İnsanlığın Bilişsel Devrimi

Bilişsel Devrim'in bir ürünü
Bilişsel Devrim’in bir ürünü

A Brief History of Humankind kitabının yazarı Dr. Yuval Noah Harari’den öğrendiklerimi aktarmaya devam etmek istiyorum. Bu sefer yazacağım maddeler, insanlığın, daha doğrusu Homo Sapiens’in bilişsel devrimiyle alakalı. Konuyla alakalı daha önceki yazımı okumak isterseniz: http://e-k.in/insangiller/

  • 70 bin yıl önce, homo sapiens Doğu Afrika’da ikinci kez ortaya çıktığında neandertalleri ve diğer insanların varlıklarını dünya üzerinden tamamen sildi ve Avrupa ile Asya’da yerleşmeye başladı.
  • 45 bin yıl önce ise homo sapiens denizi aşmayı başararak Avustralya’ya ulaştı.
  • 15 bin yıl önce ise Amerika kıtasına ulaştılar.
  • Homo Sapiens’in 70 bin yıl önceki başarısı, dünyaya yayılması ve değişik ekolojik şartlara kısa süre içinde (evrimsel) uyum sağlaması oldu.
  • 70 bin yıl önce homo sapiens yeni teknolojiler de üretmeye başladı. Bunun başında ise bildiğimiz “bot” geliyor. Botun icadıyla beraber denize açılmaya ve Avustralya dahil adaları keşfetmeye başladılar.
  • Arkeolojik kayıtlara göre 40-50 bin yıl önce, homo sapiens iğne kullanmaya başlamış. Böylece dikiş kullanarak kürkler, deriler, botlar, çadırlar yapmayı öğrenmişler.
  • O zamanlar taş vb. şeylerden gazyağı lambaları yapmışlar. Bu da mağara çizimlerine ve resimlere yol açmış. Dr. Harari bunu sanatsal devrim olarak nitelendiriyor.
  • 70 bin yıl öncesinden itibaren yeni teknolojiler ortaya çıkmakla kalmadı, bu teknolojilerin gelişimi zamanla gelişimi de gözlendi. Ayrıca mücevherat ve sanat gelişti. Kompleks toplumlar (yüzlerce insan) görülmeye başlandı. Bununla birlikte dinin ilk ortaya çıkışı da bu zamana denk düşmektedir.
  • 30 bin yıl önce Almanya’da başı aslan, vücudu insan olan bir heykel yapılmış. Bu, hayal gücünün o zamanki varlığının bir işareti.
  • 100 bin yıl önceki homo sapiens aynı bizim gibi görünüyordu ve üstelik bizimle aynı boyuttaki bir beyne sahipti. Ama çoğu araştırmacı, homo sapiens’in o zamanlar yeterli bilişsel yeteneklerinin olmadığını, bunların 70 bin yıl önce gelişmeye başladığını düşünüyor. 100 bin yıl önceki insanlar birbirleriyle iletişim kuramaz ve düşünmeyi hatırlayamazken, 30 bin yıl önce Almanya’daki o heykeli yapanlar aynı bizim gibi konuşarak (tabii ki kendi dillerinde) iletişim kurabilmiş ve düşünebilmişlerdir. Bu, bilişsel devrim. Tarihi başlatan devrim.
  • Bu bilişsel devrimin sebebine dair sadece spekülatif teoriler mevcut. Bunların en ağır basanıysa, önceden beynimizin sağ ve sol loblarının ayrı çalıştığı ve birbirlerine bağlanmalarıyla birlikte bu bilişsel yeteneklerin geliştiği.
  • Mitler, tanrılar, dinler bilişsel devrimle ortaya çıktı. İnsanların birbirleriyle dedikodu yapabilmeleri, yaklaşan tehlikeler konusunda iletişime geçebilmelerinden daha önemli bir etken.
  • Bildiğimiz kadarıyla başka hiçbir tür, olmayan şeyler hakkında konuşamıyor. Buna kurgusal dil diyoruz.
  • Kurgusal dil, homo sapiens’in başına gelmiş en iyi şeylerden biri ve büyük bir avantaj; çünkü sadece birey olarak düşünmemizi ve hayal etmemizi sağlamakla kalmıyor, bunu grup halinde yapmamızı da sağlıyor. Bizim türümüzü dünyanın efendisi yapan şey bu.
  • Karıncalar ve arılar, çok büyük sayılara varan türdeşleriyle işbirliği yapabilir ama yeni tehditlere ve olasılıklara karşı nasıl davranacaklarını bilemezler. Şempanzeler ve fillerde bu esneklik daha fazladır, ancak onlar da yalnızca küçük gruplar oluşturabilirler. Homo Sapiens, bu iki sorunu da eşzamanlı çözebilmektedir ve bu da dünyayı yönetebilmemizin en büyük sebebidir.
