TEDxİstanbul 2015 İzlenimlerim: Noktaları Birleştirmek

Başta söylemek istediğim bir şey var: Konu çok güzeldi. Gönüllülerden Özge Yılmaz (bugün de düğünü varmış; mutluluklar!), Steve Jobs’ın bir konuşmasından alıntılayarak günün konusunu oluşturmuş. Konuşmayı daha önceden sayısız kere dinlediğim için, konuyu duyar duymaz bende bir Steve Jobs çağrışımı olmuştu. Eğer 15 dakikalık bu ilham verici konuşmayı izlemek isterseniz, burdan buyrun (Türkçe altyazısı mevcut):

21 Kasım 2015’te yapılan TEDxİstanbul’un videoları henüz yayınlanmadı. Yine de ben izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Fakat bundan hemen önce söylemek istediğim bir şey daha var. Konu: Noktaları Birleştirmek. Esinlenilen kişi: Steve Jobs. Daha önce de örneğin (Harry Potter serisinin yazarı) J. K. Rowling’i komik şekilde küçümseyenler (örneğin Yalvaç Ural) gibi, TEDx’te de bazı konuşmacılar Steve Jobs’ı küçümsedi. Sinirime dokunan şey Steve Jobs hakkında ileri geri konuşulması değil; onu herkes yapıyor. Fakat ileri geri konuşurken, Türklerde bir algı var: Ben Steve Jobs’tan daha iyiyim. Değilsin. Çok daha iyi fikirlerin olabilir, elinin altındakileri çok daha iyi yönetiyor olabilirsin, ondan daha iyi bir insan olabilirsin. Ama ondan daha iyi değilsin. O günkü konuşmalarda dahi küçük de olsa verilmeye çalışılan bir mesaj vardı: Harekete geç. Uygulama olmadan fikirlerinin de bir önemi yok, zekânın da. İşte bu yüzden daha iyi değilsin. Kim olursan ol. Steve Jobs, kim ne derse desin bir nesle hâlâ ilham veriyor. Jack Welch’in kitaplarını da hâlâ okuyoruz. Steve Jobs’ı da tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz. Onun yaptıklarını ezbere yapmak için değil; farklı düşünebilmek için.

Konuşmacılara değinmeden önce çok kısa bir de ÖZET geçeyim. Genel seyirci açısından bakacak olursam, günün en beğenilenleri Ahmet Naç ve Karsu‘ydu. Karsu kesinlikle listemde olmakla beraber, Emre Soyer ve Mehmet Aksel benim için günün sürprizleriydi. Ece Temelkuran ve Ezel Akay ise benim için hayal kırıklığıydı; belki de çok daha fazlasını beklediğim için. Bir de tabii sevgili moderatörümüz Aslı Şafak‘ı görmek de güzeldi. Bloomberg HT’nin sunucusu, ekonomi programlarının aslında sıkıcı olmayabileceğini sayısız kez göstermiş bir insan. Aynı tavrını TEDx sırasında da gösterdi; fakat o günden aklımda kalan şey, bir konuşma arasında, birlikte olduğu kurbağadan prens yaratmaya çalışan kadınların ellerini kaldırmasını istemesi olacak. 🙂

Emin Çapa ile başlayalım. Yine 2015’te yapılan, bir önceki TEDxİstanbul’daki konuşması ile tanıdım onu. Eminim ki birçoğumuz da o videoyla tanıdı:

