İnanç Özgürlüğü Üzerine

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre, her bireyin kendi inancını seçme ve bu inancına göre ibadet etme hakkı bulunuyor. Bu, teoride güzel bir düşünce olsa da ne yazık ki pratikte rahat uygulanabilen bir hak değil. Rahatça uygulanamamasının sebebi de yerleşik kültür ve bu kültürün getirdiği mahalle baskısı.

Türkiye’de inanç özgürlüğü üzerine bir tartışmanın içerisinde bulunursanız, duyacağınız şey, Türkiye’nin her vatandaşına inancını özgürce yaşama imkanı sunduğudur. Fakat bu ülkede inanç özgürlüğü demek, hıristiyansanız, yahudiyseniz ya da ateistseniz, insanların sizi müslüman yapmaya zorlamamaları demek. Dininizin ya da dinsizliğinizin gereklerini hakkıyla yerine getirmeye kalktığınızda ayıplanır ve Tanrıtanımazlıkla (!) suçlanırsınız. Yani teorik olarak, “ben müslüman değilim,” demekte serbestsiniz; ancak müslüman olmamanın getirdiği toplumsal baskıyla yaşamak zorundasınız.

İnanç meselesinden fazla uzaklaşmak istemesem de, inanç dışı bir örnekle durumun vehametini ortaya koymak istiyorum. Bu toplumu oluşturan insanlar, zaman zaman belli etnik kökene sahip (yahudi, kürt veya ermeni vb) başka insanlara karşı pek de toleranslı olmadıklarını gösterdiler. Üstelik etnik köken, kişinin değiştirmek istese de değiştiremeyeceği bir özelliği. Henüz farklı bir etnik kökeni tolere edemiyorken, toplumun çoğunluğunun sahip olmadığı bir inancı tolere edebilmek yakın zamanda mümkünmüş gibi gelmiyor.

Toplumların özgürlüğü kadar, bireylerin de toplumlardan bağımsız olarak özgür olabildikleri, refah bir ortam yaratabildiğimizde, güzel günlere bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Türk Pasaportu

Türk Pasaportu’nun İkinci Dünya Savaşı sırasında çok değerli olduğunu biliyor muydunuz? Hayır mı? Ya Almanya’nın Fransa’yı işgalinden sonra Türk diplomatların burdaki yahudileri korumaya çalıştığını ve hatta bazılarını Türkiye’ye kaçırarak kurtardıklarını? Ben de bilmiyordum. Az önce izlemeyi bitirdiğim 2011 yapımı bu güzel belgesel sayesinde öğrendim. Bu nedenle de belgeselden birkaç anekdot paylaşmak istiyorum. Yazının sonunda da sizi belgesele yönlendireceğim.

İkinci Dünya Savaşı sırasında yahudilerin her an toplanıp toplama kamplarına gönderilebileceği ya da kolaylıkla öldürülebileceği gerçeği mevcuttu. Ancak Türkiye savaşa girmediği için ve Almanya’ya karşı belirli bir gücü bulunduğu için kendi vatandaşlarını korumaya alabiliyordu. Özellikle Fransa’da yaşayan Türk yahudileri mutlak surette korudular. Bir süre sonra ise kimi yahudiler Paris Başkonsolosluğu’na gelip Türk olduklarına dair belgelerini kaybettiklerini beyan etmeye başladılar ve başkonsolos, bu kimselerden birkaç Türkçe kelime duyarak onların Türk olduğunda ve belgelerini kaybettiklerinde mutabık olmaya başladı. Böylece birçok yahudiyi Türk vatandaşı yaparak onlara Türk Pasaportu sağladı.

Bugün Coca-Cola’nın CEO pozisyonunda bulunan Türk Muhtar Kent’in babası Necdet Kent, III. Reich zamanında Marsilya’da konsolosluk görevini yürütüyordu. 81 Türk yahudi ölüm kamplarına gönderilirken onları kurtarmak istedi. Alman yetkililer bu isteği geri çevirince o da trene bindi ve “o zaman ben de onlara eşlik edeceğim,” dedi. Diplomatik bir skandalı önlemek için, Alman yetkililer bir sonraki durakta Necdet Kent’i ve Türk yahudileri salmak zorunda kaldılar.

Ömer Arbel’in anlattığına göre, babası Bedii Arbel de zamanında Marsilya’da konsolosluk görevini yürütürken, Gestapo’dan kaçan bir kadının ve iki çocuğunun elçiliğe sığınmasına izin verdi. Annesi ise kadının arkasından gelen Gestapo askerleriyle elçilik sınırında konuştu ve bir süre sonra onları içeri almayarak geri gönderdi. Bu insanları bir ay kadar misafir ettikten sonra onlar için birer Türk Pasaportu düzenledi ve elçilik dışında yaşayabilmelerini sağladı.

