Devlet – Platon

Platon’un Sokrates’i ideal devlet üzerine konuşturduğu diyalogları içeren “Devlet” adlı on kitaplık yazıyı okumayı yeni bitirdim. Kitabı okumam biraz uzun sürdü, okurken zaman zaman ara verdim ve başka kitaplar okudum. Ancak kitabı tamamlarken de 30 kadar yerin altını çizdim. Gerek genel bağlamda, gerekse günümüze uyarlanabilecek önemli bilgiler/sözler olduklarını düşündüğümden, bu alıntıları buraya yazmak istedim. İlk alıntı çevirmenler Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz’un önsözünden; kalanlar ise kitabın kendisinden, yani Platon tarafından aktarılan ama aslında Sokrates’in söylemiş olduğu cümleler.

Alıntıları okurken kimi zaman aşırıya kaçan sözler okuyacak, kimi zaman da ta o zamanlar çok daha medeni düşüncelere sahip insanların yaşamış olduğunu göreceksiniz. Her ne düşünürseniz düşünün, bu alıntıların milattan önce dördüncü yüzyıla ait olduğunu unutmayın.

Bizim eskiler adalet ve adil kavramlarını başı kaba saydıkları Türklerin diline sığmayacak kadar yüksek saymış ve bunları Kur’an’ın diliyle söylemeyi, adaleti Tanrı katına yükseltmeyi daha doğru bulmuşlar. Bunu yapan aydınlarımız adalet düşmanlarının bundan faydalanacaklarını düşünmemişler. Ne bilsinler ki, günün birinde “adalet’in kılıcı keskindir” denince, halk bunu “Padişahın kılıcı keskindir” diye anlayacak; doğruluktan, doğru adam olmaktan çıkan padişaha adil denmesini kimse yadırgamayacak?

– … Yalnız bunlar arasında kendi kendilerini aldatanlar, halk alkışladı diye kendilerini büyük politikacı sananlar da vardır ki, bunlar ayrı.

– Ya, demek bu türlülerini tutmuyorsun? Ama ölçmesini bilen bir adam düşün. Birçok bilgisizler ona boynunun dört kulaç olduğunu söyleseler, buna inanmazlık edebilir mi?

– Dünyada edemez!

– Öyleyse kızma bu adamlara canım. Dünyanın en eğlenceli insanlarıdır bunlar. Toplumu iyi edeceğiz diye bir sürü kanunlar korlar, böylece kötülüklere bir son vereceklerini umarlar. Ama aslında, Hydra’nın bin başından birini kestiklerini, her kestikleri başın yerine de yeniden ikisinin çıktığını fark edemezler.

Bir insanın içinde iki yan vardır: Biri iyi, biri kötü. İyi yan, kötü yanı buyruğuna aldı mı, buna kendine hakim olma diyoruz, bunu yapanı da övmüş oluyoruz. Tersine, kötü eğitim görme, kötülerle düşüp kalkma yüzünden iyi yan zayıflar da, kötü yanın buyruğuna girerse, böyle birine de kendinin kölesi deriz. Buysa kötüleme olur.

Devletin en iyi bir devlet olmasında en çok payı olan değerlerden bahsederken:

…yoksa çocuk, kadın, köle, hür insan, işçi, yöneten, yönetilen, herkesin, başkasının işine karışmadan kendi işini yapması mı?

Yargı, yönetim vb. ilkelerin birbirinden ayrı uygulamaya dökülmesi gerekliliği üzerine:

Devlette yargıçlık yetkisini yönetenlere vermeyecek misin?

Çünkü, birçokları zorla giriyorlar tartışmaya. Tartıştıklarını sanıyorlar. Oysa ki yaptıkları tartışma değil, çekişmedir. Neden dersen, bir meseleyi ayrı ayrı yönleriyle ele alıp inceleyemezler. Karşılarındakinin tersini söylemek için kelimelere takılırlar. Tartışmak değil, hır çıkarmaktır bu.

…devletin yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Ne var ki, kadın hiçbir işte erkek kadar olamaz.