Konuşmasını sevdim. Sonrasında ise ufak ufak da olsa kendisini takip etmeye başladım. Son bir yıldır ekonomiye inanılmaz bir ilgi duymaya başladığım için CNNTürk’ün Ekonomi Müdürü olması benim için de bir artı oldu. Emin Çapa yine benzer bir konuşma yaptı. Benzer dediysem, konuşmanın içeriği değil, yönü benzerdi. Bu kez tarih öncesinden başladı ve günümüze kadar geldi, sonra da gelecekte nelerin mümkün olacağını anlattı. Tarih öncesi için verdiği bilgiler, Yuval Noah Harari’nin kitabı ve Coursera dersi olan A Brief History of Humankind‘dakilere çok benziyordu. Nedense konuşmayı dinlerken kendisinin bu kitabı okuyup bir derleme yaptığını düşündüm. 🙂 Günümüze doğru gelirken ve gelecek hakkındaki verdikleri bilgilerse az çok bildiğim şeylerdi. Fakat güzel bir derleme olmuş; iyi araştırılmış olduğu da belliydi. Kendisini ayrıca konuşmaya çok sıkı şekilde hazırlandığı için kutluyorum. Sahneyi hak ettiğini kanıtlıyor.

Emin Çapa hakkında son bir şey daha söylemek istiyorum. O, harekete geçmiş bir insan. Kendisine sık sık ekonomist olduğu hatırlatılıp, neden bilim programı yaptığı soruluyormuş. Cevabı şöyle: “Başka yapan mı var? Birilerinin bunu yapması gerekiyor.” Evet! Birilerinin yapması gerekiyor. Emin Çapa başlayacak ki, daha donanımlı birileri ilerde bunu devam ettirebilsin. İnsanoğlu olarak tembeliz. Oysa tek yapmamız gereken şey başlamak!

Gelelim Ahmet Naç‘a. Kendisi, kısa bir süre önce yeni nesil öğretmen sıfatıyla tanınmış, otuzlu yaşlarında bir öğretmen. Ben kendisinden TEDx’te konuşmacı olana kadar haberdar değildim. Yine tanımayanlar için özet geçmek gerekirse; şu anda 1. sınıfı okutan bir sınıf öğretmeni, sınıfını öğrencilerinden birinin dedesiyle beraber boyuyor ve sonrasında da baştan yaratıyor. Öğretim teknikleri okumaya, araştırmaya ve düşündürmeye dayalı. Süper! Zaten salondaki herkes de kendisini yaptıklarından dolayı ayakta alkışladı. Bense söylediği farklı bir şeye takıldım. Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl mesleğinin öğretmenlik olduğundan dem vurdu ve Atatürk’ün çok da öğretilmeyen farklı yönlerine dair hikayeler anlattı. Annesini, babasını, doğduğu evi anlatmaktansa, fikirlerini anlattığını söyledi ve Atatürk’ü idol olarak gördüğünü de açıkça belli etti. Şöyle bir şey söyledi: “Ben, böyle bir ülkede manşet olmaktan utanıyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmen sıfatına sahip olduğu bir ülkede, benim yaptıklarım bugün sadece doğal olan olmalıydı.” Katılıyorum. Ahmet Naç’ın manşet olmaması gerekiyordu. Doğru öğretim tekniklerini kullandığı için televizyonlarda, gazetelerde yüceltilmemesi gerekiyordu. Çünkü normal olan zaten bu olmalı.

Yaptığı güzel şeyler bir yana, kendisine naçizane bir tavsiyem var. İddialı olmak güzeldir; hırsını, isteğini gösterirsin. Fakat saçma iddialara da gerek yok. “Benim geçen yıl mezun ettiğim bir sınıf var. Bugün, bütün dünyada bu sınıftan daha iyi bir sınıf gösterin, hemen istifa ederim.” dedi. Çünkü onu yönlendiren kişi Mustafa Kemal Atatürk’tü, bunu da ekledi. Ben bu milliyetçilik damarına anlam veremiyorum. Evet; Atatürk önemli bir askeri dehaydı, eğitime inanılmaz önem veriyordu. Ama tüm bunlar onun gelmiş geçmiş en iyi lider olduğunu göstermez, gösteremez. Sen onun yönlendirmesiyle bir sınıf mezun etmişsin; bu da senin sınıfının en iyisi olduğunu göstermez. Atatürk’ün sadece Anıtkabir’deki kitaplığında 3000 kitabı olduğunu söyleyen birisi, daha otuzlu yaşlarında, okuyacak, görecek çok şeyi varken bu kadar kötü varsayımlar yapmamalı. Bırak Ahmet Naç’ı; yüzyıl yaşamış, nice kitap devirmiş, dünyayı karış karış gezmiş biri dahi böyle varsayımlar yapmamalı. Bunun tek sonucu kibir ve gerilemedir. Yıkıcı değil, yapıcı eleştiri yapmaya çalışıyorum; çünkü Ahmet Naç gibi insanlara hepimizin ihtiyacı var.