N. Kemal Yolga da Paris’te yardımcı konsolosluk görevini yürütürken, Auschwitz’e giden bir treni durdurdu ve elindeki boş pasaportları kullanarak trendeki Türk vatandaşlarının ölüme gitmesine engel oldu. Kızı Gülyüz Yolga’nın anlattığına göre o zamanlar Türk diplomatların Almanya karşısında önemli bir gücü vardı ve bu gücü de sonuna kadar kullandılar.

Türkiye’nin koruduğu yahudilerin çoğunluğu Fransız ve İtalyan yahudileriydi ve 1943’ün sonuna kadar Türk diplomatlar onları korumayı başarabildi. 1943’ün sonlarına doğru konsoloslar bu yahudilere Türkiye’ye dönme çağrısı yaptı; çünkü Almanya’ya savaş ilan edilmesi gündemdeydi. Artık onları evlerinde koruyamayabilirlerdi.

Bu hikayeler belgeselin ve de büyük hikayenin küçük bir kısmı. Bunca yardımda bulunan diplomatlarımızın sayısı dört ile sınırlı değil; çok daha fazlalardı. Hepsi de zor durumda bulunan yahudileri kurtarmak için kendi hayatlarını tehlikeye attılar. Bunun üzerine dahi, teşekkür etmeye gelen yahudilere “bu bizim vazifemiz” diyebiliyorlardı; resmi hiçbir yükümlülükleri olmamasına rağmen, bu yardımı insan olmanın bir vazifesi olarak görüyorlardı.

Peki ya bugün? Nerden nereye gelmişiz. Nefret demeçleri vermekten utanmayan insanlar tarafından idare ediliyoruz. İnsanlıktan çıkmış bir ortamda tüm insani yönlerini göstermekten çekinmeyen diplomatlarımız bizim atamız. Bugünkü nefret ortamını görünce midem bulanıyor, oysa eskiyi düşününce sadece ağlayabiliyorum, sadece kıskanabiliyorum.

Not: Bu belgesel 2011 yılında çekilmiş ve ismi Türk Pasaportu / The Turkish Passport. Normalde YouTube üzerinde $2.99 karşılığında 72 saatliğine kiralanıp izlenebiliyor ama nedense Türkiye’den izlenme izni yok. Başka herhangi bir kaynaktan da bulamadığım için belgeselin yapımcıları kusura bakmasınlar, DailyMotion’a yüklenen ücretsiz bir kaynaktan izledim. Size de aynı linki vereceğim. Olur da yapımcılar bir şekilde bu yazımı okur ve bu linkten rahatsızlık duyarlarsa, bana ulaşmaları halinde kaldırabilirim. Bundan sonrası içinse Türkiye’den ulaşılabilir bir kaynakta yayınlamalarını temenni ediyorum.

Link: http://www.dailymotion.com/video/x153xft_turkish-passport-documentaire-partie-1-3_shortfilms

Son zamanlarda izlediğim sinema filmleri

Not: Çeşitli spoilerlar içerebilir. Okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

The Dictator (2012)

IMDB puanı: 6.4
Metascore: 58
Puanım: 5/10

Sacha Baron Cohen’i itici buluyorum ve bu filmi de çerez niyetine izledim. İçerisinde klişe olmayan bazı güzel mesajlar olsa da, bana Amerikan milliyetçiliğinin klasik bir ürünü gibi geldi. Ciddi bir şeyler aramıyorsanız ve ne kadar güldüğünüz o kadar da önemli değilse izlenebilir.

Ted (2012)

IMDB puanı: 7.0
Metascore: 62
Puanım: 7/10

Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane’in mizah anlayışını severim. Her ne kadar dizinin son sezonlarında kötü yönde biraz abartsa da diziyi izletmeyi başarıyor. Ted’i, Family Guy’dan biraz soğumuşken izlediğim için beklentim düşüktü; fakat beklentim boşa çıktı ve filmi çok beğendim. Erkeğin çocukça davranması, kadının ciddiyet beklemesi gibi klişe konuları bir kenara bırakacak olursak “oyuncak ayının canlanması” fikri ve bu ayının “super best friends” tarzı değil de kan kardeşi tarzında bir arkadaş olması filmi güzel kılmış. Özellikle parti sahneleri çok güzeldi.

Warm Bodies (2013)

IMDB puanı: 6.9
Metascore: 59
Puanım: 7/10

Zombilere ve kıyamet senaryolarına hayranım. Zombili film diye izledim, bambaşka bir şey çıktı! Filmin başında parlak zombi oğlanı görünce dedim, “kesin saçma sapan bir şeyler çıkacak.” Çıkmadı; yani saçma sapan çıkmadı. Filmde bu kez zombilerin tarafındayız ve olayı onların gözünden görüyoruz. Bir tutam da insancıllaşma var. Herhangi diğer zombi filmlerini benim gözümde geçemez ama izlemesi farklı bir tecrübeydi.

