Okuduğum Kitaplarla 2016

2016’yı 43 kitap okuyarak bitirdim. Hedefimin (48) bir miktar altında kaldım. Bununla birlikte bu yıl bana inanılmaz yazarlar kazandırdı. Jack London’ı zaten çok seviyordum. Haruki Murakami ve José Saramago’yu keşfettim. Türklerden ise Orhan Pamuk, Ferzan Özpetek ve Emrah Serbes benim için sürpriz oldu. Benim için yılın hayal kırıklığı ise Harry Potter’ın tiyatrosunun metniydi.

Bu yılın ortalarında Okuduğum Son Kitap adlı web sitemi Kitap.Guru’ya dönüştürdüm. Artık kitapları okurken beğendiğim yazıları oraya alıntılıyorum. Aşağıda okuduğum kitaplardan alıntı yapmışsam, yanlarında bir link ile belirttim. Onun dışında 2012’den beri okuduğum tüm kitapları, alıntılarıyla beraber görmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz: https://kitap.guru/ekin/kitaplar

  1. Nothing to Envy: Ordinary Lives in North Korea – Barbara DemickKuzey Kore’ye İngilizce öğretmeni olarak giden bir kadının otobiyografisi. Kuzey Kore’nin elitlerinin çocuklarını eğitirken yaşadıklarını anlatıyor. Kuzey Kore bende büyük merak uyandırdığı için kitap oldukça hoşuma gitti.
  2. Koşmasaydım Yazamazdım – Haruki Murakami
  3. Economics: The User’s Guide – Ha-Joon Chang
  4. Martin Eden – Jack London
  5. Bilinmeyen Adanın Öyküsü – José Saramago
  6. Ölümlü Nesneler – José Saramago
  7. Elon Musk: Tesla, SpaceX, and the Quest for a Fantastic Future – Ashlee VanceElon Musk’ın biyografisi. Kitabın alt metninin de söylediği üzere, Elon Musk fantastik bir gelecek için çalışıyor. Bundan yıllar sonra dünyamızın nasıl şekilleneceğini merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Elon, kitapta da yazdığı üzere önemli bir noktayı geçmeyi başardı ve gelecek vizyonunu gerçekleştirmeye emin adımlarla yürüyor.
  8. 1Q84 – Haruki Murakami
  9. Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk
  10. Hatching Twitter – Nick Bilton
  11. Gece Uçuşu – Antoine de Saint-Exupéry
  12. Değişim – Mo Yan
  13. Son Hafriyat – Emrah Serbes
  14. Olağanüstü Bir Gece – Stefan Zweig
  15. Sen Benim Hayatımsın – Ferzan Özpetekİtalya ve İtalyanlara duyduğum sevgiyi katladı bu kitap. Bir de tabii Ferzan Özpetek gibi bir sanatçıyı tanımamı sağladı. Hâlâ filmlerini izlemedim ama daha çok kitap yazmasını diliyorum.
  16. Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler – José Saramago
  17. Balinanın Karnında – George Orwell
  18. Kafamda Bir Tuhaflık – Orhan Pamuk
  19. The Art of Thinking Clearly – Ralf Dobelli
  20. Kadınsız Erkekler – Haruki Murakami
  21. Yıldız Gezgini – Jack London
  22. İnsanın Esas Gerçekliği: Tembellik – Kazimir Maleviç
  23. Autopilot: The Art and Science of Doing Nothing – Andrew SmartYararlı tembellikle kafayı bozduğum günlerde bu kitap ilaç gibi geldi. Tavsiye için Merve (Çukurova)’ye teşekkürlerimi sunarım. 🙂
  24. Seven Brief Lessons on Physics – Carlo Rovelli: https://kitap.guru/seven-brief-lessons-on-physics/alintilar
  25. Sahilde Kafka – Haruki Murakami: https://kitap.guru/sahilde-kafka/alintilar
  26. Harry Potter and the Cursed Child – J. K. Rowling, John Tiffany, Jack Thorne: https://kitap.guru/harry-potter-and-the-cursed-child/alintilar
  27. The Great Gatsby – F. Scott Fitzgerald
  28. Mai ve Siyah – Halid Ziya Uşaklıgil: https://kitap.guru/mai-ve-siyah/alintilar
  29. Yakıcı Sır – Stefan Zweig
  30. Her Temas İz Bırakır – Emrah Serbes: https://kitap.guru/her-temas-iz-birakir/alintilar
  31. Sıfır Sayı – Umberto Eco: https://kitap.guru/sifir-sayi/alintilar
  32. İstanbul Kırmızısı – Ferzan Özpetek: https://kitap.guru/istanbul-kirmizisi/alintilar
  33. Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty – Daron Acemoğlu, James A. Robinson: https://kitap.guru/why-nations-fail-the-origins-of-power-prosperity-and-poverty/alintilarBu yıl okuduğuma en çok sevindiğim kitaplardan biri. Devletler neden başarısız olur? Başarılı olmak için ne tarz yollar izlenmelidir? Belki de devleti yöneten herkesin okuması gerekiyor. Kitabı okuduktan sonra aydınlanma yaşadığım yetmezmiş gibi, artık ülke ekonomilerine yönelik öngörülerde de bulunabiliyorum.
  34. The Life-Changing Magic of Not Giving a Fuck – Sarah Knight: https://kitap.guru/the-life-changing-magic-of-not-giving-a-fuck/alintilar
  35. Yitik Adanın Öyküsü – José Saramago
  36. Mucizevi Mandarin – Aslı Erdoğan: https://kitap.guru/mucizevi-mandarin/alintilar
  37. Müptezeller – Emrah Serbes
  38. Deniz Kurdu – Jack London
  39. Lakin İyi Yaşadık – Ayşen Aksakal
  40. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri – Mehmet Genç
  41. Bâbil Yaratılış Destanı – Anonim
  42. Mezeleri Güzel – Erdem Aksakal
  43. Sputnik Sevgilim – Haruki Murakami: https://kitap.guru/sputnik-sevgilim/alintilar

Hacıllı: Doğaya attığımız ilk adım

Henüz İtalya’yı anlatmayı bitirememişken, yine dörtlü olarak çıktığımız tatili anlatıp aradan çıkarmak istiyorum. Aradan çıkarmak dediğime bakmayın, hiç de yamana atılacak bir tatil değildi. Arabamızı kiraladık, Şile’yi geçtik, Ağva’ya varmadan Hacıllı Köyü’ne girdik; köyü geçtikten sonra araba yolunun sonuna geldik. Sırtımızda çantalar, çadırlarımız ve uyku tulumlarımızla 2 gece 3 gün, doğayla baş başa geçireceğimiz kamp hayatına adım attık. Şu an Hacıllı’yı düşünürken hissettiğim tek şey huzur: Tek sorumluluğumun hayatımı sürdürmek olduğu, dış dünya ile iletişimden uzak, huzurlu bir dünya.

Tabii Hacıllı’ya giderken güzel hayallerimiz olsa da, bu kadar güzel zaman geçireceğimizi bilemezdik. Hele ki havanın halini düşünürsek. Biz Hacıllı’ya doğru yol aldıkça hava kapanmaya devam ediyor, güneşin de ufak ufak tepeden ayrılmasıyla bizi bir “çadır kuracak yer bulma/çadır kurma” korkusu sarıyordu. Önceki günlerde çadırı nasıl kuracağımızı evde yaptığımız bir testle öğrenmiştik. 🙂 Ancak çadırı nereye kuracağımızı, ne kadar içerilere gideceğimizi kestiremediğimiz için, “karanlık çökmeden yetişebilecek miyiz,” endişesi taşıyorduk. Bir de buna köye girer girmez aniden bastıran sağanak yağış eklenince bizi aldı bir düşünce. Çektik arabayı köy camiisinin karşısına. Başladık beklemeye.

Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yolda karşılaştığımız yeni doğmuş kuçular
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar :)
Yağmurun durmasını beklerken arabanın arkasından çıkageldiler, kafalarını cama dayayıp içerde ne olduğunu görmeye bile çalıştılar 🙂

Yağmurun durmasını beklerken endişelerimiz devam ediyordu. Sadece yağmurun bir anda bastırmasının yeşerttiği bir umut vardı: Bir anda duracaktı. Öyle de oldu. Yağmur durduğu gibi biz de gerekli erzağı bulmak için köyü dolaşmaya başladık. Bir kasap, bir de manav arıyorduk. Kasaptan etimizi alacak, manavdan meyve ve sebze gömecektik. Kötü haber: İkisini de bulamadık. Köy ahalisinin söylediğine göre kasap haftanın belli günleri köye uğruyormuş. Manav da yokmuş. Bulabildiğimiz tek şey küçük bir köy bakkalı oldu. Onun da içinde dondurulmuş tavuk bile vardı ama ürünler adından da anlaşılacağı üzere taze değildi. Köy ürünü yeme hayalimiz suya düştü anlayacağınız. Moralleri bozmadık; sucuk bulduk. Bakkal hanımefendi bizi bulmuşken güzel bir kazık geçirdi ama olsun, yine bozmadık moralleri. Bildiğin ısıl işlem görmüş sucuğumuzu aldık ve yolumuza devam ettik. İlk akşamın menüsü belli olmuştu. Erzağımızı aldığımıza göre artık köyün az aşağısında bulunan, asıl gideceğimiz yere gidebilirdik. Fakat yolda ne görelim?

Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu
Yol üstünde bizi böyle bir manzara bekliyordu

Hemen yandaki çiftlik evine girdik ve yumurta olup olmadığını sorduk. Bingo! Taze köy yumurtası bulmuştuk. Bakkaldan sonra ilaç gibi geldi. 🙂 Tekrar yola koyulduk ve aşağı doğru indik. Arabayla bir yere kadar daha devam edebileceğimizi görebiliyorduk ama çok içerilere girmek istemedik; yol küçük olduğundan park edecek yer bulamayabilir ve hatta geri dönmeye çalışıp zorlanabilirdik. O yüzden aşağıda dere kenarındaki parkur tabelasını görünce uygun bir köşeye arabayı çektik ve başladık malları yüklenmeye.

Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Ne kadar yol yürüyeceğimizi bilmediğimiz için yükleri sağlama alıyoruz
Seyyar mutfak Tuğçe :)
Seyyar mutfak Tuğçe 🙂

Bulduğumuz sopalara da dikkat çekmek isterim; kaldığımız süre boyunca bize güzel oyuncak oldular. 🙂 Uzun bir yüklenme işinden sonra artık macera bizim için tam anlamıyla başlamıştı. Sırtımızda çadırımız, erzağımız; önümüzde keşfedilmeyi bekleyen doğa; ve biz patikanın üzerinde yürümeye başlamıştık. Mutluyduk! 🙂

Çadırı olabildiğince içerilere, insanlık tarafından rahatsız edilemeyeceğimiz bir yerlere kurmak istiyorduk. Bu amaç için attığımız ilk adım, derenin öteki tarafına geçmek oldu. Bulduğumuz ilk yol ayrımından, yeşil düzlüğe açılan soldaki yol yerine derenin öteki tarafına geçen sağdaki yola saptık. Arabaların daha fazla ilerleyemeyeceği noktaya kadar geldik ve köprüyü kullanarak dereyi geçtik. Su o kadar berrak görünüyordu ki. Etrafı da irili ufaklı aşınmış taşlarla doluydu. Köprüyü geçtikten sonra hemen sağda büyük yeşil bir düzlük bulunuyordu. Solda ise keşfedecek çok daha fazla yer var gibi görünüyordu. Karar verme zamanıydı: Havanın kararmasına çok zaman kalmamıştı ve çadırı kurabileceğimiz güzel bir yer bulmuştuk. Fakat bulduğumuz bu yer, arabayı park ettiğimiz yerden çok da uzak değildi. Hızlı ama biraz zaman alan bir fikir teatisinden sonra eşyaları, bulduğumuz bu düzlüğe bıraktık ve çadırı kuracak daha iyi bir yer var mı görmek için soldaki düzlükten biraz daha içerilere yol almaya karar verdik. Bu düzlük ilerde yine dereye çıkıyor, ancak sağ taraftan bir tırmanış yolu veriyordu; taşlı ve kaygan. Zorlu bir tırmanışın ardından, tepenin diğer tarafından inişe geçtik ve çok daha güzel bir düzlükle karşılaştık. Derenin içinde, çok daha sessiz, sakin ve dokunulmamış görünüyordu. Çadırı buraya kurabilirdik; fakat tüm o eşyaları alıp o kaygan yoldan tepeyi aşmaktansa, geri dönüp ilk bulduğumuz yere çadırı kurmaya karar verdik. Yol oldukça kaygandı ve o kadar eşyayla düşüp bir yerimizi kırabilir, hatta dereye yuvarlanabilirdik. Biz de fazla gecikmeden dönmeye, çadırları kurup ateşi yakmaya karar verdik.

Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere
Tepeye çıkarken solumuzda kalan dere

Çadır kurmak işin artık kolay tarafıydı. Peki ya ateşi nasıl yakacaktık? Bir Adanalı olarak mangal ateşini bile zor yakabilirken sönmeyecek bir ateş yakmak? Benim için zor. Neyse ki Berkan yardıma yetişti ve ateş işini en başından devraldı. Bana da ordan burdan odun toplama işi kaldı. 🙂 Küçüklü büyüklü bir sürü odun toplamamıza rağmen Berkan’ın “bunlar ateşi 1 saat bile canlı tutmaz” tepkisi üzerine küçük bir şok geçirsem de, ateşe kütükle girişmemizin müthiş sonucunu göstermekten gurur duyuyorum.

Berkan'ın organik odun fırını :)
Berkan’ın organik odun fırını 🙂

Kütüğün yandıktan sonra bizi ateşi söndürene kadar idare ettiğini söylememe gerek yok sanırım. Yağmur dahi ateşimizi söndüremedi.

Hava artık ufaktan kararmaya başlamıştı. Tabii biz de çoktan çadırımızı kurmuş, ateşimizi yakmış, akşam yemeği için hazırlıklarımızı yapmaya başlamıştık. Bu akşamın fevkalade menüsü alevde sucuk ve şaraptan oluşuyordu; bol bol şarap. Sucuklarımızı yemeye başlamadan şaraplarımızı açtık. İlk şarabımız İtalya’dan getirdiğimiz Chianti idi. Sonrakilerin tadını çok ayırt edemeyeceğimiz için kaliteli olandan başlayalım dedik. 🙂 Ne kadar içtiğimizden bahsetmeyeceğim ama gecenin sonunda ateşin etrafında, arkaplanda müziğimiz, yağmur hafif hafif çiselerken döne döne dans ediyorduk. Etraf zifiri karanlık, bizim dışımızda tek bir insan sesi yok. İşte huzur bu.

Hava kararmadan hemen önce
Hava kararmadan hemen önce

Mükemmel bir geceydi. Yağmur daha da bastırınca çadıra sığındık, müziğimiz ve heyecanımız hiç kesilmedi. Yağmur dindi, tekrar dışarı çıktık. Kimseyi rahatsız etme derdi olmadan kendimiz olabilmek için büyük bir şanstı. Eninde sonunda, gece de bitti. Fakat soğuğun işlediği vücutlarımız çok da rahat birer uyku çekemedi. Yeterli önlemi almadığımızı ilk gecemizde fark ettik. Tir tir titredik, sabahın ilk ışıklarıyla beraber de güneşin yakıcı sıcağıyla çadırın içinde bunaldık. Bundan sonraki geziler için not: Termal giysi şart. Sabahın ilk ışığıyla uyanmak da en güzeli olsun!

Sıcağın verdiği hararetle uyandığımda Berkan çoktan ateşi yakmıştı (adam doğa adamı). Kahvaltıda yumurta vardı, hem de sucuklu. 🙂 Ağır ateşte pişmesi biraz uzun sürdü fakat çok lezizdi. O ateşte su kaynatıp kahve ve çay bile yaptık.

Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Odun ateşinde sucuklu köy yumurtası
Berkan'ın sırt kaşıyıcısı :D
Berkan’ın sırt kaşıyıcısı 😀

Kahvaltımızı yaptıktan sonra önümüzde uzanan günü planlamıştık. Kampımızı toplayıp Ağva’ya gidecektik. Hem Pınar’ın kuzeni Ece ile buluşacak, hem de erzaklarımızı tazeleyecektik. Ne akşam yemeğimiz vardı, ne de şarabımız kalmıştı. Üstelik çadırımızı da farklı bir yere kurmayı düşünüyorduk; önceki gün gitmeye çekindiğimiz yere gidebilirdik; uzaktan Ballıkayalar sandığımız yere de bir uğramayı düşünüyorduk. Böylece çadırlarımızı topladık ve arabaya doğru, önceki gün geldiğimiz yoldan yollandık.

Ağva Hacıllı’ya pek uzak değil. Hatta Hacıllı, Ağva ile Şile arasında kalıyor yanlış hatırlamıyorsam. Toplamda 15-20 km’lik bir yolu, yarım saat gibi bir sürede aldığımızı hatırlıyorum. Ağva Merkez’e geldiğimizde Ece ile buluşmamız da çok uzun sürmedi. Aklımıza da akşam odun ateşinde balık pişirmek geldi. Kıyıda tekneden taze gelmiş balıklardan 5 tane paket yaptırdık, merkezden şarabımızı aldık, Tuğçe’nin ateşte yapacağı çikolatalı muzlar için muzumuzu doldurduk, piknik havası varmışçasına topumuzu aldık, suyumuzu depoladık ve dönüş için yola çıktık. Hacıllı’ya vardığımızda ertesi gün yemek için biraz daha yumurta almayı da ihmal etmedik. 🙂

Arabayı bu sefer derenin kenarına kadar getirdik. Köprüden geçeceğimizi düşündüğümüz için köprü kenarındaki boşluğa park ettik. Fakat aynı yerden gitmek yerine bu sefer dönüp diğer düzlüğe çıkmaya karar verdik. Aynı şekilde çadırımızı ve erzağımızı yüklendikten sonra yine yola koyulduk. Aklımızda önceki gün görüp de eşyaları götüremediğimiz yer vardı ama kayaların bulunduğu yeri de görmek istiyorduk. Bu yüzden yol boyu dereyi takip etmeye karar verdik. Kayalar derenin öteki tarafındaydı ve bulduğumuz ilk köprüden öbür tarafa geçecektik. Yerlerde hep keçi ve inek dışkıları vardı. Anlaşılan burayı otlak olarak kullanıyorlardı. Derken az ilerde bir inek sürüsüne rastladık. Onları geçtikten sonra da bir köprü bulduk ve karşıya geçtik.

Önceki günkü yağmurun da etkisiyle yollar çamurlaşmıştı ve geçtiğimiz patikalar sık sık çalılar tarafından kapanıyordu. Tabii bu durum bizim hoşumuza gidiyordu; çünkü ıssıza ilerliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorduk. Gerçekten de çok kimsenin gelmediği belli olan bir iki düzlükle karşılaştık; hatta çadırları bu düzlüklere kurmayı da düşündük ama biraz o düzlüklerden dereye inmek zor olacağı için, biraz da daha ilerde ne var merak ettiğimiz için devam etmeye karar verdik. Az ileride kocaman bir düzlüğe yayılmış kuru odun sürüsü gördük. Hacıllı’da odun kömürü yapıldığına dair bir şey okumuştuk. Eh, yakınlara bir yere kampımızı kurarsak yakacak sıkıntısı yaşamayacağımız kesindi. 🙂 Zaten az daha ileriye gidince, önceki gün geldiğimiz yerin hemen karşısına çıktığımızı fark ettik. Uzun yoldan aynı yere çıkmıştık ve hemen yakında da odun işçiliği yapılan bir yer olduğunu gördük. Anlaşılan akşam belli bir saate değin burda çalışma yapıyorlardı. Traktör çalışıyordu. Hemen üstümüzde de gördüğümüz o kayalar vardı. Durduk ve kampımızı burda kurmaya karar verdik.

Kampımızı kurmadan hemen önce
Kampımızı kurmadan hemen önce
Bu da kampı kurduktan sonra
Bu da kampı kurduktan sonra

Hacıllı’da çok da güzel bir şelale bulunuyor. Kampı kurduktan sonra gecikmeden şelaleyi aramaya koyulmak istedik. Bu derenin suyunun bir yerden geldiği belliydi. 🙂 Biz de eşyalarımızı çadıra bırakıp, derenin bizi götürdüğü yere doğru yollandık. Bir iki adet zorlu patikadan geçtikten sonra, derede ufak hareketlenmeler başladı. Bir yerden su geliyordu; fakat derenin çeşitli yerleri de kuruydu. Anlaşılan şu sıralar şelalenin suyu çok gür değildi. Çok güzel irili ufaklı göletlerden geçerek patikayı takip ettik ve en sonunda yolun bittiği yerde aşağıdaki manzarayla karşılaştık.

Şelalenin aktığı yer
Şelalenin aktığı yer

Habitat çok güzel görünüyordu. Yemyeşil bir ortamın tam da ortasında ufak bir şelale. Ama çok ufak. Çünkü suyun debisi çok düşük. Eminim farklı zamanlarda daha gür olduğu oluyordur. Yine de güzeldi. Ancak fark edilebileceği üzere, bu fotoğraf şelalenin üstünden çekildi. Yol bitmişti ama kenardan şelalenin üst tarafına tırmanabileceğimiz bir yer bulduk. Neden olmasın değil mi, neden tırmanmayalım? İşte o zaman ikinci bir şelaleyle daha karşılaştık. 🙂

Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Debi yine düşük ama daha izole bir ortam
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara
Yukarıdaki şelalenin yan tarafından girilen mağara

Öğrendiğimize göre içerde burda bolca yarasanın olduğu, oldukça uzun bir mağara var. Girmeye cesaret edemedik çünkü çıkmak için bile merdiven koymuş olmalarına rağmen tırmanmak gerekiyor. Oldukça da karanlık görünüyordu. Sonrasında bizim arkamızdan gelen bir grubun içeri girdiğini de gördük ama biz almayalım dedik. Yukarıdaki şelalenin oralardan başka gidebileceğimiz bir yer var mı diye etrafa baktık ama bir yer bulamadık (ertesi gün bulacaktık!) ve geri dönmeye karar verdik. Aynı yolu izleyerek döndük ve belirtmek isterim ki kimseyle karşılaşmadık. Az önce bahsettiğim mağaraya giren grup da dahil olmak üzere karşılaştığımız tüm insanlar, ertesi gün yani pazar günündeydi. Şelaleye tekrar gelecektik.

Kamp alanımıza döndüğümüzde biz bir yandan yakacak odun toplamaya bakalım, odun işçileri de işlerini bitirmiş, traktörlerine atlamış muhtemelen evlerine gidiyorlardı. Yukarıdaki kamp kurulduktan sonraki fotoğrafa bakarsanız traktörün yapmış olduğu izi görebilirsiniz. Belli ki aynı yolu gide gele yol yapmışlar. Dolayısıyla bizim çadırlarımızın önünden geçtiler ve geçerlerken traktörü durdurdular. Traktörün çektiği yük arabasında oturan bir çocuk, bize yakmamız için bir ton odun bıraktı; biz de sevinçten dört köşe olduk. Teşekkürlerimizle uğurladık ve yakabileceğimiz onca güzel oduna bakarken ateşi harlamaya başladık.

Bu sefer yemekte alüminyum folyoya sarılmış balık, çikolatalı muz tatlısı ve yine şarap vardı. 🙂

Balık ve çikolatalı muz
Balık ve çikolatalı muz
Amerikan işi Marshmallow :)
Amerikan işi Marshmallow 🙂

Ece’nin de aramıza katılmasıyla gece öncekinden çok da farklı değildi. Aynı ateş, aynı müzikler, aynı kafa ve aynı dans. 🙂 Zaman geçtikçe üşümeye ve yorulmaya başlasak da keyfimizden eksilmedi. Yemekleri de hapur hupur götürdüğümüz için eller battı tabii. Zifiri karanlık sağ olsun, elimizi yıkamaya aşağıdaki dereye inmek için iki gruba bölündük; bir grup çadırın orda kalırken, diğeri ellerinde fenerlerle dereye gidecekti. Kampa gelmeden önce haberleşme amacıyla aldığımız walkie talkielerin birini çadır kenarında kalan Pınar ve Ece’ye bıraktık, diğerini yanımıza aldık. Ateşten biraz uzaklaşmıştık ki haşır huşur gelen bir sesle irkildik ve gözlerimiz, az ilerideki çalıda oynaşan, bir çift parlak göze ilişti. Zifiri karanlığın içinde bir şeyler vardı.

El yıkamaya giden güruh olarak Tuğçe, Berkan ve ben bir anda birbirimize kenetlendik. Walkie talkieden Pınar’la Ece de bir şeyler döndüğünü doğruları ve Berkan’ın yönlendirmesiyle yavaşça çadıra doğru döndük. Nabzımız fırlamıştı. Aklımıza önceki gece havanın kararmasıyla birlikte dakikalarca deli gibi uluyan kurtlar gelmişti. Dağdan inmiş olabilirler miydi? Ilık ılık bir korku hissi tüm vücudumu sardı ve elimizdeki sopaları ateşe bırakarak uçlarının yanmasını sağladık. Kendimizi korumamız gerekebilirdi.

Elimizdeki fenerlerle etrafı kolaçan edip duruyorduk. Arada farklı noktalardan sesler geliyor, aynı gözlerle karşılaşıp duruyorduk. Ucu yanan sopalarımızla çadırın etrafını birkaç kez gezerek olası tehlikeleri savuşturmaya çalıştık. Diken üstündeydim. Kendimizi çadıra kapatıp uyusak dahi, kurtların çadırı açıp saldırmayacağı ne belliydi? Yine de ateş etrafında kalmaya özen gösterdik ve yarım saat kadar “bir şey olacak mı” düşüncesiyle müziğimizi dinleyip dansımızı etmeye devam ettik. En sonunda gözler daha da yaklaştı. İki çift olduğunu düşünüyordum. Artık etrafımızda olduklarını hissederken birimizin aklına yemek artığıyla dolu çöp poşetini birkaç on metre ileriye bırakmak geldi. Büyük bir dikkatle, alevli sopalarımızı hizada tutarak fenerlerimizle beraber çöp poşetini serili odunların olduğu yere bırakıp geri döndük. Bir süre sonra da poşet sesleri geldiğini fark ettik. Rahatlayıp gece uyumayı başardıktan sonra, sabah olay mahalline baktığımızda poşetin yırtılmış, içindeki balık artıklarının yenmiş olduğunu gördük — hayvanların da kurt değil tilki olduğuna kanaat getirdik.