Sırada Gönenç Gürkaynak var. Kendisi bir avukat. Fakat sahneye bir avukat olarak değil, başarılı bir konuşmacı olarak çıktı. Kendi oğlu Mehmet ile, II. Murat’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet arasında bir karşılaştırma yaparak konuşmasına başladı: Hangi Mehmet daha yüksek bir refaha sahip? Bill & Melinda Gates Vakfı’nın sıklıkla tekrarladığı üzere, verilere baktığımızda dünya aslında gittikçe iyileşiyor. Açlık azalıyor, savaşlar azalıyor, bebek ölümleri azalıyor vs. Ulaşım ve iletişimdeki inanılmaz buluşların neticesinde artık dünyanın herhangi bir noktasına ve buradaki kaynaklara erişim mümkün. Gönenç Gürkaynak da çok basit bir örnekle bunu anlattı: Fatih Sultan Mehmet, hayatında hiç domates yemedi; çünkü domatesin ne demek olduğunu bile bilmiyordu.

Bu karşılaştırmadan sonra da, hayatını anlatmaya başladı. Nasıl anlatacağım bilmiyorum, o yüzden yaptığı güzel şeyleri anlattı diyeyim. 🙂 Steve Jobs’ın noktaları birleştirmek hususu üzerine direkt eğilen belki sadece kendisiydi. Geçmişe dönüp baktığına birleştirebildiği noktaları, birbirinin oluşumuna sebebiyet veren kırılgan eylemleri, işin henüz başındayken göremediğini ve buna da zaten imkân olmadığını anlattı. Konuşma şekli de ayrıca güzeldi.

Ece Temelkuran çıktı sonra sahneye. Diğer konuşmacılara göre sahnede kısa kaldı. Elinde not defteriyle, sosyalizmden bahsetti. Sosyalizm kelimesinin nasıl öcü gibi gösterildiğinden, ama günümüzde kapitalizmin en üst basamaklarında bulunan iş adamlarının (Bill Gates’ten Ali Koç’a değin) sosyalizmden konuşmaya başlamasıyla artık bir şeylerin değiştiğini söyledi. Büyük bir X‘ten bahsetti. Bu X’in bir çizgisinin köşelerinde kapitalizm ile sosyalizm, diğer bir çizgisinin köşelerinde ise doğu ile batının olduğunu, X’in tam ortasının ise ulaşmamız gereken yer olduğunu söyledi. Önümüzdeki yüzyılda, giderek daha fazla sosyalizmden konuşacağımızı iddia etti.

İddiasına az çok katılsam da, bu fikir yeni değil. Ha-Joon Chang‘in Economics: The User’s Guide adlı kitabında anlattığı üzere, 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm ile sosyalizmi birleştirmeyi başarmış Avrupa Devletleri’nin bugün refah düzeyi en yüksek devletler olduğu yazar. Yani Avrupalılaşma hikâyesi ekonomik anlamda aslında bundan ibaret. Bir nevi sosyal demokrasi.

