Antep’i yedik, doyamadık

Ön not: Bu yazıyı tee 20 Şubat 2017’de yazmışım ama yayınlamamışım. Sanırım fotoğrafları beklediğim için yayınlamadıydım. Neyse, şimdi 10 ay sonra görünce tekrar bir okudum, Antep anılarım depreşti…

Hafta sonu için, Koray ve Beyza’nın K.Maraş’taki nişanı ile gündeme gelen bir G.Antep planı yaptık. Cumartesi akşamını Maraş’ta geçirdik, hafta sonunun kalanında Antep’teydik. Burdan Koray ve Beyza’ya ömür boyu mutluluk diliyorum ve Antep’e geçiyorum. 🙂

Antep’e yemek hususunda çok büyük bir beklenti içerisinde gittik. Büyük beklentiyle yapılan çoğu şey genelde hayal kırıklığına uğratır; fakat Antep bırakın hayal kırıklığına uğratmayı, beklentimizi çokça aştı. Betül’ün şahane misafirperverliğini de ekleyince çok güzel gezdik ve inanılmaz şeyler yedik. Bir Adanalı olarak doğduğum yeri satacağımı düşünmezdim ama Antep bambaşkaymış… Bir laf vardır, “yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğün yerleri anlat,” diye. Ben tam tersini yapıp yediklerimizi anlatacağım ki bir sonraki gidişimiz için küçük bir rehber olsun.

Beyran

Ben daha önce İstanbul Bostancı’da küçük bir ev yemekleri restoranında yemiştim, çok da sevmiştim. Antep’in yediğim/bildiğim tek yemeğiydi yani. İki farklı yerde yedik. Sakıp‘ta yediğimiz beyranın acısı oldukça yerindeydi fakat sakatat kokusu geliyordu. Aslında tam hasta çorbası. Eti fazla tiftiklenmişti. Metanet‘te yediğimizin ise eti yine tiftiklenmiş olmasına rağmen daha tümdü. Hem pirincinin hem de etinin tadı daha yerindeydi ve sakatat kokusu yoktu. Hastaysan Sakıp mantıklı, yoksa Metanet‘inkini tercih ederim. Tabii Metanet şehir merkezinde olduğu için erkenden kapatıyor.

Kuzu şiş (kuşbaşı)

Bizim Adana’da kuşbaşı istersen bildiğin kuşbaşı getirirler. Antep’in kuşbaşısı bizim kazbaşından daha büyük. Avcarı (sosu) ise çok güzeldi. AşinaÇulcuoğlu ve Halil‘de yedik. Hepsi de çok güzeldi. Aşina‘nın avcarı, Halil‘in etinin yumuşaklığı ön planda. Çulcuoğlu‘da da çok güzel yapmışlardı ama yine de diğerlerinin yanında biraz sönük kalır. Bizim millette et pişirmeyi normalde bilmezler. Etin suyunu yok edene, rengini karartana kadar pişirirler. Antepliler işin doğrusunu yapıyor. Yediğim etin suyu yerindeydi, iç rengi de pembemsiydi. Yediğim en güzel kuzu şişti.

Yuvalama

Antep’e girdiğimizde yediğim ilk şeydi. 🙂 Belki de ondandır, bilmiyorum ama Antep’teki favorilerimden oldu. Yoğurtlu bir çorba, üzerine mis gibi bir yağ gezdirmişler. İçinde kuşbaşı et var, bir de pirinçten yuvarlanmış köftecikler. Böyle bir tat beklemiyordum, hayran kaldım. Hem Aşina‘da hem de Altın Kase‘de yedik. İkisi de çok güzeldi ama Aşina‘daki favorim.

Katmer

Daha önce İstanbul’da denemiştim ama o yediğim şey katmer değilmiş. Ben hayatımda böyle güzel tatlı yemedim. Yer yemez benim için çikolatadan bile daha üst bir sıraya oturdu. Katmerci Zekeriya ve Orkide‘de yedik. Orkide‘deki de güzel ama Katmerci Zekeriya tek kelimeyle efsaneydi. Antep’in etini geçtim, sırf o katmeri yemeye bile giderim. Yanında da süt.

Küşleme

Kuzu bonfileden yapılıyormuş. Bonfile zaten hayvanın en sinirsiz, en yumuşak yeri. Yani bonfile zaten kafadan güzel bir yiyecek. Kebapçı Halil de etin suyunu kaybettirmeden, pembe pembe getirdi koydu önümüze. Yani aslında kuzu bonfileye verecek paran, iyi bir mangal alevin ve o alevde eti mühürleyecek hünerin varsa güzel küşlemeyi sen de yaparsın.

Yağlı parça

Berkan’ın önerisiyle yine Kebapçı Halil‘de yedik. Söylediklerine göre kemiksiz kuzu pirzolanın kalın haliymiş. Et, etrafındaki yağ tabakasıyla birlikte pişiriliyormuş. Yani yine küşleme gibi aynı şekilde et kafadan güzel. 🙂 Tadı şahaneydi. Etin yağı güzelce kızarmış, et mühürlenmiş, içi sulu ve pembe. Küşlemeyle çok rahat kapışır.

Simit kebabı

Kebap çok seven biri değilim. Adana’da dahi yiyeceksem ya dürüm yerim ya da Hadırlı tarafında yemek isterim. Aşina ve Çulcuoğlu‘da yedik. Aşina‘dakinin pek bir özelliği yoktu. Eminim seveni çoktur ama kebap beni çeken bir şey değil. Çulcuoğlu‘dakininse içine türlü baharat, üstüne de bol fıstık ve kaşar koymuşlar. Ordan kurtardı. Oldukça hoşuma gitti. 🙂

Beyti sarma

Belki her yerde bulabileceğiniz bir kebap türü ama Aşina‘da susamlı, incecik pidenin arasında hazır sarılmış geliyor. Kaşarlı ve oldukça güzel.

Saray kebabı

Aşina‘da yedik. Normalden farklı bir yorum getirip incikten yapmışlar. Yanında da çeşitli sebzeler ve ayva. Et çok güzel pişmişti ve ilginç bir şekilde ayva da oldukça güzeldi.

Alinazik

Patlıcan sevmeyen biriyim. Aşina‘da Alinazik’e lavaşla daldım. Çok güzeldi.

Patlıcan kebabı

Patlıcan sevmediğimi söylemiş miydim? Peki ya kebabı çok tercih etmediğimi? Çulcuoğlu sağ olsun patlıcan kebabını severek yedim. 🙂 Hem de patlıcanıyla beraber.

Künefe

Şimdi künefe nerden çıktı diyebilirsiniz… Ama Antep’te her şey güzel. Cumba‘da ve Çulcuoğlu‘da yedik. Cumba‘da öğrendik ki Antep’te tatlıların yanında süt getiriyorlar. Ben takdir ettim, tatlının yanına süt çok yakışıyor. Künefe kocaman bir tepside geldi ve ne Adana’da ne de Hatay’da bundan iyi künefe yediğimi hatırlamıyorum. En azından benim damak tadıma göre çok güzeldi. İçi bol peynirli, nispeten az şireli ve dolayısıyla daha hafif bir tatlı olmuş. Çulcuoğlu‘da ise yemeğin üstüne söyledik ve fakat getirdikleri şey üstüne bir batman antep fıstığı dökülmüş bir kadayıftı. Arasında ise peynir yerine nefis bir kaymak vardı ki peynirin yerini hayli hayli doldurmuştu. Belki farklı bir lezzet olduğu içindir bilemiyorum ama künefe kadar çok sevdim.

Bunların dışında Koçak‘ta yediğimiz baklavaları, Altın Kase‘de tattığımız içli köfteyi ve zerdeli sütlacı, Aşina‘daki kuru dolmayı, Tahmis‘teki kahveyi, Çulcuoğlu‘daki beyti kebabı ve daha ne unuttuysam onları ayrıntılı yazmıyorum. Tüm bunlara rağmen henüz tatmadığımız tonla şey olduğunu da görünce Antep’in neden UNESCO’nun Gastronomi dalında yaratıcı şehirler listesine girdiğinianlamak zor olmuyor.

İsveç’in kışında Stokholm’de kısa bir gezi

Gülfemin’in haber vermesiyle beraber, Pegasus’un İskandinav ülkelerine yaptığı indirimden haberimiz oldu ve 400 lira gibi bir ücrete, Stokholm için iki kişi gidiş-dönüş biletimizi aldık. Gülfemin, Mithat, Banu ve Birtan 12 Şubat’ta gelecek, biz 11 Şubat’ta Stokholm’de olacak; sonra da hep birlikte 14 Şubat’ta geri dönecektik. Nitekim böyle oldu. Yazının daha sonrasında da fark edeceğiniz üzere inanılmaz pahalı bir şehir olan Stokholm’e inmeden önce bir de yemek yiyelim dedik ve önceden siparişini vererek, Tuğçe ile 50 liraya iki kişilik yemeğimizi de uçakta yedik. Peki Stokholm nasıldı? Soğuk, temiz, pahalı ama düzenli ve en önemlisi de mutlu bir şehir.

Stokholm’e doğru yola çıkmadan önceki gece, küçük bir araştırma yaptım ve İsveç’te nakit paranın kullanım sıklığının oldukça azaldığını öğrendim. İnsanlar genel olarak debit veya kredi kartlarıyla alışveriş yapıyordu — ki bu bizim için de güzel bir haberdi. İsveç Euro yerine Kron kullandığı için, ve ülkemizde de Euro ve Dolar dışındaki para birimlerine çevrim de zor olduğu için, biz de İsveç’te direkt olarak kart kullanmaya karar verdik. Yine de Stokholm’de Arlanda Havaalanı’na indiğimizde ne olur ne olmaz diyerek, 1200 SEK tutarında bir miktar çekip cebimize koyduk. Hemen sonrasında ise Flygbussarna adındaki havaalanı shuttle’ına binmek için, havaalanından çıkmadan hemen önce bir makineden kişi başı 119 SEK (yaklaşık 40 TL) ödeyerek (tabii ki kartla) biletimizi aldık. Bu noktada söyleyebileceğim bir iki şey var: Arlanda’dan şehre giden araçlar genelde Cityterminalen’e (şehir merkezindeki tren istasyonuna) kadar gidiyor. Flygbussarna bu yolu 45 dakikada alıyor ve her 10 dakikada bir kalkıyor. Daha seyrek çalışan otobüsler de var ve gördüğümüz kadarıyla fiyatları da aynı. Bunun dışında, merkeze 20 dakikada giden bir de tren var: Arlanda Express. Fakat normal günlerde bir yetişkin fiyatı 300 SEK. Ancak perşembe ile pazar günleri arası en az 2 kişilik bilet alacaksanız, kişi başı 150 SEK’e kadar düşüyor. Çok daha kalabalıksanız, taksiyi de tercih edebilirsiniz. Biz dönüş yolunda bir de evden Cityterminalen’e gitmekle uğraşmayalım diye taksi kullandık. 6 kişi de olduğumuz için çok uyguna geldi. Taksiyi bir gün öncesinden internet üzerinden rezerve ettik. Ben İngilizce bir versiyonunu bulamadım ama az çok sözlük kullanarak 10 dakikada rezervasyonu yaptık. 6 kişi toplam 570 SEK ödedik, yani kişi başı 95 SEK (~32 TL) ile otobüsten dahi ucuza geldi.

Link: https://taxijakt.se/stockholm-arlanda

Dönelim Flygbussarna yolculuğumuza. 🙂 Otobüs bizi Cityterminalen’de bıraktı; biz de toplu taşımaya para vermek istemediğimiz için, biraz da etrafı görürüz diyerek, o gece konaklayacağımız, Baltık Denizi’ne demirlemiş gemi otelimize doğru yürümeye başladık. Yol yaklaşık 1.7 kilometreydi; bavulumuz tekerli olduğu için de zorlanmayacağımızı düşündük. Nitekim yolumuzun üstünde Östermalm (şehrin modern tarafı), Gamla Stan (Old Town — şehrin eski tarafı) ve Södermalm’ın kuzey kıyıları vardı — ki güzel bir rota olduğunu düşündük. Gamla Stan’dan çıkıp Södermalm’ın kuzey kıyısına vardığımızda, yol boyu denizin yer yer buz tutmuş olduğunu gördük. Sonradan öğrendiğimize göre, Stokholm bir süre önce -20’leri görmüş ve bizim vardığımız sıralarda nispeten daha sıcak bir havaya sahipmiş. Tabii ki İstanbul’a kıyasla çok soğuk olduğunu söylemeden geçmemek gerek. Ayazı da Ankara ayazı gibi düşünülebilir. 🙂 Bu arada değinmeden geçmek istemiyorum; bizim gezimizden yaklaşık bir ay kadar önce İsveç’in donmuş bir hendeğine çizilen penis olay olmuştu. Haberi http://www.thelocal.se/20160118/mystery-giant-ice-penis-causes-headache-in-gothenburg linkinden okuyabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse, birileri buzun üzerine bir penis çizer, çevrede yaşayan insanlar buna tepki gösterir. Belediye başkanları ise bunun gülünç ama önemsiz bir olay olduğunu söyleyip önemsemez; fakat halktan gelen tepkilerle beraber ne yapılacağı düşünülür. Yazıda açıklandığı üzere buzun kırılması şu anda hatırlayamadığım bir sebeple istenmemektedir ve olay giderek büyümüştür. Stokholm’de geçirdiğimiz üç günlük süre içerisinde etrafta kara ya da buza kazınmış çokça penis gördüğümüzü de söylemek isterim. 🙂

Hazır toplumsal bir olaya değinmişken, İsveç’in ne denli ilginç bir ülke olduğunu da bir iki örnekle anlatmak istiyorum. Biz gitmeden önce yaşanan ve http://cphpost.dk/news/most-hated-man-in-sweden-being-deported-to-denmark.html linkinde sonrasında gelişenleri okuyabileceğiniz bir olay oldu. Tunuslu bir göçmen, metro çıkışı bir kadının çantasından bir şeyler çalmaya çalışır. O sırada olayı gören ve yanında iki çocuğuyla beraber metroya doğru inen başka bir kadın, mağduru uyarmaya çalışır. Bunun üzerine göçmen, anneye çıkışır ve tükürür. İşi daha da ileriye götürüp, merdivenlerde ve çocuklarının yanında tekme (!) ile kadına saldırır ve annenin çocuklarını korumaya alıp geri çekilmesiyle, adam olay yerinden uzaklaşır. Bu olayın video görüntüleri internete düşünce de, Tunuslu göçmen bir anda İsveç’in en çok nefret edilen adamı olarak kendine medyada yer bulur. Olay biz Türkiye’de yaşayanlar için çok ciddi olmasa gerek. Fakat olayı araştıran İsveçli bir polis, bu olayın kariyeri boyunca gördüğü en çirkin olay (!) olduğunu söyler ve adamı bulmak için ellerinden geleni ardına koymadıklarını anlatır. Nitekim adam bulunur ve sınır dışı edilir. Adamların polisinin kariyeri boyunca gördüğü en çirkin olayın bize bu kadar normal gelmesi ne acı değil mi? Diğer yandan, Stokholm’ün banliyölerinde tecavüz vakalarının çok olduğunu da not olarak düşmek isterim. Fakat şehir merkezleri inanılmaz güvenli ve düzenli.

Bu kısa bilgilerden sonra gelelim gemiye. Bizim kaldığımız gemi otel, aslen üç küçük gemiden oluşuyordu. Biz ana gemideki resepsiyona uğradık, ücretimizi ödedik ve anahtarımız ile gemilere giriş kodlarını aldık. Gemide kalmayı tecrübe etmek istememizin sebeplerinden biri, gemiyle yolculuğa çıkarsak nasıl bir kamarada kalacağız, ne gibi imkanlarımız olacak vs. tecrübe etmekti. Keza kaldığımız kamara 5 m2 olsa dahi büyüklüğü oldukça yeterliydi. Alt katı 1.5 kişilik, üst katı 1 kişilik olan bir ranza, bir çalışma masası, bir koltuk, askı, lambalar ve kalorifer peteğinden oluşan bir odamız vardı. Bir de küçük penceremiz. Korktuğumuz başımıza gelmedi ve üşümedik. Gemide konakladığımız o gece, bizi gemi yolculuğuna biraz da olsun ısındırdı.

Gemiye eşyalarımızı koyup, biraz dinlendikten sonra zaman kaybetmeden kendimizi şehre vuralım, bir şeyler yiyelim, sonra da yürüyerek gezelim diye düşünerek attık kendimizi dışarı. İsveç’teki normal fiyatların dahi bizim cebimizi fazlasıyla yakabileceğini öğrendiğimizden dolayı, Foursquare’i kullanarak ucuz yollu karnımızı doyurabileceğimiz bir mekan aramaya koyulduk. Asıl plan, marketten alacağımız sandviç ekmeği ve iç malzemelerle karnımızı doyurmaktı ama şehre daha yeni geldiğimiz için, bir seferlik bir kaçamak yapmayı kendimize çok görmedik. Foursquare’de bize yakın, puanı iyi olan ve tek dolar işaretli bir mekan bulduk ve oraya doğru yürümeye başladık. Varınca gördük ki, o da nesi? Mekan kapanmış. Burda küçük bir bilgi vermekte fayda var: İsveç’te mekanlar oldukça erken kapanıyor. Saat 17’yi biraz geçmişti — ki gördüğümüz üzere de mekan 17’de kapanmış. Tabii ki cafeler bir miktar daha açık kalabiliyor; ancak mağazaları düşünecek olursak, durum daha da kötü (gerçi neye göre, kime göre kötü?). Birçok yer hafta içi saat 17 sularına kadar açık. Cumartesi ise mağazalar daha geç açılıp, daha erken (15 gibi) kapanıyor. Pazar günleri bazı yerler tamamen kapalı. Neyse, cafenin önüne oturup, yeni bir mekan aramaya koyulduk. O sırada içeriden çıkan ve mekanın sahibi olduğunu düşündüğümüz kadınla gülüştük, küçük köpeğine selam ettik; sonra da kadının gittiği yola biz de düştük. Çünkü Kalf & Hansen adında bir yer bulmuştuk. Fiyatlar nispeten ucuzdu ve mekan da oldukça işlek bir caddedeydi. Mekana girdik, standın arkasında bulunan ve İskandinav genlerinin güzelliğinden (erkek ya da kadın fark etmiyor!) nasibini almış diğer bir İsveçli olan adamın İngilizce olarak söylediği, “bugün sizin için ne yapabilirim?” sorusuyla karşılaştık. Birkaç saniyelik düşünme süremin ardından, ne yapacağımı bilemezcesine “bugün bizim için ne yapabilirsin?” diye sorunca adam güldü ve mekanın konseptini anlatmaya başladı. Mekanda İskandinavya’nın çeşitli başkentlerinin (Stokholm, Kopenhag, Oslo vs.) isimlerinin verildiği ana menüler vardı. Her menü aslında kendine özgü bir yemek çeşidi. Öncelikle menüyü seçiyorsunuz, sonra da menünün nasıl hazırlanmasını istediğinizi söylüyorsunuz; yani et, balık veya vejetaryen. Hepsi bu. Stokholm’e göre ucuz bir fiyata (~90 SEK ya da ~30 TL), altta sebze yatağında istediğiniz türe göre hazırlanmış İsveç köfteleri geliyor. Mekanın diğer bir özelliği de, tamamen organik ürünler kullanıyor olmaları. Stokholm’de gördüğümüz kadarıyla inanılmaz bir ekolojik ürün kullanma ve buna bağlı olarak da yerel üreticiyi destekleme eğilimi var. Kalf & Hansen de bu eğilime sahip küçük cafelerden biri. Yemeğimizi yerken “Södermalm Sour” adlı, yerel bir birayı da deniyoruz. Ekşi ve güzel bir tadı var. Adamın söylediğine göre de, üreticinin (küçük olsa gerek) fabrikasından da sadece 500 metre uzaktayız.

Karnımız tok bir şekilde, Kalf & Hansen’in kapanmasına çok kısa bir süre kala cafeden çıktık ve bulunduğumuz işlek caddedeki mağazaları / marketleri gezmeye karar verdik. O işlek caddede bir şeyi fark ettik: Çokça ikinci el dükkanı var; ve fakat birçoğu kapalı. İçerisi ışıl ışıl olan, açık bir tane bulduk ve içeri girdik. Normal bir mağazadan farksız, raflara yerleştirilmiş bir sürü ürün. Tabak çanaktan tutun, giysi ya da lüks eşyaya kadar bir sürü alet edevat. Nedendir bilmiyorum, raflardaki ürünler toplu üretimden çıkmış gibi görünüyordu. Yani herhangi bir üründen tek tük değil de, çokça varmış gibiydi. İçeriyi hızlıca gezip kendimiz için bir şey bulamadıktan sonra çıkmaya karar verdik. Tuğçe kapıyı açıp dışarı çıktı, bense bir kadına yol verdim ve onun ardından çıktım. Sonrasında kadın dönüp bize bir şeyler söylemeye başladı; kadının söylediklerinden sadece, pantolon olduğunu bildiğim “byxor” kelimesini çekip çıkarabildim. Kadını anlamadığımı İngilizce olarak beyan ettikten sonra, kadın İngilizce olarak “Bana bir pantolon almak ister misiniz?” demiş. Bense bunu önce “Benden bir pantolon almak ister misiniz?” olarak algıladım — sonuçta ikinci el ürünler satan bir dükkana girmiştik, amacımız bir şeyler almak olmalıydı! “Hayır, teşekkür ederiz,” dedikten sonra Tuğçe ile yolumuza devam ettik ve ancak Tuğçe’nin uyarısından sonra kadının kendi için bir pantolon istediğini anladım. Kadın belli ki evsizdi ve fakat İskandinav genlerinden midir bilmiyorum, ilk bakışta hiç de öyle görünmemişti. İkimizden de uzun, yapılı, sarışın ve nazik bir kadındı.

Yolumuza devam edip, gördüğümüz bir markete girmeye karar verdik ve Coop adındaki süpermarkete girdik. Tuğçe ile farklı ülkelerdeki süpermarketlere girip Türkiye ile fiyat karşılaştırması yapmak ve yerel ürünlere bakmak bizim için bir zevk. Market hususunda anlatabileceğim en önemli şey, sanırım ürünlerdeki “ekolojik” etiketlerinin çokluğu ya da eğilimi. Normal ürünlerden daha pahalı oldukları kesin, fakat çeşit olarak oldukça fazlalar.

Marketten çıktıktan sonra sokaklarda yürüye yürüye gezelim dedik. Öncesinde belli bir rota belirlemesek de, Gamla Stan’a, yani şehrin eski kısmına doğru yöneldik. Gamla Stan, Cityterminalen’in bulunduğu Östermalm ile, şehrin hip kısmının bulunduğu Södermalm arasında kalan bir adacık. 1200’lü yıllardan kalma binalar dahi bulunuyor. Hatta burda en dar kısmının 90 cm genişliğinde olduğu bir de ara sokak var — ki bu sokak merdivenlerden oluşuyor. Burayı biz de bulduk ve sokakta fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik. 🙂 Bir diğer ilginç şey ise, Gamla Stan gibi turistik bir yerde dahi pub ya da bar olmayan mekanların erkenden kapanması. Akşam saati açık bulabildiğimiz tek hediye dükkanını Hintli bir abimizin işletmesi ise gözümüzden kaçmadı. 🙂 Irkçı genellemeler yapmak istemesem de gittiğimiz her yerde hediyelik dükkanları Hintlilerin yönetiyor olması oldukça ilginç. Gamla Stan’la ilgili güzel bir gerçek ise, fast food dükkanlarının bulunmaması. Belirli bir yasa dahilinde olup olmadığını bilmesek de, tarihi dokunun korunması için yapılmış olabileceğini düşündük. Öte yandan, bolca pub, bar ve restaurant da bulunuyor.

Boydan boya gezdiğimiz ve Royal Palace’ına çıktığımız Gamla Stan’dan gemiye doğru dönüşe geçtiğimizde saatin henüz 20.30 olduğunu fark ettik ve dışarda adam gibi insan olmamasına, neredeyse tüm dükkanların kapalı olmasına bir daha şaşırdık. Gördüğümüz görüntü yüzünden saatin gece 12’ye geliyor olduğunu düşünmüştük. Gemiye doğru yürürken, Gamla Stan’ın uzun ince yolunda O’Connell’s adında bir Irish pub ile karşılaştık. İçerden İrlanda ezgilerine sahip canlı müzik sesi geliyordu. Pub’ın önünde bir iki tur attıktan sonra dayanamadık ve kendimizi içeri attık. Kapı kenarında sürüsüne bereket müzisyen, hepsinin elinde farklı bir çalgı, jam session yapıyorlardı. Bu Irish publar hangi şehirde olursak olalım bizi bir şekilde kendilerine çekiyorlar. 🙂 İçerisi de tıklım tıklım. Dedik bara geçip birer bira alalım, sonra da müziğin keyfine varalım. Tuğçe gözüne bir Apple Cider kestirdi — ki Cider’in ne olduğunu ikimiz de bilmiyorduk; sonradan barmaidin anlattığına göre, meyvenin fermente edilmesiyle oluşan ve kesinlikle bira olmayan alkollü bir içkiymiş. Biz bira sandığımızı söyleyince oldukça şaşırdılar. 🙂 Bizim şaşırdığımız nokta ise, Tuğçe’ye Apple Cider, bana da Guinness vermeden önce kimlik sormaları oldu. Daha önce farklı yerlerde okuduğuma göre Stokholm’de 30 yaşın üstünde gösteriyor olsanız dahi kimlik soruyorlarmış. Üstelik yaş sınırı da bardan bara göre değişiyormuş. Sonrasında girdiğimiz çoğu barda da aynı şeyi yaşadığımız için, burdan İsveç’e gidenleri uyarayım: Pasaportunuzu mutlaka yanınızda taşıyın. O’Connell’s nispeten ucuz bir pubdı. Buna rağmen ortalama bira fiyatının 60 SEK (~20 TL) olduğunu söylemek isterim. Guinness Pint ise 75 SEK (~25 TL) idi; keza bu fiyat Türkiye’den çok da farklı sayılmaz. Böyle bir pub bulmuşken, barda yazan “Swedish Pale Ale” yazısına tav olup, daha önce biranın hiç denemediğim bir çeşidi olan Pale Ale’i denemeye karar verdim. Her ne kadar Pale Ale istesem de India Pale Ale çeşidinde bir bira geldi. Açıkçası, pek beğenmedim; ama ilk denediğimde biradan da nefret etmiştim. Yani birkaç kere daha denemem gerekir sanıyorum. Bu kadar insan sevdiğine göre bir sebebi vardır.

Irish pub
Irish pub

Geceyi bitirdiğimizde saat 23’ü geçiyordu ve biz mekandan ayrılırken, öncesinde birer birer ayrılan müzisyenler de komple toplanmaya başlamış, ayrılmaya hazırlanıyorlardı. Mutlu mesut, bitmemiş bir de IPA’yi geride bırakarak çıktık mekandan ve Gamla Stan’ı geçerek, Baltık Denizi kıyısından yürüye yürüye gemiye ulaştık. Önce dış kapı, sonra da iç kapı şifremizi girdik; en son da manyetik okuyucuyu kendi kapımıza okuttuk (ne kadar da güvenli duruyor, değil mi) ve hop, içerdeyiz. İçerdeki sıcak havaya aldanıp yarım kollularla yattığımızdan gece biraz üşüsek de, sabahına güzel bir şekilde uyandık.

Gemideki kısa maceramız, check-out için anahtarı vermemizle son bulurken, yürüyerek Södermalm’da kiraladığımız evi teslim almaya koyulduk. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra (Stokholm’deyken hiç toplu taşıma kullanmadığımızı söylemiş miydim?) apartman kapısına vardık. Saat 10.15’e geliyordu; ev sahibine biraz gecikebileceğimizi söylemiş olsak da o saat 10’da apartman kapısında olacaktı. Birkaç saniye etrafa bakmaya kalmadı, arabasından uzunca boylu bir adam indi ve adımı Elkin ( 🙂 ) şeklinde okuyarak bize seslendi. Merhabalaştık; sonrasında daha apartmana girişten itibaren, otomatik bir şekilde (ama gülümsemeyi ihmal etmeyerek) apartman girişini, girişte bulunan çöp odasına girişi (ki burası da manyetik bir kartla açılıyordu) ve 1. kattaki, 2 günlüğüne yuvamız olacak olan evi anlattı. İki küçük odası, amerikan mutfağa sahip bir de büyük salonu vardı. Karşılıklı soru cevaplardan sonra ev sahibi bize veda etti ve evi bize bıraktı. Biz de kurulduk salondaki tek kanepeye. Sonra bir baktım, 2 saatlik bir siesta yapmışım. 🙂 Gülfemin, Mithat, Banu ve Birtan’dan oluşan bizim grup, saat 15’e doğru gelecekti ve ben uyuyarak, o zamana kadarki olan boşluğumuzun güzel bir kısmını yemiştim. Ama daha fazla zaman yemeye gerek yoktu, dışarı çıkmanın zamanıydı.

Öğle saatleri Stokholm için bir nebze daha gezilebilir saatler; çünkü dükkanlar açık, cafeler hizmet veriyor ve sokaklar bir nebze daha kalabalık. Dışarı çıkar çıkmaz, ana caddeye doğru yürümeye karar verdik ve işlek bir cadde olduğunu düşündüğümüz Götgatan’a çıktık. İşlek olmasına işlekti; fakat yolda o kadar da fazla araç olduğu söylenemezdi. Her yerde bisiklet yolu olmasına karşın, Hollanda’daki gibi inanılmaz bir bisiklet trafiği de yoktu. Yaz aylarında nasıl olur bilmiyoruz tabii; ama bu boşluk soğuktan kaynaklı da olabilir. Ana caddeye çıkar çıkmaz hızlı bir karar verdik ve sola doğru yürümeye başladık. Sonra da ilginç bulduğumuz ilk dükkana girdik. 🙂 Kendisi, sonradan öğrendiğimiz üzere Danimarka menşeili bir “ne ararsan var” dükkanıydı ve adı TGR Store idi. Aynı IKEA’nın iç tasarımı gibi, belli bir yönden belli bir yöne doğru geziliyordu. Fakat biz gezmeye başlamadan önce kasaların yan tarafında bir de ne görelim? Numaralı gözlük satıyorlar! Hem de İsveç’teki belki de en ucuz şey olabilir. Sadece 30 SEK (~10 TL) gibi bir ücrete, +2.5’tan -2.5’a kadar, 0.5 aralıklarla oynayan numaralı gözlükler alabiliyorsunuz. Şaşkınlıktan ağzımız açık kaldı ve Tuğçe bir tane, ben bir tane deneye deneye satın aldık. Sonra da kırtasiyelik ürünlerden, oyuncaklara, çerez veya cips gibi atıştırmalıklardan banyo aletlerine kadar varan çeşitli ürünlerin standını gezdik ve çıktık. Biraz da diğer yöne yürüyelim dedik, grubun geleceği Medborgarplatsen metro durağına doğru yürümeye karar verdik. Vardığımızda henüz aramadıkları için, sağa doğru yürümeye devam ettik — bir de ne görelim? Alkol satılan bir yer. Öğrendiğimiz kadarıyla İsveç’te 5% alkollü bira da dahil olmak üzere alkollü içecekler, devlet tekelinde satılıyor. Yani devlet, belirlediği yerlere alkollü içkiler dükkanını açıyor, hafta içi saat 19’a kadar, cumartesi günleri ise saat 15’e kadar satış yapıyor. Pazar günleri ise dükkanı açmıyor bile. Marketlerde gördüğümüz kadarıyla da, 3.5% alkol oranına kadar biralar ve ciderler satılıyor. Bildiğimiz Heineken falan, İsveç’teki yasalara özel satış yapabilmek için 3.5% alkol oranlı bira üretmişler anlayacağınız. El altından satış hacmi ne kadardır bilemiyorum ama görünürde alkol satışı bu şekilde regüle ediliyor. Tabii alkol satılan yer bulmuşuz, hem fiyatlara, hem de çeşitlere göz gezdirmek için girdik içeri. Şaraplar nispeten bize göre bir miktar daha ucuz olsa da, diğer alkol çeşitleri pahalı. Hatta kendi ürünleri Absolut bizde daha ucuz olabilir. Bizim rakıyla yaşadığımız fiyat ilişkisinin bir benzerini de onlar Absolut ile yaşıyorlar anlaşılan. 🙂 Tabii ortalama kişi başı geliri ve asgari ücretlerini (~25000 SEK = ~8000 TL) düşününce, Absolut’un bizdeki 80 liralık fiyatının, onlardaki 100 liralık fiyatına avantajı ortadan kalkıyor. Neyse… Bir şişe Ruffino Chianti ve bir şişe de Tuğçe için Apple Cider aldıktan sonra çıktık yine sokağa; bu sefer yeni bir marketle, ICA ile karşılaşmaya. O ana dek gördüğümüz herhangi bir süpermarketten daha büyüktü ve açık olduğu saatler ile de Stokholm’deki standartların dışındaydı. Sabah 7’den gece 23.45’e kadar açık bir marketti ve içini gezdiğimiz kadarıyla çeşit açısından da bol seçenek sunuyordu. Yurtdışından dönerken genelde Türkiye’de olmayan bazı yiyecek ve içeçek malzemelerini almayı sevdiğimiz için, ICA’yı aklımıza yazdık ve dışarı çıktık. Tam da artık “nerde kaldı bunlar,” diye düşünmeye başlarken, karşımızda birden Gülfemin’i gördük. Şaşırdık, sevindik, merhabalaştık ve eve doğru yola çıktık.

Amacımız gençlerin bavullarını bırakmak, bir soluklanmak ve yapacaklarımızı planlamaktı. Bavulları bırakıp soluklanmak kısa sürdü; ancak 6 kişi olunca karar verme süresi biraz uzadı. 🙂 En sonunda, öncelikle çıkıp bir yemek yemeye, sonrasında eve dönüp biraz içmeye ve sonrasında tekrar çıkıp güzel bir pub bulmaya karar verdik. Foursquare sağ olsun, fiyatı aşırı olmayan ama puanı güzel olan bir restaurant bulduk. Adı gayet İngilizce konulmuş: Meatballs – For the people. Eve de oldukça yakındı. Dedik süper! Çıkıp 6 kişi hop diye birkaç masalık restauranta girince tabii biraz tuhaf oldu. Garson biraz endişeli (ama yine güleryüzlüler, yine güleryüzlüler!) bir şekilde bize masa ayarlamaya çalıştı. Özellikle cuma akşamı olduğu için restaurant gittikçe kalabalıklaşacakmış ve bir sürü rezervasyonları varmış. 6 kişilik boş bir masa vardı ama üstünde *Rezerve* yazıyordu. Garsonla konuştuk; istersek barda dilediğimiz kadar oturabileceğimizi, ya da rezerve masayı 1 saatliğine bize verebileceklerini söyledi. Ben de “1 saatliğine masaya geçsek, sonra bara geçsek?” diye biraz zorlayayım dedim. Garson, “imkânı yok,” dedi. Nedenmiş? Çünkü 1 saat içinde bar dahil restaurant komple dolacakmış. Nitekim biz restauranttan çıkarken öyle de oldu. Bizim amacımız da sadece yemek yemek olduğu için, en geç 1 saat sonra kalkma şartıyla rezerve olan masaya oturduk. Şimdi ben fiyatı aşırı olmayan dedim ama, gördüğümüz birkaç restaurantta İsveç köftelerin fiyatı genel olarak aynı: 180 SEK. Aynı yemeği akşam saatinde yemek için giderseniz daha da pahalı oluyor. Ama gittiğimiz restaurantta öyle bir olay yoktu. Hızlıca siparişlerimizi verdik: Buzağı etinden İsveç köfte ve geyik etinden İsveç köfte. Ekstra ücret karşılığında mus etinden İsveç köfte de yapıyorlarmış ama sorduğumuzda o gün için mus etlerinin bulunmadığını söylediler. Yemeklerimizi beklerken musluk suyumuz ve ekmeğimiz de geldi. Su restaurantlarda normalde ücretli ama genel görünüş o ki, musluk suyunu ücretsiz olarak veriyorlar. Sonrasında havaalanında dahi, menüde yazmamasına rağmen cafelerden 5 SEK karşılığında yarım litre musluk suyu alabildik — ki şişe suyun fiyatı 30 SEK’in üzerindeydi. Biz bekleyeduralım, bir yandan da ekmek ve suları gömeduralım, İsveç köftelerimiz üstünde sosu, yanında tadı hafif değişik salatalığı ve adını şu anda hatırlayamadığım, kızılcık reçeli gibi, tadı çok güzel olan *şey*le birlikte geldi. Herkes aç olduğu için de yemekler bir çırpıda bitti. Karınlarımız tok, aklımızda evdeki şaraplar; mekandan çıktık ve önce ICA’ya uğrayarak ekmek, peynir vb. şarap yanı atıştırmalıkları ve ertesi gün için kahvaltı malzemeleri almaya karar verdik. Sonrasında da geceye başlamadan önce demlenmeye (ruhumuz fakir ama İsveç de çok pahalı, biz ne yapalım) eve geçtik.

Açtık şaraplarımızı, peynirimizi, jambonumuzu, ekmeğimizi ve başladık içmeye. Çok da fazla içip zaman kaybetmeden tekrar hazırlandık ve dışarı çıktık. İlk plan, Södermalm taraflarında bir pub bulup oturmaktı. Södermalm ile Gamla Stan arasında kalan yol boyunca bir iki farklı puba girip çıktık. Neden çıktık? Çünkü hepsi de aşırı kalabalıktı ve bırakın oturacak, içerde duracak yer yoktu. Buna rağmen publar girişte kimlik kontrolü yapmaktan çekinmediler. Aslında bir önceki gece Irish pubda oldukça eğlendiğimiz için gençleri de oraya götürebilirdik; ancak Tuğçe’nin incelediği üzere, cuma akşamı Irish pubda canlı müzik olmayacaktı. Yanılmışız. 🙂 Nihayet Södermalm tarafındaki barlardan gına gelince, Gamla Stan’a doğru yollandık. O’Connell’s doluysa, onun yanında gördüğümüz, daha büyükçe olan puba girmeyi planlayarak yürüdük de yürüdük. O’Connell’s’ın önüne geldiğimizde ise, önceki günden çok daha sesli bir Irish müziği ile karşılaştık. Kapıda muhtemelen Türk olduğunu düşündüğümüz bir adam tarafından kimlik kontrollerimiz yapıldı ve içeriye, o güzel ezgilerin zuhur ettiği puba girişimizi yaptık. Tabii ki burda da yer yoktu. Ama boş bir yer bulamayacağımıza artık emin olduğumuz için barda biralarımızı sipariş ettik ve birer aslan edasıyla yerinden kalkanları izlemeye başladık. Bir yandan müziğin verdiği coşkuyla iyi ki buraya geldiğimizi birbirimize yineliyor, diğer yandan ise boş masa avına devam ediyorduk. İlk bulduğumuz masaya hepimiz oturamadık; müzikten de oldukça uzak bir noktadaydı. Bir süre sonra ise müzisyenlerin tam yanında bir masa boşaldı ve oraya doluştuk. Müzik bitene kadar gecemiz de böyle devam ederken, müziğin son bulmasıyla biz de kendimizi yine yollara vurduk. Eve doğru yollanırken, Tuğçe ile puba giderken yolda kesiştiğimiz sosisli yapan amcaların yanından tekrar geçerken, mis gibi sosislilerimizi de almayı ihmal etmedik.

Ertesi gün, Tuğçe ile benim Stokholm’deki ikinci ve son, kalan grubun da ilk ve tek tüm günüydü. Önceki gece, ertesi gün ne yapacağımız üzerine düşünmüş, öncelikle benim önerim üzerine Skansen adındaki açık müzeye gitmeye karar vermiş, sonra yine benim önerim üzerine Skansen’in tüm günümüzü yiyeceğinden ve şehri görmeye fırsat bulamayacağımızdan dolayı Skansen’e gitmekten vazgeçmiş ve şehri görmeye karar vermiştik. Böylece toplu taşıma bileti de almayacak, ekstra birkaç harcamadan kurtulacak ve şehri yürüyerek gezecektik. Sabah alarm kurulu telefonlar eşliğinde, Gülfemin’in saatinin normalden bir saat ileri olan Türkiye saatinde kalması neticesinde panikleyen ve çok erken uyanan bir adet Gülfemin ile güne başladık. 🙂 Sabah kahvaltımızı evde yaptık, hazırlandık ve kendimizi ne çok erken ne de çok geç bir saatte dışarı attık. İlk durağımız, kahveleri ile ünlü olduğunu öğrendiğimiz Stokholm’ün en hip kahvecilerinden biri olan Johan & Nyström idi. Södermalm’daki “konsept” dükkanları eve de çok uzak değildi ve sonrasında gitmeyi planladığımız Gondolen adlı, Gamla Stan’ı yukardan görebileceğimiz seyir terasının yolu üzerindeydi. Boş sokaklardan geçerek ve etrafı izleyerek, yürüye yürüye Johan & Nyström’e vardık. Bu kahvecinin, bizim ziyaretimiz sırasındaki Foursquare puanının 9.5 olduğunu öncelikle belirtmek isterim. Kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse, porsiyonları Starbucks ile karşılaştırılamayacak derecede küçük (fakat standart kahve boyutları zaten genel olarak Starbucks’tan küçük) ama fiyat konusunda diğer dükkanlara göre abartı kalır bir yanı yok. Cappuccino, ananaslı filtre kahve, cortado, macchiato ve cafe latte gibi birçok çeşidi deneyen grubumuz, kahveleri başarılı buldu. Her ne kadar Tuğçe ananaslı filtre kahvede ananas tadı alamasa da. 🙂 Ben cappuccino üzerine bir de menülerinde yazmayan flat white sipariş ettim ve bunu da gayet leziz buldum. Tuğçe ise bir de matcha latte içti — ki tadı ilginç bir şekilde güzeldi. Türkiye’de içmek üzere bir de orta derecede kavrulmuş çekirdek kahve aldık — ki belirtmek istiyorum, evde Johan & Nyström’ün çekirdek kahvesini kullanarak french press’te demlediğimiz filtre kahve inanılmaz lezzetli oldu. Demli kokusu da oldukça baştan çıkarıcı. Paket fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 119 SEK idi. Paketler, yine yanlış hatırlamıyorsam, 89 SEK ile 149 SEK arasında fiyatlandırılmıştı. Keşke daha fazla alsaymışız; çünkü 1 hafta içinde kahvenin dibine darı ekmiş (sanırım düzenli bir sabah kahvesi içicisi olarak daha çok ben içtim) durumdayız. Bir noktayı daha belirtmekte fayda var: Johan & Nyström’deki baristalar da inanılmaz güleçti. Yavaş yaşıyor gibiydiler ve yardımcı olmaktan oldukça memnun görünüyorlardı. Zaten kahvecide otururken de bunun üzerine bir muhabbet ettik ve çok kısa da olsa şu sonuca vardık: “Asgari ücretin ve çalışma saatlerinin böyle olduğu bir yerde ben de çalışsam ben de böyle olurdum.”

Johan & Nyström’den çıkınca, elimizde kahveler, Gondolen’a doğru ağır ağır yürüyüşe geçtik. Saat henüz erkendi ve biz, Gondolen’a gidiş yolunda da çevrede görülebilecek şeyleri kaçırmak istemiyorduk. Yolumuz aslında oldukça kısaydı ama Gondolen bir seyir terası (ve aynı zamanda restaurant) olduğu için oldukça fazla merdiven çıkmamız gerekecekti. Biz de belki de bu merdiven çıkma işini ötelemek için yol üstünde parklara girip çıktık, oldukça eski bir kiliseyi yakından görmek için mezarlığını dahi inceledik, fotoğraflar çekildik, sonrasında ara bir yola doğru çıkan bir merdiven bulduk, ordan bir girdik ki karşımızda şahane bir yapı var; oraya da girdik. Sonra baktık ki burası bir okul ve pencereden bize bakıyorlar. 🙂 Sanırım bir liseydi ama çok güzel bir yapıydı; orta çağdan kalma izlenimi veriyordu. Ordan çıktık, ana caddeye doğru. Kırtasiye benzeri, içerisi aşırı düzenli olan bir dükkan gördük. Gezmek için içeriye girdik. Pirinçten yapılma paperclip bile aldık — ki kendilerini şu anda kitap ayracı olarak kullanıyorum. Sonra da GPS’ten bir baktık ki, Gondolen’a bayağı yaklaşmışız. Ama dükkandan çıkar çıkmaz, hemen karşısında çok güzel bir yokuş gördüm ve belki de çoktan yorulmuş olan grubu o “buzlu” yokuşu çıkmaya ikna etmeye çalıştım. Aslında çok da zor olmadı. 🙂 Bir iki kez orayı çıkmayı önerdikten sonra, biraz da çok güzel göründüğünü söyleyince onlar da kolayca ikna oldu ve yokuşu çıkmaya başladık. Geri dönüp bakıldığında da güzel bir manzara veren yokuşta yine fotoğraf çekildik ve yokuşu çıktığımızda bir de ne görelim? Bilmeden de olsa Gondolen’ın girişine çıkmışız. Yine bilmeden, şehri gezme amacıyla girip çıktığımız sokaklar, yürüdüğümüz yokuşlar bize tüm o merdivenleri atlatmış ve bizi gitmek istediğimiz yerin kapısına çıkarmış.

Lise binası.
Lise binası.

 

Bahsettiğim o yokuş.
Bahsettiğim o yokuş.

Tabii bende bir mutluluk. 🙂 Mutluluğun asıl sebebi merdivenleri çıkmamak değil, şehri gezmek uğruna yolu uzatmak, ayakları daha fazla yormayı göze almak ama bu isteğin mucizevi bir şekilde asıl rotaya bağlanmasıydı. Gondolen gerçekten de güzel bir manzara vadediyor. Gamla Stan, önceden de söylediğim üzere Södermalm ile Östermalm arasında bir adacık. Aslında Stokholm de adacıklardan oluşuyor. Bu yüzden önünüzdeki manzara, sade bir şehir manzarasından ziyade denizle çevrili bir orta çağ şehrini andırıyor. Tabii ki bu da turistlere inanılmaz bir fotoğraf arkaplanı sunuyor. Selfieler olsun, toplu fotoğraflar olsun, başkasının fotoğraflarını çekmesine yardımcı olmalar olsun aslında bu seyir terasındaki zamanımızın çoğunu fotoğrafla geçirdik. Sonra da Gondolen’dan çıktığımızda, oraya ulaşmak için kullanmadığımız merdivenleri inerek, kendimizi Gamla Stan’a doğru yolladık.

Gondolen'den Gamla Stan manzarası.
Gondolen’den Gamla Stan manzarası.

Merdivenleri yaparken, şehrin iklimini de düşünmüşler ve delikli ızgara kullanmışlar. Böylece şehir yağış aldığında dahi merdivenler rahatlıkla kullanılabiliyor. Gamla Stan’a geçtikten sonraki ilk hedefimiz bir tuvalet bulmak, ikinci hedefimizse bir şeyler yemekti. Tuvaleti çabuk bulduk: 1700’lü yıllardan kalma bir restaurantın hemen karşısında umumi bir tuvalet vardı. Ücretsiz girilebilen bir erkekler tuvaleti (ki içinde sadece pisuvar bulunuyordu) ve 5 SEK ile girilebilen bir karışık tuvalet. Bu karışık tuvalet de her ne kadar nispeten temiz görünse de, içinde sabun yokmuş. İsveç’te gezip gördüğümüz yerler oldukça temizdi; fakat bu tuvalet umumi olduğundan ve turistik Gamla Stan’da bulunduğundan olacak, standartları karşılamamış görünüyordu. Her neyse; bu kadar tuvalet muhabbeti yeter. 🙂 İsveç’in belimizi çoktan bükmüş pahalılığından dolayı, ucuza yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya koyulduk. Foursquare’de keşfettiğimiz tek dolar işaretli (yani görece olarak en ucuzlar) dahi 120 SEK’ten aşağı öğün vermiyorlardı. Fakat aramaya inandık ve tabldot yemek veriyor gibi görünen bir yer bulduk: Mäster Olofsgården. Aslında direkt olarak bir cafe değil; benim anladığım kadarıyla bizdeki Nazım Hikmet Kültür Merkezi gibi bir yer. İçinde sürekli etkinlikler barındıran, ama bir de cafesi bulunan bir kuruluş. Nispeten ucuza sandviç satıyorlardı ve 80 SEK gibi bir fiyata da oldukça lezzetli lazanyaları vardı. Musluk suyu, ekmek ve tereyağı da ücretsiz olunca karnımızı doyurmak için bunlara biraz fazla abanmış olabiliriz. 🙂 Bir de dipnot geçeyim. Mekandaki garsonlardan biri Türktü. “Buralarda nereyi gezebiliriz,” sorusuna, “pek gezecek bir yer yok,” diye cevap verdi. 🙂 Hava açısındansa şanslı olduğumuzu, daha bir iki hafta önce havanın -20leri gördüğünü söyledi.

Karnımızı doyurup da mekandan çıkınca, Royal Palace’a doğru yürümeye karar verdik. Biz Tuğçe ile gece gözüyle görmüştük ama bir de grupça, gündüz gözüyle görelim dedik. Fakat sokaktan müzik, daha doğrusu şarkı söyleyen bir güruhun sesleri geliyordu. Oldukça neşelilerdi ve içimizde, ne yaptıklarını öğrenmek için bir kıpırtı oluştu. En nihayetinde onları bulmamız da zor olmadı, hemen az ileride yürüyerek dans eden birkaç kişi, ellerinde flama benzeri bir nesne, sokaktaki insanlarla dans ediyorlar, “Hare Rama, Hare Krishna” sözlerini söylüyorlardı. Üzerlerindeki giysi, budist rahiplerin giydiklerini anımsatıyordu; ancak İskandinav genlerine sahiplerdi, uzunlardı ve neşeyle şakıyorlardı. Yanlarından geçip bir köşede onları izlemeye koyulduk. Sabit bir yerde durmuyorlar, yol üstünde insanları çevirip onlarla dans ediyorlar, sonra da yollarına devam ediyorlardı. Biz grubun erkekleri olarak mal mal durup onlaro izlerken, grubun kadınları çoktan tempo tutmaya başlamış, yerlerinde dans ediyorlardı. Tahmin edin ne oldu? Rahibimsi bu neşeli insanlar, tabii ki bizi de aralarına aldı. Daha fazlasını anlatmaktansa, video ile göstersem sanırım daha iyi olacak. 🙂

 

Bu insanlar herhangi bir broşür dağıtmıyor, yalnızca neşe saçmaya çalışıyor gibilerdi. Sözlerin ne olduğunu Google’da aratınca birçok şeyle karşılaştık ama bize en mantıklı gelen cevap, 20. yüzyılda kurulmuş yeni bir dinin müritleri olduklarıydı. İnanılmaz neşeli, sokak ortasında dans eden müritler. 🙂

Hare Krishna Hare Ramalamacayı bitirdiğimizde, Östermalm’a doğru yola çıktık. Södermalm ve Gamla Stan’ı az çok görmüştük, bir de Östermalm taraflarına bakalım istedik. Royal Palace’ın ordan aşağı indiğimizde, yol üstünde gördüğüm bir kayak pisti beni oldukça şaşırttı. Büyük bir elips şeklinde, karların tepelenmesiyle yapılmış bir pistte, yüzden fazla insan üstlerinde kayak takımları, spor yapıyordu. Üstelik kayak kiralanan bir yer de görünmüyordu; muhtemelen herkes kendi kayak malzemelerini alıp gelmişti. Etraflarından dolandık ve nihayetinde Stokholm’ün İstiklal Caddesi olduğunu düşündüğümüz, araç trafiğine kapalı Dröttninggatan’a vardık. Stokholm’de İstiklal Caddesi bulmuşuz, baştan sona yürümeyelim mi yani? Yürüdük yürümesine; bir sürü hediyelik eşya dükkanına girdik, fotoğraflar çektik, kendimize gezecek bir şekerci bile bulduk. Ama İstiklal Caddesi dediysek, İstanbul demedik. Dröttninggatan’da bile dükkanlar 17’de kapanıyor. Caddenin sonuna kadar yürüyüp 7-Eleven’da birer kanelbullar yedikten sonra gerisingeriye yürüyüşe geçtik. Dönüş yolunda, Dröttninggatan’ın belli bir noktasından ayrılıp, farklı bir yoldan dönmeye karar verdik ve önümüze büyükçe bir kilise çıktı. Üstelik kapısı da açıktı. Bizi kapıda, rahip sakallı bir amca karşıladı ve içeri buyurdu. Kendisi gerçekten de rahip olabilir; keza içerisi o anlığına bomboş olsa da, yarım saat içerisinde içeride müzik dinletisi olacağına dair bir afiş vardı. İçerde biraz takılıp, müzik dinletisine kalıp kalmama konusunda konuştuktan sonra kalmamaya, eve doğru yollanmaya, bir şeyler içip tekrar dışarı çıkmaya karar verdik. Kiliseden çıktık, yol üstünde Cityterminalen’e de uğrayıp, Tuğçe ile de tekrar sosisli yemeyi ihmal etmeyip eve vardık. 🙂

Eve vardığımızda herkes çoktan yorulmuştu. Biraz şarap ve bira içtikten sonra dışarı çıkarız diyorduk, ama ben o gün öğle uykumu da uyumadığım için iyice yorulmuştum. Banu ve Birtan bir süre sonra dışarı çıkmayı başarsalar da, biz evde kaldık ve sabah, uçaktan önce çıkmak hususunda anlaşarak kısa süre sonra uykuya daldık.

Ertesi sabah Tuğçe ile nispeten erken bir saatte kalktık. Saat 11’de evden çıkış yapmamız gerektiği için, çıkıp sokaklarda biraz daha yürüyelim dedik ve bir kahvaltıcı bulma umuduyla sokakları arşınlamaya başladık. Foursquare’den bulduğumuz tek dolar işaretli bir kahvaltıcıya doğru adım adım gittikten sonra, orda da kahvaltı namına orijinal bir şey göremeyince yakınlardaki Urban Deli‘ye girdik. Burası hem tamamen ekolojik ürünler satan bir market, hem de içinde yemek yiyebileceğiniz bir yer; Foursquare puanı da oldukça yüksek. İçerde biraz dolandıktan sonra, Urban Deli’de yemektense hemen karşıda gördüğümüz 7-Elevan’a girip, kahvaltımızı da sosisliyle yapmaya karar verdik. İkişer chili bite, yanına da İsveç’te görüp çok sevdiğimiz smoothielerle güzelce bir kahvaltı ettik. Sonrasında ise dolana dolana eve döndük ve son hazırlıklarımızı yaptık.

Önceki gece çağırdığımız taksi, saat 11’de apartman kapısında bizi bekliyordu. 6 kişi olduğumuz için Transporter tarzında bir araç gelmişti. Bizim kullandığımız taksi şirketinin fiyat politikası, 4 kişiden fazla yolcu olması durumunda ücretin 50% artması şeklindeydi — ki yine de bizim için otobüsten ucuza geliyordu. Evdeki çöplerimizi attık, evi iyi durumda bıraktığımızdan emin olmak için son bir kez gözden geçirdik ve anahtarı evdeki masanın üzerine bırakarak evden ayrıldık. Bagajımızı araca yüklendik ve yaklaşık 35-40 dakika sonra havaalanına vardık. Sonrası ise free shop, pasaport kontrolü, kitap okuyarak uçağı beklemece. 🙂 Bir gezimizin daha böylelikle sonuna gelmiştik.

İnsangiller

Çeşitli bölgelerden alınan neandertal fosillerinden elde edilen verilere göre çıkarılan bir çocuk neandertal heykeli
Çeşitli bölgelerden alınan neandertal fosillerinden elde edilen verilere göre çıkarılan bir çocuk neandertal heykeli

Homo Sapiens adını verdiğimiz modern insanlar, dünya üzerinde yaşamış tek insan türü değiller. Bu dünya Homo Erectus, Homo Denisova vb. başka türlerin varlığına da şahit olmuş. İnsangiller olarak çevirdiğim “aile” ise, İnsan Ailesi. Son halkası Homo Sapiens olan bir aileyiz ve bu aile ile ilgili bazı ilginç gerçekler öğrendim:

  • İlkel insanlar, ~100 bin yıl önce orman yakarak içinde yaşayan hayvanları kolayca avlamış ve pişirmiş olurlarmış – böylece akşam yemekleri çıkarmış.
  • Şempanzeler, midenin yemeği daha rahat sindirebilmesi için günde 5 saatlerini çiğnemekle geçirirlermiş.
  • Ateşin insanlığa en büyük faydalarından biri, insanlığın daha kolay çiğnemesini sağlayan pişmiş besinlere olan erişimini sağlaması olmuş.
  • İnsanlarının çenelerinin küçülmesini ve beyinlerinin büyümesini ateşin kullanımına bağlayan araştırmacılar mevcut; çünkü yiyeceğin kolay sindirilmesi insanların küçük çene ve kısa sindirim sistemine sahip olarak da yaşayabilmesini sağlamış.
  • Kartallar (biliyorum insanla alakası yok 🙂 ama araya kaynadı) sıcak hava akımının bulunduğu yeri tespit edip, enerji harcamadan bu akıma kapılarak yükselebiliyorlarmış.
  • Homo Sapiens’ın ne zaman ortaya çıktığına dair kesin bir şey söylenemiyor (300 bin yıl öncesi ile 200 bin yıl öncesi arasında tartışmalar sürüyormuş) ama neredeyse tüm araştırmacılar 150 bin yıl önce Doğu Afrika’da Homo Sapiens’ın yaşadığı konusunda hemfikir. 70 bin yıl önce ise Homo Sapiens Orta Doğu’ya göç ederek burdan Avrasya topraklarına dağılıyorlar.
  • Homo Sapiens Avrasya’ya yayıldığında burda hali hazırda yaşamakta olan Neandertaller ve diğer insan türleriyle karşılaşıyor. Interbreeding Theory’ye göre, Homo Sapiens burda Neandertaller ile birlikte olarak bugünkü insanları ortaya çıkarmış. Yani bu teori doğruysa bugün Avrupa ve Orta Doğu’da yaşayan insanlar saf Sapiens değil.
  • Aynı şekilde 60 bin yıl önce Çin dolaylarına ulaşan Sapiens, burda da Homo Erectus ve Homo Denisova ile birleşmiş. Bu teoriye göre saf Sapiens olabilecek tek insanlar Afrikalılar.
  • Diğer bir ana teori olan Replacement Theory’ye göre ise Sapiens ile diğer türler arasında çeşitli sebeplerden dolayı (anatomi farklılığı vs.) cinsel birleşme olmamış ve olsa dahi bu kısır bir döle (at ve eşekten katır doğması gibi) yol açmış; bu da Neandertaller gibi Sapiens dışı insanların neslinin tükenmesine neden olmuş. Bu teoriye göre, şu an herkes Homo Sapiens.
  • 2010’a kadar Replacement Theory’nin doğru olduğu düşünülüyormuş; fakat 2010’da yayınlanan bir çalışma farklı bir gerçek olduğunu göstermiş. Avrupa’da modern insan genomunun %4’ü neandertal genlerinden oluşuyor. Birkaç ay sonrasında yayınlanan diğer bir çalışma ise, Avustralya’da yaşayan modern insanın ve aborjinlerin genomunun %6’sının Homo Denisova genlerinden oluştuğunu gösteriyor.

Bu bilgiler için A Brief History of Humankind kitabının yazarı Dr. Yuval Noah Harari’ye teşekkürler.

Amsterdam – Yine Geleceğiz!

Amsterdam gezimizden döneli 4 ay oldu, hakkında yazmanın vakti geldi de geçiyor. Bu yazı umuyorum ki kendim dahil Amsterdam’a gitmek isteyenlere bazı konularda referans olur. Amsterdam’a herhangi bir turla gitmedik, 4 günlüğüne ordaki yerel hayatı yaşamaya gittik; bu nedenle kültürel açıdan zengin bir yazı bulamayabilirsiniz ama havaalanlarından trenine, free shoplarından Amsterdam’ın havasına, Dam Square’e, Red Light District’e, patatesine, lalelerine, kanallarına, insanlarına vs. dair bilgiler bulabileceğinizi düşünüyorum.

Biletlerle başlayalım. Amsterdam biletlerini, geziden 10 ay önce aldık. Tabii ki Pegasus’u tercih ettik, o zamanlar günde tek sefer yapıyorlardı; yanılmıyorsam şimdi haftanın her günü karşılıklı ikişer sefer mevcut. Bilet fiyatları da 59 Euro’dan başlıyor, yani oldukça uygun. Biletleri aldığımız dönemde bir de Aerobilet’in hediye çekleri patlamıştı. Üye olan herkese 100 TL veriyorlardı. Erken satın alma, ucuz bilet ve Aerobilet’in hediye çeklerini de birleştirince Tuğçe’yle ikimiz toplam 250 TL gibi bir meblağa İstanbul-Amsterdam gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Sonrasında Ankara-İstanbul için de yine Pegasus’u tercih ettik. Yazının sonlarına doğru, bavulumuzun kaybolmasına dair bahsedeceklerim burayla alakalı. Aerobilet kullanmak durumunda kaldığımız için transit bilet almadık. Ankara biletlerimiz çok sonra alındı. Her neyse, şu anda da bir Amsterdam gezisi yapmaya kalksanız gidiş-dönüş 300 TL’ye tek kişilik bir bilet alabileceğinizi sanıyorum.

Zaman içerisinde gezi kadromuza kuzenlerimiz, yakın arkadaşlarımız dahil 5 kişi daha katıldı. Hepsi de biletlerini aldı. 7 kişi uçağı sallaya sallaya gidecektik – ki çeşitli aksilikler yüzünden aramıza 7. olarak katılan Gökhan hariç kimse gelemedi. Biz de 3 kişi gittik. 12 Şubat akşamı Ankara’dan uçağa bindik ve o geceyi İstanbul’da geçirdik. Sabah olur olmaz da ver elini Sabiha Gökçen. Erkenden pasaport kontrolünden geçtik ki free shop’u bir arşınlayabilelim. Öncelikle Sabiha Gökçen’deki free shop hakkında şunu söylemek lazım: fiyatlar gayet uygun. Biz Amsterdam’da özellikle alkolü daha ucuza bulacağımızı düşünürken Jagermeister likör Sabiha Gökçen’de daha ucuzdu. Bu başka birçok alkol için de geçerli. Yani ülkeler arası kesin bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Fakat bunun dışında, Sabiha Gökçen’de aldıklarınız limitli. Pasaportunuza ve uçuş kartınıza işlendiği için belli bir alkol ve tütün sınırını geçemiyorsunuz. Ancak yazının ilerisinde anlatacağım üzere Amsterdam’da durum böyle değil.

Sabiha Gökçen’de ilgimizi çeken free shop ürünlerinin fiyatlarını aklımıza kazıdıktan sonra uçağımızı beklemeye başladık. Sorunsuz bir şekilde bindik, üçlü bir sıraya oturduk (tabii bu üçlü sırayı önceden online check-in yaparak kapmıştık, yani biletliydik. Bunu neden söylüyorum? Çünkü otobüs gibi çalışan bazı uçak firmaları mevcut. Örneğin Blu-express ile İtalya’ya uçarken free seating uygulandığını gördüğümde çok şaşırmıştım. İnsan biletli olmayınca gerilebiliyor, ya yan yana koltuk bulamazsak, diye.). Yolculuk yaklaşık 3.5 saat sürecekti – ki biz fazlasıyla acıkmıştık. Hostesler sıcak yemekler için sipariş alırlarken 10 euro gibi bir ücret karşılığında et yemeği siparişi verdik – ki fiyatı Amsterdam’la kıyasladığımızda, ucuz görünüyordu. Yemek belli bir süre sonra üstü alüminyum folyoyla kaplı sıcak bir tabak içerisinde geldi. Yanında labneden tutun bisküvisine kadar yancıları da mevcuttu. Yemek beni şaşırttı, tadının güzel olmasını beklemiyordum. Yalnız bu noktada şunu söylemem gerekiyor, hostesler aynı kargocular gibi “bozuk para yok” edasıyla dolaştılar. Çalışanına bozuk para sağlamayan firmalara hep dolandırıcı gözüyle bakmışımdır. Tabii hostesler sonradan bir şekilde bularak para üstlerimizi getirdiler. Ancak kendilerine bozuk para en baştan sağlansa daha kusursuz ve stressiz bir servis sunabilirlerdi.

İşte, sonunda uçak indi ve uçaktan daha iner inmez kapıda bizi görevliler karşıladı. Daha önce direkt pasaport kontrolüne geçilmeyen bir havaalanına inmediğim için duruma biraz şaşırdım tabii. Pasaportlarımızı kontrol edip havaalanına girmemizde sakınca görmediler. Biz de bulunduğumuz alanı (free shop) geçerek pasaport kontrolüne doğru yollandık. Yeşil pasaportlu olduğumuz için vize almadan elimizi kolumuzu sallaya sallaya gelmiştik – fakat yine de pasaport kontrol görevlilerine bakarak en güler yüzlüsünün sırasına girdik. Pasaport görevlisi bize nerde kalacağımızı sordu, biz de airbnb.com üzerinden ayırttığımız yeri gösterdik. Bir sıkıntı çıkmadı ve kontrolden geçtik.

Bu noktada söylemem gereken bir şey var. Bu bizim Amsterdam’a ikinci gidişimizdi ve tarih Şubat 2013 idi. İlk gidişimiz ise Temmuz 2011’e denk geliyor. Şimdi ikinci yolculuğumuzun da üzerinden çok zaman geçtiği için ben yazıya iki geziyi karıştırarak devam etmeyi planlıyorum. Önemli gördüğüm yerlerde bu Şubat 2013’tü, bu Temmuz 2011’di diye belirtmeler yapabilirim. Örneğin, Amsterdam’a iki gidişimizde de trenlerle ilgili sıkıntı yaşadık. Tesadüfi bir şekilde ilk gittiğimizde (interrail) demiryolu üzerinde yanlış hatırlamıyorsam bozulan bir trenden ötürü ortalama 8-10 saatlik bir gecikme yaşadık. Yolun bir kısmını üç farklı trenle, diğer bir kısmını otobüsle ve taksiyle geçirmek zorunda kaldık. Temmuz ayı olmasına rağmen çokça rüzgar ve yağmur yedik ve çok üşüdük. Son gidişimizde ise sebebini bilmediğimiz bir olaydan ötürü direkt havaalanı trenleri çalışmıyordu. İki defa peron değiştirdik ve “geç kalacağız” korkusu yaşadık. Garda anons Flemenkçe yapıldığı için sürekli İngilizce bilen görevliler aradık vs.