  • Şempanzeler kendi küçük gruplarında birbirlerini tanımak durumundadırlar. İnsanlarda da durum böyleydi ama bilişsel devrimle beraber dedikodunun yaygınlaşması daha büyük grupların oluşabilmesine imkan sağladı.
  • Ancak dedikodunun da bir sınırı var. Araştırmalar gösteriyor ki, bir insanın yakından tanıyabileceği insan sayısı 100’ü geçemiyor, dedikodu yapabileceği insan sayısı ise (ortalama) 150 civarında.
  • Bütün kurumlarda düzeni sağlanabilen gruplardaki kişi sayısı 150 ile sınırlı. Buna aileler, askeri kurumlar, şirketler de dahil. (Burda benim eklemek istediğim iki bulgu var. Facebook’ta yapılan bir araştırmaya göre insanların ortalama arkadaş sayısı 190. Aynı zamanda bu sayının medyanı ise 100. Diğer bahsetmek istediğim şey ise, GitHub adındaki yazılım şirketi. Bu şirketin, çalışanlarını yönetmesi için herhangi bir müdür pozisyonu bulunmuyor. Çalışanlar, kendilerini yöneten birileri olmadan çalışıyorlar ve Wikipedia’ya göre 2013 yılındaki çalışan sayısı 148.)
  • 150 kişilik bir grupta herkes herkesi tanıyabilir ama bundan daha büyük gruplarda bu oldukça zordur.
  • Bundan daha büyük gruplar, ancak ortak hayal gücü ile var olabilir. Bunun örnekleri ise din ve devlet (milliyetçilik) gibi kurumlar: Yani aynı şeye inanmak.
  • Hocus Pocus, latince “hoc est corpus meum” cümlesinden geliyor. “Bu benim bedenim” anlamını taşıyan bu cümle, katolik dogmaya göre uygun yerde ve zamanda, uygun şekilde giyinmiş bir rahip tarafından söylendiğinde, ekmek ve şarabı tanrının bedeni ve kanına çeviriyor.
  • Yalan ve inanç farklı şeyler. Yalan, gerçek bilindiği halde tersi söylendiğinde olandır. İnanç ise, fazla sayıdaki insanın aynı hayale inanmasıyla meydana gelir. (Yani daha önceden Türkiye’de olay olmuş “Allah yok, Din yalan” lafı, ateistler için bile yanlış bir söylem.)
  • İki türlü değişim mevcut: Genetik ve kültürsel.
  • İki şempanze türü var. Sıradan şempanzeler ve Bonobolar. Genetik değişikliğin toplumsal yapıyı etkilediğini bu iki tür şempanzeye bakarak görebiliriz. Sıradan şempanze toplulukları baskın bir erkek üye tarafından yönetilirken, bonobo toplulukları, dişi bonoboların ittifakıyla yönetilir. Bu genetiksel durum, kolay kolay değişmez.
  • Öte yandan, bir de topluluğun kültürsel değişim durumu var ki daha çabuk olabilir. Bundan 60 yıl önce Japonya’da Kushima Adası’nda bir deney yapılmış. Bu deneyde makak maymunlarına üstüne kum yapışmış olan tatlı patatesler verilmiş. Elleriyle kumu temizlemeye çalışan maymunlar başarıya ulaşamamış ama deneyi yürüten bilim insanlarının Emu adını verdiği dişi maymun, patatesi suya sokmayı akıl etmiş ve patatesi temizlemiş. Bu kültürsel gelişim nesilden nesile aktarılmış ve bugün dahi Kushima Adası’nın makak maymunları bu yöntemi biliyormuş.
  • Birebirde homo sapiens’in bir neandertale karşı şansı olamazdı; çünkü neandertal güçlüydü ve homo sapiens kadar da sofistikeydi. Ama iki tarafın kalabalık toplulukları karşı karşıya geldiğinde homo sapiens üstün geldi; çünkü homo sapiens’in bilişsel iletişim yetenekleri varken, neandertallerin yoktu.
  • Neandertaller ancak 3-4 kişilik grupları idare edebilirken, homo sapiens onlarca kişiyi aynı anda idare edebiliyordu.
  • Bilişsel devrimle neler değişti?
  1. Temel ihtiyaçlara yönelik, insanların birbirine haber verebilme yetisi gelişti.
  2. Dedikodu sayesinde insanlar arasında yüklü miktarda bilgi alışverişi başladı.
  3. Kurgusal dilin gelişmesiyle, insanlar aslında var olmayan şeyleri yaratmaya ve hayatlarını bu hayali ürünler üzerine kurmaya başladı. Bunlara ülkeler, insan hakları, şirketler, tanrılar da dahil.
  • Kurgusal dil, toplulukların sosyal davranışlarını çok hızlı bir şekilde geliştirebilmelerini/değiştirebilmelerini sağlıyor.