Devlet bekçilerinde kadın-erkek eşitliği ve her işi ortak görmeleri üzerine konuşurken:

Bekçilerimizin kadınları hepsinin arasında ortak olacak, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmayacak. Çocuklar da ortak olacak. Baba oğlunu, oğul babasını bilmeyecek.

Üzerinde anlaştığımız ilkelere göre, her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki, sürünün cinsi bozulmasın.

…delikanlılarımızla kızlarımızı, düğün dernekle evlendireceğiz. Kurbanlar keseceğiz ve şairlerimizden bu evlenmeleri kutlayan şiirler isteyeceğiz. Evlenmelerin sayısını da devlet adamları kestirecek. Bu sayı savaşlara, hastalıklara ve daha başka olaylara göre azalıp çoğalacak. Öyle ki, devlet, toplumun azalmasını da önleyecek, çoğalmasını da.

Kadının yirmisinden kırkına, erkeğinse en azgın olduğu çağı geçtikten sonraya, elli beşine kadar çiftleşmesi gerektiği üzerine konuşurken:

Eğer bir kimse bu yaşların altında ve üstünde çocuk yapacak olursa, onu dine ve devlete karşı bir suç işlemiş sayacağız. … …bu törenler seçkin insanlardan hep daha seçkin çocuklar, yararlı insanlardan daha yararlı çocuklar doğması için yapılır. Bunun dışında kalan her üretme, karanlıkların ve korkunç bir azgınlığın işi sayılacak.

Hele devlet bir tek insan gibi olursa! Örneğin, bir insan parmağından yaralansa, canı ve bedeni onları yöneten başla birlikte bu yaranın acısını duymaz, parçanın derdi bütünün derdi olmaz mı?

Savaşta yiğitçe ölenlere gelince, ilk iş olarak, altın yaradılışlı diyeceğiz onlara.

Orta halli bir insan hiçbir zaman, hiç kimseye, ne de devlete büyük ölçüde zarar verir.

Bir devlette başa geçenler, başa geçmeyi en az isteyenler oldu mu, dirliğin de, düzenin de en iyisi olarak var demektir. Baştakilerin böyle olmadığı yerdeyse, tam tersine, ne dirlik vardır ne düzen.

Solon, yaşlılar çok şey öğrenebilir der, ama inanmamalı buna. Konuşmasını öğrensin bakalım yaşlı adam. Değişik ve çetin işler gençlere yaraşır.

…hür insan hiçbir şeyi köle gibi öğrenmemeli. Bedene zorla yaptırılan şeyin ona bir kötülüğü olmasa bile, kafaya zorla sokulan şey akılda kalmaz.

Anlaşmazlık bulunan devletler (timokrasi) üzerine konuşurken:

Ama bu devlette bilgili insanların başa gelmesinden korkulacak; çünkü bunlar az çok katışmış; sadeliklerini, sağlamlıklarını yitirmiş olacaklar. Barıştan çok savaş işlerine yarayan daha kaba, daha atılgan insanlar beğenilecek. Kurnazlıklar, savaş ustalıkları değer kazanacak.

Bu çeşit insanlar, oligarşik devletlerde olduğu gibi, zenginlik tutkusuna kapılacaklar. Tapar gibi sevdikleri altını, gümüşü karanlık gizli dolaplara, hazinelere doldurup herkesin gözünden kaçıracaklar. Bir ine çekilir gibi kapandıkları evlerinin içinde kadınlara ya da diledikleri insanlara zengin ziyafetler çekecekler.

…bu düzenin en göze batan yönü taşkınlığı beslemesinden gelen şan, şeref düşkünlüğüdür.

Timokrasiden oligarşiye nasıl geçildiğini anlatmaya çalışırken:

Herkesin altınını biriktirdiği gizli çıkın yok mu, timarşiyi yıkan işte budur. Para harcayacak türlü yerler bulurlar ilkin. Rahatça harcayabilmek için de yasaları bozarlar, sonunda ne kendileri sayar kanunları ne de kadınları.

Komşu komşuya özene özene, zamanla, bütün toplum onlara benzer.

… Tanrı, kınalı yabanarılarını hep bir örnek yaratmış, ama iki ayaklı yabanarılarını ikiye ayırmış; kimini iğnesiz, kimini iğneli yapmış; iğnesiz arılar kocayınca dilenci olur, iğnelilerde haydut sürüsü.

Bir şehirde dilenci gördün mü, orada hırsızlar, yankesiciler, dinsizler, kanlı katiller de vardır.

Haydi bakalım dostum, zorbalık nasıl bir düzenmiş, onu görelim şimdi, bu devlet şeklinin demokrasiden doğduğu şüphe götürmez!

Kurbanların bağırsakları arasına insan bağırsağı karışır da biri bunu yerse, hemen kurt oluverirmiş, duymadın mı bu masalı?

Halkın başına geçen adam, çokluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. Onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip canlarına kıyar, ağzını, dilini hısım akrabasının kanıyla boyar; kimini sürer, kimini öldürtür; bu arada halka borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir. Böyle bir adamın kaderi bellidir artık. Ya düşmanlarının eliyle ölecek ya da bir zorba kurt olacaktır.

Zorbadan bahsederken:

Devletten kovulur da, düşmanlarını alt edip yeniden başa gelirse, o zaman tam bir zorba olur bu adam.

Düşmanları onu devirmeye ya da halkla araasını açıp öldürtmeye çalışırlar. Hiçbirini başaramayınca kendileri onu gizlice öldürme çarelerini ararlar.

İş buna varınca, zorba bilinen çareye başvurur: Canını koruyacak bekçiler ister halktan. Halkın koruyucusu yaşamalı ki, halka hizmet edebilsin, değil mi ya?

Halk da tabii verir ona bu bekçileri; çünkü bütün korkusu koruyucusunu kaybetmektir. O durdukça kendini güvenlikte sanır.

Halkın koruyucusuna gelince, Homeros’un sözü onun için söylenmez herhalde: “Devrildi koca bedeni, serildi boylu boyunca.” Tersine, o devirir düşmanlarını, biner devlet arabasına. Ondan sonra koruyucunun astığı astık, kestiği kestiktir.

İlk günler zorba, dört bir yana selamlar, gülümsemeler dağıtır, zorbanın tam tersi gibi gösterir kendini; yakınlarına ve halka bol bol umutlar verir, borçluları avutur, herkese, hele kendi adamlarına topraklar dağıtır, dünyanın en cömert, en tatlı adamı gibi görünür, değil mi?

İlkin dış düşmanlarıyla uğraşır, kimiyle anlaşır, kimini yener, ama onlardan korkusu kalmayınca yeni savaşlar çıkarır ortaya, halkı hep buyruğu altında tutmak için.

Hem de vergilerle fakirleşen yurttaşlar işten başkaldırmasın, kendine karşı ayaklanmasınlar diye.

Ona boyun eğmeyecek dik kafalı insanlar görürse, haklarından gelmek için gene savaşa başvurur, düşmana salar onları. Bütün bunlardan ötürü bir zorba, her zaman savaş kundakçısı olmak yolundadır.

Zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar, en yiğitleri kendi aralarında, hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler.

Başta kalmak isterse zorbanın bütün bu adamları temizlemesi gerekir. Dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun bir tek değerli insan bırakmaz.

Gözünü dört açıp kimlerde yürek, üstünlük, akıl, kudret olduğunu bir bakışta görmek zorundadır. İstesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. Sonunda devleti temizler hepsinden.

Yapabileceği iki şey birbirinden beterdir: Ya yaşamaktan vazgeçecek, ya çoğu kendini sevmeyen aşağılık insanlar arasında yaşayacak.

Yurttaşlarını ne kadar kızdırırsa, bekçilerini de o ölçüde çoğaltmak, onlara güvenmek zorunda kalmayacak mı?

Bazı şeyler, binlerce yıl geçse de değişmiyormuş demek ki. Lütfen bkz. Zorba.

Asi Kuş – Ali Poyrazoğlu

Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterisi. Ben Ali Poyrazoğlu’nu çok severim, o yüzden böyle bir sahnesi olduğunu gördüğüm gibi aldım biletleri. Belki beklentim çok yüksekti, belki gerçekten gösterisi bayatlamıştı. Gösteriden çıkarken etrafımdan “yine muhteşemdi,” gibi yorumlar duysam da gösteriye gelen kesim genelde yaşça biraz daha büyük bir kesimdi. Bir de gösteriye gitmeden önce okuduğum “seyircinin nabzına göre şerbet veriyor,” yorumu da aklımdan çıkmayınca gösteri bana o kadar da güzel gelmedi. Nabza göre şerbetten kastım Kadıköy’deki ya da İzmir’deki bir gösteride Atatürk’ü yere göğe sığdıramaması, hükümetten bir bakanın izlemeye geldiği bir gösteride ise hükümeti yere göğe sığdıramaması. Ben gösteriyi Kadıköy’de izledim, haddini aşan bir ağırlıkta Atatürk’e övgü vardı – ve bu tavrıyla bolca da alkış aldı.

Öncelikle bahsetmek istediğim şey, sahneye girer girmez bir diva edasıyla alkış koparmaya çalışması oldu. Hadi bunu seyirciyi ısıtmak için yaptığını düşünelim. Hemen ardından dalgayla karışık “seyirciyi aşağılama”ya ve “zengin-fakir” esprisi yapmaya başladı. Bu aralar çok mu popüler oldu bu “ben zenginim, siz fakirsiniz,” ayağı ne? Cem Yılmaz’ın “Fundamentals”ından başladı, geçenlerde Metin Zakoğlu’nun gösterisiyle devam etti ve şimdilik Ali Poyrazoğlu ile son buldu benim bu yılki “zengin-fakir” içerikli dinlediğim espriler. Devam ettikçe devam etti ve insanlar da anlam veremediğim bir şekilde bu esprilere güldü de güldü; be arkadaş, ne kadar meraklıymışız kendimizi ezdirmeye!

Gösteriye dönelim. Bu stand-up show, özünde ünlü Carmen operasını anlatıyor. Bana belki de en büyük katkısı Carmen’i bir miktar daha tanımam ve sonradan anlatacağım hikaye sebebiyle Zeki Müren’in hayatını merak etmem oldu. Ali Poyrazoğlu, gösterinin konusu dahilinde iki ya da üç kez bize Carmen operasından kesitler gösterdi. Gösteri Caddebostan Kültür Merkezi’nin büyük salonundaydı ve opera sahneye projeksiyon aletiyle yansıtılıyordu… çok başarısızca! O salonda belki 500’den fazla izleyici vardı ve ekrandaki görüntünün ve sesin sürekli olarak takılmasına şahit olduk. Şahsen görüntü her takıldığında sinirim bozuluyordu ve Ali Poyrazoğlu dahil kimseden bir açıklama gelmemesi (hoş, gösteride ara verilmediği için Ali Poyrazoğlu dışında kimsenin bir açıklama yapmasına imkan yoktu) daha da çok sinirimi bozdu.

Gösteri neden “bayattı” dedim? Çünkü artık sosyal medya var ve Ali Poyrazoğlu eğer gösterisinde anlattıklarını gösteri dışında da anlatıyorsa, sosyal medyayı az da olsa takip eden biri gösteriyi bayat bulabilir.  Örneğin Muhlis Sabahattin’in Atatürk’le olan diyaloğunu ben gösteriye gitmeden önce en az 5 kere dinledim. Bu diyalog çokça hoşuma da gitmiştir; ancak bir tiyatro sahnesinde olayın aynısını tekrar dinlemek o kadar da güzel bir tecrübe olmadı. Muhlis Sabahattin’in bu diyaloğunu bilmeyenleriniz varsa burdan buyursun:

“Asi Kuş adlı oyununda anlattığım bir şahsiyet olan Cumhuriyet döneminin bestecilerinden Muhlis Sabahattin, Eskişehir’de arkadaşlarıyla parasızlıktan bir otelde rehin kalır. O sıralar Atatürk Anadolu’da şapkayı tanıtmak için yaptığı gezilerden birinde Eskişehir’e de uğrar. Bunu öğrenen Muhlis Sabahattin frağını çekip istasyona gider.

İstasyona girdiğinde herkes Muhlis Sabahattin’i ‘Amarikan elçisi’ sanıp geri çekilir. Atatürk trenden indiğinde Muhlis Sabahattin’i karşısında görür. arkadaşı olan besteciye ‘Hayrola Muhlis’ diye sorar. Muhlis Sabahattin, “Yolsuzum Kemal, otelde rehiniz beş lira düş’ der…”

Devamı için: http://videonuz.ensonhaber.com/izle/ali-poyrazoglu-ndan-ilginc-bir-ataturk-hikayesi

Sadece bu olsaydı, sorun değildi. Bunun gibi şimdi hatırlayamadığım bir iki hikaye daha var. Hadi hikayeleri geçtim, yıllar öncesinde bayatlamış esprileri kullanıyordu. Boşuna bayat demiyorum. Bayatlıkla ilgili bir durum daha var. O da, kendisinin bu afyonu patlamış toplumda halen kutuplaşmaya sebep olan Atatürk tabusunu desteklemesi. “Bazı adamları ne olduğunu anlamak için ışığa tutacaksın, içinden Atatürk geçiyor mu geçmiyor mu” gibi bir sözle oyununu noktaladı. Bu sözü de insanların gerçek mi sahte mi olduğunu anlamaya yönelik bir yöntem olarak söyledi. Ne alakası var yahu? Gerçek adam olmak için Atatürk’ü birebir yaşatmak mı gerekiyor? Atatürk’ü sorgusuz sualsiz savunan insanların iyi niyetli olduklarını düşünmüyorum. Sırf şu anda Atatürk’ü küçültmeye çalışan insanların hükümeti elinde tuttuğu bir ortamda yaşıyoruz diye de bu tabu abartılmamalı. Atatürk’ü ve düşüncelerini benimseyen insanların bu kadar sığ görüşlü olduğunu görmek, bu ülkede hiçbir kesimin hükümetin başında olmayı hak etmediğini gösteriyor; en azından parti boyutunda.

Neyse.

Oyunun sonlarına doğru, daha önce duymamış olduğum ve çok hoşuma giden bir hikaye daha anlattı. O da Zeki Müren’i son görüşü ve onu son kez sahneye çıkarışını konu alıyordu. Ali Poyrazoğlu’nun oyununu daha fazla mahvetmeyeyim, çünkü bu hikayeyi internette bulamadım; gidip kendisinden dinlemeniz daha doğru olur. İyi niyetimden dolayı bunu yapıyorum; bence şu haliyle gidilmesi gereken bir gösteri değil. Eğer olur da bir gün burayı okursa, Ali Poyrazoğlu’ndan ricam biraz gösterisi üzerine düşünmesi. Hedef kitlesi sadece kemikleşmiş 40 yaş üstü, Atatürk’ü tabu haline getirmiş kesim olacaksa diyecek bir şeyim yok. Fakat yeni nesil olarak gümbür gümbür geliyoruz ve ben kendisinin yıllar sonra dahi nasıl bir sanatçı olduğunun hatırlanmasını çok isterim.

İnsana ve İnsanlığa Yabancılaşmak

Ben kendimi yardımsever bilirdim; belli düşünce kalıplarına sığmadan, olayların ve kişilerin arkasındakileri de görebildiğimi düşünürdüm. Az önce olan bir olay benim kendime, insana ve insanlığa olan bakış açımı değiştirdi.

Astro’yla Tuğçe’yi metro durağına bırakmaya çıkmıştık. Tuğçe’yi bıraktıktan sonra, hazır çıkmışken de az ilerideki büfeden kola almaya gittik. Saatin gece 12’ye gelmek üzere olduğunu belirtmeliyim. Dönüş yolu üzerinde, duvar kenarlığına oturmuş genç bir kadın rica ederek beni durdurdu. Daha o anda aklımdan binbir şey geçmeye başladı: “Para isteyecek herhalde, bak mahcup da görünüyor, kesin bir yere gitmesi gerektiğini söyleyecek, insanlar artık böyle mi dileniyor?” derken bana, “biraz yanımda durabilir misiniz?” dedi. “Tabii ki,” diye cevapladım ama bir yandan kafamda sorgulamaya da devam ediyordum. “Bir şeyiniz mi var?” diye sordum. Karnının ağrıdığını söyledi, anlaşılan ayağa kalkamıyordu. Ambulans çağırmayı teklif ettim ama buna gerek olmadığını belirtti. Ben de o iyi olana dek orda beklemeye karar verdim.

Böyle bir karar verdim vermesine, ama beynim de ordan oraya koşuşturup duruyordu. Aklıma organ mafyaları, hırsızlar, namus ya da töre cinayetleri gibi binbir tane şey geliyordu. Bu düşüncelere sahip olmak toplumun bu kadar yozlaşmasının bir parçası sanırım, fakat yine de bu düşüncenin arkasına sığınamayacak kadar utandım. Ben basit bir yardım isteğinin nelere mal olabileceğini düşünürken kadıncağız Astro’yla ilgilenip onunla oynamaya çalışıyordu. Astro da aksine, kimseye pas vermeyen bir köpek. Evde ne kadar uyuzsa, dışarda bir o kadar heyecanlı ve yerinde asla duramaz. O Astro’yla oynamaya çalışırken bir yandan muhabbet de ettik. Kendisinin de köpeği olduğunu söyledi. O sırada bir miktar alkol kokusu aldım ve nedense bu koku beni olayın masumiyetine bir anda ikna etti. Kadın Astro’yla oynarken kimi zaman söylenerek, “beni böyle kızdırdılar, ben de seni mi kızdırıyorum,” diyerek Astro’yla konuşuyordu da. Benim de aklım iyice, kadının biriyle kavga ettiğine kaydı, ortada aslında art niyetli bir durum olmadığına kanaat getirdim. Astro’nun kadına olan ilgisinden yaptığım bir çıkarımla kadının rahatsızlığını da anladım ama bunu burda söylemeye gerek yok.

Yaklaşık 15 dakikalık böyle bir maceranın sonunda kadın ayağa kalkabildi, benden uzun olduğunu fark edip şaşırdım. 🙂 Bana iyi geceler dileyip çok teşekkür etti. İyi olduğundan emin olmamdan sonra Astro’yla da vedalaştılar ve yoluna gitti. Ben de işte bu düşüncelerle baş başa kaldım. İnsanların art niyetli olabileceğinden, hatta ve hatta insanların profesyonel şekilde organize edilmiş bir suçun ön ayağı olabileceklerinden öyle büyük bir korku duymuşuz ki, kimse yolda gördüğü kimseye güvenemiyor. Buna ben de dahilmişim, bugün bu gerçek suratıma tokat gibi çarptı. Biraz kendini koruma mekanizması, birazsa hayatı daha tam anlamıyla bilememeyi bu durumun birer sebebi olarak görüyorum. Bugün bu olay bana dışarda sadece art niyetli insanların bulunmadığını, gerçekten doğru konuşan insanların da olduğunu ve daha doğrusu, bu tarz insanların da yardım isteyebileceğini öğretti. Kendimden utandım ama hiçbir şey için geç değil. Biliyorum, belki bu kadar kalabalık bir toplumda iyiyle kötüyü ayırt etmek çok zor. Ancak yine de bu samimiyete kendi çevremden başlamamak için bir sebep de göremiyorum. Seni rastgele bir kadın olarak anacağım ama olur da bir gün bu yazdıklarımı okursan, sana teşekkür ediyorum ve hakkında düşündüğüm onca kötü şey için çok özür diliyorum.