Taksilerle ilgili de bir bilgi vermek isterim. Öncelikle Amsterdam’daki taksicilerin çoğunun Türk olduğuna kanaat getirdik. Orda bir ay boyunca kalan arkadaşlarımızın da tecrübeleriyle birleşince herhalde bindiğimiz taksilerden yalnızca biri Türk değildi. Taksiler oldukça lüks araçlardan oluşuyor BMW jipler gibi ve açılış fiyatları 7.50 Euro. İlk iki kilometre taksimetrede bir artış olmuyor ancak sonrasında hızlı bir şekilde 10’ar cent 10’ar cent artıyor. Temmuz 2011’deki yolculuğumuzda arkadaşlarımızın yurdunun bulunduğu Sarphatistraat’a gitmek üzere Amsterdam Centraal’dan (merkez tren garı) taksiye bindik. Taksicinin Türk olduğunu henüz anlamamışken Tuğçe’yle “umarım dolandırmaz” muhabbeti yaptık Türkçe bir şekilde. İnanılmaz uykusuz olduğumuz için ben adamın Türkçe konuşmaya başlamasına rağmen adama İngilizce yanıtlar verdim (ki bunun bir benzerini de Gülfemin Prag’daki bir Bulgar satıcıyla yaşamıştı 🙂 — adam Türkçe biliyordu). Her neyse, adam bizi önce yanlış yola soktu ve Sarphatistraat’ta kalan arkadaşlarımız Ali ve Dilara’nın dediklerine göre 10 Euro tutması gereken yol 15.10 Euro tuttu. Türk abimiz bize kıyak (!) geçip 15 versen yeter dedi, nasıl mutlu olduk anlatamam.

Şubat 2013’e dönelim. Pasaport kontrolünü geçtikten sonra yanlış hatırlamıyorsam makinelerden birinden kişi başı 3 Euro gibi bir meblağa, Schiphol Airport’tan Amsterdam Centraal’a gidiş bileti aldık. Gerekli perona geçtik ve 15 dakikalık bir beklemeden sonra trenimize bindik. Bu tren bizim bildiğimiz metrolar gibi değil, yine bizim bildiğimiz tren gibi ama iki katlıydı. Biletimize de bakılmadı, boşuna almışız. Amsterdam Centraal’da indik ve Airbnb’den kiraladığımız Schipperstraat’taki (buraya tıklayarak bakabileceğiniz) eve doğru yürüyüşe geçtik. Ev ev değil, bildiğin garajdan bozma bir yerdi. Kapısı garaj kapısı gibi kocamandı. Ev sahibi Willy’nin öyle sanıyorum ki yardımcısı bir eleman bizi karşıladı ve anahtarı verdi. Evin en ilginç tarafı, banyonun yerden ısıtmalı olmasıydı. Ev genel olarak zaten sıcaktı – ki Şubat ayı Amsterdam’ın en soğuk olduğu aylardan biri, evde üşümedik. Biz Amsterdam’a zaten tam zamanlı gezmek için gittiğimizden evin boğuk olması çok fark yaratmadı; ancak merkezi olmasına rağmen önereceğim ya da bir daha gideceğim bir ev değil.

Amsterdam’ın İstiklal’i diyebileceğimiz yer tabii ki Dam Square (Dam Meydanı). Ortasından tramvaylar geçiyor, bir miktar araç trafiği de mevcut ama caddenin üzerindeki kaldırımlar oldukça geniş. Ama genel olarak Dam’da yapılabilecek çok bir şey yok. Bir “Seks Müzesi” var. İlk gittiğimizde gitmiştik. Fiyatı 5 Euro civarıydı. Genel olarak fotoğraf ve çizim dolu bir müzeydi. Bana öğrettiği tek şey 1850’lerden itibaren bu dünyada fotoğraflı da olsa pornografi sektörünün olduğu oldu. Bunun dışında hediyelik eşyacılar burda sayıca çok. Bir iki tane nispeten daha kaliteli ürünler satan yer var. Bunlardan biri cadde boyunca iki şubesi bulunan Amsterdam Today idi yanlış hatırlamıyorsam. Burdaki çalışan hanımefendilerden biri de yine Türk idi. Amsterdam’da elini sallasan Türk’e çarpıyor. Ha unutmadan, Dam Square’de büyük bir heykelle birlikte Kraliyet Sarayı bulunuyor. Aşağıda da hediyelik eşyalardan birinin fotoğrafı var. 🙂

bitch_is_sleeping

Asıl macera Amsterdam Centraal’ı tam arkanıza alıp, Dam Square’den sola dönünce başlıyor. 🙂 Bu yol Red Light District’e çıkıyor, ancak öncesinde bu yol üzerinde bulunan mekanlardan da biraz bahsedeyim. Türkiye’deki pizza kültüründe dilim pizza olayı pek yok, ancak Amsterdam’da yerleşmiş. New York Pizza satan yerler var, dilimi 2-3 euro ve tadı gayet güzel. Yalnız domuz eti yemiyorsanız ona dikkat etmeniz lazım, keza domuz eti çokça kullanılıyor. Bunun dışında bu şehirde inanılmaz güzel patates kızartması yapıyorlar ve de bu kızartmanın satışı çok yaygın. Çok sevdiğimiz bir patatesçi de bu sokak üzerinde bulunuyor. Son uğradığımızda içerde bir de kedi vardı ve patateslerin kızarmasını beklerken içerdeki eleman uzuuuun uzun kediyle bakıştı. 🙂 Şimdi patatesçi deyince öyle sade patates sanmayın. Bu patatesin bence asıl olayı sosları. Önce kağıttan külaha bir miktar patates koyuyorlar, sonra biraz sos, sonra tekrar patates ve en son yine sos. Tuğçe köri ketçaba bayıldı, bense peynir sosuna. Böyle çedar gibi bir peynir (turuncu ve akışkan) sıkıyor tüm patatesin üstüne. Tadı öyle güzeldi ki anlatamam. Ayrıca aklımda kalmış, Amsterdam’da bu tarz yerlerde satılan sular Hamidiye markaydı, bildiğin Türkiye’den getirmiş adamlar. Bu arada unutmadan, bu sokağın adı Damstraat.

Aynı sokak üzerinde artık coffee shopları da görmeye başlıyorsunuz. Bunlarla birlikte direkt olarak seed satan dükkanları ya da mantar ve daha farklı tarzlarda “yasal” uyarıcı ve uyuşturucuları bulabileceğiniz smartshoplar da mevcut. Amsterdam denince herkesin ilk aklına gelen yasal fuhuş ve uyuşturucu kullanımı. Geçen yıl içerisinde 1 Ocak 2013 tarihi itibariyle coffee shoplara girişlerin Hollanda vatandaşı olmayan kimselere yasaklanacağı haberi dolaşıyordu fakat Amsterdam valisi sonradan bizzat açıklama yaparak bunun Amsterdam’daki turizmi etkileyeceğini söyledi ve bu yasanın Amsterdam’da uygulanmayacağını belirtti. Böyle bir yasa gerçekten mevcut ve Hollanda’nın birçok yerinde bildiğim kadarıyla uygulanıyor. Ancak Amsterdam’da uygulanmıyor. Anlaşılan Hollanda’da valilerin böyle bir yetkisi var. Yani eğer Amsterdam’a böyle bir amaçla gidiyorsanız ve kafanız karışıksa bilginiz olsun, herhangi bir kısıtlama yok. Vali demişken, Amsterdam belediye başkanını unutmak olmaz 🙂

amsterdam_belediye_baskani

 

Bir Umut Sarıkaya klasiği. 🙂 Arkaplandaki Van Gogh etkilerini fark etmemek de elde değil. Her neyse, biz devam edelim. Coffee shop, smartshop gibi merkezlerden çok bahsetmeyeceğim. İnternette gerekli bilgileri çokça bulabilirsiniz. Fakat Red Light District’ten bahsedeceğim. Buranın ne olduğunu bilmeyenler için kısaca söyleyeyim: Burası Amsterdam’ın turistik fuhuş caddesi. Trafiğe kapalı uzunca bir sokak boyunca sağlı sollu camekanlarda kadınlar kendi vücutlarını pazarlamaya çalışıyor. Çıplak değiller, çoğu bikini tarzı şeyler giyiyor. Sokak boyunca Amsterdam’ın çoğu noktası gibi burda da bir kanal var. Ayrıca ara sokaklarda da yine Red Light etkileri görülüyor. Burası ne zaman gidersek gidelim tıklım tıklımdı. Sabah saatlerinde dahi çalışan kadınlar var. Fuhuşun bir kadın için ne derece rahat bir meslek olduğu konusunda yorum yapamayacağım ama burda çalışan insanlar gördüğüm kadarıyla rahatlar. İşe bisikletleriyle geliyorlar, işten çıktıklarında yine bisikletlerine atlayıp gidiyorlar. Fiyat öğrendiğimiz kadarıyla sabit. 15 dakikası 50 euro. Yalvarsanız dahi fiyat düşürmüyorlar, bizzat “40 euro olmaz mı,” diye yalvaranları gördük, ordan biliyoruz. 🙂 Ayrıca içerden çıkan insanlar da gördük, suratlarında anlamsız bir gülümsemeyle çıkıyorlar.

Red Light’taki bir başka atraksiyon ise Casa Rosso başta olmak üzere çeşitli tiyatrolarda gerçekleşiyor. Casa Rosso bunların en ünlüsü ve en pahalısı. O nedenle kısaca Casa Rosso’yu anlatacağım, ancak farklı tiyatrolar da mevcut. Casa Rosso’da bir saatlik döngülerle canlı seks şovları yapılıyor. Biz girmedik ancak öğrendiğimiz kadarıyla bira dahil 50 euro gibi bir fiyatı var. Girip içerdeki koltuklara oturuyorsunuz ve istediğiniz kadar kalıyorsunuz. Şov sürekli devam ediyor 1 saatlik döngüler içerisinde. Söylenenlere göre direkt sevişme sahnelerinin uzunluğu 3-4 dakika arası. Onun dışında kadınlı erkekli gruplar vücutlarıyla çeşitli gösteriler sergiliyormuş. Bu ve bunun gibi tiyatrolar Red Light boyunca mevcut. Yukarıdaki karikatürdeki tiyatro tabelası da bu Casa Rosso gibi tiyatrolara gönderme yapıyor.

Kahvaltıyla devam edelim. Sonradan çok meşhur olduğunu öğrendiğimiz Koffiehuis de Hoek adındaki mekana iki kez gittik. Küçük ve tatlı bir mekan. İnanılmaz güzel pankek ve krep yapıyorlar. Garsonları da, aşçıları da çok nazik ve tatlı insanlardı. Yine domuz eti yemiyorsanız dikkat etmeniz gereken şey Ham tarzı şeyler içeren ürünler istememek. Fakat yiyorsanız jambonlu (Ham) kreplerinin çok lezzetli olduğunu söylemeliyim. Aynı şekilde çay, kahve gibi ürünleri de çok başarılı. Tuğçe nane çayı istemişti, içinde nane olan bir çay geldi. Aşağıda kahvaltılarımızdan birinin fotoğrafı mevcut:

9087493151_66145e2102_z

 

Yemekten konu açılmışken biraz da süpermarketlerinden bahsedelim. Amsterdam’da Albert Heijn adındaki marketler zinciri oldukça yaygın, fiyatları da oldukça uygun. Marketlerde genel olarak karşılaştığımız şeyler arasında çok çeşitli hazır yemeklerin bulunması (ben hiçbirinin tadını sevmedim ama lazanyadan tutun hint usulü tavuğa kadar bir sürü çeşit mevcut) ve sebzelerin çok temiz görünen paketlerde doğranmış ya da yemeye, yemekte kullanmaya hazır şekilde satılıyor olmasıydı. Ayrıca benim daha önceden 1 haftalık Fransa maceramızda her gün tükettiğim karideslerin aynını burda da buldum. Soslu bir şekilde yemeye hazır olarak satıyorlar. Karidesten bahsetmişken, geçenlerde öğrendiğim üzere Türkiye’de inanılmaz bir karides üretimi (üretimi demişken, denizlerden çıkarılması demek istiyorum) varmış; fakat Türkiye’deki talebin azlığı yüzünden Türkiye’de fahiş fiyattan satılan bu JUMBO karidesler çok düşük fiyatlara yurtdışına çıkıyormuş. Yani benim Fransa’da ya da Hollanda’da yediğim bu karidesler Türkiye’den gelmiş bile olabilir. Karideslerle iligli bu gerçeği öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Hamsi gibi yaygın ve ucuz bir besin olabilirdi Türkiye’de de. Yediğim karideslerin bir fotoğrafı da aşağıda:

karides

 

Interrail maceramızda bir hata yapıp müze gezmeye kalkışmıştık. 2-3 gün sonra Interrail’in böyle bir şey olamayacağını anladıktan sonra yurtdışına çıktığımızda müze gezmeyi bıraktık. Ancak Amsterdam’da kesinlikle gidilmesi gereken bir müze var, o da Heineken müzesi. Fiyatı Amsterdam’daki birçok şeyin tersine gün geçtikçe artıyor. İlk gittiğimizde 15 euro gibi bir ücret vermiştik kişi başı. Son gittiğimizde bu ücret 17 ya da 18 euroya çıkmıştı. Size müzenin sonundaki barda kullanabileceğiniz iki adet pul veriyorlar. Bu pullarla birer aded 33 cl. Heineken içebiliyorsunuz. Bunun dışında müze içerisindeki gezi sırasında “Bira nasıl içilir?” adlı etkinlikte bir de 20 cl. Heineken içiyorsunuz. Bir de küçük bardaklarda size biranın fermante olmadan önceki halini ikram ediyorlar. Çok ilginç bir tadı var, denemenizi tavsiye ederim. Müzenin geneli Heineken’in tarihi ve Heineken biralarının tarihinden oluşuyor. Bense tadım kısmını iki gidişimde de daha çok sevdim. Aşağıdaki fotoğrafta barmen bize biranın renginin nasıl (altın rengi) olması gerektiğini, bira dolum tekniğini (köpüğün bardağın ne kadarını kaplaması gerektiğini) ve biranın nasıl içileceğini anlatıyor. Kısaca anlatmak gerekirse, biranın köpüğü birayı taze tutan şey. Eğer biranın üzerinde köpük olmazsa bira hızlı bir şekilde karbondioksit kaybediyor. Dolayısıyla birayı içerken köpüğü içmemelisiniz. Bunun için de bira içerken dik durmalı ve bardağa eğilmektense bardağın sizin şeklinize uyum sağlamasını sağlayarak içmelisiniz. Bunu da bardağa yeterli açıyı vererek sağladığınızdan köpük yerine birayı içmiş oluyorsunuz. Bize biranın nasıl içileceğini anlatan barmen aşağıda. Ha bir de unutmadan, flemenkçe “Şerefe!” demek, “Proost!” demek. Birayı şerefe kaldırırken karşıdakinin gözlerinin içine bakmayı unutmayın!

heineken_tadim

 

Heineken müzesinde Tuğçe montunu kaybetti. Bizim hemen arkamızdan gelen kalabalık Japon güruhu “bu bizimdir herhalde” diye düşünüp almışlardır diye düşünüyoruz; çünkü müzenin hiçbir yerinde bulunamadı. Sağ olsun orda çalışanlar bir bere hediye ettiler.

Red Light yolunda Condomerie adında bir mekan var. Genelde kapalıyken yakalıyoruz bu mekanı, o nedenle camekanların fotoğrafını çektik hep. İçerde çeşit çeşit kondom satılıyor. Genelde hediyelik çeşitler yalnız, kullanmak için değil. 🙂 Zaten sergiledikleri kondomlar arasında yünden yapılmış kondom bile var, varın gerisini siz düşünün. Aşağıdaki gibi bir örnek verebilirim:

condomerie

 

Biraz da Amsterdam’ın genel özelliklerinden bahsedelim. Amsterdam deyince nedense bazı insanların aklına direkt lale geliyormuş. Bu lalenin Amsterdam’a ilk olarak nerden geldiğine dair (Osmanlı) söylentiler var, ben araştırmadım açıkçası. Fakat inanılmaz bir lale aşkı var Amsterdam’da. Her yerde gözünüze gözünüze sokuluyor, adeta İstanbul. Bununla birlikte güzel de bir green market bulunuyor, çeşit çeşit bitki satıyorlar bu açık alana kurulu pazarda. Türkiye’ye dönerken Tuğçe burdan tohumundan yetiştirmek üzere etçil bir bitki aldı ama büyümesini sağlayamadık.

Ne yazsam ne yazsam diye düşündükçe aklıma hala bir şeyler geliyor. Örneğin büyük Bulldog’un bulunduğu şimdi adını hatırlayamadığım meydanda Avrupa’nın yanılmıyorsam en büyük Apple Store’u var. Gittiğim ilk Apple Store oldu. İki katlı bir dükkan ve içerisi minimal olsa da şatafatlı döşenmiş. Ortada güzel bir merdivenle ikinci katına çıkabiliyorsunuz. Onlarca MacBook, iPad, iPhone vb. bilimum Apple ürünü tamamen insanların denemesi ve oturup kullanması için tezgahlara ve masalara konmuş. Türkiye’de olsa herhalde millet internet cafeye falan gideceğine buraya gelir tüm günü burda geçirirdi.

Aslında daha yazacak şeyler var ama ben ufaktan Türkiye’ye dönüşü başlatayım. İlerde ekleme yapar mıyım bilmiyorum ama Amsterdam’a bir daha gideceğimiz kesin. Bir daha gittiğimizde bir daha anlatacağım her şeyi. 🙂

Dönüş yolumuza direkt olarak havaalanından başlamak istiyorum. Ben çeşitli sebeplerden ötürü uçak biletlerimizi alırken transferli alamamıştım. Bu sebeple Amsterdam’da Skype üzerinden Pegasus’u arayıp uçuşlarımızı bağlattım. Bu hareketimin birkaç kötü sonucu oldu. Bunlardan biri Pegasus’un sorunlu bilgisayar sistemi yüzünden Amsterdam’da biletlerimizi bir türlü bastıramamamızdı. Ayrıca o gün öğrendim ki, havaalanlarındaki kontuarlarda o havayolunun çalışanları değil, havaalanının çalışanları çalışıyormuş. Dolayısıyla Türkçe bilmiyorlardı ama çok iyi İngilizce biliyorlardı. Anlaşmak o nedenle zor olmadı, ancak 2 dakika içinde çıkarılabilen boarding pass için 20-25 dakika uğraştık. Türkiye’de olsa kontuar görevlisinin sinirleneceğini düşündüğümden kendisine durumdan dolayı üzgün olduğumu, onu uğraştırıyor olmamdan dolayı hoşnut olmadığımı söyledim. O ise durumun benimle alakalı olmadığını, orda zaten yardımcı olmak için bulunduğunu söyleyip suçu Pegasus’a attı. Çok kibardı ve bize çok yardımcı oldu. Transfer bagajımızı da ayarladıktan sonra boarding passimizi verdi ve biz de Schiphol’un duty free’sine doğru yollandık.

Burdaki duty free’de yaşadığım muhabbeti kısaca anlatmak istiyorum, keza dışardan ülkemize olan bir bakışı da içeriyor. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Türkiye’ye giriş ve Türkiye’den çıkışlarda belli miktarda alkol ve tütün alınabiliyor. Tüm bu alım işlemleri de pasaporta ve boarding pass’e işlendiği için “ben kaçak geçiririm” düşüncesiyle dahi fazladan ürün alamıyorsunuz. Bunun benzeri bir uygulamanın Hollanda’da da olacağını düşündüğümden duty free görevlisine giderek limitlerin ne olduğunu sordum. O da bana önce hangi ülkeye gittiğimi söyledi. Türkiye dediğimdeyse gülerek bana aslında belli bir limit olduğunu fakat bunu kendilerinin kontrol etmediğini, ordaki duty free’den limitsizce istediğimi alabileceğimi söyledi. Ancak kontroller Türkiye’ye girişte gümrükte yapılıyormuş. Bunu söyledi, fakat Türkiye’nin bu konuda çok hassas olmadığını, hiçbir sıkıntı olmadan istediğim kadar ürünü geçirebileceğimi anlattı. Daha önce de Türkiye’ye giden insanlarla konuştuğunu ve bir problem çıkmayacağını söyledi. Keza öyle de oldu, herhangi bir sorun çıkmadan aldığım içkileri ve tütünleri getirebildim.

Yolculuğun son adımı ise Ankara Esenboğa’da yaşadığımız talihsizlikti. Bavullarımızdan biri gelmedi. Gelmeyen bavul en büyük bavulumuzdu ve içinde kişisel eşyalarımızın yanı sıra bir sürü hediyelik eşya ve ödünç alınmış bir iPad de vardı. Yaşadığımız travmayı az çok düşünebilirsiniz. Sonradan (1-2 saat içerisinde) ortaya çıktı ki, bagajın transit aktarılmasında bir sıkıntı olmuş ve bagaj İstanbul’da kalmış. Arayıp bizden bavul hakkında teyit aldılar ve ertesi gün sabahtan evimize kadar getirdiler. Ama bavulumuzu beklerken yaşadığımız kötü 1-2 saati anlatamam.

Sanırım şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Amsterdam hakkında anlatmadığım çok şey var ama zaten oldukça uzun yazdığımı düşünüyorum. İki farklı gün kullandım yazım için ve ikinci günüm olan şu gün nerdeyse son 3 saattir yazıyorum. Oldukça yoruldum. Merak ettikleriniz olursa yorum yazarak sorularınızı sorabilirsiniz.