorduk.

Bologna’yı gezecek sadece bir akşamımız olduğu için, çok da fazla araştırma yapmadan Monica ve Balint’in verdiği harita uyarınca şehirde yürümeye karar verdik. Barlar, restaurantlar ve dondurmacılar dışında pek açık mekan yoktu. Her ne kadar Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya gidiyor olsak da, yolda başka bir dondurmacı görünce dayanamadık ve oraya da girdik. Çıktıktan sonra yürüye yürüye Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya da gittik ve orda da dondurmamızı yedik.

Dondurmacıdan bir kuple
Dondurmacıdan bir kuple

Şehrin sokaklarını gezerken, yanılmıyorsam yine Berkan’ın söylediği üzere Neptün Heykeli’ne bakan avlulardan birinde mimari bir şaheser gizliydi. Aşağıda fotoğrafını koyduğum yapının karşılıklı çarpraz köşelerine geçip yüzünüzü duvara döndüğünüz zaman, fısıldasanız dahi birbirinizi net biçimde duyabiliyorsunuz. Böyle bir mimarinin daha önce Beyaz Saray’da kullanıldığını okumuştum; ancak yüzyıllar önce dikilmiş bir yapının böyle bir özelliği olmasını insan beklemiyor.

Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz :)
Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz 🙂

Yoruldum bre! Herhalde saatlerdir yazıyorum. Şu yazdıklarımın İtalya’da geçirdiğimiz sadece 5-6 saati özetlediğini düşünürsek yazacak daha çok şey var gibi görünüyor. Yine de yazıyı bitirmeden önce Bologna’daki son maceramızı da yazmadan edemeyeceğim.

Küçük dondurma turumuzu bitirdikten sonra ana caddede biraz zaman geçirdik, Apple Store’un dibine dibine yanaşıp internet aradık ama nafile. Etraftaki barlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra daha önce gitmeyi kararlaştırdığımız üzere çeşit çeşit bira yapan mekana gitmekten vazgeçtik ve günün yorgunluğunu atmak üzere artık gece 12’ye yaklaşan saati de hesaba katarak kızları eve bırakmaya ve Berkan’la gecelere akmaya karar verdik. 🙂 Şaka tabii; ama yatmaya gitmeden son bir pizza yemese miydik? Hem arabayı da evin önüne çekmek gibi bir niyetimiz vardı. Bu amaçla kızları eve bıraktık, Monica ve Balint’in bahsetmiş olduğu Pizzacı Toto’ya gitmek üzere önce istasyonun arkasına bıraktığımız arabamızı almaya doğru yollandık.

Pizzacı Toto (ya da Pizzeria Toto daha doğru bir ifade olabilir), şehrin öteki ucundaki bir pizzacıydı ve Monica ile Balint’in anlattığına göre öğrencilerin özellikle geceleri alkol aldıktan sonra takıldıkları bir mekandı. Dediklerine göre pizzaları da enfesti. Şehrin öteki ucunda olmasına rağmen, saat çok geç olduğu için yollar boştu ve eh, Bologna da o kadar büyük bir şehir sayılmazdı. Elimizdeki tek haritayı kullanarak Toto’yu bulmamız o kadar da uzun sürmedi. Mekanın önünden geçtikten sonra yakınlarda bulduğumuz ilk yere park ettik ve mekana yürüdük.

Toto’nun dışı çok sessizdi, o nedenle “acaba kapalı mı?” diye düşünedururken, içeri girmemizle beraber nerdeyse bütün masaların dolu olduğunu, çalışanların hararetle sipariş alıp pizza hazırladıklarını gördük. Şahane! Tezgahtar kızdan bir menü istedik ve sonradan enginarlı olduğunu öğrendiğim büyük boy bir pizzaya sadece 6 euro ödeyerek beklemeye başladık. Pizzanın fırından çıkması 5 dakika sürdü ya da sürmedi. Kesinlikle çok güzel kokuyordu ama kokuya aldanmayıp eve kadar beklemeyi kararlaştırdık; ne de olsa hep birlikte yersek keyfini daha çok çıkarabilecektik.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman kiplerini birlikte kullandığımı görüyorsunuz; sebebi aslında çok basit. Eve bir türlü varamadık ve pizzayı bir türlü yiyemedik! O an bunu bilmiyorduk ama Berkan ve benim için kabus gibi bir gece bizi bekliyordu. Biz Bologna’nın trafiğine ağız dolusu söverken, Tuğçe de bizi evde habersiz beklerken kafasında türlü senaryolar kuracak, Pınar ise o sırada uyumuş olduğu için geceyi en az hasarla atlatacak üyemiz olacaktı. 🙂

Her şey, benim geldiğimiz yoldan gitmeye çalışırken yanlış bir sapağa girmemle başladı. Dön desen dönemiyoruz, yasak. Yolda belki kimse yok ama kamera var mı, yok mu bilmiyoruz. İtalya’ya gelmeden önce binbir türlü şey okumuşum. İtalya’dan çıkana kadar trafik cezası gelmese bile bu ceza olmadığı anlamına gelmiyormuş, sonradan Türkiye’deki adresinize kadar yolluyorlarmış cezayı. İstersen ödeme, bir şey olmaz ama bir daha İtalya’ya zor girersin diyorlar vs. Trafik kurallarına mecbur uyacaksın ama Bologna öyle lanet bir trafik sistemine sahip ki, adeta bu konuda Ankara! Arkadaş, hiçbir sokağa dönemiyorsun, hepsi tek yön. Bir ilerikinden dönsen, bir öncekinden dönüp gideceğin yere gidemiyorsun. Hayır, elimizde GPS de yok, telefon var ama bir işe yaramıyor, internetimiz yok. Elimizde olan tek şey, basılı bir Bologna haritası.

