Into The Wild: Bir Gezginin Hikayesi

Christopher Johnson McCandless, nam-ı diğer Alexander Supertramp. Daha 22 yaşındayken, bütün biriktirdiklerini bağışlayıp, arkadaşlarını ve ailesini geride bırakıp yollara düşen, özgürlük hayalleriyle yanıp tutuşan bir delikanlı. Into The Wild ise, onun hikayesini konu eden Oscar adayı bir film.

Alexander Supertramp
Alexander Supertramp

Spoiler yemek istemeyenler, yazının burdan sonrasını lütfen okumasın.

Fotoğraf, gerçek adı Christopher olan Alex’in gerçek fotoğrafı. Alaska’da, mucizevi bir şekilde bulduğu ve ev edindiği boş otobüsün önünde, kamerasını kurarak çektiği bir fotoğraf. Sırf bu fotoğraf bile Alex’in özgürlüğü bulduğunu, mutlu olduğunu kanıtlıyor.

Alex, Alaska’ya gitmeden önce ABD’yi ve Meksika’nın kuzeyini sadece bir sırt çantasıyla dolaşmış. Yürüyerek ve otostop çekerek. Alex’te hoşuma giden şey, her şeyi ama her şeyi arkada bırakabilmiş olması. Yola çıkarken henüz çok genç olduğunu, birçok şarta karşı hazırlıksız olduğunu önemsememesi, maddi açıdan sahip olduğu her şeyden bir çırpıda kurtulabilmesi ve sadece ve sadece hayatını yaşamak için kendini doğaya atabilmesi. Bu sadece yürek isteyen bir şey değil, aynı zamanda yapıldığında insanı hafifleten ve mutlu edebilen bir karar. İnsanlar her zaman için daha fazla eşyaya sahip olurlarsa daha mutlu olacaklarını düşünürler. Varlıklarından, insani ilişkilerinden vazgeçemezler. Halbuki durum çok farklıdır. Eşyanın kölesi olurlar. Alex ise adından dahi vazgeçebilmiş.

Alex’in diğer takdir ettiğim tarafı ise öğrenmeye açık oluşu, tecrübe edinmeyi yaşamanın temeli sayması. Başkası için yaşamaktansa insanın öncelikle kendini keşfetmesi gerekiyor. Bu keşif için de tek başına çıkılan bir hayat yolculuğundan daha güzel bir yöntem düşünemiyorum. Eğer son durağı olan Alaska’da geçirdiği 112 günün sonunda yemek zorunda kaldığı zehirli meyveler yüzünden ölmeseydi, eminim ki hayatına benliğini bulmuş biri olarak devam edebilirdi. Hayatım boyunca onun kadar cesur olabilmeyi ve insanların söylediklerini önemsememeyi diliyorum.

Bu güzel insanın bana öğrettiği çok şey var. Son mesajı ise, Douglas Adams’ın son mesajları gibi anlamlı:

“Mutlu Bir Hayat Yaşadım Ve Bu Yüzden Tanrı’ya Müteşekkirim. Hoşça Kalın, Tanrı Hepinizi Kutsasın”

Yeni Türkü, Akıl Oyunları, Gravity ve Adolf

Bu hafta dolu dolu geçti. Ben de her birini ayrı ayrı anlatmaktansa, toplayıp kısa kısa anlatayım dedim.

Konser: Yeni Türkü

25 Ekim’de Jolly Joker Beyoğlu’ndaydı. Her Jolly Joker konseri gibi 22’de kapılar açıldı, 23’te ise grup sahneye çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam en son 2 yıl önce Ankara’da konserlerine gitmiştik. Hiçbir şey kaybetmemişler. Derya Köroğlu şu yaşına rağmen hala şahane söylüyor. Bir süredir kendi kendime de olsa yan flüt çalıştığım için, bu konserde Serdar Barçın’ı daha da bir fark ettim. Şu sıralar ben yan flütü ağlatıyorsam, bu adam güldürüyor. 🙂 Yeni Türkü’nün konserleriyle stüdyo kayıtları oldukça benzediği için dinlerken zaten parazit ses duyamıyorsunuz. Ek olarak, 36 yıllık bir grubun klasikleşmiş şarkılarını da çalmasını beklersiniz: Yeni Türkü bunu hep yapıyor. Repertuarının büyük kısmını klasikleşmiş, çok sevilen şarkıları oluşturuyor ve insanların genel olarak bilmediği, yeni şarkılarını tanıtmak için araya bir iki tane de bunlardan serpiştiriyorlar. 1 saat sahne, 30 dakika mola, 1 saat sahne yaparak yine 2.5 saatte bitirdiler. Biz de mutlu mesut biçimde mekandan ayrıldık. Te Ataşehir’den Beyoğlu’na gitmemize de sonuna kadar değdi.

Kitap: Akıl Oyunları

Akıl Oyunları’nı okumamı annem önermişti. Hemen belirtmemde fayda var: “A Beautiful Mind” adlı eser değil bu; Daniel Palmer adlı bir yazarın yaklaşık 450 sayfalık bir romanı. Gayet sürükleyici bulduğum kitapta babası ve ağabeyine şizofren tanısı konulmuş, InVision adlı, arabalar için yenilikçi eğlence sistemleri üreten bir firmanın sahibinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Yazar, inovatif ve başarılı bir yöneticinin nasıl olması gerektiğini bence iyi analiz etmiş ve baş kahramanı oldukça gerçekçi bir biçimde oluşturmuş. Tabii ki bir Dan Brown kitabı değil ama yine de kitabı soluksuz okuduğumu söylemem gerekiyor. Yazılım işinde olmama rağmen benim de bilgi dağarcığıma kattığı birkaç şey oldu. Saf amacı eğlendirmek olan kitaplara karşı da boş olmasam da, az da olsa bana bir şeyler öğretmeyi başarabilen ve daha iyisi bana farklı bir bakış açısı kazandıran kitapları daha çok seviyorum.

Sinema: Gravity

Spoiler içerir.

Anlatıldığı kadar var, gerçekten şahane bir film! Rolleri Sandra Bullock ve George Clooney paylaşmış; keza ikisi dışında başka oyuncu bulunmuyor. Zaten bir süre sonra Matt rolündeki George Clooney’i de göremiyoruz. Sandra Bullock’u öyle aşırı sevmesem de, filmi izlerken “helal olsun,” dedim. Role çok yakışmış, uzayda bir başına olmanın verdiği psikolojik gerilimi çok iyi yansıtmış. Matt’in kaybolmadığını sandığı sahne de ayrıca çok güzel düşünülmüş. Bunun dışında filmden aklımda kalan iki şey var: Bunlardan ilki, Ryan Stone rolündeki Sandra Bullock’un bir kapsül içinde dünyaya düşerkenki sahneleri. Arkadaş, denizin üzerinde atmosferde parçalanan kaçış botunun ortasındaki kapsülü göstererek öyle bir sahne çekmişler ki, arkaya öyle bir müzik koymuşlar ki, tüylerim diken diken oldu. Bir ikincisi ise, Sandra Bullock’un 50 yaşında olması! O yaşta, o sportif vücut! 30 yaşındaki birinde bile o vücut yokken, kadın genç kalmayı çok iyi başarmış. Bir de filmin yancısı olarak, Matt’in hikayeleri oldukça güzeldi; güldürdü. Filmin ayrıca bir görsel şölen olduğunu tekrarlamama sanırım gerek yok; fakat Quora’daki bir başlık altında, gerçek bir astronotun, filmin gerçek uzay şartlarında çekildiğini, yani filmde görünen fizik kuralları ya da soyuz gibi şeylerin gerçek olduğunu söylediğini belirtmek isterim.

Tiyatro: Adolf

Bu da, bu haftanın hayal kırıklığı. Tuğçe’yle Ataşehir’den kalkıp te Beyoğlu’na, Bo Sahne’ye geldiğimize pişman olduk. Başrolde Burak Sergen vardı – ki kendisiyle hiçbir derdimiz olmamasına rağmen 1 saat 20 dakika boyunca berbat bir senaryoyu sahneledi. Oyunculuğa diyecek yok, ancak senaryo çok kötüydü. Daha oyunun ikinci dakikasında beni ne kadar zorlu bir buçuk saatin beklediğini anladım. Oyun bana hiçbir şey katmamakla kalmadı, başımı da şişirdi. Oyun boyunca Adolf’ün kendiyle olan iç hesaplaşmasını dinledik; fakat bu iç hesaplaşma mızmız bir çocuğun kendiyle konuşmasından farksızdı. Evirip çevirip aynı cümleler kuruldu. Hayır, bir de oyun ödül almış. Burak Sergen’e en iyi tek kişilik performans ödülü vermişler. Performans iyi olabilir ama bu oyunun bir yerinde bir yanlışlık var. Ya söylemler Almanca değil Türkçe olduğu için, ya oyun tek kişilik olduğu için… Bir türlü oyunun içine giremedik. Sadece oyunun sonunda Burak Sergen’in ışıkları açtırıp seyirciyle kısa bir süre muhabbet etmesi sırasında ayıldık. Onun dışında oyunun ne zaman biteceğini düşünmekten başka bir şey yapamadık. Eğer aranızda bu yazıyı okuyup da bu oyuna giden varsa, kendisinin oyun hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum.

Son zamanlarda izlediğim sinema filmleri

Not: Çeşitli spoilerlar içerebilir. Okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

The Dictator (2012)

IMDB puanı: 6.4
Metascore: 58
Puanım: 5/10

Sacha Baron Cohen’i itici buluyorum ve bu filmi de çerez niyetine izledim. İçerisinde klişe olmayan bazı güzel mesajlar olsa da, bana Amerikan milliyetçiliğinin klasik bir ürünü gibi geldi. Ciddi bir şeyler aramıyorsanız ve ne kadar güldüğünüz o kadar da önemli değilse izlenebilir.

Ted (2012)

IMDB puanı: 7.0
Metascore: 62
Puanım: 7/10

Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane’in mizah anlayışını severim. Her ne kadar dizinin son sezonlarında kötü yönde biraz abartsa da diziyi izletmeyi başarıyor. Ted’i, Family Guy’dan biraz soğumuşken izlediğim için beklentim düşüktü; fakat beklentim boşa çıktı ve filmi çok beğendim. Erkeğin çocukça davranması, kadının ciddiyet beklemesi gibi klişe konuları bir kenara bırakacak olursak “oyuncak ayının canlanması” fikri ve bu ayının “super best friends” tarzı değil de kan kardeşi tarzında bir arkadaş olması filmi güzel kılmış. Özellikle parti sahneleri çok güzeldi.

Warm Bodies (2013)

IMDB puanı: 6.9
Metascore: 59
Puanım: 7/10

Zombilere ve kıyamet senaryolarına hayranım. Zombili film diye izledim, bambaşka bir şey çıktı! Filmin başında parlak zombi oğlanı görünce dedim, “kesin saçma sapan bir şeyler çıkacak.” Çıkmadı; yani saçma sapan çıkmadı. Filmde bu kez zombilerin tarafındayız ve olayı onların gözünden görüyoruz. Bir tutam da insancıllaşma var. Herhangi diğer zombi filmlerini benim gözümde geçemez ama izlemesi farklı bir tecrübeydi.

World War Z (2013)

World War Z

IMDB puanı: 7.1
Metascore: 63
Puanım: 8/10

Zombileri seviyorum demiştim, değil mi? Brad Pitt’i de severim. Bu filmi de sevdim. Film ilk çıktığında çok fazla olumsuz yorumla karşılaşmıştım. Ancak ordunun “kurtarıcı” olarak gösterilmemesi, beklenmedik ölümler, zombileştiren virüsün zayıf noktasının bulunması ve yeteri derecede aksiyon filmi güzel kılmış. Hele o İsrail neydi öyle! İsrail’in nasıl olup da zombi istilasından kurtulduğuna yönelik geçen konuşma bambaşka güzellikteydi:

“1930’larda Yahudiler, toplama kamplarına gönderileceklerine inanmayı reddettiler. 1972’de olimpiyatlarda katledileceğimizi anlamayı reddettik. 1973 Ekim’inden önceki ay, Arap askeri hareketlerini gördük ve oybirliğiyle bir tehdit olmadığını düşündük. Ama bir ay sona Arap saldırısı bizi denize döküyordu. Biz de bir değişiklik yapmaya karar verdik: Onuncu Adam. Dokuzumuz aynı bilgiye bakıp aynı sonuca varıyorsak, onuncu adamın görevi karşı çıkmaktır. Ne kadar olanaksız görünürse görünsün, onuncu adam diğer dokuz kişinin yanıldığı varsayımını araştırmalıdır.”

O kadar güzel ki…

The Internship (2013)

IMDB puanı: 6.3
Metascore: 42
Puanım: 3/10

Filmi satabilmek için Google’ı kullanan, vasat ötesi bir film. Daha fazla söyleyecek bir şeyim yok.

Pacific Rim (2013)

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 64
Puanım: 6/10

Çok daha kötü bir film beklemiştim ama kıyamet sonrası bir senaryoya sahip olduğunu öğrenince, içinde geçen kocaman robotlara rağmen izleyeyim dedim. Her ne kadar bir Amerikan başarı hikayesi olsa da, izlenebilir düzeyde bir film.

The Book of Eli (2010)

IMDB puanı: 6.8
Metascore: 53
Puanım: 4/10

Ben bu filmin çok yüksek bir puan aldığını sanıyordum, meğerse almamış. Film biterken boşa geçen 2 saatime küfrediyordum. Kitabın hristiyanların kutsal kitabı olduğunu nasıl tahmin edemedim ki? “The Book” sonuçta. Filmin tek güzel tarafı, Carnegie’yi oynayan Gary Oldman’ın kitabı arama amacıydı: Toplulukları kontrol etmek. Onun dışında tüm film tanrı tarafından görevlendirilmiş bir adamın 30 yıl boyunca kıyamet sonrası bir senaryoda, tüm dünyada sağlam kalmış tek İncil’i, ABD’nin doğu yakasından batı yakasına, kurulan büyük kütüphaneye götürmeye çalışmasını anlatıyor. Verdiğim 4 puanın 3 puanı Gary Oldman’ın repliğine, kalan 1 puanı da aksiyon sahnelerine veriyorum. Berbat bir filmdi.

The Croods (2013)

The Croods

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 55
Puanım: 8/10

Hayatımda izlediğim en güzel masallardan biri olmaya aday. Güldüm, ağladım, animasyonun yapılışına ve filmin çeşitli noktalarına serpilmiş detaylara hayran kaldım. Ateşin bile yaygın olmadığı zamanlarda, kıtaların birbirinden ayrılmaya başlamasıyla değişen dünyada hayatta kalmaya çalışan 6+1 ilkel insanın anlatıldığı filmde bolca sevgi var. Guy’ın ateş yakma gibi konulardaki pratikliği ve Grug’ın fotoğraf çekme (?) gibi ilginç fikirleri var. Filmin sonunda ise o 6+1’e eklenen başka +1’ler var. Çok güzeldi, çok.

İyi Aile Çocuğu

Dün akşam Tuğçe’nin Ankara’dan gelmesini beklerken İlker ve Güneş’le tiyatroya gidelim dedik. Kozzy’de İyi Aile Çocuğu oynuyordu; Kandemir Konduk yazmış, Melda Gür ve Altuğ Yücel oynuyor. Kandemir Konduk isminin tanıdık gelmesi çok doğal, kendisi Mahallenin Muhtarları’nın yazarı. Melda Gür ve Altuğ Yücel de oldukça tanıdık iki isim. Oyunculuklarına zaten diyecek yok; fakat bunu az sonra aktaracağım.

Yazının bundan sonrası oyunla ilgili bilgi içerebilir; bu nedenle okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oyun aşağıdaki gibi bir duvar dekoruyla başlıyor. Ayrıca her ne kadar salon dolu görünse de bizim arkamızdaki sıralar tamamen boştu. Ortalama 100 kişinin oyunu izlemiş olduğu tahminini yürütebilirim.

iyiailecocugu

Soldaki de İlker’in ayağı. Ayaksız daha iyi bir poz çekemedim. 😀 Oyunun konusu kısaca şu: Rüya adında bir hayat kadını ile yine aynı mesleği yapan Emel adında bir travesti aynı evde yaşamaktadır. Bir gün işten dönerken solda gördüğünüz çöplerin arasında bir bebek bulurlar. Travesti olan Emel bebeğin kaderi kendisine benzemesin diye bebeği sahiplenip ona güzel bir yuva vermek isterken, Rüya ise bebeğe bakamayacaklarını düşünüp karakola teslim etmek ister. Oyun, işte bu iki karşıt düşüncenin savaşını anlatıyor. Fakat adamı çok sıkıyor. Özellikle birazdan anlatacağım üzere ikinci perde de araya güzel “yan skeçler” koymuş olsa da, Kandemir Konduk sanki yazacak bir şey bulamamış. İlk perdede Rüya’nın “Emel bak biz bu çocuğa bakamayız,” lafına karşılık Emel’in bir anda sinirlenip “Hayır, hayır, hayır, hayır!” diye bağırması kendini çokça tekrar ediyor. Bu da oyunu monotonlaştıran bir etken olmuş.

Oyuncular oyunun belki de en iyi kısmıydı. Seslerini kullanışları olsun, mimikleri olsun, büründükleri karakterlerin hal ve hareketleri olsun çok doyurucuydu. Travestiyi oynayan Altuğ Yücel’in bir anda içine girdiği sinir krizlerini çok başarılı buldum. Hayat kadınını oynayan Melda Gür’ün kullandığı farklı aksanlar da kulağı tırmalamadı. Haklarında söyleyecek gerçekten çok fazla bir şeyim yok – bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarının benim gözümde bir kanıtı.

Gelelim ışık ve dekorlara. Tek kelime: Berbattı. Işık ve dekoru ayrı ayrı anlatamıyorum, çünkü bu berbatlığı birlikte oluşturuyorlar. Ne zaman dekor değiştirilecek olsa sahneye birkaç görevli giriyor, bütün dekoru gözünüzün önünde değiştiriyorlar, arkada oyuncuların sahneye hazırlanışları görülüyor, adamın biri ordan elinde kumanda, dekordaki televizyonu açmaya çalışıyor. Neden her şey bu kadar göz önünde oluyor peki? Çünkü ışıklar açık! Uzun zamandır tiyatroya gitmiyor olsam “tiyatro böyle saçma bir şey miymiş, sanki sinemada sahne arkasını izliyorum,” diye düşünebilirdim. Dekor değişiklikleri inanılmaz göze battı ve bizi sahneden uzaklaştırdı.

Senaryo ilgi çekebilecek olsa da, belki böyle bir çiftin (çift değiller ama çift gibilerdi!) çocuk büyütmelerini izlemek daha iyi bir konu olabilirdi. Kandemir Konduk’un konuyu işleyiş şeklini de beğenmediğimi ekleyebilirim. Peki verdiği bir mesaj var mıydı oyunun? Belki. Yan skeçlerden bahsetmiştim. Oyuncular bu yan skeçlerde heteroseksüel bir(kaç) çiftin nasıl çocuk yetiştirdikleriyle ve nasıl birer aile olduklarıyla ilgili küçük diyaloglara girdiler. O role büründüler. Çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba ya da çocuğunun üstüne aşırı düşen bir ailede nasıl sorunlar çıktığını gösterdiler. Peki bizim izlediğimiz gibi, çocuğa sadece sevgisini vermek isteyen bir çiftin çocuk yetiştirmesi, bu tarz kötü yapılanmış ailelere baktığımızda gerçekten çok mu absürd olur? Vereceği bir mesaj vardı ise, işte o bu olabilir. Belki de senaryo, dediğim gibi bu yönde olmalıydı.

Aşırı spoiler vermiş olmamak için oyunun sonunun 70’lerin Türk filmlerine benzediğini söylemekle kalıyor ve nasıl bittiğini anlatmıyorum.

 

Schindler’s List

1993 yapımı film, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Polonya’yı işgali sonrası, ucuz iş gücü doğacağının bilincinde olan iş adamlarından biri olan Oskar Schindler’in Krakow’a gelmesini ve bundan sonra başından geçenleri anlatıyor. Filmin iyi olduğunu zaten herkes söylüyor, yine de ben filmi izleyene kadar bunun gerçek bir hikayeden alınma olduğunu bilmiyordum. 1982 yılında Schindler’in Gemisi adıyla yayınlanan kitaptan uyarlanmış bir Steven Spielberg filmi. Schindler’in kendisi hakkında kısa bir yazı okumak isterseniz burdan buyrun 🙂

http://www.nasilunluoldu.com/oskar-schindler

Yazının bundan sonrası filmle ve hikayeyle ilgili spoiler içermektedir; okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oskar Schindler, aslında fırsatları iyi gören bir iş adamı. Nazi Partisi’nin bir üyesi olarak, Alman işgali altındaki Krakow’a geliyor ve burda yahudilerin elinden alınan bir fabrikanın başına geçiyor. Kendine yahudi bir muhasebeci buluyor. O dönemin en ucuz köle-işçileri haline gelen yahudileri çalıştırmaya başlıyor. Sonrasında ise şehirde bulunan üst düzey Nazi yetkilileriyle zaman zaman yağ çekerek olsun, zaman zaman minnettarlığını göstererek olsun arasını iyi tutuyor ve işlerinin aksamamasını sağlıyor. Oskar Schindler’i diğer iş adamlarından ayıran iki büyük özellik var: Bunlardan biri kendini ve işini pazarlamayı iyi bilmesi. Diğeri ise, savaş sırasında Almanların çoğunun böcek gibi davrandığı yahudilere nispeten daha iyi davranması.

Bunları düşününce filmde/hikayede iki kırılma noktası olduğunu görüyoruz. İlki, Schindler’in adının kurtarıcı olarak çıkması. Kendisi böyle tanınmayı asla istemiyor; çünkü Nazi Partisi ile bir kez bozuşmayagörsün, işlerine devam edemeyecek. Aynı zamanda bu kadar ucuza işçi de çalıştıramayacak. Köle-işçi yahudilere iyi davranmasının tek sebebi ucuz maliyete üretimi artırmak. Fakat iyi davranışları, bazı yahudilerin kendisine kurtarma istekleriyle gelmesine sebep oluyor. Henüz kitabı okumadım ama filmden anladığım kadarıyla Elsa adıyla saklanan gizli yahudinin Oskar’ın yanına gelip de anne babasını fabrikaya aldırmak istemesi ilk kırılma noktası. Burda Oskar’ın aklına gelecekte yapacaklarının tohumları ekiliyor.

İkinci kırılma noktası ise, Amon Goeth’in çalışma kampına gelmesinin ardından olanlar. Yahudilerin keyfi olarak öldürülmesi ve hatta gettonun bir kısmının tamamen yok edilmesini gören Oskar Schindler’in insani duyguları ön plana çıkmaya başlıyor. Bir iş adamı olarak geleceğini düşünmektense, insanları kurtarmaya yönelik eylemler içerisine girmeye başlıyor. Filmin bu kısmında kırmızılı kızı da görüyoruz. Siyah-beyaz bir dünyanın içerisinde yüreğimizi ağzımıza getirerek Alman askerlerinden kaçıp bir yatağın altına saklanıyor.

Bu kırılma noktalarından sonra, Oskar öncelikle çalışma kampının komutanı Amon ile arasını iyi tutuyor ve sonrasında ona olan yakınlığının verdiği samimiyetle, ona gücün asıl anlamını aktarmaya çalışıyor. Bir nevi konuşma yoluyla yahudileri korumaya çalışıyor. Asıl gücün, elinde öldürme gücü olmasına rağmen öldürmemekten geçtiği düşüncesini aşılamaya çalışıyor. Bir yere kadar başarılı da oluyor; fakat Amon gibi şımarık bir adamın bu konudaki fikrini temelli değiştiremiyor. Filmin sonrası ise artık kazandığı bütün servetini ve parti içerisinde kurduğu ilişkileri kullanarak nasıl 1100’den fazla yahudiyi soykırımdan kurtardığını anlatıyor.

Bu bir eleştiri yazısı değil, sadece aklımda kalan bu iki kırılma noktasını yazmayı ve filmi özetlemeyi amaçlamıştım. Filmin gerçek hikayeden alınma senaryosu kadar çekimleri ve oyuncuları da şahane. Filmin sonunda Schindler yahudileriyle ilgili bilgiler de veriliyor ve başta ne amaçla geldiği Krakow’dan nasıl bir insan olarak döndüğünü fark edince, insan kendini tutamıyor, ağlıyor. Gerçi beni asıl duygulandıran, bugün hala Oskar’ın kurtardığı insanlardan bir kısmının hayatta olmasıydı. Filmin sonunda bu insanların Oskar’a olan sevgilerini görünce içim parçalandı. Kendisi belki savaştan sonra girdiği işlerin hepsini batırdı, evliliğiniyse yürütemedi; ancak bu dünyaya çok büyük bir katkı sağladığı kesin. O artık asla unutulmayacak.