Sabah grubumuza Fatih, Müge ve Caner de katıldı. Uzun yolu boşverip, ilk gün keşfettiğimiz kısa ama zorlu yolu kullanarak arabayı park ettiğimiz yerden onları da aldık. Uzun yolda 1 saat harcadıysak, kısa yol 10 dakika ancak sürmüştür. Grubu toparladıktan sonra, henüz etrafta kimse de yokken kahvaltılık malzemelerimizi yüklendik, mayolarımızı giydik (buz gibi şelaleye girmemek olmazdı!) ve şelaleye doğru yola çıktık. Vardığımızda, beklemeden tırmanarak yukarıdaki gölcüğün bulunduğu yere tırmandık.

Pazar sabahı kahvaltımız :)
Pazar sabahı kahvaltımız 🙂

Güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, ufak ufak gölcüğe girmeye yeltenmeye başladık. Asıl amacım tam şelalenin altına gitmekti ama bunu yapmak için ya oldukça derin olduğu görülen suyu yüzerek geçmem gerekiyordu; ya da en kenardan kaygan zemine basarak, belli yerlerde tutunarak ilerlemem gerekiyordu. Tutuna tutuna ilerlemeyi seçtim.

Başlıyoruz
Başlıyoruz
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Büyük çabanın ürünü, şelaleye varmak üzereyim
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti :)
Bazılarımız şelaleye girmek yerine bonobo olmayı tercih etti 🙂

Şelalenin dibine kadar gitmeyi başardım. Burdan benimle birlikte gelen Ece, Berkan ve Pınar’ı da tebrik ediyorum. 🙂 Ece şelalede saçlarını yıkayıp aynı yoldan geri döndü; ancak Berkan ve Pınar aynı yoldan dönmeyi zahmetli bulup kendilerini soğuk suya bıraktı ve yüzerek geri döndü. Zor oldu ama ben de aynı yöntemi kullandım. Hatta dönüşümüzün Fatih ve Müge sağ olsun videosu dahi var ancak buraya koymuyorum hehe. 🙂

Yüzme merasimi bittikten sonra Caner’in tırmanma aşkı canlanınca, bulunduğumuz yerden daha da yukarılara çıkabildiğimizi fark ettik. Küçük de olsa bir patika bile vardı. Uzunca bir yoldan tırmandıktan sonra, solumuzda yukarıdaki şelalenin de üstüne çıktığımızı gördük. Burayı besleyen suların geldiği yere kadar gidemedik ama yukarısı da çok güzeldi. Hacıllı’ya gideceklere tavsiyem, şelaleyi bulduktan sonra pes etmeyin, gidecek daha çok yolunuz var. 🙂 Şelaleden ayrılmadan önce de mutluluğun fotoğrafını çekelim dedik. Fotoğrafın içinde her ne kadar Caner fotoğrafı çeken olduğu için fiziken bulunmasa da, kalben o da var.

Şelalenin tepesinde, "The Mutluluk" isimli çalışma
Şelalenin tepesinde, “The Mutluluk” isimli çalışma

Önce şelaleden, sonra da Hacıllı’dan dönüş yoluna geçmemizin zamanı geliyordu. Kamp alanımıza varana kadar çeşit çeşit insanla karşılaştık. Şelaleye gelenleri, mağaraya girenleri gördük. Yol boyunca gördüğümüz insanlara şelaleye nasıl gideceklerini anlattık. Hatta şelalenin yukarısında daha önce kamp yapmış olan biriyle tanıştık; bu sefer arkadaş grubu ve köpeğiyle birlikte gelmişti. Anlaşılan yine çadırını oraya kuracaktı. Kamp alanımıza vardığımızdaysa yaklaşık 50 kişilik bir gezi ekibiyle karşılaştık. Nispeten orta yaşlı bir güruhtu ve bana nedense öğretmen grubu olabileceklerini hissettirdiler. Fazla haşır neşir olmadık. Amerikan futbolumuzu oynadık, topumuzu atıştık, oyunlar oynadık, terledik, durulduk, çadırlarımızı topladık ve dönüş yoluna geçtik. Ama bunlardan önce, güzel bir anı bırakmak için fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmedik.

Hayat Hacıllı'da!
Hayat Hacıllı’da!

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 2. Gün

İlk günümüzü yayınlamamdan bu yana iki ay geçti. Devam etmenin zamanıdır. En son Bologna’da kalmıştık. Burdan Floransa’ya geçiyoruz. Bologna’dan Floransa’ya araçla gitmek için birkaç yol var. Bunlardan en hızlısı otoban – ki İtalya’nın zengin kuzey kesimindeki otobanların dahi çoğunluğu çift şeritli; iki gidiş iki geliş. Varın diğer yolları siz düşünün. Biz tabii ki diğer yolları tercih ettik. 😀 Çünkü aklımızdan zorumuz vardı ve macera arıyorduk. Önceleri 2 saatlik yolu 4 saate çıkaran bu otoyolu seçtiğimize pişman olsak da, sonradan sözlerimizi geri aldık.

Bologna’dan çıkmadan önce bol bol banka aradık. Sebebiyse Berkan ve Pınar’da birer tane 500 Euroluk banknot olması ve hiçbir dükkanın bu banknotları bozmamasıydı. İşin ilginç tarafı, girdiğimiz hiçbir banka da bu banknotları bozamadı. Küçük bir dipnot olarak ekleyelim, eğer elinizde bu denli büyük meblağda bir banknot varsa “Banca di Bologna” bu banknotları güzelce bozuyor – her ne kadar “bu parayı nerden buldunuz?” deseler de.

Para bozdurma işlemi bitti, daha Bologna’dan çıkamadan Bologna-Floransa yolu üzerinde bir pizzacıda duralım da kahvaltı yapalım dedik. Ristorante Kris diye bir mekan gözümüze güzel göründü, baktık ki fiyatlar da fena değil: Pizza başına 5-6 Euro vererek kurtulabiliyoruz. Arabayı uygun bir yere park ettik, bir kısmımız pizza sipariş etti, diğer bir kısmımız yakındaki bir marketten kola almaya gitti. Pizzalar fırından çıktığında “yola devam ederek mi yesek,” diye düşünürken kendimizi pizzaları hacılarken bulduk. Yok böyle bir pizza. İtalya’da da yok. 4 günlük gezimiz boyunca daha iyisini yemedik. Belki Lucca’daki hariç ama daha ona geleceğiz, ordaki pizzanın özel bir yanı vardı.

Bologna'da pizza Ristorante Kris'ten sorulur
Bologna’da pizza Ristorante Kris’ten sorulur

Pizzaları hüplettikten sonra yola devam ettik. Yolun yemyeşil olduğunu özellikle söylemek istiyorum, ağaçlar üzerimize üzerimize geliyordu. Yol üstünde çeşitli yerlere de araçların girip bekleme yapabilmesi için çıkıntılar yapmışlar. Hem dinlenelim, hem de şöför değiştirelim diyerekten biz de bu çıkıntılardan birine girdik. Hava soğuk olmamasına rağmen etrafın çiy dolu olması bize etrafın dokusunun ellenmemiş olduğu hissiyatını verdi. Durduğumuz yerde Berkan’ın da özel bir fotoğrafını çektik. Araba altında, kız yanında. :p

Pınar, Berkan ve Fiat Punto.
Pınar, Berkan ve Fiat Punto.

Bu arada yola devam edip uzun bir süre direksiyon salladıktan sonra aşağıdaki manzarayla karşılaşmış olmamız bize az kaldı sinir harbi yaşatacaktı.

Floransa'ya 71 km kala.
Floransa’ya 71 km kala.

Tabii ki bizi deli eden tek şey Bologna’dan sadece 30 km uzaklaşabilmiş olmamız değildi. Sağlam bir 10 dakika boyunca önümüze 4-5 tane tabela çıktı ve kimi tabelada Bologna’dan 30 km uzaklaşmış olduğumuz yazarken, kimisinde 29 km yazıyordu. Adeta yol alamıyorduk! Burdan da şunu anlıyoruz ki, bu İtalyanların tabelalarına güven olmaz. Biz bu tabelayı gördükten sonra da bayağı bir devam ettik ama bayağı devam ettik. Sonra durduk tekrar bir mola verdik, molada müzik dinledik, nostaljik haritamızı açtık, yollara baktık. Panoramik fotoğrafımızı çekildik. Tekrar yola koyulduk ve yine bayağı bir süre gittikten sonra hala ve hala otobana girişin yolunu arıyorduk. 🙂 En son otoban girişini bulduğumuzdaysa Floransa’ya oldukça az kalmıştı. Biz de vazgeçtik ve kalan yolun da keyfine varmaya karar verdik. Tavsiyem, eğer aceleniz yoksa otobanı değil de bu yolu tercih edin. Çevrenin güzelliklerine doya doya, çok fazla arabayla karşılaşmadan temiz bir yolculuk yaparsınız.

Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Ben, Berkan ve nostaljik yol haritası.
Floransa'ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.
Floransa’ya varamadan içine girdiğimiz müthiş sis.

Vee Floransa. 🙂 Floransa’ya dair anlatmak istediğim ilk şey, arabamızı park edişimiz. Daha önceki yazımda söylediğim gibi, İtalya’da araçların park edebilecekleri yerler çeşitli renklerle belirtiliyor ve mavi park yerleri sıradan araçlar için yapılmış ve herhangi özel bir sebeple park etmek için değil. Floransa, Bologna’dan daha turistik ve büyük bir şehir olduğu için, park yeri bulmak da daha zor göründü. Ama bu sefer şehrin direkt olarak içine, turistik tarafına hiç girmemeyi, arabayı daha dışarda bırakmayı tercih ettik ve mavi bir park yeri bulmamız çok da zor olmadı. Yine de, bir otobüs durağının hemen arkasında bulduğumuz yeri, “arabaya bir şey olur mu?” düşünceleri içinde olsak da bırakmak istemedik.

Asıl olay burda başladı. Park tabelasına göre henüz ücretsiz otopark hizmetinin başlamasına 3-4 saat vardı ve bilet almamız gerekiyordu. Sistem Bologna ile aynı da olsa, küçük farklılıklardan dolayı parkmetreye gitmek yerine hemen karşıda gördüğümüz Tobacco Shop’a yollandık. İçerde bizi gayet güzel İngilizce konuşan bir kadın karşıladı. Tam İngilizce bilen birine rastladığımız için sevinirken, kadın bize elinde park bileti olmadığını söyledi. Sonra da hiçbir yerde de bulamayacağımızı ekledi. Ardı ardına şoklar yaşarken bizi, “şehir meclisi şehirdeki otopark hizmetini yürütmede başarısız oldu, bilet sistemi çöktü, kimse kullanmıyor,” diyerek şokun doruklarına ulaştırdı. Kadının söylediğine göre bilet almamıza da gerek yoktu ve bu bizi otoparka vereceğimiz ekstra paradan da kurtarıyordu. “Mükemmel!” Öyle değil mi? Değil işte. O kol gibi cezaları düşününce biz yine de emin olamadık ve parkmetreye gittik, “en azından şöyle 1-2 saatlik bir bilet alıp koyalım da, biri kontrole gelirse hiç olmadı çabaladığımızı görmüş olsun,” diye düşündük. Boşunaymış. 🙂

Aklın bir kısmını arabada bırakarak, eski şehire doğru yollanmaya başladık. Floransa’daki büyük pişmanlıklarımdan biri, buraya çok çok az zaman ayırmış olmamız. Sanırım 3-4 saatten fazla kalmadık ve İtalya’da yiyebileceğimiz en kötü pizzayı da burda, Duomo’nun yanında yedik. Fakat Duomo’ya gelene kadar bir sürü güzel parkın ve upuzun bir sokak çarşısının içinden geçtik. Bu sokak çarşısında herhangi bir turistik muhitte ne satılıyorsa onlar satılıyordu: Magnetler, tişörtler, çantalar, biblolar vs. Bu sokak da olduğu gibi Duomo’ya çıkıyordu – ki Floransa’nın turistik merkezi burası. Merkez olma özelliğini de sonuna kadar hak ediyor.

Duomolar, İtalya’nın her şehrinde bulunuyor mu bilmiyorum ama gidebileceğiniz çoğu İtalyan şehrinde bir Duomo bulunduğunu biliyorum. Biz de gezdiğimiz şehirler boyunca birkaç tane Duomo gördük ve gerçekten mimarileri çok ama çok güzeldi. Fakat Floransa’daki Duomo… Burası, benim 23 yıllık kısa hayatımda gördüğüm en güzel mimari eser. Dedim ya, Floransa’daki pişmanlığım burda 3-4 saat gibi kısa bir süre geçirmek. İşte bunun temel sebeplerinden birisi şehri yeterince görememekse, diğeri de saatlerce gözümü bile kırpmadan Duomo’yu izleyememiş olmak. Uzaktan çekilmiş fotoğraflarında belli olmuyor (içine zaten giremedik) ama dış duvarları boydan boya, yerden tavana kadar işlemeyle dolu. Hem de öyle böyle bir işleme değil; melek figürleri, bebek suratları, çeşitli semboller… Tek tek, orta çağda elle işlemişler. Yok böyle bir güzellik. Her birine tek tek bakmayı, bunlardan anlamlar çıkarmayı o kadar çok istiyorum ki.

Il Duomo di Firenze
Il Duomo di Firenze

Duomo’nun etrafında yine de oldukça zaman geçirdik. Ardından etrafta başka neler olduğunu görmek üzere yürümeye başladık. Çok geçmeden Uffizi’nin dışındaki Davut heykeli replikasını gördük. Replikası bile şahane duruyor. Daha önce Paris’teyken zaman kısıtından dolayı Louvre’a girememiştik; Louvre için fazla üzülmemiştim. Ama Uffizi’ye giremediğime çok üzüldüm. Louvre’daki eserlere kıyasla Uffizi’dekilere daha çok aşina olduğum içindi belki. Uffizi’ye giremesek de dışında bulunan heykellere göz atma şansımız oldu. Floransa tarihinden birçok insanın heykelini görebildim, bunlardan biri de bir düşünce adamı olarak fikirlerini ilginç bulduğum Machiavelli’ydi. Bir diğeri de Floransa’nın böylesine bir sanat şehri olmasına ön ayak olan Lorenzo Il Magnifico idi.

Uffizi’nin yanından ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Arno Nehri’nin dibine kadar gelmiştik. Sonrasında Dan Brown’ın Cehennem’inde okuduğum kadarıyla artık burayı gözümde çok iyi derecede canlandırabiliyorum. 🙂 Nehrin üzerindeki köprülerde bugün mücevherat ve takı satan kuyumcular bulunuyor. Köprülerin yan taraflarında ise bu dükkanların pencereleri var. Yapı gerçekten ilginç. Köprünün üstündeki çarşı ise cıvıl cıvıl. Çok da ucuza bir şey bulamayabilirsiniz ama bakması dahi güzel.

Arno Nehri'nin üstündeki köprülerden biri
Arno Nehri’nin üstündeki köprülerden biri

Köprüden karşıya geçtikten sonra artık ufak ufak Floransa’yı terk etmemiz gerektiğini düşünmeye başladık. Aklımız Floransa’da kalacak olsa da henüz kalacak yer dahi bulamadığımız için ufaktan yusuflanmalar başlamıştı. 🙂 Arabaya giden yolumuz üzerinde Tiramisu yemeye karar verdik; bu nedenle açtık Foursquare’i. Adını şu anda hatırlayamadığım bir cafe bulduk, tiramisuları için özellikle güzel deniyordu. Biz de düştük yola. Düştük düşmesine de, cafeye vardığımızda üzülmemiz de aynı hızla oldu. Bir tiramisu için 8 euro istiyorlardı ve o an o parayı bir tiramisu için verebilecek durumda değildik. Biz de tiramisudan vazgeçip dondurma yemeye karar verdik…

Kuyumcular çarşısı :)
Kuyumcular çarşısı 🙂

Ama ne dondurma! İyi ki vazgeçmişiz tiramisu yemekten. Yine Foursquare’den bulduğumuz Grom adında bir dondurmacıya girdik. Dondurmaları inanılmaz güzeldi ve bir sorbet yapıyorlar ki sanırsın püre meyve yiyorsun. Yediğin meyve de tertemiz bir tarlada yetişen meyvelerin en güzeli. Türkiye’ye döner dönmez franchise başvurusu yaptık ama Grom ille de daha önce kurumsal yemek işinde çalışmış bir şirket olmamızı istedi. 🙂 Burdan büyük firmalara duyurulur; siz getirmezseniz bir gün illa ki biz getireceğiz. 🙂

Grom’dan sonra yola çıkmadan yolculuğumuzun gayriresmi sponsoru olan McDonald’s’a uğrayıp ufak bir iki hamburger yemeye ve tuvalete girmeye karar verdik. Uzunca bir cadde üzerinde, arabaya giden yolumuzun üstünde bir tane bulduk ve içeri girip yola hazırlandık. Hemen yanında da sonrasında da çok severek kullandığım Mancini atkımı aldım. 🙂

Arabaya ulaşmadan önce aklımızda arabamızın çekilmiş olup olmadığı düşüncesi vardı. Ulaştığımızda korkumuzun yersiz çıktığını ve Tobacco Shop’taki kadının haklı olduğunu gördük. Arabaya hiçbir şey olmamıştı. 🙂 Arabaya yerleştik ve aklımız Floransa’da, kalacak yer bulma derdiyle Siena’ya doğru yola çıktık. Amaç Siena’ya gitmek olsa da, yolda gördüğümüz uygun otellerin kapısında durup konaklama seçeneklerini sormayı, CouchSurfing’den, Airbnb’den çeşit çeşit yerleri taramayı ihmal etmedik. Akşam saati olmasına rağmen yer bulamamış olmamız, yer bulma ihtimalimizi de azaltıyordu. İnternetten yaptığımız CouchSurfing ve Airbnb başvurularına ya red geliyordu ya da hiç cevap gelmiyordu. Aldığımız cevaplar genelde, çok geç haber verdiğimiz için uygun olmadıkları yönündeydi.

Böyle böyle Siena’ya doğru yollanmaya devam ettik. Yolda durduğumuz iki farklı otelden geceliği 4 kişi toplam 85 ila 100 Euro arası ücret teklifi aldık. Biz hem konaklayacak ucuz bir yer arıyorduk, hem de konaklayacağımız yerin sabah gezeceğimiz yere yakın olması gerekiyordu. Floransa etrafında da kalabilirdik, böylece Floransa’yı gezerdik. Ya da Siena yakınlarında kalmamız gerekiyordu ki sabah rahat edebilelim. Bu iki otelle birlikte Floransa şansımızı yemiş olarak yolumuza devam ettik. Saat iyice ilerlediği için yeni bir sorun baş gösterdi: Otellerin check-in saatleri bitiyordu. Dönem dışı gittiğiniz bir yerde otellerin akşam 9-10’dan sonra müşteri kabul etmemesine alışık olmanız gerekiyormuş, bunu öğrendik. Önünde durduğumuz üç farklı otelin kapısına abanmamıza rağmen hiçbirinden adam çıkmamış olması bunu gösteriyor.

Ucuz ve açık bir otel bulamayınca, daha öncesinde kişi başı yaklaşık 8 Euro’ya kalabileceğimiz bir tesis olan, Poggibonsi yakınlarındaki La Moraia’ya bakmaya karar verdik. Poggibonsi tam olarak Floransa ile Siena arasındaydı. La Moraia’ya ulaşamıyorduk ama check-in saatine yetişebiliyorduk ve her ne kadar sabah uyanıp Siena’ya bir miktar daha araba sürmemiz gerekecekse de bizim için bulunmaz fırsattı. Arabada uyumayı göze aldığımız için düşünmeden La Moraia’ya doğru sürmeye karar verdik.

Şimdi anlatacağım hikayeyi yaşarken ne yazık ki hiçbirimizin telefonunun şarjı yoktu. O nedenle çekmek istediğimiz fotoğrafların hiçbirini çekemedik ve birazdan anlatacağım üzere yapmak istediğimiz birçok şeyi de yapamadık. Bu beni gerçekten çok üzüyor. 🙂

Floransa’dan Siena’ya giderken aldığımız yol iki şeritliydi. İtalyanlar gerçekten çok hızlı araba kullanıyorlar. Bizim altımızdaki araba da Fiat Punto olunca ve de hız sınırlarına uymaya özen gösterince haliyle arkamızda kuyruk oluyorlar ve her geçen araba da kornaya abanıyor. Kusura bakmasınlar ama yine olsa yine aynını yapardık. Bu karşılıklı ikişer şeritli yol, Poggibonsi çıkışını aldığımızda yine karşılıklı birer şeride düştü. Öncelikli olarak Poggibonsi şehir merkezine girdik. Burası küçük bir kasabayı andırıyordu ama adı sanı duyulmamış olmasına rağmen hayat vardı. Az çok kalan şarjımızı kullanarak, arabayı kenara çekip La Moraia’ya giden yola baktık. Gerisin geri dönerek geldiğimiz kavşağa girdik ve farklı bir çıkışı alarak otelimize doğru yol almaya başladık. Yol karanlıklaşmaya başladı.

Uzunca bir yol gittikten ve arkamızda terk edilmiş gibi görünen yapılar, fabrikalar bıraktıktan sonra yavaş yavaş bir yerleşim yerine doğru girdiğimizi hissetmeye başladık. Tahmin ettiğimizden daha uzun bir yol gittiğimiz için artık sabırsızlanıyorduk. Yerleşim yerine geldiğimizde yol iyice tek şeride düştü. Karşıdan bir araba geldiğinde kenara iyice yanaşıp arabanın geçmesini beklememiz gerekiyordu. Yanlış yolda mıyız acaba diye düşünürken o tabelayı gördük: La Moraia –> 2 km! İşte, çok yaklaşmıştık. Yolumuza devam ettik ve tabelanın gösterdiği yönü izledik. Evlerin çoğunun ışığı yanmıyordu. Bu durumu saatin geç olmasına yorsak da biraz daha ilerdeki bir evin önünde gördüğümüz tonlarca araba, tüm kasabanın şu anda o evde olduğunu anlatıyordu adeta bize. 🙂 Nedenini hala çözememiş olsak da muhabbetini bayağı yaptık ve cenazeden tutun da komplo teorilerine, seks partilerine kadar birçok fikir ortaya attık. 🙂

Yolumuza biraz daha devam ettiğimizde giriş kapısı açık, küçük bir bina gördük. İçerinin ışığı yanıyordu ve bir sürü insan vardı. Sonunda geldiğimizi düşünerek arabayı park ettik, kızları arabada bıraktık ve Berkan’la çıkıp doğru yere gelip gelmediğimizi öğrenmeye karar verdik. Kapı sonuna kadar açıktı ve içerdeki insanlar bir masanın etrafında toplanmış yemek yiyor, şarap içiyor ve muhabbet ediyorlardı. Mükemmel bir ortamdı! Sessiz sakin bir kasabanın ortasında böyle bir yerde kalmak rüya gibiydi. İçeri doğru bir adım atana kadar kimse dönüp bize bakmadı. Büyük bir mutlulukla buranın La Moraia olduğunu sorduğumuzda içerdekilerden birisi paçaları sıvanmış, elindeki şarapla yanımıza geldi ve gülerek burasının La Moraia olmadığını, La Moraia’nın az ilerde olduğunu söyledi. Biraz hüzünlü bir şekilde ama La Moraia’yı da artık az çok bulmuş olarak ordan ayrıldık ve arabamıza geri binerek tekrar yola çıktık.

Yol daha fazla daralamazdı aslında ama daraldı. Etraftaki evlerden eser kalmamaya başladı. Sağımızı solumuzu tekrardan ağaçlar sarmaya başladı derken asfalt yol sona erdi! Önümüzde toprak yol, etrafımız komple ağaçlık, iyiden iyiye yanlış yola girdiğimizi düşünürken adamın bize tarif ettiği yol üstünde farklı bir sapak olmadığını hatırladık. Burası olmalıydı ama aynı zamanda burası olmamalıydı da! Az ileride terk edilmiş değirmen gibi bir yapı gördük, önü zifiri karanlıktı. Önümüze bir yerlerden ayı atlasa hiçbir şey yapamazdık. Geçtiğimiz yoldan kaldırdığımız toz dışında bir hareket yoktu, motorumuzun yaptığı ses dışında da başka bir ses. Tam geri dönmeye karar verecekken bir yol ayrımına geldik. Sol taraftaki yol aşağı doğru iniyordu. Sağ taraftaki yol ise yukarı doğru çıkıyordu ve A4 boyutlarında, yere çakılmış tahta bir tabelanın üzerinde yazan La Moraia yazısı sağdaki yolu gösteriyordu. İşte böylece, genişliği arabamızın genişliğinden sadece birazcık daha büyük olan bir yola girdik. Geri dönmeye kalksak geri geri gitmek zorundaydık; çünkü arabayı ters çevirmeye kalksak ya bir kayaya, ya bir ağaca bindirecektik. Üstelik toprak yoldaki tümsekler de arabanın gücünü iyice zorluyordu; neticede altımızdaki bir 4×4 değildi.

Artık yola girmiş olmanın ve daha doğrusu onca yol gelmiş olmanın verdiği zorlayıcı etkiyle, yolumuza devam ettik. Çok kısa bir süre sonra içimizi bir nebze rahatlatan, büyükçe tahta bir tabela gördük. İki ayağı yere çakılmıştı ve üstünde yine tahtadan yapılmış harflerle LA MORAIA yazıyordu. “Hiçliğin ortasında dört genç, belalarını bulmak için zifiri karanlıkta, tepedeki otele doğru yaklaşırlar.” Tuğçe, tabelayı geçtiğimiz gibi rüzgarın tabeladaki harflerden birini yan yatırdığını ve tabeladan gıcırdama sesleri çıktığını iddia ediyor, aynı korku filmlerindeki gibi. İşte, La Moraia’ya varmıştık; fakat La Moraia’da bir iki sokak lambası dışında ışık görünmüyordu. Öndeki havuz boştu ve dışarı konulan masa ile sandalyelerde kimse oturmuyordu. Burası da terk edilmiş gibiydi.

Arabayı park etmemizle beraber, daha önce diğer otellerin kapısında gördüğümüz A4’e yazılmış check-in saatleri konusunda bilgilendirici notlara benzeyen bir A4’ün kapıya yapıştırılmış olduğunu gördük. Lanet! Burda da mı kalamayacaktık yoksa, üstelik o korkunç yolu geldikten sonra. Kızları tekrar arabada bıraktık, bir de arabayı üstlerine kilitledik ve Berkan’la yazıyı okumaya gittik. Vardığımızda üzerinde “<– EDUARDO” yazdığını gördük. Sol tarafı işaret ediyordu. Kapı camdan yapılmıştı ve içerde kimse görünmüyordu. Kapı da kilitliydi. Tesisin etrafı tamamen ormanlık alandı ve bina arkaya doğru büyüyordu. Ormanlık alana gelmeden yeni bir A4 daha gördük: “^– EDUARDO”. İşaret bu sefer arka tarafı gösteriyordu. Bakmaya devam ederek gittik. Küçük bir verandayla ve kapıyla karşılaştık. Kapının üstünde bu sefer sadece “EDUARDO” yazıyordu, herhangi bir yön işareti yoktu. Kapı, verandadan süzülen ışıkla aydınlanıyordu ve kilitin üstünde bir anahtar vardı. Anahtar bağlı da bir anahtarlık. Berkan’la birbirimize baktık.

Kapıyı açmak yerine önce tıklatmaya karar verdik; fakat ses gelmedi. Kapıya daha hızlı vurduk, yine ses gelmedi… derken sağ taraftaki ormanlık alandan bir hışırtı sesi gelmeye başladı. Sanki çalıların arasında birileri vardı ve belki de tüfeğiyle birlikte avdan dönüyordu. Eduardo olabilir miydi? Yaprak hışırtılarını duyar duymaz Berkan’la ikimizin de kafası o tarafa doğru çevrildi. Ne olacağının bilinmezliğiyle bir miktar geri çekildik ama gelen giden olmadı. Sonra da Berkan’dan o 100 puanlık soru geldi: “Açalım mı ya?”

Açalım tabii, açalım. Belamızı bulalım. Ben paspastan geriye doğru çekildim. Tuzak olabilirdi ve paspasın altında gizli bir kuyu saklıyor olabilirlerdi. Sonradan konuştuğumuzda Berkan’ın da söylediğine göre o da aynısını düşünerek paspasa basmamış. Berkan elini anahtara doğru uzattı ve anahtarlıkla oynamaya başladı. Sonra elini anahtara doğru götürdü, tam benim aklımdan içerde olabilecek bir silah düzeneği, kapı açılınca ateşlenecek bir silah düzeneği fikri geçerken Berkan anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı. Neyse ki silah ateşlenmemişti. İçerisi yine zifiri karanlıktı. Berkan hafifçe kafasını içeri uzattı ve “kimse var mı?” diye bağırdı. “Lan oğlum ne bağırıyorsun, manyak mısın?” demeye kalmadan içeri girsek mi girmesek mi muhabbetine başladık – ki bu muhabbet de çok uzun sürmedi; usulca kapıyı kapattık ve halen başımıza bir şey gelmeyişinin tedirginliğiyle arabaya doğru koşmaya başladık.

Bir hışımla arabanın kilitlerini açtık. Kızların soran bakışlarının altında, onlara “durun bi durun,” diyerek cevap vermeyi de geciktirerek arabayı ters yöne çevirdik ve mekandan topuklamaya koyulduk. Girdiğimiz yolla birlikte son cep telefonumuzun son şarjı da öldü ve o anda ya araba o yokuşu alamazsa ya da ya önümüze bir ayı çıkar da arabayı çalışmaz hale getirirse ne yaparız diye düşünmeye başladık. Kızlara durumu açıklamaya çalışırken hala kaçmaya çalışıyorduk ve önce toprak yoldan çıkana kadar, sonra da önceki küçük yerleşim yerine varana kadar üç buçuk atmaya devam ettik. Ordan da Poggibonsi’ye doğru yol alırken, o ıssız yolda arkamıza bir araba takılması bizi iyice korkuttu; çünkü nedense kendimizi, bizi Eduardo’nun takip ediyor olabileceğine inandırmıştık. Bir hışımla geçtiğimiz eski fabrikadan sonra Poggibonsi’ye varınca yaşadığımız rahatlığı şu anda size imkanı yok anlatamam.

Bu korkunç macerayı atlattıktan sonra, hala yatacak bir yer bulamamış olmamız gerçeği kafamıza dank etti ve artık olmadı arabada yatarız diyerek Siena yoluna koyulduk. Ne olursa olsun, artık Siena’ya gidecektik. Bu ıssız yerden bir an önce kurtulmamız gerekiyordu. Yol üstünde bir iki yere daha baktıysak da, konaklayacak bir yeri yine bulamadık. Artık arabada konaklama işini daha ciddi düşünmemiz gerekiyordu. Bu düşünce üzerine arabayı koyabileceğimiz güvenli bir yer aramaya koyulduk. Elimizde cep telefonu yoktu, internet yoktu; şimdilik tek yapabileceğimiz şey Siena’ya doğru gitmekti.

Siena’ya iyice yaklaştığımızda, yolculuğumuzun en büyük kurtarıcısı olan McDonald’s’ın bir şubesini gördük. 🙂 Tam McDonald’s’a doğru kırarken, hemen yakında ise bir karavan parkı vardı. Artık en kötü ihtimalle arabayı karavan parkına çekecek ve orda sabahlayacaktık. Duş, tuvalet gibi hayaller artık hak getire. 🙂 McDonald’s’a koştuk ve tüm telefonları şarja taktık. Yine her zamanki gibi bir iki hamburger aldık ve mekanın internetini sömürmeye başladık. Priz sayısı az olduğu için hepimiz farklı bir masada oturuyorduk. Yaptığımız şeyse yine kalacak yer bakmak oldu. İletişimimiz, farklı masalarda olduğumuz için biraz zor oluyordu ama o gece hayatımızı kurtaran hostelin adını Foursquare’de bulunca ve hemen ardından arayıp hala check-in yapabileceğimizi öğrenince yüzlerimize bir gülümseme yayılmadı desem yalan olur. Hostel açıktı, bizi bekliyordu ve toplam ücreti 60 Euro gibi bir şeye tekabül ediyordu. Hem diğerlerine göre çok daha ucuzdu, hem de gitmek istediğimiz şehrin içindeydi. Süperdi!

Siena, büyük duvarlarla çevrili bir kale şehri. Bu nedenle içeri girene kadar bir miktar etrafında dolanmamız gerekti. İçeri girdiğimizde bulduğumuz ilk yere park ettik, bavulları arabada bıraktık ve hosteli aramaya koyulduk. Kalenin içinde olduğumuz için pek fazla araç yolu yoktu ve her yer yokuştu. Bir ton merdiven çıktık, yokuş yürüdük ve sonunda bulduk. Resepsiyondaki hafifçe yaşlı görevli büyük bir sevimlilikle bizi karşıladı; daha önce İtalya’da böylesini duymadığımız İngilizcesiyle içimizi ısıttı ve bizle güzel bir muhabbet kurdu. Sonrasında kendisiyle muhabbet ettiğimizde aslında İngiliz olduğunu ve İtalya’ya aşık olduğu kadının arkasından geldiğini öğrendik. Bize odamızı ayarladı, yabancı araçların Siena kale sınırlarının içerisinde yasak olduğunu söyledi ve sabah 8’e kadar arabanın içerde kalmasını sağlayabileceğini belirterek bizden plakamızı aldı. İçeri çoktan girmiş olduğumuz için plakamızı verdik vermesine ama sabah 8’de uyanıp aracı kale sınırları dışına çıkarmamız gerekiyordu. Kendimize güvenemediğimiz için en yakın otoparkın yerini sorduk, bize ücretsiz bir otoparkın tarifini verdi. Biz de Tuğçe ve Pınar’ı hostelde bırakarak hem arabayı otoparka çekmeye hem de bavulları getirmeye gittik.

Merdivenlerden inerken resmen Siena gençliği ile tanıştık. İnsanlar barlarda ve göremediğimiz başka yerlerde içiyor, bağırıyor, eğleniyorlardı. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle, Berkan’la çok güzel bir ortamın içine düştüğümüzü hissettik. Aklımıza bir an önce arabayı otoparka çekme ve bavulları getirme işlerini halledip sokağa çıkma fikri düştü. Yarım saatlik bir süreçten sonra hostele döndüğümüzde Pınar ve Tuğçe’yi odamıza çıkmış bulduk. Saat herhalde 1’e geliyordu ve herkes gerçekten çok yorgundu. Biz erkekler olarak dışarda olanları anlatıp dışarı çıkmak istediğimizi söylüyorduk, kızlarsa yorgun olduklarını, yatıp uyumak istediklerini söylüyordu. Dışarı çıkmaya niyetleri yoktu ama biz de yalnız başımıza çıkmak istemiyorduk. Bir uğraş verdik ve sonunda o yorgunlukla, gecenin o saatinde onları dışarı çıkmaya ikna ettik. 🙂 Çıkmadan da Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan getirdiği bir şişe fındık votkayı patlattık. Nefisti. 🙂

Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. :)
Yorgunluğumuzun fotoğrafı. Tuğçe kadrajda değil ama o da aynı haldeydi. 🙂

2013-12-14 01.48.22

Belki o odadan saat 1’de çıktık ama dışarısı o kadar güzeldi ki, insanlar öyle güzel eğleniyorlardı ki ve dördümüz de öyle çok “iyi ki yatıp uyumamışız, iyi ki dışarı çıkmışız,” dedik ki, tüm Siena’yı yatağına yollamadan kendi odamıza dönmedik.

İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
İnsanlar sokakta içiyor ve dans ediyorlardı.
Piazza del Campo'da aşk yaşamak. :)
Piazza del Campo’da aşk yaşamak. 🙂
Gece gece pizzamızı da yedik.
Gece gece pizzamızı da yedik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Meydana uzanıp şarabımızı da içtik.
Şarabın mantarına imzamızı da attık. :)
Şarabın mantarına imzamızı da attık. 🙂

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 1. Gün

Ahh İtalya… 2011’de ilk defa yurtdışına çıktığımızda ilk gördüğümüz yerdi İtalya. Nasıl da hor görmüştük, beğenmemiştik… Ne kadar da yanılmışız! Sadece 4 günlük bir road trip, bize İtalya’yı öyle çok sevdirdi ki, şu anda Avrupa’da nereye gitmek istersin deseler İtalya’yı ilk sıraya koyabilirim. Hayatımızın gezisiydi, planlarken dahi bu kadar güzel olacağını tahmin edemezdik. Bu nedenle de diğer gezi yazılarım gibi uzun bir süre içerisinde yazarak tek parça halinde yayınlamaktansa, İtalya gezisini bölüm bölüm, gün gün anlatmaya karar verdim. Keza herhangi diğer bir gezi yazımdan çok daha uzun olacağı aşikar.

1. Gün diğer günlerden daha kısa bir gündü; ancak tabii ki gezinin bir de plan aşaması var. Tuğçe’yle birlikte, Eylül’de Polonya’ya Erasmus’a giden Pınar ve Berkan’ı ziyaret etmeyi planlamıştık ama Polonya’ya giden uygun fiyatlı bir havayolu şirketi bulamadık. Biz de ortada buluşmaya karar verdik. Ucuz bir rota ararken Bologna’yı bulduk ve 3-4 günlüğüne Bologna’yı gezebileceğimizi düşündük. Çift kişilik gidiş dönüş bileti Pegasus’ta yaklaşık 500 liraya denk geliyordu; bu da bizim için herhangi farklı bir rotadan daha ucuz bir seçenek demekti. Skype üzerinden yaptığımız planlarda bırakın araba gezisini, Bologna’dan ayrılmak bile yoktu. Bunun üzerine bir ortaçağ İtalyan şehri olan Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir, nereleri görmek gerekir araştırmaya başladık.

Çok geçmeden, Berkan’dan çevre şehirleri gezme fikri geldi. Bologna yeri itibariyle çevresinde birçok güzle şehri barındırıyordu ve hepsine de çok yakındı. Yollar 200 km’den fazla değildi ve sabah trenle çıkıp, çevre bir şehri gezip akşam dönmeye oldukça uygundu. Akşamları da Bologna’yı gezebilecektik. Rotamıza Verona, Floransa, Parma gibi şehirleri aldık. Bu sefer de bu şehirlerde neler yapılabilir, onları araştırmaya başladık. Sonrasındaysa, yolculuğumuzu baştan aşağı değiştirecek bir karar aldık: Rentalcars.com üzerinde gördüğümüz üzere İtalya’da araba kiraları günlüğü 10 euro’dan başlıyordu! Günlük 10 euro’ya (Firefly adlı şirketten) Ford Fiesta kiralayabileceğimizi gördük, kısa bir araştırmadan sonra ehliyetimizin İtalya’da geçerli olduğunu öğrendik, Rentalcars.com’a günlük bir 10 euro daha ödersek yol boyunca sigortamız olacağını da öğrendik ve dedik ki, neden olmasın!

Rentalcars.com ile yaşadıklarımıza sonradan tekrar değineceğim ve araba kiralama konusunda birkaç tavsiyem olacak. Ancak önce vize konusuna değinmek istiyorum. Ne de olsa vize hususunu merak edip okuyan kimseler de olabilir. İtalya vizesi halen iData aracılığıyla alınıyor. İstanbul’da Harbiye’ye gitmeniz gerekiyor ve eğer Ataşehir tarafında oturuyorsanız 256 numaralı otobüs tam olarak sizi iData’nın önüne kadar götürüyor. Benden istedikleri bir ton belgeyi (http://www.eksiduyuru.com/duyuru/685892/italya-vizesi-icin-gerekenler) tamamlayıp başvurduktan sonraki gün sitelerinde yaptığım sorgulamada vizemin çıktığını gördüm. İtalya’nın çok kolay vize verdiğini biliyordum, ancak bu kadarını beklemiyordum. 5 günlük vize istememe rağmen bana 6 aylık bir süre içerisinde 30 günlük, çoklu giriş çıkışlı Schengen vizesi vermişler. Verdiğim vize ücretine değdi mi desem artık bilmiyorum, Haziran’a kadar Schengen’imiz var, bakalım. 🙂

Vize, araba kiralama gibi işlemler bittikten sonra sadece bekleme kısmı kaldı. 12 Aralık yaklaştıkça heyecanımız artıyordu ve görünen o ki hava şartları da zorlaşmaya başlıyordu. Uçağımıza iki gün kala hava iyice kötüleşmeye, İstanbul ve başka çeşitli illerde de kar fırtınaları çıkmaya başladı. Yurtiçi uçuşlarda iptaller, yurtdışı uçuşlarda rötarlar duyulmaya başlandı. Haliyle bizde de, birbirimize belli etmesek de ufak bir tedirginlik baş gösterdi. Neyse ki uçağımız yalnızca 1 saatlik bir rötarla kalkabildi. Aynı şekilde Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan kalkan uçakları da bir miktar rötarla kalkmıştı; ancak şansa bakın ki birbirimizi bagajlarımızı aldıktan hemen sonra, hiç beklemeden bulabildik. Adana Havalimanı’ndan bozma, biraz daha büyükçe bir havalimanı olan Guglielmo Marconi Havalima’nına inmiş, Pınar ve Berkan’la buluşmuştuk. Gezimiz başlıyordu!

Arabamızı almak için Firefly standına gittik, bir süre sıra bekledikten sonra dakka bir dedik ve golü yedik. Rentalcars’a verdiğimiz sigorta ücreti Firefly’da görünmüyordu. Anlaşılan o ki, Rentalcars’dan aldığımız sigorta Firefly’ın kendi sigortası değilmiş, üçüncü parti bir sigorta sayılıyormuş. Normalde ekstradan sigorta almamıza gerek yokmuş; fakat kredi kartımızdan 1500 euroluk bir bloke vermemiz gerekiyormuş. Olası bir kaza durumunda Firefly bu ücreti kartımızdan çekecekmiş, Rentalcars ise sonradan bunu bize iade edecekmiş. Ama bizde o kadar kredi kart limiti ne gezer? Euro biz İtalya’ya giderken 2.80 lira idi ve bu 1500 euro da yaklaşık 4200 liraya denk geliyordu. Haliyle görevlinin bize sunduğu diğer seçeneği kabul etmek zorunda kaldık: Günlüğü 22 eurodan yeni bir sigorta satın aldık ve kredi kartımızdan 300 euro bloke verdik. Bu blokajı yapmalarının sebebi ise trafik cezaları ya da bunun gibi ekstralar. Gezimizin sonunda blokajın bir sorun çıkmadan kaldırıldığını şimdiden söyleyebilirim. Ancak Rentalcars’ın yaptığı sigortanın üçüncü parti bir sigorta olduğunu açıkça söylemeyişi bize ekstradan 40 euro’ya mal oldu. Bunu belirtmekte fayda var.

Varır varmaz böyle bir olay yaşamamız, fazladan 88 euro ödemiş olmamız bizi üzdü ve gezide bir miktar daha az para harcamamız konusunda hemfikir olmamızı sağladı. Tüm gezide kişi başı 22 euro daha az harcamamız gerekecekti. Az görünüyor aslında ama bu tarz ekstraların yine çıkabilecek olma olasılığı bizi tedirgin ediyordu. Bu düşünceler arasında araba anahtarımızı aldık, görevlinin bize tarif ettiği yolu yürümeye başladık. Arabayı bulmamız biraz uzun sürdüğü için, Bologna’da havalimanından araba kiralayacaklar için kısa bir tarif vereyim: Kapıdan çıkar çıkmaz sola dönüp kaldırımı takip ediyorsunuz, hafif kavislenen kaldırım taksilerin ve otobüs duraklarının olduğu yere geliyor. Çarpraz biçimde o alanı geçip yaya yolundan yürümeye devam ediyorsunuz. İlerde üstü kapalı bir otopark göreceksiniz. İşte orası bütün kiralık araçların barındığı otopark. Görevlinin size verdiği otopark numarasını bulmanız yeterli olacaktır.

Aynen bu şekilde gittiğimiz otoparkta aracımızı bulduk. Görevli Ford Fiesta yerine Fiat Punto vermişti ama araç beklediğimizden genişti. Bagajlarımızı yerleştirdik; erkekler öne, kızlar arkaya şeklinde bir oturma düzenini kurduk ve o da ne… ikinci golü yedik! Sağ arka kapı kapanmıyordu! Haydii… Berkan çıkıp kontrol etmeye başladı, derken yanlışlıkla manuel olarak kilidi aşağı indirmesin mi 🙂 Yaklaşık 15-20 dakika kadar kapının kilidine yapmadığımızı bırakmadık. İp sokup çekmeye mi çalışmadık, anahtarla kilidi oynatmayı mı denemedik… Olmuyor, kapı kapanmıyor. Kredi kartına koyduğumuz 300 euroluk blokaj, arabanın tamire gitme olasılığı, araba tamirde yatacak diye ekstradan ödeyeceğimiz paralar… Tüm bu düşünceler eşliğinde, araba kiraladığımıza “nalet” etmek üzereyken Berkan’la kaptırıp mecburi olarak görevliyle konuşmaya gittik.

Görevliyi görebilmek için yine sıra bekledik (Firefly en ucuz şirket olduğu için ve tek eleman çalıştırdıkları için sürekli sıra vardı –sanırım Hertz’in yan kuruluşu olarak çalışıyorlar.). Sonunda konuşup durumu tam olarak anlatabildiğimizde telefonuna sarıldı ve birilerine durumu anlattı. Telefonu kapattığında bize döndü ve teknikerlerinden birini arabanın olduğu yere yönlendirdiğini söyledi. Teşekkür edip arabaya dönerken yönlendirdiği adamın adını sordum, Juan, dedi. İyi dedik. Arabaya doğru yürürken ters istikamette yürüyen birini gördük, Juan’ın o olduğundan emin gibiydik, o nedenle arabaya kadar gidip kızlara bir heyecanla “sorun çözüldü mü yoksa?” diye soruverdik. Onlar da bize “ne oldu, ne yaptınız?” diye soruverdiler. 😀 Meğerse adam arabaya kadar gelmiş, sonra geri dönmüş.

Ben adamın arkasından koşup Juan olup olmadığını sordum ve adamın İngilizce bilmediğini ama Juan olduğunu öğrendim. 🙂 Arabaya doğru büyük bir heyecanla yollandık. Sağ arka kapının sorunlu olduğunu bir şekilde anlattık, sonra adamın İngilizce bilmediğini bilerek ama yine de bir heyecanla adama kapıyla olan münasebetimizi anlatmaya koyulurken adam kapıyı kapattı. Evet. Sonra da suratımıza kafası yan dönmüş biçimde, ağzı açık ayran delisi gibi bakmaya başladı. Bakışını bozmadan kapıyı açtı ve tekrar kapattı. Açtı. Kapattı. İngilizce bilmese de bize adeta gözleriyle “bak nasıl da açıp kapıyorum, hiç sorun yok ki kapıda, ne menem adamlarsınız la siz” diyordu. Duyduk biz onu. Arkasından teşekkürler yağdırarak, “ne kadar da salakmışız” diye methiyeler düzerek adamı uğurlarken Juan’a bir sarılmadığımız kalmıştı. İşte Juan ismini gayet net hatırlamamın sebebi bu melek gibi adamdır. 🙂

Sonunda arabamıza kavuşmuş, havalimanını terk etmeye hazırdık. Ferhat’tan aldığımız İtalyan Vodafone hattımıza para yükleyip, telefonlarımız sayesinde internete girerek GPS ve Foursquare kullanacaktık. Ancak uzun yollar için Berkan bir nostalji eseri olan kocaman yol haritalarından getirmişti. Henüz internetimiz olmadığı için de biraz tabela, biraz harita yardımıyla önce şehir merkezini bulacak, arabayı uygun bir yere park edecek, internetini kullanabileceğimiz bir cafe bulup Bologna’da geçireceğimiz tek gecede evinde konaklayacağımız Monica ile iletişime geçecektik. Saatler öğleden sonra 4’ü gösteriyordu ve eve yerleştikten sonra geceye kadar Bologna’yı gezmek gibi bir niyetimiz vardı.

Yola çıkmadan önce bahsetmek istediğim küçük bir şey daha var. İtalya’ya gitmeden önce okuduğum üzere yollarda Türkiye’ye göre alışılagelmedik bir kural varmış: “Döner kavşaklarda yol hakkı soldan gelenindir.” Ne kadar mantıklı bir kural olduğunu İtalya’ya gidip, orda araba kullanınca anlıyorsunuz pek tabii. Döner kavşakların hiçbirinde bizimki gibi trafik ışıkları yok ve bu nedenle trafik de tıkanmıyor. Kavşağa girerken solunuzdan gelen araca yol vermek zorundasınız, solunuz boş olduğunda ise kavşağa girebiliyorsunuz. Bir kere kavşağa girdiniz mi, kavşağa girmek isteyen bütün araçlar size yol vermek zorunda olduğu için istediğiniz yöne gitmeniz de çok kolaylaşıyor. Türkiye’de millet trafik ışıklarına rağmen birbirine yol vermeye yeltenmezken, kendine kırmızı yanarken bile trafikteki araçları taciz ederken İtalya’da böyle bir ortamla karşılaşmak yüzümüzü gülümsetti.

Bunun da bilincinde olarak arabayı çalıştırdık ve yola çıktık. Guglielmo Marconi Havalimanı ile Bologna şehir merkezinin arası çok da uzun değil. Ancak biz havalimanına indiğimizde 14.30 civarı olan saat şimdi 17’ye geliyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Keza biz şehir merkezindeki tren istasyonunu bulana kadar güneş battı ve hava karardı. Monica bize tren istasyonunun arkasında ücretsiz park yerleri olduğundan bahsetmişti ama biz bir türlü bulamadık. Şehirde inanılmaz bir park sorunu (sorundan kastım, her yer park yeri ve her yer dolu) olduğundan dolayı da, bulduğumuz ilk park yerine arabayı koymaya karar verdik. Madem park ettik, Bologna’nın ve hatta İtalya’nın park sisteminden bahsetmesek olmaz.

İtalyanlar güzel bir sistem geliştirmişler. Kaldırım kenarlarını tamamen mavi ve sarı çizgilerle otopark alanlarına bölmüşler. Sarı çizgiler, kısa süreli park alanlarını gösteriyor. Yani eczane gibi mekanların yanlarında, 5 dakikalığına aracı bırakıp işinizi halledebilmeniz için yapılmış. Böylece eczane ararken bir de arabayı park etmekle uğraşmıyorsunuz, her daim boş yer bulabiliyorsunuz. Mavi park alanları ise araçların genel olarak park ettiği alanlar. Bu alanlara aracınızı bıraktığınızda nerdeyse her sokakta bulunan otomatlara para atarak ya da akşam saat 6’ya kadar bir tobacco shop’tan bilet alarak park ücretini ödüyorsunuz. Park ücretleri saatliği 2 euro’ya kadar çıkıyor. Ancak çoğu yerde akşam 20’den sabah 8’e park yerleri ücretsiz.

Biz arabayı park ettiğimizde saatler herhalde 17.20’yi gösteriyordu. Park ettiğimiz alan da şansımıza akşam 18’den sonra ücretsizdi. Yakınlarda gördüğümüz birine nasıl bilet alabileceğimizi sorduk, o da bize tobacco shop’u tarif etti. Karşılaştığımız ilk rastgele İtalyan’ın İngilizce biliyor olması da ayrı bir güzellikteydi; çünkü İtalyanlar resmen İngilizce bilmiyor. Tobacco shop’un çalışanı da bilmiyordu ve derdimizi anlatana kadar kıçımızdan terler aktı. Bir de adamı sallamıyorlar ki ayrı bir delirme sebebi. Neyse ki biletimizi aldık ve bu sefer bileti nasıl kullanacağımızı çözmeye başladık. Biletin üzerinde yıl, ay, gün ve saati belirten, kazılabilir yerler bulunuyordu. Çözdüğümüze göre buraları kazıyarak varış saatinizi belirtiyorsunuz. Bilet örneğin 1 saatlikse, ondan sonraki 1 saat boyunca park ödenmiş ve size tahsis edilmiş oluyor. Tabii ki suistimal edilebilecek bir sistem, ancak yakalanma durumunda ceza yüksekmiş. O nedenle gördüğümüz kadarıyla herkes bu sisteme uyuyordu.

Aldığımız bileti, dönüp arabanın ön camına yerleştirdikten sonra biraz rahatlamış bir şekilde internetini kullanabileceğimiz bir cafe aramaya başladık. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir de ne görelim? Gezi boyunca çeşitli yollarla hayatımızı kurtaracak bir fast-food zinciri! Evet, doğru bildiniz, işte McDonald’s. Bedava wi-fi cenneti. Hop, girdik içeri. Birer (ikişer üçer) küçük hamburger söyledikten sonra kimimiz telefonunu şarja taktı, kimimizse internetini açtı. Ben de Monica ile iletişime geçmeye çalıştım. Mesajımı görmeyince, daha önceden belirtmiş olduğu adresi tam bir şekilde telefona kaydettim. İşimiz bitince de McDonald’s’a şimdilik elveda dedik. Monica’ya giderken kaybolmamak için arabayı almaya gitmemeye, eve kadar yayan gitmeye karar verdik. Doğru bir karardı – ki bunun sebebini yazının sonunda anlatacağım.

McDonald's'ta yorgun suratlar
McDonald’s’ta yorgun suratlar

İnternetimiz o an için artık yoktu, ancak telefonun haritasında görünen 20 dakikalık yol ekrana sığıyordu. Sadece GPS ile bile yolumuzu bulabilecektik. Geze geze Monica’nın evine doğru yollandık. Tuhaf sokak numaraları yüzünden bir ara Monica’nın evinin “aslında var olmadığını” düşünmeye başladıktan sonra, Google Maps’in o ilahi sokak numarasına kadar nokta atışı yapan adrese teslim GPS’i sayesinde kendimizi apartman kapısının önünde buluverdik. Kapı dediğime bakmayın, kale kapısından bozmaydı mübarek; büyük ve ağır.

Sonunda eve varabilmiştik. 🙂 Bizi Monica ve erkek arkadaşı Balint karşıladı. Balint Macarmış. Monica da darbukayı ve doğu kültürünü çok severmiş – ki zaten kendisinin evinde kalmamıza ön ayak olan da bir zamanlar ona ev arkadaşlığı yapmış olan Semih idi. 🙂 Monica arada dansöz olarak oynadığından da bahsetti ve bize darbukalarını gösterdi. Çok iyi çalamadığını söylese de oldukça ilgili olduğu her halinden belliydi. Ayakta fazla uzatmadan muhabbet etsek de bir saate yakın muhabbet ettik, Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir kendilerinden bir sürü tavsiye aldık. Onlar evi bize bırakıp gittiklerinde ise, evin çok yakınında tavsiye ettikleri bir mekan olan Osteria dell’Orsa’ya gitmeye karar verdik. Fazlasıyla acıkmıştık ve İtalyan yemeklerini sonunda hapur hupur götürebilecek olmanın verdiği sevinçle kendimizi gaza getirdik.

Osteria dell’Orsa’ya vardığımızda saat daha yeni 20’ye geliyordu; ancak içerinin tıklım tıklım olduğunu görünce birazcık moralimiz bozuldu. Oturacak hiç yer yoktu; keza Monica ve Balint buranın çok ucuza çok güzel yemekler yaptığını söylemişti ve biz de tam İtalyanların yemek saatinde (20.00) gelmiştik. Neyse ki aşağı katta birkaç boş masa vardı da, bizi oraya aldılar. Şimdi ben böyle uzun uzun yazıyorum ya, burayı da böyle ballandıra ballandıra, uzata uzata anlatmaktan çekinmeyeceğim sanırım. 🙂 Yemekten çok şarap ve ortam hoşuma gittiği için, bir de İtalya’da o ana kadar yediğimiz ilk düzgün yemek olduğu için bizde yeri bir ayrı oldu. Bir de tabii bizim masaya bakan garson Halil Sezai’nin yandan yemişiydi, onu da unutmadık. 🙂

Başlayalım. Öncelikle ortam çok bir öğrenci yemekhanesini andırıyordu. Garsonlar da muhtemelen üniversite öğrencileriydi zaten. İnsanlar da aşağıda bağıra bağıra konuşuyorlar, gülüşüyorlar, ortamı şenlendiriyorlardı. Normalde İtalyanların bağırması kulaklarımı tırmalardı ama daha önce hiçbir restaurantta bu denli sesli bir ortamı bu kadar çok sevmemiştim sanırım. Basbayağı sıcak ortam diye buna denir. Garsonlar da oldukça içtendi ve biri yanımıza gelip sipariş almak istediğinde ona ne tavsiye edeceğini sorduk. O da “Bolognese Tagliatelle” dedi. Eh, Bologna’dayız tabii, bolonez sos buraya ait. İyi, dedik, dört tane söyledik. Litrelik açık şarapları 7 euroydu. Bir şişe de şarap ekledik. Bir şişe de “still water”; bildiğimiz, gazsız su.

Yemekleri beklerken getirdikleri ekmeklere Modena sirkesi mi banmadık, baharatları mı denemedik… Yemekler geldiğindeyse yanında gelen bir baharatlık dolusu parmesanın dibine darı mı ekmedik… İtalya’da en sevdiğimiz olaylardan biri de buydu: Her şeyin üzerine parmesan serpmek. Serpmek dediysek, koklatmak değil; bildiğin kepçeyle döker gibi döktük yemeklere. Yok böyle bir lezzet. Bir peynir her şeye mi yakışır. Bolonez soslu kıymalı tagliatelleye niye yakışmasın, değil mi? Yemekle birlikte içtiğimiz şarap da oldukça güzeldi. Bizim burda orta sınıf için kaliteli sayılan Terra şaraplarından bir tık daha güzeldi.

Pınar ve Berkan açken
Pınar ve Berkan açken
Bolognese Tagliatelle
Bolognese Tagliatelle
O enfes kırmızı şarap
O enfes kırmızı şarap

 

Pınar ve Berkan tokken :)
Pınar ve Berkan tokken 🙂

Aslında yemeğin üstüne güzel bir tiramisu da yemeyi düşünüyorduk, ama beklediğimizden fazla doyunca tatlıyı da başka yerde yeriz diye düşündük; hatta tiramisuyu sonra yeriz deyip Berkan’ın daha önce tattığı bir dondurmacıya gidebileceğimizi düşündük. Keza planımızı bu şekilde yaparak hesabı ödedik ve mekandan çıktık. Karnımız tok, sırtımız pek, oldukça mutluyduk. Artık şehri gezebilecek güzellikte hissediyorduk.

Bologna’yı gezecek sadece bir akşamımız olduğu için, çok da fazla araştırma yapmadan Monica ve Balint’in verdiği harita uyarınca şehirde yürümeye karar verdik. Barlar, restaurantlar ve dondurmacılar dışında pek açık mekan yoktu. Her ne kadar Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya gidiyor olsak da, yolda başka bir dondurmacı görünce dayanamadık ve oraya da girdik. Çıktıktan sonra yürüye yürüye Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya da gittik ve orda da dondurmamızı yedik.

Dondurmacıdan bir kuple
Dondurmacıdan bir kuple

Şehrin sokaklarını gezerken, yanılmıyorsam yine Berkan’ın söylediği üzere Neptün Heykeli’ne bakan avlulardan birinde mimari bir şaheser gizliydi. Aşağıda fotoğrafını koyduğum yapının karşılıklı çarpraz köşelerine geçip yüzünüzü duvara döndüğünüz zaman, fısıldasanız dahi birbirinizi net biçimde duyabiliyorsunuz. Böyle bir mimarinin daha önce Beyaz Saray’da kullanıldığını okumuştum; ancak yüzyıllar önce dikilmiş bir yapının böyle bir özelliği olmasını insan beklemiyor.

Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz :)
Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz 🙂

Yoruldum bre! Herhalde saatlerdir yazıyorum. Şu yazdıklarımın İtalya’da geçirdiğimiz sadece 5-6 saati özetlediğini düşünürsek yazacak daha çok şey var gibi görünüyor. Yine de yazıyı bitirmeden önce Bologna’daki son maceramızı da yazmadan edemeyeceğim.

Küçük dondurma turumuzu bitirdikten sonra ana caddede biraz zaman geçirdik, Apple Store’un dibine dibine yanaşıp internet aradık ama nafile. Etraftaki barlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra daha önce gitmeyi kararlaştırdığımız üzere çeşit çeşit bira yapan mekana gitmekten vazgeçtik ve günün yorgunluğunu atmak üzere artık gece 12’ye yaklaşan saati de hesaba katarak kızları eve bırakmaya ve Berkan’la gecelere akmaya karar verdik. 🙂 Şaka tabii; ama yatmaya gitmeden son bir pizza yemese miydik? Hem arabayı da evin önüne çekmek gibi bir niyetimiz vardı. Bu amaçla kızları eve bıraktık, Monica ve Balint’in bahsetmiş olduğu Pizzacı Toto’ya gitmek üzere önce istasyonun arkasına bıraktığımız arabamızı almaya doğru yollandık.

Pizzacı Toto (ya da Pizzeria Toto daha doğru bir ifade olabilir), şehrin öteki ucundaki bir pizzacıydı ve Monica ile Balint’in anlattığına göre öğrencilerin özellikle geceleri alkol aldıktan sonra takıldıkları bir mekandı. Dediklerine göre pizzaları da enfesti. Şehrin öteki ucunda olmasına rağmen, saat çok geç olduğu için yollar boştu ve eh, Bologna da o kadar büyük bir şehir sayılmazdı. Elimizdeki tek haritayı kullanarak Toto’yu bulmamız o kadar da uzun sürmedi. Mekanın önünden geçtikten sonra yakınlarda bulduğumuz ilk yere park ettik ve mekana yürüdük.

Toto’nun dışı çok sessizdi, o nedenle “acaba kapalı mı?” diye düşünedururken, içeri girmemizle beraber nerdeyse bütün masaların dolu olduğunu, çalışanların hararetle sipariş alıp pizza hazırladıklarını gördük. Şahane! Tezgahtar kızdan bir menü istedik ve sonradan enginarlı olduğunu öğrendiğim büyük boy bir pizzaya sadece 6 euro ödeyerek beklemeye başladık. Pizzanın fırından çıkması 5 dakika sürdü ya da sürmedi. Kesinlikle çok güzel kokuyordu ama kokuya aldanmayıp eve kadar beklemeyi kararlaştırdık; ne de olsa hep birlikte yersek keyfini daha çok çıkarabilecektik.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman kiplerini birlikte kullandığımı görüyorsunuz; sebebi aslında çok basit. Eve bir türlü varamadık ve pizzayı bir türlü yiyemedik! O an bunu bilmiyorduk ama Berkan ve benim için kabus gibi bir gece bizi bekliyordu. Biz Bologna’nın trafiğine ağız dolusu söverken, Tuğçe de bizi evde habersiz beklerken kafasında türlü senaryolar kuracak, Pınar ise o sırada uyumuş olduğu için geceyi en az hasarla atlatacak üyemiz olacaktı. 🙂

Her şey, benim geldiğimiz yoldan gitmeye çalışırken yanlış bir sapağa girmemle başladı. Dön desen dönemiyoruz, yasak. Yolda belki kimse yok ama kamera var mı, yok mu bilmiyoruz. İtalya’ya gelmeden önce binbir türlü şey okumuşum. İtalya’dan çıkana kadar trafik cezası gelmese bile bu ceza olmadığı anlamına gelmiyormuş, sonradan Türkiye’deki adresinize kadar yolluyorlarmış cezayı. İstersen ödeme, bir şey olmaz ama bir daha İtalya’ya zor girersin diyorlar vs. Trafik kurallarına mecbur uyacaksın ama Bologna öyle lanet bir trafik sistemine sahip ki, adeta bu konuda Ankara! Arkadaş, hiçbir sokağa dönemiyorsun, hepsi tek yön. Bir ilerikinden dönsen, bir öncekinden dönüp gideceğin yere gidemiyorsun. Hayır, elimizde GPS de yok, telefon var ama bir işe yaramıyor, internetimiz yok. Elimizde olan tek şey, basılı bir Bologna haritası.