Bunun dışında, Ece Temelkuran konuşmasına başlamadan önce, TED’in (Amerikanvari) belli standartları olduğunu, aslında ilgi çeken bir konuşma yapması gerektiğini, elinde notlarla sahneye çıkmaması gerektiğini ama bugün bunların içinden gelmediğini söyledi. Eh, bu standartlar bir amaca hizmet ediyor. Elde notla konuşma yapmak, konuşmacı ortaya veri dökme niyetinde değilse, konuşmacıyı hazırlık yapmamış gibi gösterir. Keza bende de öyle bir izlenim oluştu ve birçok diğer konuşmacının aksine, bana kendimi önemsiz hissettirdi.

Gelelim ilk oturumun sonuncu konuşmacısına: Judith Liberman. Bir masal anlatıcısı. Hem de son 7 yılını Türkiye’de bu mesleğin tohumlarını ekmeye adamış. Eskinin meddahları, âşıkları, Dede Korkut ya da Nasreddin Hocaları gibi o da masal anlatıyor. Bize de kendi hikâyesini, nasıl da unutulmaya yüz tutmuş bir mesleği seçtiğini anlattı ve masalların aslında kendimizi ifade etmemizin bir yolu olduğunu söyledi. “İşinizden çıkıp akşam eve gittiğinizde gününüzü anlatırken dahi masal anlatıyorsunuz,” dedi. O noktada da aslında “nasıl daha iyi masal anlatırız?” diye düşündürttü.

Kendisi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok şehrinde masal anlatıyor. Bir gün etkinliğine gitmek, belki açık havada uzanıp, gözlerimizi kapayarak dünyayı gezmek şart oldu. 🙂

İkinci oturuma, davranış bilimcisi Emre Soyer başladı. Konuşması temelde fırsatlar ve fırsatları kaçırmama üzerineydi. Harry Potter’ı basmayı kabul etmeyen yayınevlerinden, 400 milyar dolarlık Google’ı zamanında 1 milyon dolara satın almayı elinin tersiyle iten Yahoo’dan bahsetti. Tabii ki zamanında bu fırsatları bu kadar açık seçik görmek mümkün değil. Ama fırsatları kaçırmamak için yapılabilecek üç şey olduğunu söyledi ve “Tüh be” dememek için neler yapılması gerektiğini anlattı. Bunlardan en önemlisinin, farklı düşünmeye çalışmak olduğunu söyleyebilirim.

Emre Soyer inanılmaz bir konuşmacı. Çok heyecanlı, çok güzel konuşuyor. TEDx’in bana kazandırdıklarından birisi oldu.

Sonrasında sahneye Şahin Tulga çıktı. Açıkça söylemek gerekirse, konuşması üzerine söyleyecek fazla bir şeyim yok. Liderlik hakkında danışmanlık yapıyor. Bunu uzun süre yaptığına ve birileri de kendisine danıştığına göre işinin ehli olsa gerek. Fakat sahnede yaptığı konuşma, sıkıştırılmış liderlik eğitimi gibiydi. Kendi dahi söyledi: Liderlik verilmez, kazanılır. Bana göre günün temposu en düşük ve en az ilgi çekici konuşmasıydı.

Veeeee Ezel Akay. Noktaları Birleştirmek konusunun kendisi gibiler için geçerli olmadığını, film anlatıcılarının geleceği tahmin etmeye çalıştıklarını anlattı. Konuyu nasıl oraya getirdi de o lafı etti bilmiyorum ama konuşmasından aklımda kalan tek bir şey var: “Bir makine olsaydı ve gazetecilerin tek tip hikaye (doğruları) yazmasını sağlasaydı, bütün gazetecileri o makinenin içine atıp Silvan’a göndermek isterdim.” Bir ara paralel evrenlerden de bahsetti. Ama sürekli telefonuna baktı. Pür dikkat birini dinlemeye çalışırken, konuşmacının elini cebine atıp, ne konuşacağına bakması, 10-15 saniye sus pus olması dinleyici açısından pek hoş değil. Belki de bu yüzden anlattığı hiçbir şey aklımda kalmadı. Konuşması çok kopuktu ve özensizdi.

Sırada Capital Turkish Connections var. Sahneye kurucularından ve aynı zamanda IMF’te ekonomist olarak çalışan Ferhan Salman çıktı. Kısaca hikâye şöyle: Ferhan Salman bir gün avukat bir arkadaşıyla beraber oturuyor, her Türk’ün yaptığı gibi “Ne olacak bu memleketin hâli?” diyor. Sonrasında bu iki arkadaş işi orda bırakmak yerine ileri götürmeye karar veriyorlar ve dünyanın her bir köşesinde alanının uzmanı olmuş Türkler olduğunu keşfediyorlar. Kısa sürede sayıları artıyor ve 2 yılın sonunda, Cumhuriyet’in 92. yılında, Türkiye’yi kısa sürede ilk 10’a sokmak için 92 öneri toparlıyorlar. Önerileri görmek için burayı ziyaret edebilirsiniz: http://www.92oneri.org/

Harekete geçtikleri için kendilerini kutluyorum. Fakat aradayken tanıştığım, 92 Öneri’nin üyelerinden Rana Birden’e de sorduğum gibi, uygulamaya geçmek daha önemli. Rana Birden’in aktardığına göre bugüne dek bu fikirlerin bir kısmını CHP bildirgelerine taşımayı başarmışlar. Ama tarafsızlar ve her türlü siyasi partiyi ikna etme girişimlerinde bulunuyorlar. Ben hâlen devlet eliyle değişimin uzun süreceğini düşünüyorum. Daha somut öneriler getirmeden veya bu konuda harekete geçmeden eleştirmem belki de doğru olmaz. 🙂 Ancak benim fikrim, ülkenin kalkınmasının girişimlerden ve girişimcilerden geçtiği yönünde. CTC de aslında girişimci insanlardan oluşuyor, sonuçta böyle bir girişimi başlatmışlar. Fırsat olur da elimden gelirse ben de yardım etmek isterim. Özellikle de daha somut uygulamalara geçmeleri konusunda yardımcı olabilmek beni mutlu eder.

Sırada ikinci oturumun son konuşmacısı ve beklemediğim şekilde günün yıldızı bir isim var: Karsu Dönmez. Ne zaman Amsterdam’a gitsem onun afişlerini gördüm. O Amsterdamlı bir müzisyen, daha 25 yaşında, Türkçe öğreniyor ve söylediğine göre hedeflerine başarıyla ulaşmış. Ben burda onun hikâyesini anlatmayacağım. Çok kısaca söylemek gerekirse, önceleri uzak olduğunu sandığı bir mesleğe sonradan bağlanan ve otoritelerin söylediklerine kulak asmayıp çalışan, sonunda da başarılı olan, beğenilen bir müzisyen. Sesi de çok güzel. Artık zaman zaman dinlerim diye düşünüyorum.

Kendi hikâyesi ve Türkçe öğrenme macerası (bir yere başvurmaktan başına vurarak bahsetmesi ve sonrasında özür dileyip, Türkçe’yi böyle öğrendiğini söylemesi) dışında, Karsu’nun farklı bir yönü daha var. O, hedeflerine ulaştığı için topluma ne verebilirim diye düşünen bir insan. Bunu da milliyetçilikle sınırlamıyor, uluslararası düşünüyor ve şu anda da Suriye’den Hollanda’ya gelen mültecilere yardım etmeye çalışıyor. MasterPeace adlı grubun üyesi. Şu sıralar ise Amsterdam’a gelen mültecileri tren garında karşılıyorlar, onlara sıcak yiyecek ve giyecek veriyorlar, yardımcı oluyorlar. Belki de bizim Türkiye’de yapamadığımızı, o Hollanda’da yapmaya çalışıyor. Ne de güzel yapıyor.

Tüm bunları yaparken, artık arkadaşları olan bu insanların “sesimizi duyur Karsu demesiyle ne yapabilirim diye düşünen Karsu, bir de müzik yazmış/bestelemiş. Konuşmasını bitirdikten sonra da piyanonun başına geçti ve (sadece ben değilimdir herhalde) bizi ağlattı.

Sonra da ayakta alkışlandı…

Üçüncü oturum Düşler Akademisi Kurucusu Ercan Tutal‘ın konuşmasıyla başladı. Kendisi, engelli bireylerle iletişimde kullanılan yanlışları ve bu yanlışların doğrularını anlattı. Hemen öncesinde ise, iki genç kızın piyano ve vokal resitalini dinledik. Hemen sonrasında Kolektif Yaratıcılık Başkanı Cem Topçuğlu sahneye çıktı ve Nazım Hikmet Ran’ın, Piraye’den olan oğlu Mehmet Fuat’ı anlattı. Edebiyatla içli dışlı olmasına rağmen, sporu da çok sevdiğini ve mahalle takımlarına, o zamanlarda (1970’ler) bulunmayan taktikleri getirmek için canla başla araştırma yaptığını, bol bol okuduğunu söyledi. Hemen sonra ise yine Davranış Bilimci Azra Kohen yine tanıdık olduğumuz bir konuya, yüzyıllar içerisinde refah seviyemizin artmış olması konusuna yöneldi. Bunu daha da ileri götürmek için daha yeşile, yeşil enerjiye yönelmemiz gerektiğini anlattı.

Sonra da sahneye Oy ve Ötesi‘nin kurucu üyesi Sercan Çelebi çıktı. Oy ve Ötesi’ni artık bilmeyenimiz yok. 2 yıl içerisinde tarafsız, büyük ve güçlü bir topluluk oldular. Seyircilerden kimlerin Oy ve Ötesi’ne dahil olduğunu sorduğunda, çok fazla el kalktı. Bugüne dek imrenmiş, ama dahil olmamıştım. Sanırım bir sonrakinde ben de olacağım. Sercan Çelebi, günün konusuna da uygun olarak bu noktaya nasıl geldiklerini anlattı; bir bir dönüm noktalarından bahsetti. Her seferinde doğru olanı seçip bu noktaya gelebildiklerini söyledi. Güzel bir sunumla, güzel bir konuşma yaptı. Sahneye hâkimiyeti çok iyi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. 2 yıl öncesinde, insanları Oy ve Ötesi’ne ikna ederken de böyle güzel konuşuyor muydu, merak ettim. 🙂 Eğer bir nebze dahi öyleydiyse, eminim takipçilerinin olmasında bunun da etkisi olmuştur. Bir de tabii ki, söylemeden geçilmemesi gereken bir şey daha var: O da harekete geçenlerden. İlk dönüm noktasında kendisinin de söylediği gibi: Bu işe hiç kalkışmayabilirdik...” Ama bakın, küçük bir girişim nelere yol açtı.

Üçüncü oturumun ve de günün son konuşmacısı, Mutfak Sanatları Akademisi Mehmet Aksel‘di ve konuşması sohbet havasında geçti — ve de çok ilgimi çekti. Başka bir girişimcinin 20 yıla yayılmış hikâyesini dinlemek ve başarılı olduğunu görmek çok güzel. Onun da hikâyesinde dönüm noktaları var ve kendisinin de belirttiği üzere Dünya’nın en iyisi Mutfak Sanatları Akademisi’ne ulaşana kadar belli başlı dönüm noktalarından geçmiş. Verdiği en önemli mesaj, bence “annenizi, babanızı bile dinlemeyin; ne istiyorsanız onu yapın”dı. Bir insan bu hayatta kendini bulmak istiyorsa, kendi içinden geleni yapmalıdır.

Tavsiye Ettiğim Konuşmalar

Emin Çapa
Gönenç Gürkaynak
Judith Liberman
Emre Soyer
Karsu
Sercan Çelebi
Mehmet Aksel

Videolar yayınlandığında linklerini de ekleyeceğim. 🙂

Son zamanlarda izlediğim sinema filmleri

Not: Çeşitli spoilerlar içerebilir. Okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

The Dictator (2012)

IMDB puanı: 6.4
Metascore: 58
Puanım: 5/10

Sacha Baron Cohen’i itici buluyorum ve bu filmi de çerez niyetine izledim. İçerisinde klişe olmayan bazı güzel mesajlar olsa da, bana Amerikan milliyetçiliğinin klasik bir ürünü gibi geldi. Ciddi bir şeyler aramıyorsanız ve ne kadar güldüğünüz o kadar da önemli değilse izlenebilir.

Ted (2012)

IMDB puanı: 7.0
Metascore: 62
Puanım: 7/10

Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane’in mizah anlayışını severim. Her ne kadar dizinin son sezonlarında kötü yönde biraz abartsa da diziyi izletmeyi başarıyor. Ted’i, Family Guy’dan biraz soğumuşken izlediğim için beklentim düşüktü; fakat beklentim boşa çıktı ve filmi çok beğendim. Erkeğin çocukça davranması, kadının ciddiyet beklemesi gibi klişe konuları bir kenara bırakacak olursak “oyuncak ayının canlanması” fikri ve bu ayının “super best friends” tarzı değil de kan kardeşi tarzında bir arkadaş olması filmi güzel kılmış. Özellikle parti sahneleri çok güzeldi.

Warm Bodies (2013)

IMDB puanı: 6.9
Metascore: 59
Puanım: 7/10

Zombilere ve kıyamet senaryolarına hayranım. Zombili film diye izledim, bambaşka bir şey çıktı! Filmin başında parlak zombi oğlanı görünce dedim, “kesin saçma sapan bir şeyler çıkacak.” Çıkmadı; yani saçma sapan çıkmadı. Filmde bu kez zombilerin tarafındayız ve olayı onların gözünden görüyoruz. Bir tutam da insancıllaşma var. Herhangi diğer zombi filmlerini benim gözümde geçemez ama izlemesi farklı bir tecrübeydi.

World War Z (2013)

World War Z

IMDB puanı: 7.1
Metascore: 63
Puanım: 8/10

Zombileri seviyorum demiştim, değil mi? Brad Pitt’i de severim. Bu filmi de sevdim. Film ilk çıktığında çok fazla olumsuz yorumla karşılaşmıştım. Ancak ordunun “kurtarıcı” olarak gösterilmemesi, beklenmedik ölümler, zombileştiren virüsün zayıf noktasının bulunması ve yeteri derecede aksiyon filmi güzel kılmış. Hele o İsrail neydi öyle! İsrail’in nasıl olup da zombi istilasından kurtulduğuna yönelik geçen konuşma bambaşka güzellikteydi:

“1930’larda Yahudiler, toplama kamplarına gönderileceklerine inanmayı reddettiler. 1972’de olimpiyatlarda katledileceğimizi anlamayı reddettik. 1973 Ekim’inden önceki ay, Arap askeri hareketlerini gördük ve oybirliğiyle bir tehdit olmadığını düşündük. Ama bir ay sona Arap saldırısı bizi denize döküyordu. Biz de bir değişiklik yapmaya karar verdik: Onuncu Adam. Dokuzumuz aynı bilgiye bakıp aynı sonuca varıyorsak, onuncu adamın görevi karşı çıkmaktır. Ne kadar olanaksız görünürse görünsün, onuncu adam diğer dokuz kişinin yanıldığı varsayımını araştırmalıdır.”

O kadar güzel ki…

The Internship (2013)

IMDB puanı: 6.3
Metascore: 42
Puanım: 3/10

Filmi satabilmek için Google’ı kullanan, vasat ötesi bir film. Daha fazla söyleyecek bir şeyim yok.