Big Data hakkında notlar

Bill Howe’un Introduction to Data Science dersinden Big Data hakkında bir iki notu yazmak lazım ki unutmayalım.

  • University of Berkeley’den Michael Franklin diyor ki: “Big Data is any data that is expensive to manage and hard to extract value from.” Yani Big Data’nın Big kısmı aslında göreceli. Verinin büyüklüğünü ölçmenin tek yolu ne kadar yer kapladığı değil, veriyi ayıklamanın ne kadar problemli olduğu.

  • Big Data ile ilgili önemli bir soru şu: Bu kadar fazla veri nerden geliyor?
  1. Kullanıcılardan alınan veriler. Kullanıcılarla sistem arasında eskiden olduğundan çok daha yüksek bir etkileşim mevcut. Artık kullanıcılara sadece reklam göstermekle kalınmıyor, bu reklam sırasında ne zaman nereye tıklandığı gibi bilgilerin de bulunduğu click streamleri alınıyor.
  2. Sensörler. Teknolojinin gelişmesiyle beraber sensörler de gelişiyor ve ucuzluyor; böylece kullanımları artıyor. Geçen haftalarda insanların trafikte başka insanlara nasıl yardım ettikleriyle ilgili bir video izlemiştim. Video Rusya’daki olaylardan derlenerek hazırlanmış ve her bir senaryo arabanın ön tarafını çeken kameralar sayesinde kayda alınabilmiş. “Bu insanlar kamerayı bilerek mi koymuşlar?” diye düşünürken bu uygulamanın Rusya’da sigorta şirketlerinin isteği doğrultusunda standartlaşan bir uygulama olduğunu öğrendim. Düşünsenize, milyonlarca araba sürekli olarak video kaydı yapıyor. Bu arada merak edenler videoya buraya tıklayarak ulaşabilir.
  3. Her şeyi saklama yetisi. Yine teknolojinin gelişmesi sayesinde bir baytı saklamak için gereken maliyet gün geçtikçe düşüyor. Azalan bu maliyetin sonuçları da insanların “saklamasam da olur” dedikleri verileri dahi saklamasını getiriyor.
  • Big Data hususunda temel olarak 3 sorun var. Bunlar Volume, Velocity ve Variety. Volume, verinin büyüklüğü. Velocity, interaktif ortamlarda veriye olan talebe göre verinin işlenme hızı. Yani diyelim ki interaktif bir mecra olan sosyal medyadasınız. Birileri sürekli olarak yeni veri üretirken, sistemin bu verileri hızlıca anlamlandırması ve size anlamlı birer veri olarak sunması gerekiyor. Son olarak Variety, eldeki verilerin çeşitliliği. Çeşitlilik ne kadar artarsa, verilerin anlamlandırılması da o kadar zor oluyor.
  • Erik Larson taa 1989’da Harper’s dergisine demiş ki: “The keepers of big data say they do it for the consumer’s benefit. But data have a way of being used for purposes other than originally intended.” Bunu Bill Howe da sürekli tekrar ediyor. Özellikle yukarıda verdiğim örnekte, araba için kara kutu özelliği taşıyan video kayıt cihazlarının bundan belli bir süre sonra çok daha farklı amaçlara hizmet edebileceği, örneğin korkulduğu gibi özel hayatın gizliliğini ihlal edebileceği üzerine de duruluyor. Bill Howe’un da zaten Erik Larson’ın bu demecinden çıkardığı sonuç, özel verinin kamulaşma yönünde ilerliyor olması.
  • Son olarak Big Data’ya teknoloji odaklı bir bakış atarsak, Bill Howe’un da söylediği üzere disk kapasiteleri inanılmaz bir hızla artarken disk latency dediğimiz ve veriyi bulma olarak anlamlandırabileceğimiz “arama” hızı yerinde saymaya devam ediyor. Çok daha fazla veri saklayabiliyor olduğumuz doğrudur, ancak veriye ulaşma gücümüz verilerin de çoğalmasıyla aslında zayıflıyor.
%d bloggers like this: