Categories
Kitap Konser Sinema Tiyatro

Yeni Türkü, Akıl Oyunları, Gravity ve Adolf

Bu hafta dolu dolu geçti. Ben de her birini ayrı ayrı anlatmaktansa, toplayıp kısa kısa anlatayım dedim.

Konser: Yeni Türkü

25 Ekim’de Jolly Joker Beyoğlu’ndaydı. Her Jolly Joker konseri gibi 22’de kapılar açıldı, 23’te ise grup sahneye çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam en son 2 yıl önce Ankara’da konserlerine gitmiştik. Hiçbir şey kaybetmemişler. Derya Köroğlu şu yaşına rağmen hala şahane söylüyor. Bir süredir kendi kendime de olsa yan flüt çalıştığım için, bu konserde Serdar Barçın’ı daha da bir fark ettim. Şu sıralar ben yan flütü ağlatıyorsam, bu adam güldürüyor. 🙂 Yeni Türkü’nün konserleriyle stüdyo kayıtları oldukça benzediği için dinlerken zaten parazit ses duyamıyorsunuz. Ek olarak, 36 yıllık bir grubun klasikleşmiş şarkılarını da çalmasını beklersiniz: Yeni Türkü bunu hep yapıyor. Repertuarının büyük kısmını klasikleşmiş, çok sevilen şarkıları oluşturuyor ve insanların genel olarak bilmediği, yeni şarkılarını tanıtmak için araya bir iki tane de bunlardan serpiştiriyorlar. 1 saat sahne, 30 dakika mola, 1 saat sahne yaparak yine 2.5 saatte bitirdiler. Biz de mutlu mesut biçimde mekandan ayrıldık. Te Ataşehir’den Beyoğlu’na gitmemize de sonuna kadar değdi.

Kitap: Akıl Oyunları

Akıl Oyunları’nı okumamı annem önermişti. Hemen belirtmemde fayda var: “A Beautiful Mind” adlı eser değil bu; Daniel Palmer adlı bir yazarın yaklaşık 450 sayfalık bir romanı. Gayet sürükleyici bulduğum kitapta babası ve ağabeyine şizofren tanısı konulmuş, InVision adlı, arabalar için yenilikçi eğlence sistemleri üreten bir firmanın sahibinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Yazar, inovatif ve başarılı bir yöneticinin nasıl olması gerektiğini bence iyi analiz etmiş ve baş kahramanı oldukça gerçekçi bir biçimde oluşturmuş. Tabii ki bir Dan Brown kitabı değil ama yine de kitabı soluksuz okuduğumu söylemem gerekiyor. Yazılım işinde olmama rağmen benim de bilgi dağarcığıma kattığı birkaç şey oldu. Saf amacı eğlendirmek olan kitaplara karşı da boş olmasam da, az da olsa bana bir şeyler öğretmeyi başarabilen ve daha iyisi bana farklı bir bakış açısı kazandıran kitapları daha çok seviyorum.

Sinema: Gravity

Spoiler içerir.

Anlatıldığı kadar var, gerçekten şahane bir film! Rolleri Sandra Bullock ve George Clooney paylaşmış; keza ikisi dışında başka oyuncu bulunmuyor. Zaten bir süre sonra Matt rolündeki George Clooney’i de göremiyoruz. Sandra Bullock’u öyle aşırı sevmesem de, filmi izlerken “helal olsun,” dedim. Role çok yakışmış, uzayda bir başına olmanın verdiği psikolojik gerilimi çok iyi yansıtmış. Matt’in kaybolmadığını sandığı sahne de ayrıca çok güzel düşünülmüş. Bunun dışında filmden aklımda kalan iki şey var: Bunlardan ilki, Ryan Stone rolündeki Sandra Bullock’un bir kapsül içinde dünyaya düşerkenki sahneleri. Arkadaş, denizin üzerinde atmosferde parçalanan kaçış botunun ortasındaki kapsülü göstererek öyle bir sahne çekmişler ki, arkaya öyle bir müzik koymuşlar ki, tüylerim diken diken oldu. Bir ikincisi ise, Sandra Bullock’un 50 yaşında olması! O yaşta, o sportif vücut! 30 yaşındaki birinde bile o vücut yokken, kadın genç kalmayı çok iyi başarmış. Bir de filmin yancısı olarak, Matt’in hikayeleri oldukça güzeldi; güldürdü. Filmin ayrıca bir görsel şölen olduğunu tekrarlamama sanırım gerek yok; fakat Quora’daki bir başlık altında, gerçek bir astronotun, filmin gerçek uzay şartlarında çekildiğini, yani filmde görünen fizik kuralları ya da soyuz gibi şeylerin gerçek olduğunu söylediğini belirtmek isterim.

Tiyatro: Adolf

Bu da, bu haftanın hayal kırıklığı. Tuğçe’yle Ataşehir’den kalkıp te Beyoğlu’na, Bo Sahne’ye geldiğimize pişman olduk. Başrolde Burak Sergen vardı – ki kendisiyle hiçbir derdimiz olmamasına rağmen 1 saat 20 dakika boyunca berbat bir senaryoyu sahneledi. Oyunculuğa diyecek yok, ancak senaryo çok kötüydü. Daha oyunun ikinci dakikasında beni ne kadar zorlu bir buçuk saatin beklediğini anladım. Oyun bana hiçbir şey katmamakla kalmadı, başımı da şişirdi. Oyun boyunca Adolf’ün kendiyle olan iç hesaplaşmasını dinledik; fakat bu iç hesaplaşma mızmız bir çocuğun kendiyle konuşmasından farksızdı. Evirip çevirip aynı cümleler kuruldu. Hayır, bir de oyun ödül almış. Burak Sergen’e en iyi tek kişilik performans ödülü vermişler. Performans iyi olabilir ama bu oyunun bir yerinde bir yanlışlık var. Ya söylemler Almanca değil Türkçe olduğu için, ya oyun tek kişilik olduğu için… Bir türlü oyunun içine giremedik. Sadece oyunun sonunda Burak Sergen’in ışıkları açtırıp seyirciyle kısa bir süre muhabbet etmesi sırasında ayıldık. Onun dışında oyunun ne zaman biteceğini düşünmekten başka bir şey yapamadık. Eğer aranızda bu yazıyı okuyup da bu oyuna giden varsa, kendisinin oyun hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum.

Categories
Tiyatro

İyi Aile Çocuğu

Dün akşam Tuğçe’nin Ankara’dan gelmesini beklerken İlker ve Güneş’le tiyatroya gidelim dedik. Kozzy’de İyi Aile Çocuğu oynuyordu; Kandemir Konduk yazmış, Melda Gür ve Altuğ Yücel oynuyor. Kandemir Konduk isminin tanıdık gelmesi çok doğal, kendisi Mahallenin Muhtarları’nın yazarı. Melda Gür ve Altuğ Yücel de oldukça tanıdık iki isim. Oyunculuklarına zaten diyecek yok; fakat bunu az sonra aktaracağım.

Yazının bundan sonrası oyunla ilgili bilgi içerebilir; bu nedenle okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oyun aşağıdaki gibi bir duvar dekoruyla başlıyor. Ayrıca her ne kadar salon dolu görünse de bizim arkamızdaki sıralar tamamen boştu. Ortalama 100 kişinin oyunu izlemiş olduğu tahminini yürütebilirim.

iyiailecocugu

Soldaki de İlker’in ayağı. Ayaksız daha iyi bir poz çekemedim. 😀 Oyunun konusu kısaca şu: Rüya adında bir hayat kadını ile yine aynı mesleği yapan Emel adında bir travesti aynı evde yaşamaktadır. Bir gün işten dönerken solda gördüğünüz çöplerin arasında bir bebek bulurlar. Travesti olan Emel bebeğin kaderi kendisine benzemesin diye bebeği sahiplenip ona güzel bir yuva vermek isterken, Rüya ise bebeğe bakamayacaklarını düşünüp karakola teslim etmek ister. Oyun, işte bu iki karşıt düşüncenin savaşını anlatıyor. Fakat adamı çok sıkıyor. Özellikle birazdan anlatacağım üzere ikinci perde de araya güzel “yan skeçler” koymuş olsa da, Kandemir Konduk sanki yazacak bir şey bulamamış. İlk perdede Rüya’nın “Emel bak biz bu çocuğa bakamayız,” lafına karşılık Emel’in bir anda sinirlenip “Hayır, hayır, hayır, hayır!” diye bağırması kendini çokça tekrar ediyor. Bu da oyunu monotonlaştıran bir etken olmuş.

Oyuncular oyunun belki de en iyi kısmıydı. Seslerini kullanışları olsun, mimikleri olsun, büründükleri karakterlerin hal ve hareketleri olsun çok doyurucuydu. Travestiyi oynayan Altuğ Yücel’in bir anda içine girdiği sinir krizlerini çok başarılı buldum. Hayat kadınını oynayan Melda Gür’ün kullandığı farklı aksanlar da kulağı tırmalamadı. Haklarında söyleyecek gerçekten çok fazla bir şeyim yok – bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarının benim gözümde bir kanıtı.

Gelelim ışık ve dekorlara. Tek kelime: Berbattı. Işık ve dekoru ayrı ayrı anlatamıyorum, çünkü bu berbatlığı birlikte oluşturuyorlar. Ne zaman dekor değiştirilecek olsa sahneye birkaç görevli giriyor, bütün dekoru gözünüzün önünde değiştiriyorlar, arkada oyuncuların sahneye hazırlanışları görülüyor, adamın biri ordan elinde kumanda, dekordaki televizyonu açmaya çalışıyor. Neden her şey bu kadar göz önünde oluyor peki? Çünkü ışıklar açık! Uzun zamandır tiyatroya gitmiyor olsam “tiyatro böyle saçma bir şey miymiş, sanki sinemada sahne arkasını izliyorum,” diye düşünebilirdim. Dekor değişiklikleri inanılmaz göze battı ve bizi sahneden uzaklaştırdı.

Senaryo ilgi çekebilecek olsa da, belki böyle bir çiftin (çift değiller ama çift gibilerdi!) çocuk büyütmelerini izlemek daha iyi bir konu olabilirdi. Kandemir Konduk’un konuyu işleyiş şeklini de beğenmediğimi ekleyebilirim. Peki verdiği bir mesaj var mıydı oyunun? Belki. Yan skeçlerden bahsetmiştim. Oyuncular bu yan skeçlerde heteroseksüel bir(kaç) çiftin nasıl çocuk yetiştirdikleriyle ve nasıl birer aile olduklarıyla ilgili küçük diyaloglara girdiler. O role büründüler. Çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba ya da çocuğunun üstüne aşırı düşen bir ailede nasıl sorunlar çıktığını gösterdiler. Peki bizim izlediğimiz gibi, çocuğa sadece sevgisini vermek isteyen bir çiftin çocuk yetiştirmesi, bu tarz kötü yapılanmış ailelere baktığımızda gerçekten çok mu absürd olur? Vereceği bir mesaj vardı ise, işte o bu olabilir. Belki de senaryo, dediğim gibi bu yönde olmalıydı.

Aşırı spoiler vermiş olmamak için oyunun sonunun 70’lerin Türk filmlerine benzediğini söylemekle kalıyor ve nasıl bittiğini anlatmıyorum.