World War Z (2013)

World War Z

IMDB puanı: 7.1
Metascore: 63
Puanım: 8/10

Zombileri seviyorum demiştim, değil mi? Brad Pitt’i de severim. Bu filmi de sevdim. Film ilk çıktığında çok fazla olumsuz yorumla karşılaşmıştım. Ancak ordunun “kurtarıcı” olarak gösterilmemesi, beklenmedik ölümler, zombileştiren virüsün zayıf noktasının bulunması ve yeteri derecede aksiyon filmi güzel kılmış. Hele o İsrail neydi öyle! İsrail’in nasıl olup da zombi istilasından kurtulduğuna yönelik geçen konuşma bambaşka güzellikteydi:

“1930’larda Yahudiler, toplama kamplarına gönderileceklerine inanmayı reddettiler. 1972’de olimpiyatlarda katledileceğimizi anlamayı reddettik. 1973 Ekim’inden önceki ay, Arap askeri hareketlerini gördük ve oybirliğiyle bir tehdit olmadığını düşündük. Ama bir ay sona Arap saldırısı bizi denize döküyordu. Biz de bir değişiklik yapmaya karar verdik: Onuncu Adam. Dokuzumuz aynı bilgiye bakıp aynı sonuca varıyorsak, onuncu adamın görevi karşı çıkmaktır. Ne kadar olanaksız görünürse görünsün, onuncu adam diğer dokuz kişinin yanıldığı varsayımını araştırmalıdır.”

O kadar güzel ki…

The Internship (2013)

IMDB puanı: 6.3
Metascore: 42
Puanım: 3/10

Filmi satabilmek için Google’ı kullanan, vasat ötesi bir film. Daha fazla söyleyecek bir şeyim yok.

Pacific Rim (2013)

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 64
Puanım: 6/10

Çok daha kötü bir film beklemiştim ama kıyamet sonrası bir senaryoya sahip olduğunu öğrenince, içinde geçen kocaman robotlara rağmen izleyeyim dedim. Her ne kadar bir Amerikan başarı hikayesi olsa da, izlenebilir düzeyde bir film.

The Book of Eli (2010)

IMDB puanı: 6.8
Metascore: 53
Puanım: 4/10

Ben bu filmin çok yüksek bir puan aldığını sanıyordum, meğerse almamış. Film biterken boşa geçen 2 saatime küfrediyordum. Kitabın hristiyanların kutsal kitabı olduğunu nasıl tahmin edemedim ki? “The Book” sonuçta. Filmin tek güzel tarafı, Carnegie’yi oynayan Gary Oldman’ın kitabı arama amacıydı: Toplulukları kontrol etmek. Onun dışında tüm film tanrı tarafından görevlendirilmiş bir adamın 30 yıl boyunca kıyamet sonrası bir senaryoda, tüm dünyada sağlam kalmış tek İncil’i, ABD’nin doğu yakasından batı yakasına, kurulan büyük kütüphaneye götürmeye çalışmasını anlatıyor. Verdiğim 4 puanın 3 puanı Gary Oldman’ın repliğine, kalan 1 puanı da aksiyon sahnelerine veriyorum. Berbat bir filmdi.

The Croods (2013)

The Croods

IMDB puanı: 7.3
Metascore: 55
Puanım: 8/10

Hayatımda izlediğim en güzel masallardan biri olmaya aday. Güldüm, ağladım, animasyonun yapılışına ve filmin çeşitli noktalarına serpilmiş detaylara hayran kaldım. Ateşin bile yaygın olmadığı zamanlarda, kıtaların birbirinden ayrılmaya başlamasıyla değişen dünyada hayatta kalmaya çalışan 6+1 ilkel insanın anlatıldığı filmde bolca sevgi var. Guy’ın ateş yakma gibi konulardaki pratikliği ve Grug’ın fotoğraf çekme (?) gibi ilginç fikirleri var. Filmin sonunda ise o 6+1’e eklenen başka +1’ler var. Çok güzeldi, çok.

Schindler’s List

1993 yapımı film, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Polonya’yı işgali sonrası, ucuz iş gücü doğacağının bilincinde olan iş adamlarından biri olan Oskar Schindler’in Krakow’a gelmesini ve bundan sonra başından geçenleri anlatıyor. Filmin iyi olduğunu zaten herkes söylüyor, yine de ben filmi izleyene kadar bunun gerçek bir hikayeden alınma olduğunu bilmiyordum. 1982 yılında Schindler’in Gemisi adıyla yayınlanan kitaptan uyarlanmış bir Steven Spielberg filmi. Schindler’in kendisi hakkında kısa bir yazı okumak isterseniz burdan buyrun 🙂

http://www.nasilunluoldu.com/oskar-schindler

Yazının bundan sonrası filmle ve hikayeyle ilgili spoiler içermektedir; okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oskar Schindler, aslında fırsatları iyi gören bir iş adamı. Nazi Partisi’nin bir üyesi olarak, Alman işgali altındaki Krakow’a geliyor ve burda yahudilerin elinden alınan bir fabrikanın başına geçiyor. Kendine yahudi bir muhasebeci buluyor. O dönemin en ucuz köle-işçileri haline gelen yahudileri çalıştırmaya başlıyor. Sonrasında ise şehirde bulunan üst düzey Nazi yetkilileriyle zaman zaman yağ çekerek olsun, zaman zaman minnettarlığını göstererek olsun arasını iyi tutuyor ve işlerinin aksamamasını sağlıyor. Oskar Schindler’i diğer iş adamlarından ayıran iki büyük özellik var: Bunlardan biri kendini ve işini pazarlamayı iyi bilmesi. Diğeri ise, savaş sırasında Almanların çoğunun böcek gibi davrandığı yahudilere nispeten daha iyi davranması.

Bunları düşününce filmde/hikayede iki kırılma noktası olduğunu görüyoruz. İlki, Schindler’in adının kurtarıcı olarak çıkması. Kendisi böyle tanınmayı asla istemiyor; çünkü Nazi Partisi ile bir kez bozuşmayagörsün, işlerine devam edemeyecek. Aynı zamanda bu kadar ucuza işçi de çalıştıramayacak. Köle-işçi yahudilere iyi davranmasının tek sebebi ucuz maliyete üretimi artırmak. Fakat iyi davranışları, bazı yahudilerin kendisine kurtarma istekleriyle gelmesine sebep oluyor. Henüz kitabı okumadım ama filmden anladığım kadarıyla Elsa adıyla saklanan gizli yahudinin Oskar’ın yanına gelip de anne babasını fabrikaya aldırmak istemesi ilk kırılma noktası. Burda Oskar’ın aklına gelecekte yapacaklarının tohumları ekiliyor.

İkinci kırılma noktası ise, Amon Goeth’in çalışma kampına gelmesinin ardından olanlar. Yahudilerin keyfi olarak öldürülmesi ve hatta gettonun bir kısmının tamamen yok edilmesini gören Oskar Schindler’in insani duyguları ön plana çıkmaya başlıyor. Bir iş adamı olarak geleceğini düşünmektense, insanları kurtarmaya yönelik eylemler içerisine girmeye başlıyor. Filmin bu kısmında kırmızılı kızı da görüyoruz. Siyah-beyaz bir dünyanın içerisinde yüreğimizi ağzımıza getirerek Alman askerlerinden kaçıp bir yatağın altına saklanıyor.

Bu kırılma noktalarından sonra, Oskar öncelikle çalışma kampının komutanı Amon ile arasını iyi tutuyor ve sonrasında ona olan yakınlığının verdiği samimiyetle, ona gücün asıl anlamını aktarmaya çalışıyor. Bir nevi konuşma yoluyla yahudileri korumaya çalışıyor. Asıl gücün, elinde öldürme gücü olmasına rağmen öldürmemekten geçtiği düşüncesini aşılamaya çalışıyor. Bir yere kadar başarılı da oluyor; fakat Amon gibi şımarık bir adamın bu konudaki fikrini temelli değiştiremiyor. Filmin sonrası ise artık kazandığı bütün servetini ve parti içerisinde kurduğu ilişkileri kullanarak nasıl 1100’den fazla yahudiyi soykırımdan kurtardığını anlatıyor.

Bu bir eleştiri yazısı değil, sadece aklımda kalan bu iki kırılma noktasını yazmayı ve filmi özetlemeyi amaçlamıştım. Filmin gerçek hikayeden alınma senaryosu kadar çekimleri ve oyuncuları da şahane. Filmin sonunda Schindler yahudileriyle ilgili bilgiler de veriliyor ve başta ne amaçla geldiği Krakow’dan nasıl bir insan olarak döndüğünü fark edince, insan kendini tutamıyor, ağlıyor. Gerçi beni asıl duygulandıran, bugün hala Oskar’ın kurtardığı insanlardan bir kısmının hayatta olmasıydı. Filmin sonunda bu insanların Oskar’a olan sevgilerini görünce içim parçalandı. Kendisi belki savaştan sonra girdiği işlerin hepsini batırdı, evliliğiniyse yürütemedi; ancak bu dünyaya çok büyük bir katkı sağladığı kesin. O artık asla unutulmayacak.