Pacific Rim (2013)

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 64
Puanım: 6/10

Çok daha kötü bir film beklemiştim ama kıyamet sonrası bir senaryoya sahip olduğunu öğrenince, içinde geçen kocaman robotlara rağmen izleyeyim dedim. Her ne kadar bir Amerikan başarı hikayesi olsa da, izlenebilir düzeyde bir film.

The Book of Eli (2010)

IMDB puanı: 6.8
Metascore: 53
Puanım: 4/10

Ben bu filmin çok yüksek bir puan aldığını sanıyordum, meğerse almamış. Film biterken boşa geçen 2 saatime küfrediyordum. Kitabın hristiyanların kutsal kitabı olduğunu nasıl tahmin edemedim ki? “The Book” sonuçta. Filmin tek güzel tarafı, Carnegie’yi oynayan Gary Oldman’ın kitabı arama amacıydı: Toplulukları kontrol etmek. Onun dışında tüm film tanrı tarafından görevlendirilmiş bir adamın 30 yıl boyunca kıyamet sonrası bir senaryoda, tüm dünyada sağlam kalmış tek İncil’i, ABD’nin doğu yakasından batı yakasına, kurulan büyük kütüphaneye götürmeye çalışmasını anlatıyor. Verdiğim 4 puanın 3 puanı Gary Oldman’ın repliğine, kalan 1 puanı da aksiyon sahnelerine veriyorum. Berbat bir filmdi.

The Croods (2013)

The Croods

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 55
Puanım: 8/10

Hayatımda izlediğim en güzel masallardan biri olmaya aday. Güldüm, ağladım, animasyonun yapılışına ve filmin çeşitli noktalarına serpilmiş detaylara hayran kaldım. Ateşin bile yaygın olmadığı zamanlarda, kıtaların birbirinden ayrılmaya başlamasıyla değişen dünyada hayatta kalmaya çalışan 6+1 ilkel insanın anlatıldığı filmde bolca sevgi var. Guy’ın ateş yakma gibi konulardaki pratikliği ve Grug’ın fotoğraf çekme (?) gibi ilginç fikirleri var. Filmin sonunda ise o 6+1’e eklenen başka +1’ler var. Çok güzeldi, çok.

Paul Conneally: Dijital yardımlaşma

Bu video benim çevirdiğim ilk TED videosu. Çevirdiğim zaman bloguma aktif olarak yazı yazmıyordum. Şimdi bu videoyu buraya da koyuyor olmamın sebebi, Paul Conneally’nin çok güzel ve alanımla alakalı bir konuya değiniyor olması. Kısaca, üçüncü dünya ülkelerinde (ucuzları da olsa) smartphonelara erişimin nasıl arttığına ve insanlar arasındaki yardımlaşmanın bu ağlar üzerinden ne bazda gerçekleştiğine dair bir video. Akıllı telefonlar artık her yerde ve sosyal medyayı güçlendiren uygulamalar da bir bir artıyor. Burdan izleyebilirsiniz:

http://www.ted.com/talks/lang/tr/paul_conneally_digital_humanitarianism.html

Drew Dudley: Olağan Liderlik

Geçenlerde TED konuşmaları arasında gezinirken daha önce Türkçe’ye çevrilmemiş çok güzel bir konuşma buldum. İnsanlar sürekli olarak liderliğin ne demek olduğunu açıklamaya, nasıl lider olunabileceğini tanımlamaya çalışıyorlar ama Drew Dudley’e göre liderlik adımızın önüne zaten her gün konan bir sıfat. O kadar güzel bir örnek vererek bunu gösteriyor ki, ben Drew’a katılmadan edemedim ve 6 dakikalık bu kısa konuşmasını tekrar tekrar izledim. Başkaları da izlesin diye de Türkçe’ye çevirdim. 🙂 Bu konuşmayı benim çevirimle izlemek isterseniz burdan buyrun:

http://www.ted.com/talks/lang/tr/drew_dudley_everyday_leadership.html