Derkeeen, ipsiz sapsız insanlar yaşıyormuş gibi görünen ve her bir yapısı kameralarla korunuyora benzeyen bir muhite girmeyelim mi? Korku başa bela, kural mural dinlemeyip U’yu çekip gerisingeri döndük. Çektik bir kenara, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sonunda bulunduğumuz yeri anladık, hatta akşamın daha erken saatlerinde yürüyerek gezdiğimiz yerlere kadar geldik ama eve bir türlü varamıyoruz. Arabayı koyacak yer desen, zaten yok! Girdik yine ara sokaklara. Barlarla dolu bir sokak, bütün park yerleri kapılmış. O da ne?! Boş, mavi bir park yeri. Biraz küçük mü ne? Baktık, arkadan az buz araba geliyor ama o park yerini bir denemek lazım…

1 dakika… 2 dakika… 3 dakika… Artık kafam ne kadar zaman geçtiğini algılayamıyor, park yerine giremiyorum ve arkamda arabadan kuyruk oluşmuş. En son dedik ki, bari saçma sapan bir şekilde girelim de en azından arkadaki arabalara yol verelim. Girdik. Arkamızdaki araba gelip yanımıza durdu, sandım ki sövecek. Herif genç bir adam, yanında da belli ki kız arkadaşı var. Bana baktı. Şöför koltuğunda benim taklidimi yaparak kahkahalar atmaya başladı eleman. Şok oldum, herif nasıl dalga geçiyor park yerine giremedim diye. Bastı gitti ama ben eve de varamıyor oluşumuzun etkisiyle nasıl sinir küpü olmuşum… Biz de bastık gittik.

O gece, bu kadar dolanmamızın sebeplerinden biri de aşırı pahalı olan ama eve bir nebze (10 dk yürüme mesafesinde) yakın olan ücretli otoparka girmek istemeyişimizdi. Oraya bırakırsak 20 euro ödeyecektik ki şimdi düşünürseniz nerdeyse 60 lira yapıyor. Abartmıyorum, 2 saati aşkın bir süre direksiyon salladık, şehir surlarının dışına 3-4 kere çıkıp girdik, aynı yolları dolandık, çöp kamyonlarının arkasına takıldık diye öyle sapa sokaklara girdik ki, biri çıkıp bizi kesse kimsenin ruhu duymaz. Onu da geçtim, Bologna’da belli saatler arasında araçların girişine yasak olan yerler var. Bu yerler de otomatik mantarlarla çevrilmiş. Bizim eve gitmeye çalıştığımız saatlerde bu mantarların hepsi yerdeydi, yani üstlerinden geçebiliyorduk.

Öhöm. Şimdi biz o çöp kamyonundan uzaklaşacağız diye böyle bir yere girdik – ama ne girmek! Çıkamıyoruz. Yolun sonunda bizi bir mantar karşılıyor, öteki tarafa geçemiyoruz! Ordan geri dönüyoruz, farklı bir tarafı deniyoruz, aynı görüntü. Sokaklar da bir arabanın ancak sığacağı genişlikte; geri gitmek de sıkıntı oluyor. İnsanlar bazı köşelere park ettiği için arabayı vurma tehlikesi de var. Yok arkadaş, dedik yasak bölgeye girdik, girdiğimiz yerdeki mantar da bunlar gibi kapandıysa sıçtık! Hem yüklü bir ceza ödeyeceğiz, hem de araba elimizde kaldık böyle. O sokaklarda rahat bir 15-20 dakika harcamışızdır. Geldiğimiz yolu nihayet bulduk. Mantar engeliyle karşılaşmadığımızda yüzümüzde oluşan ifadeyi size anlatamam.

En son ne mi oldu? Giren 20 Euro olsun dedik, yolunu zar zor bulduğumuz otoparka bırakalım da gidelim artık, kızlar meraktan ölmüştür dedik ve arabayı otoparka koyduk. Eve vardığımızda Bologna sokaklarını ezberlemekten başka bir işe yaramamış 2 saatlik bir araba gezintisi, uyuyan bir Pınar, korkudan beti benzi atmış bir Tuğçe ve soğuk bir pizzayla kabus gibi bir gecenin sonuna gelmiştik.

Ama İtalya gezintimiz bu kadar da sıkıntılarla dolu geçmedi, hatta ilginçtir, o kabus gibi geçen geceyi bile şimdi gülümseyerek anabiliyorum. Gezinin devamını merak ediyorsanız, beklemede kalın. Arkası çok yakında. 🙂

Düzeltme: Tuğçe’nin söylediğine göre arabanın kapısı kapanıyormuş ama çocuk kilidi varmış, Berkan onu düzeltmeye çalışıyormuş.

Ankara’da ne yenir?

Bahsettiğim şey tabii ki ev yemekleri değil. Bir Adanalı olarak Adana’da birçok iyi restoran ve cafe alternatifi bulunsa da, aynı durum Ankara için geçerli değil. Ankara’da geçirdiğim 5 yıl boyunca arabam olmadığı için ne yazık ki metronun ya da okul servisimin gidemediği yerlere pek gidemedim, ama bu sınırlar içerisinde oldukça sevdiğim yemekçiler oldu. İstanbul’a taşınalı 1 ay olmuşken geride bir referans bırakmak adına Ankara’da neler yenebileceği hakkında bir yazı yazmak istedim.

Mercimek Çorbası: Devrez

Esat üzerinde bulunuyor ve yanılmıyorsam 24 saat açık. Çorba kadar sunumları da oldukça güzel ve fiyatlar orta halli. Masada tabak olmadan nasıl salata yenir öğrenmek istiyorsanız bir uğrayın. 🙂

Pizza: Pizzacı Altan

Burayı ne yazık ki çok geç keşfettim; İstanbul’a taşınmadan yaklaşık 1 hafta önce beni buraya Berkan götürdü; o bir hafta iki güne bir pizza yemeye buraya gittik. Yaklaşık 2 yıldır açıklar ve Kennedy üzerindeler. Yakında Ankara’da ODTÜ ve Bilkent şubelerini açmayı planlıyorlarmış. Şu anda hatırlamadığım bir tatil beldesine de şube açacaklar. Ustası 2 yıl İtalya’da ve Almanya’da kalmış. Gerçek İtalyan pizzası yaptığını iddia ediyor ama ben öyle düşünmüyorum. Yine de pizzaları çok lezzetli. Pizza boyları standart ve en pahalı pizza yanlış hatırlamıyorsam 13 TL idi. Beni doyuruyor. Karışık pizzayı normalde sevmem ama buradaki hoşuma gitti. Özel iki lezzet denemek isterseniz etli pizza ve pastırmalı pizza şahane.

Pizza: Turtles Pizza

Mekanın kendisine hiç gitmedim ama sıkça Yemeksepeti üzerinden sipariş verdik. Pizzaları Altan’ınki kadar özel bir lezzete sahip olmasa da oldukça lezzetli. “Maç Menüsü” özellikle güzel. Pizzalarının özel tarafı ise çok büyük olmaları. 50 cm çapında pizza yapıyorlar. İlk sipariş verdiğimizde pizza kutusu düz bir şekilde kapıdan geçmemişti. Şimdi kutuları biraz küçülttüler – artık kapıdan geçebiliyor, ancak pizzanın bir kenarı hafif kıvrılmış şekilde geliyor; çünkü kutuya sığmıyor. 🙂 Fiyatı pizzanın boyutlarına göre oldukça ucuz. 50 cm çapındaki pizza normal boyutlardaki 4 insanı tıka basa doyurabilir.

Piliç Çeşitleri: Germeç Piliç

Hayatımda yediğim tartışmasız açık ara en iyi piliç ürünlerini burası yapıyor. Fiyatları gün geçtikçe artsa da hala birçok alternatifine göre ucuz. Birkaç ay önce 24 saat çalışmaya başladılar ve gece 3.30’a kadar da eve servis yapıyorlar. Piliç seviyorsanız mutlaka denemelisiniz. Pilavlarının tadı günden güne değişiyor; ama eğer sıcak ve taze pilava rast gelirseniz, hele bir de o pilavın üstüne ızgarada pişmiş tavuğun yağı akmışsa gel de yeme de yanında yat. Benim favorim Germeç Spesiyal. Birçok ürününü deneme imkanı bulabiliyorsunuz. Kaburga, pirzola ve kanat ayrıca şahane.

Kokoreç: Kokoreççi Hacı

 

İzmir usulü kokorecin ne demek olduğunu ben Hacı sayesinde öğrendim. Ondan sonra fark ettim ki, ben o güne kadar hiç kokoreç yememişim. Ankara’da kokoreci İzmir usulü yapan farklı yerler de keşfettim ama hiçbiri Hacı’nın lezzetinin yanına bile yaklaşamadı. Eğer Adanalıysanız ve şırdanı seviyorsanız, bu usul kokoreci de seveceksiniz. İnce ince kıymak yerine kokoreci fırınlayıp büyük parçalar halinde doğruyorlar. Üzerine isterseniz acı. Bence daha iyisi yok. Bu arada tabii ki söylemek gerek: Yemeniz gereken kokoreç türü fırın kokoreç.

Hamburger: The Bigos

Ankara’da “Burger & Beer” konseptine sahip olan çok fazla mekan yok. The Bigos bunlardan biri. 7. caddenin sonu ile 6. caddenin kesiştiği yerde ve akşamları yer bulmak oldukça zor olabiliyor. Hamburgerleri hala yediğim en güzel hamburgerler. İstanbul’da da birkaç yerde yedim, ancak bu konudaki kararım değişmedi. Üstelik hamburger, patates ve biraya toplamda 20 TL gibi bir fiyata sahip olabiliyorsunuz. Sundukları sos çeşitleri de ayrı güzel. Jack & Daniels’ın barbekü sosunu ilk defa burda yedim – içinde viski de mevcut ve tadı çok güzel. Bigos’un konsepti direkt olarak ABD’ye selam çakıyor, bu nedenle burda Dr. Pepper ve Mountain Dew gibi içecekler, Oreo gibi kurabiyeler ve ABD menşeili soslar da bulmanız mümkün. Bunun yanında tavukları ve balıklarını da denedim, onlar da gayet güzel ama hamburgerlerini tek geçerim.

Fırın Ürünleri: Big Baker

Yanlış bilmiyorsam açılalı 1 yıl oldu ya da olmadı. Kısa bir süre sonra da favori kahvaltı mekanımız oldu. Yazın açık havada, kışınsa kapalı balkon tarzında hizmet veriyorlar. İçeride otururken fırınla aranızda herhangi bir duvar yok, bu nedenle mutfağı sürekli izleyebiliyorsunuz. Kendi ekmeklerini kendileri yapıyor ve hamur kullandıkları ürünlerinde kendi fırınlarını kullanıyorlar – ki buna hamburger ve pizza da dahil. Ancak benim buradaki favori yiyeceğim bir Karadeniz harikası olan Mıhlama. Mıhlamayla birlikte kendi ekmeklerinden de getiriyorlar ki ban babam ban.

Makarna: Bacchus

Gerçek İtalyan makarnası aramıyorsanız ama orgazmik bir makarna yiyeyim diyorsanız, aradığınız mekan burası. Maksimum 14 TL’ye Ankara’da yiyebileceğiniz en iyi makarnalardan birini burada yiyebilirsiniz. Hacettepe Üniversitesi’nin hemen arka tarafında Hamamönü’nde konuşlanmış; yani öğrencilerle iç içesiniz. Fettucini ya da Tagliatelle gibi çeşitleri yok. Sadece Penne ve Spagetti yapıyorlar ama her bir Penne çeşidi birbirinden güzel. Özellikle (köri soslu, sebzeli) tavuklu penneler bir harika. Benim gibi yemek azmanı bir insan sabah burada bir porsiyon makarna yiyip ertesi güne kadar tok kalabiliyor. Porsiyonları da işte böyle doyurucu. Gerçi genelde Tuğçe’nin bitiremediklerini de ben yiyorum ama olsun. 🙂

Tatlı: Aylak Madam

Yemeklerini o kadar da sevmiyorum ama ortamı ve tatlıları oldukça güzel. Dondurmalı Brownie özellikle denemeye değer. Sıcak şarap içmek için de alternatif bir mekan olarak düşünülebilir. Eskiden Don Kişot vardı, oranın sıcak şarabı çok iyiydi. Son gittiğimizde pek beğenmedik, şimdi de baktım ve gördüm ki işletmeci ortak arıyorlar ve mekanı değiştirme niyetindeler. O nedenle Don Kişot’u ek olarak yazmak istemedim.

Nargile: Tömbeki

Genel olarak Kızılay’da gidilebilecek nadir bir iki nargileciden biri. Bahçeli 7. caddedeki Havelka kalitesinde yapıyorlar. Alkollü bir mekan olmaları nargilenin yanında artı oluyor.

Şimdilik aklıma gelen mekanlar bu kadar. Eminim ki unuttuğum birkaç mekan daha var ama şu anda ne kadar düşünürsem düşüneyim aklıma gelmiyor. Aklıma yeni bir şeyler gelirse bu yazıya not düşerek gerekli düzenlemeleri yaparım. Sizin favori mekanlarınız varsa siz de yazabilirsiniz.