Derkeeen, ipsiz sapsız insanlar yaşıyormuş gibi görünen ve her bir yapısı kameralarla korunuyora benzeyen bir muhite girmeyelim mi? Korku başa bela, kural mural dinlemeyip U’yu çekip gerisingeri döndük. Çektik bir kenara, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sonunda bulunduğumuz yeri anladık, hatta akşamın daha erken saatlerinde yürüyerek gezdiğimiz yerlere kadar geldik ama eve bir türlü varamıyoruz. Arabayı koyacak yer desen, zaten yok! Girdik yine ara sokaklara. Barlarla dolu bir sokak, bütün park yerleri kapılmış. O da ne?! Boş, mavi bir park yeri. Biraz küçük mü ne? Baktık, arkadan az buz araba geliyor ama o park yerini bir denemek lazım…

1 dakika… 2 dakika… 3 dakika… Artık kafam ne kadar zaman geçtiğini algılayamıyor, park yerine giremiyorum ve arkamda arabadan kuyruk oluşmuş. En son dedik ki, bari saçma sapan bir şekilde girelim de en azından arkadaki arabalara yol verelim. Girdik. Arkamızdaki araba gelip yanımıza durdu, sandım ki sövecek. Herif genç bir adam, yanında da belli ki kız arkadaşı var. Bana baktı. Şöför koltuğunda benim taklidimi yaparak kahkahalar atmaya başladı eleman. Şok oldum, herif nasıl dalga geçiyor park yerine giremedim diye. Bastı gitti ama ben eve de varamıyor oluşumuzun etkisiyle nasıl sinir küpü olmuşum… Biz de bastık gittik.

O gece, bu kadar dolanmamızın sebeplerinden biri de aşırı pahalı olan ama eve bir nebze (10 dk yürüme mesafesinde) yakın olan ücretli otoparka girmek istemeyişimizdi. Oraya bırakırsak 20 euro ödeyecektik ki şimdi düşünürseniz nerdeyse 60 lira yapıyor. Abartmıyorum, 2 saati aşkın bir süre direksiyon salladık, şehir surlarının dışına 3-4 kere çıkıp girdik, aynı yolları dolandık, çöp kamyonlarının arkasına takıldık diye öyle sapa sokaklara girdik ki, biri çıkıp bizi kesse kimsenin ruhu duymaz. Onu da geçtim, Bologna’da belli saatler arasında araçların girişine yasak olan yerler var. Bu yerler de otomatik mantarlarla çevrilmiş. Bizim eve gitmeye çalıştığımız saatlerde bu mantarların hepsi yerdeydi, yani üstlerinden geçebiliyorduk.

Öhöm. Şimdi biz o çöp kamyonundan uzaklaşacağız diye böyle bir yere girdik – ama ne girmek! Çıkamıyoruz. Yolun sonunda bizi bir mantar karşılıyor, öteki tarafa geçemiyoruz! Ordan geri dönüyoruz, farklı bir tarafı deniyoruz, aynı görüntü. Sokaklar da bir arabanın ancak sığacağı genişlikte; geri gitmek de sıkıntı oluyor. İnsanlar bazı köşelere park ettiği için arabayı vurma tehlikesi de var. Yok arkadaş, dedik yasak bölgeye girdik, girdiğimiz yerdeki mantar da bunlar gibi kapandıysa sıçtık! Hem yüklü bir ceza ödeyeceğiz, hem de araba elimizde kaldık böyle. O sokaklarda rahat bir 15-20 dakika harcamışızdır. Geldiğimiz yolu nihayet bulduk. Mantar engeliyle karşılaşmadığımızda yüzümüzde oluşan ifadeyi size anlatamam.

En son ne mi oldu? Giren 20 Euro olsun dedik, yolunu zar zor bulduğumuz otoparka bırakalım da gidelim artık, kızlar meraktan ölmüştür dedik ve arabayı otoparka koyduk. Eve vardığımızda Bologna sokaklarını ezberlemekten başka bir işe yaramamış 2 saatlik bir araba gezintisi, uyuyan bir Pınar, korkudan beti benzi atmış bir Tuğçe ve soğuk bir pizzayla kabus gibi bir gecenin sonuna gelmiştik.

Ama İtalya gezintimiz bu kadar da sıkıntılarla dolu geçmedi, hatta ilginçtir, o kabus gibi geçen geceyi bile şimdi gülümseyerek anabiliyorum. Gezinin devamını merak ediyorsanız, beklemede kalın. Arkası çok yakında. 🙂

Düzeltme: Tuğçe’nin söylediğine göre arabanın kapısı kapanıyormuş ama çocuk kilidi varmış, Berkan onu düzeltmeye çalışıyormuş.